You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Sonradan Olma Evliya Biyoğrafileri

Sonradan Olma Evliya Biyoğrafileri

Administrator
Sonradan Olma Evliya Biyoğrafileri
MOLLA GÜRÂNİ

(1410 - 1488m.)

Evliyalar Ansiklopedisi

Osmanlı âlimlerinden ve büyük veli. Dördüncü Osmanlı şeyhulislâmı. İsmi, Ahmed bin İsmâil bin Osman Gürâni, lakabı Şerefüddin, Şihâbüddin ve Molla Gürâni'dir. Daha çok Molla Gürâni lakabıyla tanınıp, meşhûr oldu. 1410 (H.813) senesinde, Sûriye'nin Gürân kasabasına bağlı bir köyde doğdu. Doğduğu yere nisbetle "Gürâni" denilmiştir.

Molla Gürâni, küçük yaşta Kur'ân-ı kerimi ezberledi. Sarf, nahiv, beyân, meâni gibi âlet ve kırâat ilmini öğrendi. Sonra ilim öğrenmek için Bağdât, Diyarbakır, Hıns ve Hayfa şehirlerine gitti. On yedi yaşında iken de Şam'a gidip, bir müddet oradaki âlimlerden ders alıp, ilim tahsil etti. Şam'dan Kâhire'ye gitti.Kâhire'de zamânın âlimlerinden ders alarak; kırâat, tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerini öğrendi ve bu ilimlerde icâzet aldı. O devrin en meşhûr âlimi İbn-i Hacer Askalâni'den hadis ve fıkıh ilmine dâir eserler okudu. Bu hocasından okuduğu eserler arasında, Sahih-i Buhâri ve fıkıh ilminde meşhûr eserler vardı.Hadis ilminde İbn-i Hacer Askalâni'den icâzet aldı. Molla Gürâni bu şekilde çalışarak tahsilini tamamladıktan sonra; tefsir, kırâat, hadis ve fıkıh ilimlerinde değerli bir âlim olarak yetişti.Yavaş yavaş tanınmaya ve Kâhire'deki medreselerde ders vermeye başladı. Memlûk Devleti hükümdarları ile devletin ileri gelenlerinin kurdukları ilim meclislerine katılıp, münâzaralara girdi. İlmi ve fesâhati, güzel konuşmasıyla kısa zamanda tanındı. Hattâ Kâhire'de herkese açık bir ders verdi. Dersini dinleyen âlimler, onun ilimdeki üstünlüğünü takdir ettiler. Hocası İbn-i Hacer Askalâni ona icâzet verdikten sonra, Sahih-i Buhâri'yi gâyet güzel bir mahâretle okuttuğunu bizzat görüp, şâhid oldu. Bundan sonra hayâtının bir bölümünü Kâhire ve Şam taraflarında geçirip İstanbul'a geldi. İstanbul'a gelişi, hayâtında değişikliğe yol açtı. Önce Şâfii mezhebindeydi. Sonradan Hanefi mezhebine geçti.

Molla Gürâni'nin İstanbul'a gelişi şöyle vukû bulmuştur: O devrin meşhûr Osmanlı âlimlerindenMolla Yegân hacca gittiğinde, Kâhire'ye uğradı. Orada Molla Gürâni'yi tanıyıp, onun dine bağlılığını ve ilimdeki yüksek derecesini görünce, İstanbul'a getirmek istedi. Lütuf ve iltifât göstererek istanbul'a gelmesini söyledi. O da bu teklifi kabûl edip, Molla Yegân ile birlikte İstanbul'a geldi. Meşhûr âlim MollaYegân, hacdan dönüp İstanbul'a gelince, Sultan İkinci Murâd Hanın otağına gidip, bir sohbet yaptı. Sohbet sırasında Pâdişâh; "Gezip gördüğün yerlerden bize ne armağan getirdin?" diye sordu. Bunun üzerine Molla Yegân; "Tefsir, hadis ve fıkıh ilminde iyi yetişmiş bir âlim getirdim" dedi. "Şimdi nerededir?" deyince; "Bâb-üs-seâdede beklemektedir" dedi. Bunun üzerine Pâdişâh, onu içeri getirmelerini söyledi. Molla Gürâni içeri girip, selâm verdi, el öptü. Sohbet sırasında Molla Gürâni'nin konuşması ve hâli, pâdişâhın hoşuna gitti. Onu önce, dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzi'nin eski kaplıcadaki medresesine sonra da Yıldırım Medresesine müderris tâyin etti. Böylece bir müddet bu vazifede bulundu.Bundan sonra da Sultan İkinci Murâd Hân, Molla Gürâni'yi oğlu Şehzâde Mehmed'in yâni Fâtih'in yetiştirilmesi ile görevlendirdi.

Şehzâde Mehmed (Fâtih), bu sırada Manisa'da emirdi. Babası İkinci Murâd Hân, oğlunun (Fâtih'in) yetişmesi ve eğitilmesi için pekçok âlimi ona hoca olarak göndermişti. Fakat Şehzâde Mehmed, zeki ve celalli olduğundan, giden hocalar onu bir türlü derse yanaştıramamıştı. Bu sebeple pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlunu yetiştirecek heybetli bir muallim arıyordu. Molla Gürâni'nin heybetli ve vakûr bir âlim olduğunu görerek, sert tutumunu duyup, bu iş için onu tâyin etti. Onun iyi bir eğitimden geçmesini istediğini söyleyip, gerekirse dövebileceğini de işâret etti. Bunun üzerine Molla Gürâni, Manisa'ya gönderildi. Molla Gürâni, Şehzâde Mehmed'in (Fâtih'in) yetişmesi için ona ders vermeye başladı. Gördüğü gevşeklik karşısında, vakûr ve sert tutumuyla, Şehzâde Mehmed'in hırçınlığını yatıştırdı. Hattâ ders sırasında; "Darabtühû te'diben" Terbiye etmek, eğitmek için onu dövdüm mânâsındaki Arabca cümleyi dil bakımından incelettirdi, tahlil ve tercüme ettirdi. Bu tutum karşısında Şehzâde Mehmed derslere devâm edip, kısa zamandaKur'ân-ı kerimi hatmetti ve ilim öğrendi. Pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlu Şehzâde Mehmed'in Kur'ân-ı kerimi hatmettiğini öğrenince, çok sevinip, hocasıMollaGürâni'ye fazla mikdârda mal ve parayı hediye gönderdi.

Fâtih Sultan Mehmed Hanın yetişmesinde, Molla Gürâni'nin büyük emeği geçti. Bu bakımdan Fâtih, şehzâdeliğinden beri hocasını çok sever, saygı ve hürmette kusûr etmezdi.

Babası İkinci Murâd'dan sonra tahta geçen Fâtih Sultan Mehmed Han, Molla Gürâni'yi vezir yapmak istedi. Molla Gürâni bu teklifi kabûl etmeyip; "Huzûrunuzda, size devlet işlerinde çok hizmet edenler vardır. Onların ciddi çalışmaları, sonunda vezirliğe, sadr-ı a'zamlığa kavuşmak ideallerine bağlıdır. Veziriniz onlardan başkası olursa, kalbleri kırılır ve sultânımıza zarar gelir" dedi. Sultan bu sözü beğendi ve onu kadısker yapmak istediğini bildirince, bunu kabûl etti. Kâdılığa başlayınca, ayrıca müderrislik görevini de yürüttü. Daha sonra Bursa evkâf idâresi vazifesi ve kâdılık vazifesi ile Bursa'ya gönderildi. Bursa'da bir müddet bu vazifeleri yaptı. Sonra bâzı sebeplerle Anadolu'dan ayrılıp, Mısır'a gitti.

Molla Gürâni Mısır'a vardığında, Mısır Sultânı Kayıtbay'dan tam bir kabûl ve çok ikrâm, hürmet gördü. Bir müddet sonra FâtihSultanMehmed Hân, Mısır Sultânı Kayıtbay'a, Molla Gürâni'yi göndermesini ricâ etti. Kayıtbay, Fâtih Sultan Mehmed Hanın bu ricâsını Molla Gürâni'ye bildirerek; "Gitme, ben sana onunkinden daha çok ikrâm ve ihtirâm ederim" dedi. Molla Gürâni; "Evet inanıyorum, sizden çok fazla ikrâm gördüm. Ancak, benimle onun arasında baba ile oğul arasındaki gibi büyük bir sevgi vardır. Aramızdaki bu hâdise ise, bir başka şeydir. Bu sebepten o, tabii olarak kendisine meyledeceğimi bilir. Eğer ona gitmezsem, sizin tarafınızdan gönderilmediğimi zanneder ve aranıza bir düşmanlık girebilir." cevâbını verdi. Sultan Kayıtbay bu cevâbı beğendi ve kendisine çok para ve yolda lâzım olabilecek eşyâları verip, büyük hediyelerle Fâtih Sultan Mehmed Hana gönderdi.

Molla Gürâni İstanbul'a gelince, Sultan ona çok hürmet gösterip, ikinci defâ Bursa kâdılığına tâyin etti. Sonra yeniden Kadıaskerliğe getirildi. Bu arada müderrislik ve eser yazmakla da meşgûl iken, 1480 (H.885) senesinde Şeyhülislâmlık makâmına getirildi. Fâtih Sultan Mehmed Hân ona; maaş, hizmetçi ve diğer yardımları yanında, çok hediyeler vererek, ikrâm ve hürmet gösterdi. Sekiz sene Şeyhülislâmlık yaptı ve hakka, adâlete uymakta, titizlik göstererek, gayet güzel bir şekilde vazifesini yerine getirdi.

Fâtih Sultan Mehmed Hana çok nasihat eder, işlerinde yardımcı olurdu. Ona karşı duyduğu samimi sevgi ve alâka sebebiyle, yeri geldikçe tenkid etmekten, uyarmaktan çekinmezdi. Hattâ giydiği ve yediği şeylere dikkat etmesini, dâimâ dinin emirlerine uygun olmasını isterdi. Nasihatlerini sert sözlerle söylemekten çekinmezdi.

Molla Gürâni; heybetli, vakûr, sarsılmaz bir ilim haysiyetine ve ahlâkına sâhipti. Uzun boylu, gür sakallı, doğru ve açık sözlüydü. Vezirleri adlarıyla çağırır, Sultanın huzûruna girince, yüksek sesle selâm verip, müsâfeha yapardı.Dâvet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka zamanlarda saraya gitmezdi. Bir defâsında bir Arafe günü, Sultan, Molla Gürâni'ye bir haberci göndererek; "Yarın bayramı kutlamak üzere teşrif etsin, geç kalmasın." diye haber yollamıştı. Molla Gürâni, gelen haberciye; "Yağışlı günlerdir, her yer çamur. Gelirsek, kılık kıyâfet değiştirmek icâb eder. Yarın bizi bağışlasınlar. Biz uzaktan duâ ederiz. Bayramı uzaktan kutlayalım." dedi. Haberci dönüp bu sözleri pâdişâha iletince, Pâdişâh; "Biz onların gelmesi ile bayram yaparız. Her şeye rağmen gelmelerini bekliyoruz." dedi.Üzerlerinin çamur olmaması için de, sarayın selâmlığına kadar at ile girmesine izin verildi. Bunun üzerine dâveti kabûl etti. Molla Gürâni, devrin âlimlerine mütevâzi davranır ve onlara karşı kıskançlık göstermezdi. Hattâ resmi vazifelerde kendinden daha üst makamlara çıkan âlimleri takdir ederdi. Müderrislikden resmen ayrıldıktan sonra da ilim öğretmeye devâm etti. Pekçok âlim yetiştirdi. Osmanlı âlimleri arasında ahlâkının üstünlüğü, ilmi hususlarda tâvizsiz olan ve ilme çok önem veren bir âlim bilinip öyle tanındı. Günlerini hep ders vermekle, kitap yazmakla ve ibâdetle geçirirdi. Bir defâsında talebelerinden biri, bir gece onun konağında kalmıştı. Hocası Molla Gürâni, yatsı namazından sonra Kur'ân-ı kerim okumaya başladı. Başından başlayıp devamlı okurken talebesi bir müddet sonra uyuyakaldı. Sabaha doğru uyanınca hocası Molla Gürâni'nin Kur'ân-ı kerim okumaya devâm ettiğini gördü. Sabahleyin o talebe bu durumu hizmetçilere anlatınca, hizmetçileri; "O, her gece böyle Kur'ân-ı kerim okur ve bunu hiçbir sebeple terk etmez." demiştir. MollaGürâni, ayrıca çok hayır ve hasenât yapmıştır. Dört câmi, bir Dâr-ül-hadis medresesi, bir hamam ve binâlar yaptırmıştır.

Molla Gürâni, vefât ettiği 1488 (H.893) senesinin bahar mevsiminde bir bahçe satın aldı. Kışa kadar o bahçede kaldı. Vezirler haftada bir bu bahçede ziyâretine gelirlerdi. Kış geldiğinde iyice hâlsizleşti. İstanbul'daki konağına göçtü. O günlerde bir sabah namazını kıldıktan sonra, kendisine bir yatak hazırlanmasını istedi. Yatak hazırlandı. Kuşluk namazını kıldıktan sonrakıbleye dönerek, sağ yanı üzerine yattı. O gün, kendisinden Kur'ân-ı kerimi, kırâat ilmini öğrenen hâfızların yanında toplanmasını istedi. Bu arzusu üzerine, talebelerine haber gönderildi.Onlar da yanına toplandılar. Talebelerine; "Üstünüzde olan hakkımı ödeme zamânı bu gündür. İkindi vaktine kadar benim üzerime Kur'ân-ı kerim okumaya devâm ediniz, ikindiden fazla uzamaz." dedi. Hâfız talebeleri, Kur'ân-ı kerim okumaya başladılar. Vezirler durumu öğrenince, yanına geldiler. Vezirler arasındaki Dâvûd Paşa, Molla Gürâni hazretlerini çok sevdiği için, hâlini görünce dayanamayıp, ağlamaya başladı. MollaGürâni onun ağladığını görüp; "Niye ağlar durursun ey Dâvûd!" dedi. Dâvûd Paşa; "Sizi böyle zayıf görünce kendimi tutamadım." dedi. Bunun üzerine; "Ey Dâvûd, kendi hâline ağla! Ben dünyâda rahat ve huzûr içinde yaşadım. Allahü teâlâdan ümidim odur ki, ömrümün sonunda da, son nefeste de selâmet üzere olurum." dedi.Sonra vezirlere dönüp; "Benden Bâyezid'e (İkinci Bâyezid Hana) selâm söyleyin ve deyin ki, Adâlet üzere olsun, kulları himâye, beldeleri muhâfaza etsin. Namazımı bizzat kendisi kıldırsın ve borçlarımı, defnimden önce ödesin" dedi. Sonra; "Size vasiyetim olsun! Beni kabrin yanına koyunca, ayağımı tutun ve beni kabrin başına çekin, sonra kabre koyun." dedi. Öğle namazını imâ ile kıldı. Sonra; "İkindi ezânı ne zaman okunacak?" dedi. İkindi vakti gelince, müezzinin ezân okumasını bekledi. Müezzin, Allahüekber diye ezân okumaya başlayınca, Molla Gürâni hazretleri; "Lâilâhe illallah" diyerek vefât etti.

Sultan İkinci Bâyezid Hân, namazında bulundu ve borçlarını ödedi. Cenâze namazı çok kalabalık olup, İstanbul ahâlisi onun vefâtından dolayı gözyaşı döktü. Cenâzesi kabrin başına getirilince, vasiyetine rağmen kimse ayağından tutup çekmeye cesâret edemedi. Cenâzesini bir hasır ile kabrin yanına çektiler ve kabre indirip defnettiler. Kabri,Aksaray-Topkapı arasındaki eski tramvay yolunun sol tarafında bulunan kendi yaptırdığı câminin önündedir.

Arabca kaynaklarda "Diyâr-ı Rûm'un, Anadolu'nun âlimi" olarak zikredilen Molla Gürâni, kıymetli eserler yazmış olup, eserleri şunlardır:

1) Gâyet-ül-Emâni fi Tefsir-i Seb'il-Mesâni,
2) El-Kevser-ül-Câri alâ Riyâd-il-Buhâri; Hadis-i şerif kitaplarının en kıymetlisi olanSahih-i Buhâri'ye yazdığı şerhdir.
3) Şâtıbiyye Kasidesi'nin Ca'beri şerhine güzel bir hâşiye yazmıştır.
4) Keşf-ül-Esrâr an Kırâat-il-Eimmet-il-Ahyâr,
5) Şerh-i Cem'ul-Cevâmi': Usûl-i fıkha dâirdir.
6) Arûz ilmiyle ilgili bir kaside.



Kaynaklar:

1) Mu'cem-ül-Müellifin; c1. ,s.166
2) El-A'lâm; c.1, s.97
3) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye; (49. Baskı), s.1112
4) Ed-Dav-ül-Lâmi; c.1, s.241
5) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Tercümesi (Mecdi Efendi); s.102
6) Tabakât-üs-Seniyye fi Terâcim-il-Hanefiyye; c.1, s.280
7) Esmâ-ül-Müellifin; c.1, s.135
8) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.553, 646, 899; c.2, s.1190, 1486
9) Tâc-üt-Tevârih (Ulemâ kısmı)
10) Osmanlı Müellifleri; c.2, s.1
11) İzâh-ul-Meknûn; c.2, s.92
12) Brockelmann; Sup-2, s.319
13) Devhat-ül-Meşâyıh; s.10
14) Rehber Ansiklopedisi; c.12, s.184
15) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.298
Administrator
Sonradan Olma Evliya Biyoğrafileri
Abdülhakim Arvasi
(1865-1943)

Nakşibendi tarikatının Halidi kolunun şeyhlerindendir. Arvas Seyitleri olarak telakki edilen aileye mensuptur. Bu ailenin asırlar öncesinden Van'a gelerek yerleştikleri, Kadiri tarikatına mensup oldukları ve "Arvas Seyitleri" olarak anıldıkları rivayet edilmektedir. Bu isimden dolayı "Arvasi" olarak anılmış ve bu unvanla tanınmıştır. Soyadı Kanunu çıkarıldıktan sonra "Üçışık" soyadını almıştır. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde muhtelif yerlerde hocalık yapmış, tasavvuf şeyhliğinde bulunmuştur. Risâle-i Nur'un yayılmasına engel olmaya çalışan CHP yönetimi, bu amaçla bazı din adamlarını art niyetlerine alet etmişlerdir. Şeyh Abdülhakim de bu maksada alet olmaktan kurtulamamıştır.
Abdülhakim, 1865 yılında Van iline bağlı Başkale ilçesinde dünyaya geldi. Seyit Mustafa Efendinin oğludur. Soyu Abdülkadir-i Geylani (ra) hazretlerine dayandırılmaktadır. İlk derslerini babasından aldı. Başkale'deki ibtidai ve rüşdiye mekteplerini bitirdikten sonra, eğitim maksadıyla Irak'a gitti. Burada bazı bölgeleri dolaşarak alimlerden icazet aldı. Buradaki eğitimini de tamamladıktan sonra Başkale'ye geri döndü.

Abdülhakim, Başkale'ye döndükten sonra burada bir medrese yaptırdı. Kendisine miras olarak kalan serveti bu amaçla harcayarak büyük bir kütüphane vücuda getirdi. Kendi kurmuş bulunduğu medresesinde yirmi yıla yakın bir süre boyunca ders okuttu. Daha sonra Halidiye Tarikatı şeyhlerinden olan Seyyid Fehim'e intisap etti. Bu arada bir çok müspet ve din ilimleri alanında bilgi alarak kendini yetiştirdi. Akabinde bazı tarikatların hilafetini aldı.

Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması ve Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesinden sonra bölge Ruslar tarafından işgal edildi. Bu arada Başkale de Ruslar tarafından istila edildi. Bu işgal ve istilayı fırsat bilen Ermenilerin silahlanarak Müslüman halkı katletmeleri üzerine bir çok aile yerini ve yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Bu arada Şeyh Abdülhakim, 150 kişiyi bulan ailesi ile birlikte daha güvenli yerlere geçmek maksadıyla buradan ayrıldı. İlk etapta Bağdat'a gidip yerleşmek maksadıyla göç etti.

Şeyh Abdülhakim, Musul'a vardıktan sonra burada iki yıl kaldı. Bağdat, İngilizler tarafından işgal edildiği için buraya gidemedi. Ailesi ile birlikte tekrar göç ederek Adana'ya geldi. Buranın da işgal edilme tehlikesine karşılık Eskişehir'e gitti. Daha sonra buradan da ayrılarak 1919 yılında İstanbul'a geçti. Eyüp'te kendisine tahsis edilen Yazılı Medrese'de misafir edildi. Ayrıca, Kaşgari Dergahı şeyhliğine tayin edildi. Daha sonra Sultan Vahdettin tarafından Medrese-i Mütehassisin'e müderris olarak tayin edildi. Bu arada dergah şeyhliği, imamlık ve vaizlik vazifelerini de ifa etti. Bu görevi tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar devam ettirdi.

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra, tarikat faaliyetlerine ara veren Şeyh Abdülhakim, dergaha dönüştürdüğü evinde tasavvuf faaliyetlerine devam etti. CHP'nin başarısızlığı, ülkenin içine düştüğü ekonomik çöküntü sonrası kurdurulan Serbest Cumhuriyet Fırkasına olan teveccüh, komplocuların ve provokatörlerin işine yaradı. Çıkarılan Menemen hadisesi sonrasında, özellikle dindar kesim üzerinde büyük bir baskı oluşturuldu. Çok sayıda insan tutuklanarak hapis ve ağır cezalara çarptırıldı. Şeyh Abdülhakim de tutuklandı ve Menemen'e gönderildi. Ancak, olayla ilgisinin olmadığı anlaşıldı.

Soyadı kanununun çıkarılmasından sonra Üçışık soyadını alan Şeyh Abdülhakim, İstanbul'da çalışmalarına devam etti. Beyoğlu'nda bulunan Ağa Camii ile Beyazıt Camilerinde bazı dersleri okuttu. Özellikle Necip Fazıl Kısakürek'in kendisiyle tanışması ve sohbetlerine devam etmesi daha çok tanınmasına vesile oldu. Bir ara Vefa Lisesi'nde de öğretmenlik yaptığı aktarılmaktadır. Medreselerde daha çok tasavvuf ile ilgili dersleri okuttu ve bu konuyla ilgili bazı eserleri kaleme aldı.

Eylül 1943 yılında sıkıyönetimin emriyle İzmir'e gönderilen Şeyh Abdülhakim'in
aynı yıl içinde rahatsızlığı arttı ve hastalandı. İzmir'de zor şartlar altında yaşaması, yaşının da epey ilerlemiş olmasından ötürü hastalığının şiddeti arttı. Akabinde Ankara'ya getirildi. Kısa bir süre sonra da Ankara'da vefat etti (27 Kasım 1943). Naaşı Ankara'nın kuzeyinde bulunan Bağlum Mezarlığına defnedildi.

Risâle-i Nur'un giderek geniş bir kitle tarafından benimsenmesi ve çok sayıdaki talebeyi kendine bağlaması, bazı yöneticilerin değişik yollara başvurarak engellemeleriyle karşılaştı. Bir taraftan Üstad ve talebeleri hapse atılıp muhtelif işkencelere tabi tutulurken, diğer taraftan da bazı din adamları kullanılarak Risâle-i Nur'un önü kesilmeye çalışıldı. Risâle-i Nur ve Üstadı hakkında aleyhte konuşturulmak suretiyle davaya zarar verilmeye çalışıldı. Gizli komitenin amacı, bazı kimseleri, Risâle-i Nur'a karşı kışkırtmak, tenkit etmelerini sağlamak ve bu yolla yayılmasını engellemekti.

Şeyh Abdülhakim'i de Bediüzzaman'ın aleyhinde konuşmayı başaran kesimler, tenkit edenler arasına katılmasını sağladılar. "Birinci Şua'da bazı Kur'an ayetlerinin işari ve remzi manalarının külliyetinde, cifir ve ebced tevafuklarına" temas edilmesi ve asrımıza bakan bazı işaretlerin tezahürü ile ilgili beyanları tenkid eden Şeyh, farkında olmadan söz konusu komitenin oyununa alet oldu (Abdulkadir Badıllı; Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı, C. 2, İstanbul 1998, s. 1103). Yapılan haksız eleştirilere rağmen, Bediüzzaman'ın söz konusu tenkitçiler hakkında itinalı davranması ve onların hareketlerine benzer tavrı takınmaması dikkat çekicidir.

Bediüzzaman, Kur'an tefsiri ile ilgili yapılan eleştirilere şöyle cevap verdi: "… biz demiyoruz ki, ayetin mana-yı sarihi budur. Ta, hocalar fihi-nazar desin. Hem dememişiz ki, mana-yı işarinin külliyeti budur. Belki diyoruz ki, mana-yı sarihinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da mana-yı işari ve remzidir. Ve o mana-yı işari de bir küllidir, cüziyatları var…" (Kastamonu Lahikası, s. 120, 121).

Bediüzzaman, Risâle-i Nur ve şahsı ile ilgili çevrilen dolaplara dikkat çekerken, bu oyuna alet olanlar için "biçare" tabirine yer verdiği de görülmektedir. Ayrıca, yaptığı hizmete engel olmanın hiç kimseye fayda sağlamayacağına ve talebelerinin de dindar insanlara karşı hassas olmaları gerektiğine işaret etmektedir (Şualar, s. 286). Bediüzzaman, bazı safdil insanların ve bazı cüretkar talebelerin, yaptıkları yanlışlarla, fırsat kollayan kesimlerin işini kolaylaştırdığını belirtmektedir. Bununla birlikte aleyhine sevk edilen Şeyh Abdülhakim gibi zatların da söz konusu durumdan zarar gördüklerini, mütedeyyin insanların birbirinin aleyhinde bulunmalarının hiçbir fayda sağlamayacağını da örnekleriyle birlikte ortaya koymaktadır (Şualar, s. 289).

Şeyh Abdülhakim, Rabıta-i Şerife ve Riyazü't-tasavvufiye adlı eserleri kaleme almıştır. Birinci eser Necip Fazıl Kısakürek tarafından sadeleştirilerek yayımlanmıştır. Eserde rabıta ve uygulamasıyla ilgili bilgilere yer verilmektedir. Eserinde, Nakşibendi tarikatının adabı hakkındaki açıklamalar yer almaktadır. İkinci eserde ise tasavvuf, tasavvuf tarihi ve kavramlarıyla ilgili bilgilere yer verilmektedir. Bu eserini medresede hocalık yaptığı sıralarda kaleme almıştır. Bu eser de Necip Fazıl Kısakürek tarafından sadeleştirilerek Tasavvuf Bahçeleri adıyla yayımlanmıştır.



Kaynak: Risale-i Nur enstitüsü
Administrator
Sonradan Olma Evliya Biyoğrafileri
Sivâsi Abdulmecit Efendi

Anadolu'da yetisen evliyânin büyüklerinden.

Ismi Abdülmecid, künyesi Ebü'l-Hayr, lakâbi Mecdüddin'dir. Ismi, Abdülmecid Sirvâni'nin ismine hürmeten konulmustur. Sinâsi nisbesiyle meshur olmustur. Siirlerinde Seyhi mahlasini kullanir. Tasavvufta, Halvetiyye yolunda Semsiyye kolunun kurucusu Semseddin Sivâsi hazretlerinin yegenidir. Babasinin ismi Muharrem efendidir. 1563 (H. 971) senesinde Tokat'in Zile ilçesinde dogdu. 1639 (H. 1049) senesinde Istanbul'da vefat etti.

Küçük yastan itibaren babasindan ilim ögrenen Abdülmecid Efendi, yedi yasina geldigi zaman Kur'an-i Kerim'i ezberledi. Amcasi Semseddin Efendi'den (Kara Sems) zâhiri ve bâtini ilimleri tahsil etti. Arabi ilimler, fikih, tefsir ve hadis ilimlerinde yüksek derece sahibi olup, amcasindan icâzet (diploma) aldi. Uzun müddet Semseddin Sivâsi'nin sohbetinde kalip, tasavvufi hakikatlere kavustu ve yüksek manevi derecelere yükseldi. Otuz yasina gelince, Merzifon ve çevresi ahalisine Allahü telanain emir ve yasaklarini bildirmekle görevlendirildi.Daha sonra Zile'deki Halveti Dergâhinda irsatla vazifelendirildi. Burada talebe yetistirmekle mesgul oldu. Sivas'taki Semsiyye Dergâhi seyhi Recep efendi vefât edince, onun vazifesini yürüttü. Ilim ve irfandaki söhretini duyan Sultan Üçüncü Mehmed Han'in dâveti üzerine Istanbul'a geldi. Bir müddet Ayasofya civârinda oturdu. Daha sonra Eyyub Nisancasi'ndaki kendisine hediye edilen bahçe içindeki eve yerlesti. Dâr-üs-saâde agalarindan Mehmed Aga'nin yaptirdigi Mehmed Aga dergâhinda insanlara Islam dininin emir ve yasaklarini anlatmakla vazifelendirildi.

Istanbul'da çesitli câmilerde halka vâz ve nasihat etti. Sultan Selim civârindada bir mescit ve Sivâsi dergahini insaa ettirip, hizmet etti. Sultanahmed Câmiinin temel atma ve açilis törenlerinde bulunup dua etti ve ilk vâzi verdi. Vefât edinceye kadar Sultanahmed Câmiinin vâizligini yapti.

Sultan Üçüncü Mehmed, Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Genç Osman ve dördüncü Murad Han devirlerinde yasayan Sivâsi Abdülmecid Efendi, sultanlara ve diger devlet adamlarina nasihatlerde bulundu. Karayazici ve Uzunbölükbasi isyanlarinin bastirilmasinda önemli rol oldu. Sultan Dördüncü Murad'a Bagdat'i fethedilecegini müjdeledi. Padisah sefere çikarken de Hz. Ömer'in kilicini beline o kusatti.

Ilim, irfan ve güzel âhlak sahibi olan Sivâsi Abdülmecid Efendi, zaman zaman padisahlara verdigi manzum sikayetnamelerde memleketin ve milletin içinde bulundugu hali anlatmis, basariya ulasmak için adaletli davranilmasini ve istisareye, ehline danismayi tavsiye etmistir. Islam dininin hep ilerlemeyi emrettigini anlatmis, gelismelere karsi çikan din adami kiligina girmis din düsmanlariyla, tarikatçi geçinen câhil ve sapik kimselere ve bid'at ehliyle mücâdele etmistir. Istanbul'da vâz, nasihat ve irsatla mesgulekn, 1639 (H. 1049) yilinda vefât etti. Eyüp Nisancasi'ndaki evinin bahçesine defenedildi. Vefâtindan sonra iki yil sonra, gördügü bir rüya üzerine Mahpeyker Kösem Sultan, kabrinin üzerine bir türbe yaptirdi. Türbe bugün çok harab bir hâldedir.

Eserleri:
Seyhi mahlasiyla pek güzel siirler yazan Sivâsi Abdülmecid Efendinin eserlerinden bazilari sunlardir:
· Fatiha tefsiri
· Mesnevi Serhi
· Lezâiz-ül-Âsar ve Letâif-ül-Ezhâr
· Dürer-ül-Akâid
· Divan-i Ilâhiyat
· Irade-i Cüz'iyye
· Hadis-i Erbâin


Kaynak: Yeni Rehber ansiklopedisi
Administrator
Sonradan Olma Evliya Biyoğrafileri
AZIZ MAHMUD HÜDÂÎ HAZRETLERI (.... - 1628)

Celveti târikatinin feyiz, ilim ve ask ehli büyük piri olup Sivrihisar’lidir. Bir müddet seyahat ettikten sonra Bursa’ya gelisinde Seyh Üftade Hazretlerinin velâyet tuzagina yakalanarak, kisa zamanda hakikate erismis, irsada memur edilerek Üsküdar’a gönderilmis ve burada vefatina kadar irsâd ve hilafet vazifesi görmüstür. 48 zevattan ibaret olan halifelerinin isimleri bir risalede kayitlidir. Kabr-i Serifleri Üsküdar’daki meshur tekkelerindedir. Tekkesi, ziyaretçisi eksik olmayan bir mübârek yerdir. Gül gibi kokar. (Rahmetullahi aleyh)
Dergâh kapisi üzerine su beyit yazilmistir:

"Eger vasil olam dersen dilâ sen sirri maksûda
Gel âdâb ile yüz sür âsitân-i Seyh Mahmud’a"

Divaninda mürsidâne ve âsikâne ilâhi, gazel ve siirleri mevcuttur. Bir kismi Arapça olan 29 adet eseri bilinmekte olup bunlardan Târikatname, Divan-i Ilâhiyyat, Necatül Gârik isimli eserleri eskiden basilmistir. Divan-i Ilâhiyyati yeni harflerle de nesredilmistir. Cem ve fark makamlarini beyân eden, Türkçe manzum bir risale olan Necatül Gârik’in matla’i (ilk beyti) söyledir:

Hüdâ’ya hamd-ü minnet evvel ve âhir
Ki oldur zâhir ve bâtinda zâhir
Zuhûru perde olmustur zuhûra
Gözü olan delil ister mi nûra
Günes zâhir degil midir karindas
Ne var görmezse ani çesm-i huffas*

Aziz Mahmud Hüdâi Hazretlerinin ilâhi olarak bestelenmis meshur bir siiri ise, asagidaki "Bana Allah'im Gerek" isimli siiridir:

Bana Allah'im Gerek
Neyleyim ben dünyayi, bana Allah'im gerek
Gerekmez mâsivâsi, bana Allah'im gerek
Ehli dünya dünyada, ehli ukbâ ukbâda
Her biri bir sevdada, bana Allah'im gerek
Dertli dermanin ister, kullar sultanin ister
Âsik cananin ister, bana Allah'im gerek
Fâni devlet gerekmez, türlü ziynet gerekmez
Haksiz Cennet gerekmez, bana Allah'im gerek
Mecnûn ister Leylâ’yi, Vâmik özler Azrâ’yi
Nidem gayri sevdayi, bana Allah’im gerek
Bülbül güle eder zâr, pervâneyi yakmis nâr
Her kulun bir derdi var, bana Allah'im gerek
Beyhude hevâyi ko, Hak’ki bulagör yâhu
Hüdâi’nin sözü bu, bana Allah'im gerek
Administrator
Sonradan Olma Evliya Biyoğrafileri
Semseddin Ahmed Sivâsi (Kara Sems) hazretleri

Anadolu'da yetisen büyük velilerden. Halvetiyye yolunun kolu olan Semsiyye (Sivâsiyye)'nin kurucusudur. Babasinin ismi Ebü'l-Berakat Muhammed'dir. Asil ismi, Ahmed, künyesi Ebü's-Sena, lakabi Semseddin'dir. Kara Sems diye söhret bulmustur. 1519 (H. 926) senesinde Tokat'in Zile ilçesinde dogdu. 1597 (H. 1006) senesinde Sivas'ta vefât etti. Sivas'ta Meydan Camii avlusunda medfûn olup, Kabri ziyâret edilmektedir.

Türk-Islam târihindeki meshur üç Sems'ten birisidir. Bunlardan birincisi Mevlâna Celâleddin-i Rûmi'nin hocasi olan Sems-i Tebrizi, ikincisi Istanbul'un fethinde Fatih Sultan Mehmed Hanin yaninda bulunan Aksemseddin, üçüncüsü de III. Mehmed Han ile birlikte Egri Seferine katilan Kara Sems'tir. Üçü de yüksek dereceler sahibidir.

Kara Sems yedi veya sekiz yasindayken, Amasya'da bulunan Halvetiyye büyüklerinden Seyh Haci Hidir'in sohbetleriyle sereflenip elini öptü. Bu ziyareti talebelerinden Receb Efendi söyle nakleder; Hocam Kara Sems anlatti: "Babam, Ebü'l-Berakat Muhammed Efendi, Amasya'daki Habib Karamâni hazretlerinin halifesi olan mârifetler ve kerâmetler sâhibi Haci Hidir'in talebelerindendi. Bu fakir yedi yasindayken, babam anneme: "Oglum Ahmed'i seyhime götürmek istiyorum elbiselerinin yika. Yolculuk için azik ve seyhime götürebilecegim hediye hazirla" dedi. Hazirlik yapildiktan sonra bir kis günü babamla Zile'den Amasya'ya vardik. Haci Hidir'in huzûruyla sereflenip ellerini öptük. Haci Hidir: "Böyle kis günlerinde bu mâsumu ne diye getirdin ?" buyurunca, babam da: "Nazariniza muhâtâb olmak, serefli sohbetinizden bereketlenmek ve hayir duânizi almak içingetirdim" dedi. Bunun üzerine Haci Hidir hazretleri mübârek ellerini kaldirip, benim yüzüme bakarak duâ etti. Orada bulunanalar âmin dediler. Bu fakire gelen ihsânlar ve yükseklikler o duanin bereketiyledir."

Ziyaret bittikten sonra Zile'ye döndü. O beldenin âlimlerinden sarf ve nahv ile diger ilimleri tahsil etti. Daha sonra Tokat'a gidip Arakiyecizâde Semseddin Efendi'den ve diger âlimlerden akli ve nakli ilimleri ögrendi. Bu sirada gördügü bir rüyâyi söyle anlatir: "Tokat'ta ilim tahsili ile mesgûl oldugum sirada bir gece, rüyâmda bir sahrada oturmus ve etrâfimi bir nûr kaplamisti. Etrâfimda genç-ihtiyar birçok kimsenin döndügünü gördüm. Bu rüyâyi, rüya tabir etmekle mâhir olan Köstekcizâde'ye anlattim. Ben rüyâyi anlatinca, bana: "Nerelisin, kimin nesisin, nerede kaliyorsun ve ismin nedir ?" diye sordu. Ben de ayrintili olarak hâlimi ve kim oldugumu anlatinca, bana: "Sana müjdeler olsun ki, zâhiri ve batini ilimlerde yüksek dereceye ulasip zamaninin bir tânesi olacaksin. Her taraftan insanlar gelip senden feyz alip, Allah'ü teâlânin rizâsina kavusacaklar diye tâbir etti. Bu tâbirde bildirilen hususlar yirmi sene sonra aynen meydana geldi"

Tokat'ta akli ve nakli ilimleri tahsil edip yükseldikten sonra Istanbul'a gelip, Sahn-i semân medreselerinden birinde müderris olarak vazifelendirildi. Bir müddet ilim ögretip taleb yetistirmekle mesgûl oldu.

Bir gün zamanin kazaskerlerini ziyarete gitmisti. Müderrislere ve kadilara karsi kazaskerin tutumunu ve onlarin makam için düstükleri hâllweri begenmedi. Çiktiktan sonra Fâtih Câmiine gitti. Iki rekat namaz kilip, huzurlu bir kalb ile Allahü teâlaya: "Yâ Rabbi! Bunlarin içinden beni kurtarip, tasavvuf ehlinin yoluna dâhil eyle" diye dua etti. Kisa bir müddet sonra hacca gitti. Hac ibâdetini yerine getirip Peygamber fendimizin mübârek kabrini ziyâret ettikten sonra, dogum yeri olan Zile'ye döndü. Orada ilim ögretip, insanlara Allahü teâlanin dinine ve Peygamber efendimizin güzel ahlâkini anlatmaya basladi. O sirada Ibn-i Hisam'in Kavâid-ül-I'râb adli eserine Hail-ül-Me'âkid adli serhi yazdi. Fakat içinden ilâhi askin atesinin hârareti her geçen gün biraz daha artiyor, Allahü teâlânin sevdigi bir velyie talebe olmak istiyordu. Bu sirada Amasya'li Seyh Muslihuddin Efendinin dergâhina gidip, onun sohbetile sereflendi ve ona talebe oldu. Bir müddet sohbet ve hizemtinde kalip feyz aldi. O sirada gördügü bir rüyâsini söyle anlatir: "Bir tepe üzerinde büyük bir agaç, bu agacin yedi büyük dali var. Elimde Mishaf-i serif bulunuyor. Bu mishafi o agacin en yüksek dalina asmak istiyordum. Bu sirada siddetli bir rüzgâr esip, agaci kökünden devirdi. Eyvah bu ne haldir diye üzülürken uyandim. Ertesi sabah rüyâmi hocam Muslihuddin Efendi'ye anlattim. "Rüyân ayni ile vâki olacaktir. Agaçtan murâd bizim vücudumuzdur. Yakinda biz göçeriz. Lakin bizden önceki hocalar duâ edip seccâde ve asâ verirlerdi. Biz dahi size icâzet verelim" deyip, elleriyle icâzetnâme yazdilar. Aradan birkaç gün geçmeden rüyâ ayni ile vâki olup, hocam vefât etti. Hocamin vefâtiyla yetim kaldim. Mumu sönmüs eve, suyu çekilmis degirmene döndüm"

Kara Sems, hocasi Amasya'la Muslihuddin Efendi'nin vefâtindan sonra, mübarek, veli bir zât bulup talebe olmak istedi. Tokat'taki zâhid ve muttaki, yüz yas civarinda bulunan Seyh Mustafa Kirbâsi adinda bir zâta gidip, talebe olmak istdei. O zât, "Sen gençsin, ben ise ihtiyar ve hastalikliyim. Riyâzete (nefsin istediklerini yapmak) kuvvetim yoktur. Seni terbiye ile mesgûl olamam" dedi. Kara Sems: "O zaman benim halim ne olacak ? Beni buraya terbiye etmeniz ve yetistirmeniz için geldim" deyince, "Sen bu isten hâlis ve sâdik misin ?" diye sordu. Kara Sems: "Evet" cevâbini verince, basini önüne egip bir müddet bu halde kaldiktan sonra basini kaldirip: "Alti aya kadar Allahü teâlâ, ya seni kâmil bir rehberin huzûruna gönderir veya böyle bir zâti seni terbiye için gönderir" dedi ve Kara Sems'e hayir duâda bulundu.

Kara Sems bundan sonra tekrar Zile'ye dönüp, ilim ögretmekle mesgûl oldu ve Muhtasâr-i Menâr üzerine, Zübdet-ül Esrâr adli bir serh yazdi. Ilim ögretmekle mesgulken, Tokat'a meshûr nahiv âlimi Semseddin Efendi'yi ziyârete gitti. Semseddin Efendi onu görünce: "Ben de senin gelmeni arzuluyordum. Çünklü sen akilli, anlayisi ve kavranisi iyi birisin. Memleketimize Sirvan'dan veli bir zât geldi. Bizlere vâz ve nasikat ediyor. Anlattiklari okuyarak ögrenilecek akil ve zekâ ile söylenilecek seyler degil. Konustuklari Allahü teâlânin ihsani ile bilgiler. Haydi onun yanina gidelim" dedi. Birlikte kalkip gittiler. Böylece Abdülmecid-i Sirvâni'nin sohbetine ve mübârek ellerini öpme serefine kavustu. Abdülmecid Sirvâni sohbetinin sonuna dogru: "Ey Kara Sems ! Benim, Allahü teâlânin emri ve sevgili Peygamber efendimizin isâretiyle kendi memleketimi, ailemi ve sevenlerimi terk edip, dag ve beldeleri asip gelmem, sadece seni irsâd ve terbiye içindir" buyurdu.

Kara Sems bu âni söyle anlatir: "Abdülmecid Sirvâni'nin bu sözünü duyunca, Seyh Mustafa Kirbâsi'nin daha önce verdigi müjdeyi hatirladim, hesab ettim, tam alti ay geçmisti." Kara Sems bu esnâda Allahü teâlâdan baska her seyin sevgisi gitti. Allahü teâlâya hamd edip: "Aradigimi buldum" dedi.

Abdülmecid Sirvâni'nin sohbetine kabul edilisini söyle anlatir: "O zâtin huzuruna varinca, bu fakirde istek ve arzu görüp: "Siz bu civardaki kasaba ve sehirlerin tanidigi meshûr ve halk nazarinda yüksek birisiniz. Böyleyken huzurumuzda zilleti ve dervisligi kâbul edersiniz. Halktan ragbet göremezsiniz. Bu duruma pisman olursunuz. Çünkü bu yol sikintilar ve mesakkatler yoludur" buyurunca:

" «Cânlar fedâ muhabbet-i cânâna ser degil,
Eshab-i aska terk-i ser etmek hüner degil»
dedim."

Bunun üzerine: "Sen sâdik bir talebesin. Biz de seni irsâd etmekle vazifeliyiz. Riyâzet ve mücahedeye tahammül edersen, az zamanda rizâ-i Ilâhi'ye kavusursun" buyurup:
«Yâra yol iki kademdir birisi câna bas
çünkü bu meydâna geldin merd isen merdâne bas»
beytini okudu ve fakiri kabul buyurdu."

[COLOR=#4d4d4d]EVLIYÂNIN KERÂMETI
Kara Sems'in vefatindan sonra talebelerinden hal sâhibi Âma Mehmed Dede hocasinin türbesini ziyâret ederken. "Acaba hocam benim simdi türbesinde ayakta oldugumu, türbeye giren çikanlari bilir mi acaba ?" diye düsündü. Bu sirada uykusu geldi ve kendine hâkim olamayip, uyudu. Rüyasinda hocasini gâyet nûrâni ve beyaz genis bir elbise içinde gördü. Ona güler yüzle: "Gel bunlari al" dedi ve eline bir mikdar altin birakti. Sonra: "Disari çik ! Biraz sonra ziyâret ve duâ için bizim çocuklar gelecek" buyurdu. Âma Mehmed Dede uyaninca türbeden disari çikti. Orada bulunan yasli birisi ona: "Kara Sems'in çocuklarinin, kabri ziyâret için geldiklerini haber verdi. Bunun üzerine, hocasi hakkindaki düsüncesini düzeltmeye çalisti ve hocasinin böyle görünmekle daha hâlis itikadli olmasini ve Allahü teâlânin izni ile uzaktan geleni bildigini, kaldi ki yakinda bulunani daha kolay bilecegini anlatmak istedigini anladi.
Abdülmecid Sirvâni'nin hizmetinde bulunup sohbetinden istifade etti. Feyz alip tasavvuf derecelerinde yükseldi. Dünya sevgisinden uzaklasip, hakikate yöneldi.

Semseddin Sivâsi, Abdülmecid Sirvâni'den kisa zamanda feyz alip, tasavvufun yüksek derecelerine kavustu. Bir gün hocasi, haber göndererek, yanina çagirdi. Hayir duâda bulunarak insanlara, Allahü teâlânin dinini ve sevgili Peygamber efendimizin güzel ahlâkini anlatmakla vazifelendirdi. Söhreti her tarafta duyuldu. Devrin Sivas vâlisi Hasan Pasa, kendisini Sivas'a davet edip, yaptirdigi dergaha yerlestirdi. Ayni zamanda yaptirdigi câminin imâmligi da kendisine verildi. Orada ilim ögretti, insanlara vaaz ve nasihatle mesgûl oldu.

Kara Sems 1590 (H. 999) senesinde hac farizasini yerine getirmek için Mekke-i Mükerremeye gitti. Bu sirada talbelerinden Haci Mustafa Efendi Misir'daydi. Hocasinin hacca gidecegini duyunca, hem hac farizasini yerine getirmek, hem de hocasini ziyâret için Mekke'ye gitti. Mustafa Efendi Mekke'ye vardiginda hocasi tesrif etmemisti. Bir müddet sonra Kara Sems'in geldigini isitince, arkadasi ile beraber karanlik bir gecede ziyâretine gitmek üzere kaldigi yerden ayrildi. Yolda Yemenli bir saticiya rastladi. Hocasina bir hediye almak istedi. O sirada Kara Sems'in kardesi Ismâil Efendinin elinde bir mum ile geldigini ve arkasinda da bir cemaatin bulundugunu gördü. Hocasinin da aralarinda oldugunu anladi. Edebinden bir kenara çekildi. Hocasi yakinindan geçerken, cemâattan ayrilip Mustafa Efendinin yanina yaklasti ve o karanlikta elini basina koyup: "Sen Haci Mustafa degil misin?"dedi. O da: "Evet efendim!" deyip elini öptü ve birlikte Harem-i serife gitti.
Hayatinin sonuna dogru, Sultan III. Mehmed Han'la birlikte Egri seferine gitti.

Egri seferiyle ilgili olarak talebelerinden Receb Efendi söyle nakleder: "Semseddin Sivâsi bir gün bu fakiri odalarina çagirip: "Din düsmanlarinn (hristiyanlarin), sinirlardaki müslümanlara baski ve zulümleri haddinden fazla olmus, tahammül edilemez hâle gelmistir. Içimde onlara karsi sefere gitme arzusu belirdi" buyurdu. Bu sözü üzerine, ihtiyar olduklarini, zayif, bünyelerinin sefere çikmaya engel olacagini ve bu hususa dair padisahtan da herhangi bir haber gelmedigini söyledim. Bunun üzerine: "Bize isâret ve tenbih olundu ki: "Sefer hazirliklarini tamamla! Fetih ve zafer senin için mukarrerdir" buyurdu. Ben de: "Süphesiz ben sâdece hak dine boyun egip, yüzümü, gökleri ve yeri yaratmis olan Allah'a çevirdim ve ben O'na ortak kosanlardan (müsriklerden) degilim" mealindeki En'âm suresinin 79. ayetini okudum. Bunun üzerine: "Bize müjde verildi ki yakindaa güçlü bir padisah gazâ edip, birçok fetihlerde bulunacak ve müminlerin kalbleri de sevinçle dolacaktir" buyurdu."
Çok geçmeden III. Mehmed Han, Osmanli padisâhi oldu. Semseddin Sivâsi hazretleri, alti deve, alti katir ve kendi için de bir at satin alip sefer hazirligini tamamladi. Sivas'ta medfun bulunan [COLOR=#4d4d4d]Gâzi Abdülvehhab 'in sancagini yanlarina alip, Ayasofya yakinindaki Kapi Agasi dergâhinda bulunan Koca Seyh'e verdi. Bütün sefer hazirliklari tamam olunca, mübarek bir günde her türlü erzak ve mühimmat hayvanlara yüklendi. Bütün sehir ahâlisi Semseddin Sivâsi'yi ugurlumak üzere toplandi. Beklerken bir kapicibasi aceleile gelip, pâdisahtan Egri seferine katilmak üzere dâvet geldigini belirten fermâni okudu. Bunun üzerine Seyh Semseddin Sivâsi hazretleri: "Isittik ve itaat ettik. Zâten biz iki senedir hazirliydik. Bismillah, hemen gidelim" diye el kaldirip duâ buyurdu. Oradaki topluluk duâya âmin deyip, göz yaslari arasinda ugurladilar.
Uzun yolculuktan sonra Üsküdar'a geldiler. Henüz genç olan, [COLOR=#4d4d4d]Aziz Mâhmud Hüdâyi onu karsilayip, ellerini öptü. Seyh Semseddin Sivâsi, Mahmud Hüdayi'ye: "Oglum size yegânesiniz (bir talebesiniz). Bugünden sonra fazlalasirsiniz" diye dua edip, ileride çok büyük bir veli olacagini müjdeledi. O gece sabaha kadar birlikte sohbet ettiler. Sohbet esnasinda Aziz Mâhmud Hüdâyi: "Yasiniz seksene ulasmis, vücudunuz da zayiftir. Kendinize eziyet etmeseniz, çünkü her an nefsiniz ile büyük cihaddasiniz" diyerek seferden alikoymak istedi. Bu sözüne cevaben: "Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamin bütün emirlerine uymak lâzimdir. Büyük cihadi yaptik (Nefis ile cihad, M.K.). Ancak küçük cihad kalmisti. Bu emirlerine ihtiyar olarak uymak isteriz" buyurdu.
Üsküdar'da üç gün kaldiktan sonra, dördüncü gün, padisah tarafindan gönderilen bir kadirga ile Istanbul'a geçip, Ayasofya yakininda bir yere yerlestirildi. Daha sonra Sinan Pasa kösküne, padisah Sultan III. Mehmed Han tarafindan davet edildi. Uzun müddet sohbettte bulundular. Bu sohbette Seyhülislam Sâdeddin Efendi de hazir bulundu. sohbet esnasinda padisah, Semseddin Sivâsi'ye: "Tarafimizdan sizi sefere davet etmek üzere gönderilen kapicibasimiz sizi yola çikmak üzere hazir bulmus Hazirlikli oldugunuza göre, bu isin sonunda ne olacagini bilirsiniz.O halde bizi müjde isaretinizle sevindirip, neticeden haber vermenizi isteriz" dedi. Bunun üzerine Semseddin Sivâsi: "Hadis-i serifte «Amellerin en faziletlisi, mü'minleri sevindirmektir» buyruldu. Malumunuz ola ki Egri Zaferi biraz zahmet çektikten sonra müyesser olacak. Düsman yenik ve perisân olacaktir. Hatirinizi hos tutun" müjdesini verdi. Semseddin Sivâsi hazretlerinin bu cevabina sevinen padisah, kendi üzerindeki samur kürkü ona giydirdi. Ayrica kapicilar kethüdasi Mehmed Aga vasitasiyla, iki yüz altin sikke, dervislerine de yüz altin sikke ihsan edip: "Bunlar helal malimizdir. Kabul buyurursunlar" dedi. Seyh Semseddin Sivâsi hazretleri: "Allahü teâlânin emri üzere kimseye sû-i zan etmemeli, hüsn-i zan'da bulunmalidir. Kimseyi arastirmak ve teftis etmeke vazifeli degiliz. Tasavvufta da her geleni Allahü teâlâdan gelmis bilip, hediyeleri ve ihsânlari kabul etmek gerekir" buyurdu. Birkaç gün sonra Istanbul'da kaldiktan sonra padisah ve orduyla birlikte yola çikip, Egri kalesi önlerine ulastilar. Kale kolay fethedilip, harab olan seyler tamir edildi. Ancak asil düsman askerlerinin, kale yakinlarinda bir baska yerde oldugu ögrenilince, ordugâh, düsmanin karsisina nakledildi. Rivayet edilir ki yedi yüz bin kisilik bir orduydu. Islam ordusuyla küffar ordusu karsilasti. Islam ordusunda bozgun ve firâr basgösterdi. Padisah III. Mehmed Han, yerinden hareket etmeyip: "Ey Rabbimiz! Üzerimize bol bol sabir dök. Ayaklarimiza kuvvet ve sebat ver, bizi kafirler kavmi üzerine muzaffer kil" melaindeki Bakar suresi iki yüz ellinci ayet-i kerimesini okudu. Padisahin yaninda seyhülislam, kazaskerler, seyhler ve bazi vazifeliler haricinde kimse kalmadi. Hazine ve cephanelik düsman tarafindan zaptedildi. Bu firar ve bozgun üzerine her seyin bittigini zanneden padisah, Semseddin Sivâsi hazretlerini çagirip: "Söylediklerinizin tersi vâki oldu" deyince, Semseddin Sivâsi: "Padisahim söylediklerimiz dogrudur. Kafirin hezimete ugramasina yarim saat kalmistir. Su anda bir kuvvet sahibi tasarruf için ortaya çikmak üzeredir. Bu an fethin baslangiç anidir. Hatirinizi hos tutunuz" diye cevap verdi. Düsmanliktan sonraki muhabbet
Seyh Semseddin Sivâsi hazretlerini, vâz ve nasihat etmesi için civâr köy ve kasabada halki dâvet ederlerdi. Bir talbesiyle dâvete icabet edip giderken bir köyde konakladi. O köy halki, hazreti Ali'yi sevdigini iddia ederek, sevgili Peygamber efendimizin seçilmis Eshâb-i kirâmi hakkinda kötü sözler söylüyorlardi. Kendilerine ve hayvanlarina paralariyla yiyecek bir seyler almak istediklerinde vermedikleri gibi, onlari zulüm ve iskenceye öldürmek istediler. O zaman Semseddin Sivâsi hazretleri, iki rekat namaz kilip, Allahü teâlâya duâ etti. Aradan fazla zaman geçmeden, köyün ileri gelenleri ve kalabalik bir topluluk türlü türlü yiyecekler ve hediyelerle geldiler. Taacüb edip: "Önce siz bize yemek vermeyip öldürmek istediginiz halde bu muhabbet ve sevgi nedir ?" diye soruldugunda: "Biz de bilmeyiz ne hal oldu. Kalbimize, su azizin muhabbet ve sevgisi yerlesti. Mümkün olsa canimizi bile feda etmeyi isteriz" diye cevap verdiler. Sonra talebesi, Semseddin Sivâsi hazretlerine: "Sultanim, düsmanliktan sonra bu muhabbet nedir?"diye sordu. Tesbihini gösterdi.Onlar bu sekilde muhabbet ederken o tolulugun reisi geldi: "Sultanim küçük kizim var. Bazan sara tutar. Günlerce halden kurtulamaz, kurtulunca da da kendini bilmez. Söylenen sözleri anlamaz. Baska evladim da yok. Huzurunuza getuireyim de hayir dua buyurun. Zira bana: "Kara Sems'in dergahindan ne isterseniz geri çevrilmez" diye bildirildi". O da bir an önce getirmesini isteyince adamcagiz kizini bir hayvana bindirip getirdi ve bir ölü gibi Semseddin Sivâsi hazretlerinin huzuruna koydu. Hazret-i Seyh bir müddet teveccüh byurup: "Fatiha" dediginde, kizcagiz siçrayip ayaga kalkti. Sevinerek evlerine döndü. Nakledilir ki: O hastalik bir daha gelmedi. Akli basina iffetli bir hatun oldu.
Bu kerâmeti gören köy halki, Eshâb-i kirâm hakkindaki kötü düsüncelerinden vaz geçip. tövbe ettiler. Hepsi, Seyh Semseddin Sivâsi'nin sevenleri ve talebeleri oldu.


Gerçekten de çok geçmeden, Semseddin Sivâsi hazretlerinin târif ettigi sekilde bir zât ortaya çikti. Bun gören seyh, hemen padisahin huzuruna çikarak: "Fethin vaktidir" diye müjdeledi. Ortaya çikan zat, dagilanordunun önüne düsüp: "Ey mü'minler ! Nerede Islam gayreti ? Nerede peygamber efendimzin gayreti ? Nerede cömeertlerin cömerdi sultan gayreti ?" diye nida edip: "Sehid olmak, dinini yüceltmek isteyen kimse yanima gelsin" byurdu. Bu sirada yanina birkaç bin kisi toplanip, birlikte düsman hücum ettiler. Bu durumu gören düsman neye ugradigini sasirdi. Durumu haber alan firari askerler dönüp düsmana saldirdilar. Nihayet düsman bozguna ugratilip, kesin zafer elde edildi. Daha sonra o zatin kim oldugu Semseddin Sivâsi'ye sorulunca, [COLOR=#4d4d4d]Hizir aleyhisselam oldugu haber verdi.

Seyh Semseddin Sivâsi hazretleri zaferi müjdelemek üzere padisahin huzuruna çikti ve aralarinda su konusma geçti:
Padisah: "Buyurun ey gönlümün sultani" dedi
Semseddin Sivâsi: "Vadini yerine getiren, kuluna yardim eden ve kafirleri hezimete ugratan Allah'a hamd olsun. Ey benim padisahim ! Eger dinlersenit birkaç kelime nasihat etmek isterim" deyince
Padisah: "Ey insanlar hakki tavsiye eden üstâdim ! Buyurun. Hak olan sözü dinlerim" dedi.

Semseddin Sivâsi: "Ey benim padisahim ! Yeryüzünde Allahü teâlânin halifesi olanlarin niyetleri; Allahü teâlânin rizasini kazanmak olup, dayandiklari ve güvendikleri, Allahü teâlâ olmasi gerekir. Savasta askerlerin çokluguna güvenmeyip, kuvvet ve kudret sahibi Allahü teâlâya tevekkül etmek gerekir. Ayeti kerimelerde mealen: "Onlara (düsmanlara) karsi gücünüz yettigi kadar kuvvet ve cihad için baglanip beslenen atlar hazirlayin, onunla Allah'in düsmanini, sizin düsmaninizi ve onlardan baska sizin bilmediginiz, Allah'in bildigi (düsman) kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsaniz size eksiksiz ödenir, siz asla haksizliga ugratilmazsini." (Enfal, 60) ve "71. Ey iman edenler! Tedbirinizi alin; bölük bölük savasa çikin, yahut (gerektiginde) topyekün savasin. " (Nisa, 71) emredildigi üzere, savas için gerekli hazirliklar yapilmali. Ancak buna güvenmeyip Allahü teâlâya tevekkül ve itimad etmelidir. Eger Allahü teâlâya güvenmeyip askere ve cephaneye güvenilir ise, hezimet, yenilgi zuhur eder. Kalbden Cenab-i Hakk'a tam tevekkül edip, hâlis kalb ile yönelebilirsen, zafer müyesser ve mukadder olur. Bizden hüznü gideren Allah'a hamd olsun.

Ey padisahim ! Bilesin ki, deden Fatih Sultan Mehmed Han, Istanbul'un fethine niyetlenince, Aksemseddin'in refâkati ve duasi bereketiyle fetih müyesser oldu. Aksemseddin hazretleri: "Ey padisahim ! Büyük fethin sükran ifadesi olarak nice cami, mescid, medrese ve hamamlar insaa etmek gerekir" buyurmustu. Bunu üzerine Fatih Sultan Mehmed Hanin da, nice hayir ve hasenât yapmis oldugu mâlumunuzdur. Ayni sekilde, sizin de isminiz Sultan Mehmed, duâciniz hakirin, dahi ismi Semseddin'dir. Bu güzel fethin sükrânesi olarak zatiniz dahi, reâya (halk) ve fukarâ üzerinden sikintiyi kaldirip, Islam askerine ihsanlarda blunup, her makam dindar, adaletli ve dogru kimseler tâyin etmeniz gerekir" buyurdu.
Bu nasihatten can kulagiyla dinleyen padisah III. Mehmed Han, su cevabi verdi: "Bin can ilekabul ettim ve nasihatinize fazlasiyla riayet edecegim"

Padisah, ordusuyla birlikte Istanbul'a döndügünde, Semseddin Sivâsi'nin Istanbul'da kalmasini israrla ricâ ettiyse de kabul ettiremedi. Semseddin Sivâsi ihtiyarliginin yaninda, seferin siddetinden ve kisin asiri sogugundan hayli yorgun ve zayif düsmüstü. Hayatinin son anlarini yasadigini anladigindan, ruhunu ailesinin ve sevelerinin yanindan teslim etmek istedigini belirterek izin istedi. Sivas'a döndü. Gelisinden kisa bir müddet sonra, amcazâdesi ve damadi olan Receb Efendi'yi vazifesine tayin etti. Semseddin Sivâsi vefatlarina yakin, talebelerini odasina çagirdi. Onlarla birlikte bir saat kadar Allahü teâlânin zikri ile mesgul olduktan sonra, duâ edip, ruhunu tesli etti.

Veliler, âlimler, salih kimseler, devlet adamlari cenazesinde hazir bulundu. Cenazesi göz yaslari arasinda: "Âlimin ölümü, âlemin ölümü gibidi" denilerek musallaya konuldu. Cenaze namazinda, altmis binden fazla kisi oldugu rivayet edilir. Namazini amcazâdesi ve damadi Receb Efendi kildirdi. Sagligindayken vasiyet ettigi gibi, Meydan Caminin bahçesine defnedildi. Daha sonra kabrinin üzerine beyaz bir kubbe yaptirildi. Hâlen ziyâretgâhdir. Sehir ahalisine siddetli bir sikinti oldugu zaman kabrini ziyaret duâ ederler. Allahü teâlânin izniyle o sikintidan kurtulurlar.

Seyh Semseddin Ahmed Sivâsi hazretleri, zâhiri ve bâtini ilimlerde yüksek, ilim ve irfân sahibi, bütün güzel huylarla ahlaklanmis, fâziletli bir zatti. Tasavvufta Halvetiyye yoluna mensuptu. Semsiyye kolunun kurucusudur.

Kara Sems, yumusak huylu, cömert, güler yüzlüydü. Fakirlerin yardimcisi, zayiflarin, dullarin, yetimlerin siginagiydi. Eli açik, vermesi boldu.. Mütevâzi, alçak gönüllü olup, büyüklere hürmet, küçüklere sefkat ve merhametle davranirdi. Özür dileyenlerin özrünü kabul ederdi. [COLOR=#4d4d4d]Kerâmetleri vefatindan sonra da devam etti.
Müderris Mevlana Ahmed Efendiyi suçsuz oldugu halde birisi töhret altinda tutuyordu. Bir gün bu yüzden gâyet üzgün olarak uyudu. Rüyasinda Kara Sems'i bir hayvana binmis gelirken gördü. Elini öpüp: "Efendim ! Suçum olmadigi halde bir zâlim beni yakaladi. Yardiminizi istiyorum" dedi. O da: "Yardim Allahü teâlâdandir. Üzülme Allahü teâlâ sikintini giderir. Su kelimelerle mesgul ol: «Yâ Azize'l-meni' el gâlib alâ emrih1i fedâ sey'e yuâdilühü»" buyurdu. Uyandiginda bu kelimeler hatirindaydi. Bunlari bin kere söyledi. Allahü teâlâ onu, o sahsin elinden kurtardi.

Cemelzâde diye meshur Ahmed Çelebi, küçüklügünden beri Kara Sems'in sevdiklerindendi. Kara Sems'in vefatindan iki sene sonra bir gece rüyasida onu gördü. Kara Sems paçalarini sivamis halde süratle geldi. Yaklasinca selam verdi. Ahmed Çelebi: "Efendim, niçin böyle acele ediyorsunuz?" diye sorunca: "Isitmedin mi, hocan Pir Muhammed vefat etti" dedi ve gözlerinden yaslar akarak: "Beni takib et de techiz, tekfin isleri nasil oluyor, bir ögrenelim ?" dedi. Hasan Pasa'nin yaptirdigi camiinin yanina vardiklarinda Ahmed Çelebi uyandi. Vücudu titriyordu. Sabah olunca, Pir Muhammed'in yanina gitti. Onu hayatta ve sihhatte görünce, Allahü teâlâya hamdetti. Fakat o gün kusluk vakti Pir mUhammed rahatsizlandi. Yedi gün sonra da vefat etti.

Anadolu'da yetisen evliyânin büyüklerinden olup gönüllere taht kurmus olana zamâninin bir tanesi olan Semseddin Sivâsi hazretleri, zâhiri ve bâtini ilimlerde yüksek derece sahibiydi. Çesitli ilimlere dair manzum ve mensur (nesir) yazdigi kirka yakin eseri vardir. Farsça ve Arapçadan tercüme yapilmistir. Eserleri iki ana grupta toplanabilir.

A) Manzum eserleri:
  1. Divan-i Ilahiyat
  2. El-Fesayih fi Tercemet-il-Levâyih (Tasavvufi bir eserdir)
  3. Hest Behist
  4. Gülsenâbad (Çiçeklerin karsilikli konusmalariyla ilgili bir eserdir)
  5. Ibret-nümâ
  6. Irsâd-ül-Avvâm
  7. Kitâb-ül-Hiyaz min Sevbi Gamâm-ül-Feyyaz
  8. Menâkib-i Imam-i Azam
  9. Menâsik-i Hac (Hac için gerekli bilgileri ihtiva eder)
  10. Mir'at-ül-Ahlak ve Müsevvik-ul-Esvak
  11. Mir'at-ül-Esvak
  12. Mevlid-i Nebi
  13. Süleymân-nâme
  14. Terceme-i Ilâhi-nâme-i Seyh Attâr
  15. Terceme-i Mantik-ut-Tayr-i Seyh Attâr
  16. Terceme-i Pend-nâme-i Seyh Attâr
  17. Terceme-i Kaside- Bürde'dir
B) Mensur (Nesir) eserler:
  1. Cila-i Uyûnül-Arâis-ül-Mühadara
  2. Dairet-ül-Usûl
  3. Dürer-ül Akaid (Ehl-i Sünnet itikadini açiklayan bir eserdir)
  4. El-Câmi-ün-Nüfus
  5. Huccet-i Ilâhiyye
  6. Kissa-i Mûsâ ve Hizir
  7. Letâyif-ül-Âyat ve Nukus-ül-Beyyinat
  8. Meclis
  9. Menakib-i Çehar-i Yâr-i Güzin (Sevgili Peygmaberimizin dört halifesini anlatir. {Bedir yayinevi'nde basilmistir, M.K.})
  10. Menakib-i Numan
  11. Menazil-ül-Arifin
  12. Nakd-ül-Hâtir
  13. Risâlet-i Emr-i Ilahi
  14. Risâlet-üt-Te'vil
  15. Serh-i Gazeliyyat-i Murad Han-i Sâlis
  16. Serh-i Kavâid-ul-I'rab il Ibn-i Hisam
  17. Serh-i Kelimetü Kumeyl Ibn-i Ziyad
  18. Serh-i Muhtasa-ül-Menâr
  19. Umdet-ül-Edib fit-Teallumi vet-Te'dib (Farça gramer kitabidir)
Siirlerinde Semsi mahlasini kullanan Semseddin Sivâsi hazretleri divânindaki kiymetli siirlerinde, dünyanin fâniligini, Allah adamina talebe olmayi, Peygamber efendimizin sünnetine sikica sarilmayi, ilâhi aski ve sükrü anlatir.
Divânindan seçme:
Nat-i Serif

Kapina geldi âsiler,
Sefâat Ya Resûlallah !
Suçunu bildi kâsiler,
Sefâat Ya Resûlallah !

Ne ettim ise ben ettim.
Yanildim nefse zulm ettim,
Henüz suçum bilip geldim.
Sefâat Ya Resûlallah !

Ne ilmim var ne amelim,
Perisan cümle ahvâlim,
Vesveseyle dolu bâlim,
Sefâat Ya Resûlallah !

Bu Semsi abd-i âbiktir,
Ne etsen ona lâyikdir,
Veli yoldunda sadiktir,
Sefâat Ya Resûlallah !

Kaynak: Evliyâlar ansiklopedisi
Posting Freak
Sonradan Olma Evliya Biyoğrafileri

Evliya, HAK katına eren, nefsinden sıyrılmış, Allah'ın dilinden konuşan ve Ondan haber bildiren, şal hırkasını sırtına giymiş, şar kapısını açmış, iki cihanda da söz sahibi olandır.

Sadece , evliyanın sırrı , evliya olduğu , belirli bir süre sonra açıklanır çünkü çocukken evliyalığı aşikar edilmiş olsa yaşatılmaz , insanların zulmüne uğrar.

Belirli bir yaştan sonra bile evliyalığı aşikar olan kimseler bile insanların , karalamasına, iftirasına ellerinden gelse öldürülmesine ,şehit edilmesine maruz kalmaktadırlar.

Takkeyle , tespihle, zahirden okumayla, namazla, abdestle, şeyhlik, şıhlık, tarikatçılık ile insanlar evliya olamazlar sadece bilgili insanlar olurlar .

Kelimelerim sistem hatasından yanlış yerden ayrılıyor...

“Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”
[Resim: imza3cp.gif]


Özü bitmiş, gümanı pak olmamış,şeytana tapmış, nefsi çıkarı için arayıpta birşey bulamamış, kuyruk acısı varsa,Derviş Muhammed'in de dediği gibi" bir kılını çektiyse" Zöhre Ana, onu değerlendirmek ister aklısüre.Ehlibeyt'in meyvası bitmez, dalı budağı kurumaz,sen ne kadar kezzap dökersen dök, O'nun Zemzem çeşmesi ALİ'dir

Derviş'in HAK kelamını can kulağıyla dinliyebliyorsan yeter,firdevs bağından bir gül alabiliyor musun,O'nun ibadetine,saldığı yola,yaşatmak istediği güzelliğe canı gönülden yürüyebiliyorsan en büyük mutluluk budur.
(Pir Zöhre Ana)

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.