You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Senkretizm ve İslam Düşüncesinin Teşekkülü Döneminde Gnostik Geleneğin Yeri

Senkretizm ve İslam Düşüncesinin Teşekkülü Döneminde Gnostik Geleneğin Yeri

Administrator
Senkretizm ve İslam Düşüncesinin Teşekkülü Döneminde Gnostik Geleneğin Yeri
Senkretizm ve İslam Düşüncesinin Teşekkülü Döneminde Gnostik Geleneğin Yeri

İnançlarımız, düşüncelerimiz, değerlerimiz, tavır ve davranışlarımızda, kısaca, çoğunlukla İslami terimiyle özdeşleştirilen kimliğimizde İslamın temel prensiplerinin dışında bir görünüm sergileyen ya da onlarla çelişen bir takım hususların var olduğu bilinen bir gerçektir. İslam kavramıyla birarada ifade ettiğimiz kimliğimizde İslami olanla İslami olmayanın, İslami açıdan otantik olanla apokrif olanın veya İslami olanla geleneksel olanın ayırt edilmesi, özgün İslami kimliğin belirlenmesi açısından hayati önem taşır. Bu nedenle uzun bir tarihi süreç içerisinde, eski ve yeni birçok farklı kültürlerle birarada yaşama ve onlarla haşır neşir olma sonucu bugün dinin kendisindenmiş gibi kabul edilen İslam dışı heterodoksal unsurların -adapte ediliş süreçleri de göz önünde bulundurularak- yeniden gözden geçirilip ayıklanması gerekir.

Senkretizm, farklı geleneklerin birbirini etkilemesi sonucu oluşan yeni kültürel yapıları, gelenekleri veya düşünce ekollerini ifade etmede kullanılan bir kavramdır. Kültürlerin, düşünce akımlarının ya da çeşitli fırka ve grupların oluşumunda senkretizmin önemli bir rol oynadığı bilinen bir gerçektir. Yaşanılan bölgelerin coğrafi ve jeopolitik konumları yanı sıra, toplumların birbirleriyle olan ekonomik ve sosyo-kültürel ilişkileri de çeşitli alanlarda senkretist yapıların doğuşuna imkân hazırlamaktadır. Özellikle günümüz İslam dünyasının büyük kısmının yer aldığı Ortadoğu tarihi incelendiğinde kültürel yönden oldukça zengin olan bu yörenin çok eski dönemlerden itibaren senkretist birçok yapıyı barındırdığı görünmektedir.

Geleneklerarası etkileşimler sonucu oluşan senkretist yapılar oluşum biçimi açısından birkaç grupta toplanabilir. Öncelikle -başta da ifade ettiğimiz gibi- kavimlerarası komşuluk ilişkileri veya ticari, ekonomik ya da sosyo-kültürel faaliyetler gibi ortak bazı değerlerle ilişki içerisinde olan toplumlar birbirleriyle doğal bir etkileme-etkilenme durumu içerisinde olurlar. Bu durum zamanla farklı kültürlerden özellikler taşıyan yeni bazı fikir hareketlerini ya da fırka veya mezhepler gibi akımların oluşmasına imkân sağlayabilir.

Oluşum biçimi açısından senkretist hareketlerle ilgili bir diğer grubu ise hakim zengin kültürün istilasına uğrayan zayıf kültürel yapılar oluşturur. Çeşitli nedenlerle birarada yaşama durumunda olan farklı kültürlerden, hakim kültür karşısında zayıf kültürlerin bir dejenerasyon ve asimilasyon süreci yaşaması sonucu yeni senkretist akımlar ortaya çıkar. Sürgünler, istila, işgal ve fetih hareketleri ya da daha başka çeşitli nedenlere dayalı göçler sebebiyle farklı toplumların birbirine karışması sonucu, zamanla siyasal ve sosyal yönden güçlü olan toplumların kültürü ile söz edilen yönden zayıf konumda olan toplumların kültürü arasında bir etkileşim yaşanır. Bu etkileşimde çoğunlukla hakim toplumların kültürü etkin bir rol oynar. Güçlü kültürün etkisine maruz kalan zayıf toplumlar, başta kendi inanç ve yaşam tarzlarıyla ilişkili temel konularda olmak üzere, genellikle bu etkiye karşı koymaya çalışırken, bazen bu toplumlar içerisinde etkileşime karşı değişik tavır sergileyen gruplar da çıkabilir. Örneğin, bağımlı toplumlar içerisinde yer alan bir grup, bu etkileşime şiddetle karşı çıkarak aşırı muhafazakar bir tutum sürdürebilir ve zamanla yalnızca belirli temel konulardaki etkilenmelere değil, kültürlerarası her türlü diyalog ve toleransa karşı çıkarak -Yahudi tarihinde yer alan Essenilerde olduğu gibi- tamamıyla dışa kapalı bir tutum izleyebilir.[1] Öte yandan, genellikle çoğunluğu oluşturan bir diğer grup ise bu etkileşime açık bir tavır sergiler ve zamanla bunlar arasında kültürel bir yozlaşma ve asimilasyon süreci yaşanabilir. Bunun sonucunda ise, -tarihte birçok defalar görüldüğü gibi- farklı kültürlerden değişik çizgiler taşıyan yeni bazı düşünce ekolleri, mezhep hareketleri, dini akımlar ve benzeri gruplar şeklinde bir takım senkretist akımların tarih sahnesine çıkması kaçınılmaz olur. Ortadoğu’yla ilişkisi açısından buna verilebilecek en güzel örnek Yahudi tarihi içerisinde gözlemlenebilen bazı hareketlerdir. Yabancı işgal ve istilaları ve sürgün olaylarını tarihte sık sık tecrübe eden Yahudiler arasında çeşitli gruplar bu dönemlerde hakimiyetleri altında yaşadıkları toplumların kültürlerinden oldukça etkilenmişlerdir.[2] Öyle ki, başta Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an olmak üzere çeşitli kaynaklarda yer alan bilgilere göre özellikle işgal dönemlerinde Yahudiler sık sık politeizme temayül etmişler, Kudüs’teki mabedi çeşitli yabancı kültürlerin merkezi haline getirmişler ve bu nedenle Eski Ahit’te yer alan çeşitli ifadelerde belirtildiği gibi birçok peygamberin ikazıyla karşı karşıya kalmışlardır.[3] Öte yandan sürgün hayatı yaşayan diaspora Yahudileri arasında zamanla ’yüce Tanrı’ya Yahve, Zeus, Adonai ve benzeri isimlerle tapınmanın bir önemi yoktur’ inancı yerleşerek, bunlar içlerinde yaşadıkları toplumların yüce tanrı kültlerini kendi inanç sistemleri içerisinde meczetmişlerdir.[4] MÖ 8. yy’da Asurluların İsrail’i işgali sonrası, bu bölgede yaşayan Yahudi halkın paganist Asur kültünün hakimiyeti altına girmesiyle -zamanla kendi inanç esaslarıyla paganist kültün kaynaştırılması esasına dayalı- senkretist bir hareket şeklinde ortaya çıkan Samiriler örneğinde olduğu gibi bazen de istilacı güçlerin inanç ve düşünce sistemleriyle yerel kültürlerin meczedilmesi yoluyla yeni bazı düşünce ekolleri, mezhep ve fırkalar ortaya çıkmıştır.

Teşekkülü yönünden senkretist yapılarla ilgili bir diğer grubu ise, ihtida hareketleri sonucu yeni bir inanç sistemine giren insanların eski inanç ve yaşam tarzlarıyla yenisi arasında bilinçli ya da bilinçsiz bir uzlaşma yolu aramaları gayreti neticesinde, zamanla ortaya çıkan senkretist düşünce akımları, dinler veya mezhepler oluşturur. Burada söz konusu olan uzlaşma, bilinçli kültürel izdivaçlar yoluyla sağlanmaya çalışılabileceği gibi, eski ve yeni arasındaki kültürel münasebetin her anında farkında olmadan vuku bulacak olan doğal etkileme-etkilenme yoluyla da olabilir.

Başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın birçok yöresinde ihtida hareketleri tarihte önemli bir rol oynamıştır. İhtida hareketlerinde, çeşitli nedenlerle kendi kültürel yapı ve geleneklerine yabancı olan yeni bir inanç sistemini benimseme durumunda kalan insanların, çok az istisnası olmakla birlikte, eskiye ait olan her şeyi adeta bir gömlek değiştirir gibi çıkarıp bir tarafa bıraktıkları görülmemiştir. Bunlar, genellikle benimsedikleri yeni inanç sistemiyle taban tabana zıt olan eski inanç ve yaşam biçimlerini terk ederken, benimsedikleri yeni sistemle uyuşan, paralellik arzeden ya da aleyhinde herhangi bir net hüküm bulunmayan eskiye ait bazı düşünceleri, kültürel unsurları, bilgileri, gelenek ve görenekleri yeni inançlarına taşıma temayülü içerisinde olurlar. Dinin özüne, ’vazgeçilmezlerine’ ters olmadığı müddetçe böylesi bir kültürel alış veriş, -özellikle İslam gibi evrensellik iddiasında olan bir din söz konusu olduğunda- dinin her kültürden insanlara hitap etmesi ve evrenselliğini sürdürmesi açısından kaçınılmaz olur. Böylelikle, dinin temel iddialarıyla çelişmeyen eskiye ait bazı değerler, yeni geleneğin yapısını bozmaksızın ve özünden ayrılmaksızın yeni gelenek içerisinde özümsenip eritilmiş olur. Ancak eskiyle yeniyi uzlaştırma temayülü, yeni inanç sisteminin özüne, temel yapısına ters olan eskiye ait bazı unsurların, -şekil ve kaynak değişikliklerine tabi tutulmak ve yeni gelenek doğrultusunda yorumlanmak suretiyle- bilinçli ya da bilinçsiz şekilde yeni inanca sokulmaya çalışılması şeklinde de olabilir. Örneğin, İslamın Anadolu ve Orta Asya gibi çeşitli bölgelerde yayılışında etkin rol oynayan bazı mutasavvıfların, zaman zaman gittikleri bu yörelerde karşılaştıkları Hıristiyanlık ve diğer İslam dışı dinlere ait yerel aziz kültlerini İslamileştirdikleri ve böylelikle halkın İslama ısındırılmalarını sağlamayı hedefledikleri bilinmektedir. Bu durum yerli halk açısından da oldukça çekiciydi. Zira yerli halk Müslüman olduktan sonra da bağlı oldukları eski kültü bir Türk, Arap ya da Acem velisi adına İslamileşmiş kılıkta sürdürebilmekteydi.[5] İşte özellikle bu temayül çerçevesinde yapılan uzlaştırma ve bütünleştirme hareketleri, zamanla bazı senkretist akımların, yeni bir takım din, mezhep veya düşünce hareketlerinin ortaya çıkmasına neden olur. Bu tür senkretist akımlara birçok örnek verilebilir. Ancak İslam tarihiyle ilgili olarak bunlara verilebilecek en güzel örnek Sihizm ve Yezidilik akımlarıdır. Sihizm 16. yy’da Hindistan’da yaşamış olan Müslüman asıllı Nanak adlı bir şahsın, temellerini İslamla Hinduizmin karışımı esasına dayandırdığı senkretist bir akımdır.[6] Aynı şekilde Şeyh Adi b. Müsafir’e dayandırılan Yezidilik de Zerdüştlük gibi eski İran gelenekleri yanı sıra Mezopotamya’nın çeşitli gnostik öğretilerinin İslamla meczedilmesi esasına dayalı senkretist bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.[7]

İslam düşüncesinin teşekkülü döneminde de kültürlerarası etkileşimin önemi oldukça fazladır. İran, Irak, Suriye ve Mısır gibi tarihte bilinen çok eski dönemlerden itibaren birçok medeniyete ve düşünce akımına beşiklik etmiş olan bölgelerin Müslümanlarca fethi sonrası dönemde İslami gelenek içerisinde zamanla gelişen çeşitli düşünce akımlarının ve yaşam biçimlerinin doğru anlaşılıp tahlil edilmesi ve değerlendirilmesinde, bu yörelerin İslam hakimiyeti öncesi dönemdeki kültürel yapılarının, hakim düşünce sistemlerinin, inanç esasları ve yaşam biçimlerinin dikkate alınmasının büyük önemi vardır.

Bu noktada öncelikle ’İslam düşüncesi’ kavramına bir açıklık getirmek kanaatımızca yerinde olacaktır. Konuyla ilgili çeşitli görüş farklılıkları var olmakla birlikte genellikle ’İslam düşüncesi’ ifadesi, tarih içerisinde temel İslami kaynaklar çerçevesinde Müslümanların hayata bakışlarını, çeşitli konulardaki görüş ve değerlendirmelerini ifade eden genel bir kavramdır. Buradaki temel İslami kaynaklardan kastedilen şey, İslam geleneğinde bilgi kaynakları olarak görülen vahiy ve akıldır. Tarihi süreç içerisinde İslam düşüncesinin izlediği çizgi göz önüne alındığında farklı dönemlerde başta kaynak ve metot konusu olmak üzere çeşitli konularda farklı yaklaşımların sergilendiği görülür. Bilgi kaynağı olarak vahiy ve aklın kendi başlarına veya birbirlerine karşı değeri ve İslam dışı kültürel mirasın ve bilgi kaynaklarının İslam düşüncesinin oluşumunda malzeme olarak kullanılıp kullanılmaması gibi hususlarda çeşitli farklı düşüncelerin mevcut olduğu görülmektedir.

’Asrı Saadet’ diye adlandırılan ilk dönemde İslam düşüncesinin vahiy kaynaklı özgün bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Bu dönemde, bilgi kaynağı olarak akla verilen değerin vahiy ölçüsünde olduğu, bir başka deyimle, genellikle her konuda vahiyle çatışmama ilkesinin temel alınmaya çalışıldığı, vahyin yegâne kaynağı olan Kur’an’ın yanı sıra vahyi öğreten Peygamber’in söz ve uygulamalarının da vahyi anlama açısından başvurulması gereken kaçınılmaz bir kaynak olarak değerlendirildiği görülmektedir. Bu dönemde teolojik kısır çekişmelerden elden geldiğinde uzak kalınmaya, hayatı ve insanın hayattaki var oluşunu algılamayla ilgili vahyin insana çizdiği sade ve temel anlayış doğrultusunda bir çizgi izlenmeye çalışıldığı müşahede edilmektedir.

İslam düşüncesinin yapısıyla ilgili ilk dönem olarak nitelenebilecek olan bu dönem aynı zamanda fetih hareketlerinin yoğun şekilde yaşandığı bir dönemdir. Suriye, Mısır, Irak, İran ve Anadolu gibi bölgelerin kısa denilebilecek bir süre içerisinde fethedilmesiyle bir anda farklı kültürlere, din, dil ve geleneklere sahip birçok topluluk İslam hakimiyetine girmiştir. Fetih hareketleri yalnızca ülke sınırlarının genişletilmesiyle sınırlı kalmamış, İslam lehine ihtida hareketinin de büyük bir hızla yayılmasını sağlamıştır. Böylelikle, değişik kültürel arka planlara sahip binlerce kişi Müslüman olmuştur. Şüphesiz bunların hepsinin İslama girişi tamamıyla kişisel bir hidayet kavramıyla açıklanabilecek nitelikte değildir. Nitekim en azından bunların belirli bir kısmının statüko gereği Müslüman olma ya da görünme ihtiyacını duyduğu söylenebilir. İslam toplumunun böylelikle genişlemesi ve farklı kültürleri hakimiyeti altına alması, İslam düşüncesi çizgisinde de önceki sade yapıya zıt bir şekilde çeşitli değişikliklerin oluşmasına neden oldu. İslamın değişik kültürel ortamlarda yayılması ve hakim unsur hale gelmesiyle, ilk dönemin vahiy kaynaklı özgün İslam düşüncesi, farklı arkaplana sahip birçok yerel gelenekle yüzyüze geldi. Bu doğrultuda, bir yandan Müslümanlar, İslamın gayrimüslümlere tanıdığı hoşgörü ve tolerans sayesinde varlığını sürdüren İslam dışı çeşitli kültürel unsurlarla birarada yaşamaları sonucu doğal bir etkileme-etkilenme ortamı içerisinde bulunurken, diğer yandan ihtida hareketleriyle İslam dairesine giren bazı topluluklar eski kültürel yapılarına ait çeşitli unsurları, dünya görüşlerini ve çeşitli konulardaki doktrinel problemlerini İslam kültürü içerisine taşıdılar. Böylelikle kaynak ve metot açısından vahyi temel alan ve akılla geleneğe vahiy doğrultusunda bir yer veren ilk dönemin özgün İslam düşüncesinden sapma hareketleri baş gösterdi. Şüphesiz bunda Asrı saadet döneminin sonlarından itibaren İslam toplumunda baş gösteren siyasal ve sosyal kavga ve çekişmelerin de büyük etkisi vardır.

İslam düşüncesinin teşekkülü açısından sonraki dönem olarak adlandırılabilecek olan bu dönemde vahiyle birlikte, yerel gelenek ve kültürlere de -düşünce kaynağı olma yönünden- ağırlıklı bir yer verildiğini görüyoruz. Bunun sonucunda, düşünce planında İslami kaynaklar ile İslam dışı kaynaklara senkretist bir yaklaşım temayülü söz konusu oldu. En azından bazı gruplarca vahye dayalı bilgi, yerel gelenek ve kültürler doğrultusunda yorumlanmaya çalışıldı ve İslam ile yerel gelenekler arasında bir uzlaşmaya gidildi. Böylelikle birçok konuda ilk dönem İslam düşüncesi dışında görüşler savunan yeni düşünce ekolleri ve gruplar teşekkül etti.

İslam dışı gelenek ve kültürel değerlerin İslam düşüncesi içine sokulması ve bu doğrultuda yorum ve değerlendirmelere gidilmesi, çeşitli bilim dallarındaki tedvin çalışmalarında da oldukça etkili oldu. Örneğin, başta tefsir olmak üzere birçok bilim dalında çeşitli konuların açıklanmasında İsrailiyyat olarak adlandırılan Yahudi ve Hıristiyan malzemesi yoğun şekilde kullanıldı. Öte yandan, Eski Yunan felsefesi kaynakları ve Yeni Eflatunculuk düşüncesi İslam felsefesi, kelam ve tasavvuf gibi alanlarda yapılan birçok çalışmaya ilham kaynağı oldu.

İslam öncesi döneme ait yerel kültürel unsurlar, oluşmakta olan düşünce ekollerine kaynak ve tedvin dönemi eserlerine materyal olmanın yanı sıra, çeşitli kesimlerin yaşam tarzlarını da yönlendirdi. Örneğin, İslam hakimiyeti öncesi dönemde Ortadoğu’da yaşayan toplumlar arasında yaygın şekilde görülen ve münferit olarak (eremitic) ya da gruplar halinde (cenobitic) dünyadan el etek çekme esasına dayalı asketik yaşam tarzı, sonraki dönemlerde çeşitli kesimler tarafından yorumlanarak İslam kültürü içerisine sokuldu. Böylelikle Hz. Peygamber’in züht yaşantısının bir takım görüntüleri abartılı bir şekilde alınarak, Hicri ilk iki asra adını verecek olan Züht Dönemi’nin doneleri teşekkül etmiş oldu.

Bu tebliğimizde biz, -tebliğ metninin sınırlı hacmini göz önünde bulundurarak- fetih hareketleri ve yeni kültürel geleneklerle etkileşim sonucu, düşünce, inanç ve yaşantı alanında İslam kültürü içerisine giren ya da sokulan her bir unsuru ayrı ayrı ele alacak değiliz. Ancak bu noktada özellikle üzerinde durmak istediğimiz konu, fetih sonrası dönemde İslam toprakları üzerinde oluşmakta olan çeşitli düşünce akımları, bilim hareketleri ve fırkalar üzerinde, en az yörenin İslam öncesi diğer gelenekleri kadar etkili olan gnostik geleneğin, gnostik inanç ve öğretilerin çeşitli alanlarda İslam dünyasında oluşan senkretist akımlar üzerindeki önemli rolüne dikkat çekmektir.

Öncelikle gnostisizmin ne olduğunu belirtelim. Tam bir tarifini yapmak genellikle zor olmakla birlikte, gnostisizmin tanrı, alem, insan, kurtuluş ve bilgi gibi temel konularda kendine has açıklamalar getiren ve MÖ 5. ve 4. yy’lardan itibaren çeşitli Ortadoğu toplumlarınca yaygın olarak temsil edilen dini-felsefi bir akım olduğu söylenebilir. Her ne kadar Hans Jonas gibi çağdaş bilim adamları ’Gnostik Din’[8] başlıklı eserler yayınlasalar da gnostisizm başlı başına bir din ya da mezhep değil, tıpkı mehdi düşüncesinde olduğu gibi birçok dini gelenek içerisinde doğal bir gelişim ya da kültürel etkileşim sonucu oluşan bir temayül, bir akımdır. Yahudilik ve Hıristiyanlık içerisinde gnostik inanç ve öğretileri temsil eden birçok ekol var olduğu gibi, tamamıyla gnostik bir karaktere sahip olan Sâbiilik ve Maniheizm gibi dini gelenekler de mevcuttur. Bu arada Ortadoğu menşeli olan gnostik inanç ve öğretilerle Hint geleneği arasında da çeşitli konularda dikkate değer benzerlik ve paralellikler mevcuttur. Şüphesiz gnostisizmin menşei, kaynakları ve temsilcileri konuları başlı başına birer ayrı çalışma sahasını oluşturur. Tebliğimizin sınırlı kapsamını göz önünde bulundurarak burada bu konulara girmeyeceğiz.

Gnostisizm, ya tamamıyla gnostik karakter taşıyan dinler ya da çeşitli dini gelenekler içerisinde yer alan inanç, düşünce ve ritüeller şeklinde Milat öncesi dönemlerden itibaren Ortadoğu’da oldukça yaygın olan bir akımdır. Suriye, Mezopotamya, Mısır, Filistin, Ürdün ve Anadolu’da İslam hakimiyeti öncesi dönemde yaşayan yerli halkın inanç ve düşünce yapısı incelendiğinde, bütün bu yörelerde çeşitli gnostik akımların hakim unsurlar olduğu anlaşılır. Birkaç örnek vermek gerekirse, MS 3. yy sonlarından itibaren güney İran, Mezopotamya, Suriye, Anadolu ve Kuzey Afrika’da oldukça yaygın olan, MS 4. yy’dan itibaren birçok yörede Hıristiyanlığın en güçlü rakibi haline gelen ve MS 8. yy’da Uygurların resmi dini olan Maniheizm, tamamıyla gnostik inanç ve öğretileri temsil eden bir dini gelenektir. Yine MS 2. yy’dan itibaren Güney Mezopotamya’da varlığını sürdüren ve öneminden dolayı Kur’an’da üç yerde ismi anılan Sâbiilik baştan sona gnostisizmi temsil eden bir akımdır. Bundan başka İslam hakimiyeti öncesi dönemde Hıristiyanlık ve Yahudiliğin heretik mezhepleri olarak bilinen Elkesailer, Valentinianlar, Setianlar, Mağariler, Quqiler, Esseniler, Bardaisancılar ve Simncular gibi irili ufaklı birçok akım gnostik inanç ve öğretilere ağırlıklı olarak yer veren akımlar olarak Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde yaygın durumdaydı. Bundan başka Hermetistler, çeşitli sır dinleri mensupları, Yahudilik ve Hıristiyanlık içerisinde yer alan çeşitli mistik hareketler de gnostik inanç, öğreti ve hayat tarzını yansıtmaktaydılar. Kısacası, gnostik düşünceler, inançlar ve yaşam biçimi, farklı isimler ve cemaatlar halinde tarih sahnesinde yer almalarına rağmen Ortadoğu’da yaşayan halkların ortak paydalarından birisi, belki de en önemlisiydi. İslam hakimiyeti öncesi dönemde gnostisizm, bu yörenin bir alt kültürü konumundaydı ve farklı dil, din ya da cemaat mensubu olan insanların mitlerini, inançlarını ve ritüellerini şekillendiriyordu.

İslam düşünce tarihinin sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi ve İslam düşüncesinin özgün kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’le kolaylıkla bağdaştırılamamasına rağmen İslam kültürü içerisine sokulmuş olan inanç, öğreti ve ritüellerin, tahlil edilip gerçek kaynaklarının teşhis edilebilmesi açısından İslam öncesi devirde Ortadoğu’nun hakim unsuru olan gnostik öğretilerin bilinip göz önünde bulundurulması oldukça önemlidir. Özellikle aşağıda kısaca değineceğimiz özellikleri açısından gnostik gelenekle, -başta tasavvuf olmak üzere- İslam tarihinde yer alan çeşitli düşünce ekolleri ve fırkalarca temsil edilen görüş ve düşünceler arasında büyük benzerlik, hatta paralellik dikkat çekicidir. Gnostik geleneğin bu özellikleri Sâbiilik, Maniheizm ve Hermetisizm gibi gelenekten geleneğe bazı nüans ve yorum farklılıkları arzetmekle birlikte, ifade edeceğimiz ana hatları itibarıyla bütün gnostik sistemlerde ortak olarak bulunmaktadır.[9]

Gnostik öğretinin arkaplanında madde-mana, aydınlık-karanlık, ruh-beden ve dünya-ötedünya gibi değerler arasında var olduğuna inanılan katı bir dualizm bulunur. Gnostikler makro planda alemi, ışık alemi ve karanlık alemi şeklinde ikiye ayırırlar. Işık ya da nur alemi iyiliği, hakikat ve gerçeği temsil ederken karanlık ve zulmet alemi kötülüğü, yalanı ve gerçek olmayanı temsil etmektedir. Işık alemiyle karanlık alemi arasında bitmek tükenmek bilmeyen bir mücadele ve çekişme vardır. Madde ve maddi olan her şey, yani içinde yaşadığımız dünya, bedenlerimiz ve bu dünyaya ait olan her şey kötülük alemine aittir ve dolayısıyla bizatihi kötüdür. Ruh ve ruhsal olan varlıklar ise ışık alemine aittir ve yapısı gereği iyidir. Kötülük alemiyle iyilik alemi ya da ışık ile karanlık veya nur ile zulmet arasındaki bu mücadelede başarılı olacak olan, iyilik, yani ışık veya nurdur. Makro hayatın sonunda kötülük ve zulmet ışık tarafından dizginlenerek tahakküm altına alınacak ve onun emrinde olan madde ve maddi alem yok edilecektir. Mikro hayatı temsil eden insan açısından da aslolan, iyilik alemine ait olan ruhsal varlığına değer vermek ve kötülüğe ait olan maddi yapısına, yani bedenine ve bedenin istek ve arzularına boyun eğmemektir. Varlık itibarıyla kötü olan bu dünya ve dünyevi şeyleri terk etmek, ışık ve iyiliğin timsali olan ruha ve ruhsal aydınlanmaya kulak vermek gerekir.

Gnostik sistemlerin insan anlayışı oldukça dikkat çekicidir. Gnostik düşüncede insanın yapısıyla ilgili bir tiolojiye yer verilir. Buna göre insan üç unsurdan; ruh, beden ve nefsten oluşur. Sâbii literatüründe bu üç unsur nişimta (ruh), pagra (beden) ve ruha (nefs ya da can) olarak adlandırılır. İnsanı oluşturan bu üç unsurdan ruh köken itibarıyla ışık alemine aittir. O, ilahi takdir gereği kötülük alemine ait olan yeryüzüne ve kötülüğün bir parçası olan bedene düşmüş ya da atılmış bir varlıktır, bir cevherdir. Öte yandan beden ve nefs ise yapıları gereği kötü tabiatlı ve süflidirler; zira bunlar kötülük alemine aittirler. Işık alemiyle karanlık alemi arasında ezelden beri mevcut olan mücadelenin bir aşamasında ruh, kötülük ve karanlığı yenmek ve tahakküm altına alabilmek gayesiyle yüce Işık Tanrısı tarafından ışık ve nur aleminden karanlık alemine, yani maddi aleme indirilmiş ve beden içerisine konulmuştur. Gnostiklere göre beden içerisinde ruh, hapishanedeki bir tutsak gibidir. Zira, ruhu çepeçevre kuşatan beden, onu elden kaçırmamak amacıyla tutsak etmiştir ve onun iyilik ve ışığının dışa aksetmemesi amacıyla da elinden gelen her şeyi yapmaktadır. Ruh ise maddi aleme ve beden atılmış olmaktan hiç memnun değildir. O, kendi asıl vatanı olan ilahi aleme geri dönebilmek, oraya yükselebilmek için yanıp tutuşmakta ve bunun özlemini çekmektedir. Işık ve iyilikle ezeli-ebedi mücadelesinde bir ışık unsuru olan ruhu tutsak etmiş olan kötülük, ruhun kaçmasını engellemek için bedeni ve her türlü dünyevi arzu ve ihtirası temsil eden nefsi kullanmaktadır. Kısacası ruhun bu dünyadan kaçışı beden ve nefs ile engellenmeye çalışılmaktadır.

Gnostik tasavvura göre kurtuluş ya da hidayet, süfli madde alemine düşen ruhun tekrar ilahi aleme yükselmesiyle gerçekleşir. Gnostiklere göre ilahi alemin bir parçası olan ruh ölümsüzdür. Ölüm, ancak süfli olan maddi varlıklar ve -insan söz konusu olduğunda- beden için geçerlidir. Genellikle bedenin arzu ve isteklerinin bir ifadesi olarak kabul edilen nefs konusunda ise farklı görüşler mevcuttur. Örneğin, Sâbiiler, kişi için bu dünya hayatının sonu demek olan bedenin ölümüyle iyi kişilerin (gnostiklerin) henüz dünya hayatındayken ıslah edilmiş nefislerinin de ruh ile birlikte ilahi aleme yükselmeye hak kazanacağına inanırlar. Öte yandan kötü insanların (gnostik olmayanların) nefislerinin bedenin ölümüyle birlikte yok olacağına, bu insanların ruhlarının ise kurtuluşa eremediklerinden dolayı eza ve cefa dolu bir hayat yaşamaya mahkum edileceğine inanılır.[10]

Gnostisizme göre ruhun kendi başına kurtuluşa ve hidayete ulaşabilmesi imkânsızdır. Ruhun kurtuluşu için gerekli olan aşamalar şu şekilde sıralanabilir:

1. Öncelikle ruhun süfli alemdeki kendi yapısını kavraması ve bu kötü hayattan kurtulabilmek için bir istek ve arzu, bir iştiyak duyması, bir diğer ifadeyle kendini bilmesi ve kendisinin asıl mekânı olan ilahi aleme bir özlem duyması gerekir.

2. Bundan sonra ruh vaftiz, oruç, günlük dua ve diğer ibadetler gibi ritüellerle kurtuluş için gerekli olan altyapıyı hazırlamalıdır.

3. Bu arada kurtuluşun bir nevi anahtarı olan kutsal bilgiyi ve hikmeti kendisine getirecek ve öğretecek olan bir kurtarıcı ya da yol göstericinin, bir mürşidin olması gereklidir.

4. Son olarak gnosis, manda, sophia gibi çeşitli adlarla adlandırılan bir kurtuluş iksiri olan gizli kutsal bilginin bu mürşid aracılığıyla kendisine ilham edilmesi gerekir.

Gnostik inanç ve öğretilerin odak noktasını oluşturduğu bir öğreti olan gnostisizmin kurtarıcı bilgi ve gizli hikmet doktrini de konumuz açısından oldukça dikkat çeken bir başka husustur. Bu öğreti, -bazı küçük yorum farklılıklarıyla birlikte- bütün gnostik sistemlerde önemli bir yer tutar. Gnostik terimi de ’bilgi’ anlamına gelen Yunanca gnosis teriminden gelmektedir. Bu süfli alemden kurtulabilmesi için ruhun sahip olması gereken bu bilginin birtakım özellikleri bulunur. Bu bilgi kutsal bir bilgidir ve ilahi alemden, ilahi alemin merkezinde yer alan yüce Tanrı'dan kaynaklanır. Değişik gnostik sistemlerde gnosis, manda ve sophia gibi değişik adlarla adlandırılan bu kutsal bilgi menşe itibarıyla aynı kaynağa sahiptir; zira her ikisinin de kaynağı ve menşei ilahi nur alemidir. Bu bilgi kazanılan, alınan, ulaşılabilen bir bilgi değil, verilen, bahşedilen ve bağışlanan bir bilgidir. Duyu ve algılarımıza dayalı tecrübe dünyamıza ait verilerle bu bilgi kavranamaz, anlatılamaz ve ifade edilemez. Ancak ruh gerekli şartları yerine getirerek bu bilgiyi almaya ya da bir başka ifadeyle kurtuluşa hak kazandığında, yüce kurtarıcı tarafından bu bilgi kendisine ilham edilir. Bu bilgi esoterik, gizli bir bilgidir; gnostiklerden başkası onu bilemez, anlayamaz ve idrak edemez. Aynı şekilde tıpkı yüce nur alemi ve onun hakimi yüce Tanrı gibi, bu bilgi de süfli aleme yani dünyaya yabancı olan, tabiatı gereği onun dışında olan bir bilgidir. Kendilerine bu bilgi bağışlanmış olan gnostiklerin bunu veya bunun tezahürlerini dışa aksettirmeleri, ifşa etmeleri en büyük suçtur. Örneğin Sâbiiler kendi inanç esaslarının ve kutsal literatürlerinin Sâbii olmayanlara ifşa edilmesini küfür olarak değerlendirirler.[11] Son olarak bu kutsal bilginin ne olduğu ya da neyin bilgisi olduğu konusunda net bir cevap bulabilmek genellikle zor olmakla birlikte, gnostik literatürden anlaşılabildiği kadarıyla bu bilgi gerçeğin, hakikatin, yüce varlığın ve ışık aleminin bilgisidir. Çeşitli gnostik kaynaklarda kuşta, yani ’gerçek, hakikat’ olarak adlandırılan bu bilgi, hakikatin kavranılmasını, yüce Tanrı'nın bilinmesini sağlayan bilgidir.

Gnostik düşünceye göre ruhun, bu bilgiye doğrudan vakıf olma veya kendi kendine ulaşabilme imkânı yoktur. Bu durumda ruh, yüce Tanrı'nın gerçekliğiyle ilgili bu kutsal, gizli bilgiyi kendisine getirmekle görevli olan bir kurtarıcıya, bir aydınlatıcıya ihtiyaç duyar. Bu kurtarıcı, yüce Tanrı tarafından bilgiyi almaya hazır durumda olan ruhlara ilahi bilgiyi iletmekle görevlendirilmiştir. Gnostik literatürde kurtarıcının özellikleri genellikle mitolojik ve sembolik anlatımla ifade edilmeye çalışılır. Mitolojik anlatım içerisinde kurtarıcıdan, ışık aleminden dünyaya gönderilmiş olan, süfli alemin idrak edemediği ilahi bir figür olarak bahsedildiği gibi, ondan Sâbii literatüründe yer alan Yahya motifinde olduğu gibi, yeryüzünde yaşayan ve kötü güçlere karşı mücadele ederek ruhlara ilahi bilgi ve hikmeti ileten tarihsel bir şahsiyet olarak da bahsedilebilir.

Gnostisizmde redeemer olarak adlandırılan kurtarıcı ya da mürşidin çarpıcı bir özelliği de süfli alemde irşat edici olarak görevlendirilmeden önce bizzat kendisinin de ilahi takdir gereği bu kötü alemde yaşamayı, burada kurtuluşun yolunu aramayı ve nihayet kurtarıcı bilgiye vakıf kılınarak süfli alemden kurtarılmayı tecrübe etmiş olmasıdır. Yerinde bir ifadeyle o, bizzat kendisi kurtarılmış olan bir kurtarıcı, irşat edilmiş olan bir mürşittir. Teknik bir ifadeyle, redeemed redeemer, yani kurtarılmış bir kurtarıcıdır. Kendisinin kurtarılması sonrası o, kendisi gibi süfli alemde, beden hapishanesinde mahkum olan ruhları kurtuluş yoluna iletmesi, onlara kurtarıcı bilgi olan gnosis’i öğretmesi ve onları aydınlatması amacıyla görevlendirilmiştir.

Gnostik geleneğe göre, ruhun kurtarıcıyı ve mürşidi kavrayabilmesi ve kendisini hidayete kavuşturacak olan ilahi bilgiyi alabilmesi için bu hususta gerekli olan altyapıyı hazırlaması zorunludur. Bu şartlar ruhun kendi konumunu idrak etmesi, yani kendini bilmesi, kurtuluşu arzulaması ve kurtuluş yolunu seçtiğinin göstergesi olan ritüelleri icra etmesidir. Yapılması gereken ritüeller konusunda gnostik toplumlar arasında bazı farklılıklar mevcut olmakla birlikte, bütün gnostik ritüellerin ortak hedefi, kötü ve karanlık unsurlardan manevi temizlenmeyi sağlamak ve süfli olarak kabul edilen dünyevi unsurlardan uzak durmaktır. Bu gaye doğrultusunda bütün gnostik toplumlar az ya da çok, hafif ya da katı bir asketizme yer verirler. Örneğin Maniheizmde Maniheist cemaat arasında kurtuluşa en yakın olarak görülen seçkinlerin karakteristik özelliği, elden geldiğince az yemek, az konuşmak, az uyumak, dünyevi her türlü iş ve meşgaleden uzak durmak, evlenmemek, bütün zamanını dua, ibadet ve dini öğretiyle geçirmeye çalışmaktır. ’Eline, beline ve diline sahip olmak’ ifadesi Maniheist ahlak anlayışının temelini oluşturan bir özdeyiştir.[12] Öte yandan halka karışmamak, dünyevi her türlü arzu ve ihtirasa karşı direnmek, ahlaki her türlü kötülükten uzak durmak bütün gnostik toplumların ortak özelliklerindendir. Gnostik geleneğe göre ideal bir yaşantı süfli alemden tamamen el etek çekmeyi gerektirir.

Kısaca özetlemeye çalıştığımız gnostisizmin bu özellikleriyle başta çeşitli tasavvuf ekolleri olmak üzere, İslam düşünce tarihi içerisinde yer alan çeşitli akımlarca temsil edilen benzer düşünce ve öğretiler arasında yakın bir ilişki olduğu açıkça görülmektedir. Örneğin yukarıda ifade ettiğimiz gnostik geleneğin insan anlayışı, maddi alem tasavvuru, ilahi bilgi, ilahi bilgiye ve kurtuluşa ulaşma yolu ve mürşid öğretilerinin kısmen revizyona tabi tutulmuş birer versiyonunu tasavvuf literatürüne ait kaynakların birçoğunda kolayca bulmak mümkündür. Sadece kısa bir örnek vermek gerekirse, gnostik dinlerde olduğu gibi maddi aleme karşı olumsuz yaklaşım hemen hemen bütün tasavvuf ekollerinin ortak özelliğidir. Çeşitli tasavvufi kaynaklarda dünya insan için bir zindan, bir hapishane olarak nitelenir ve kişinin hakikate, hikmete, marifete ve ilmu ledüne kavuşabilmesi için dünyayı terk etmesinin, yalnızlık açlık, susuzluk ve halvet gibi hasletleri tercih etmesinin gerektiği vurgulanır.[13] Açlık, susuzluk ve cinsel ihtiyaca karşı koymak gibi bedene cefa veren bütün durumların kurtuluşu arzulayan ruh için safa ve kalp için ziya olduğu kabul edilir.[14] Böylelikle dünyadan ve dünyevi şeylerden uzak durmak suretiyle ancak gizli bilgiye, hikmete ve marifete kavuşulabileceği vurgulanır. Öte yandan tasavvuftaki ilmu ledün ve marifet anlayışıyla gnostisizmin gnosis (gizli kutsal bilgi) anlayışı, yine tasavvufun insanı ruh, beden ve nesf şeklinde üç unsurdan müteşekil bir varlık olarak görmesi ve bu unsurların her birinin özellikleri konusunda ileri sürdüğü görüşler ile gnostiklerin insan anlayışları arasında da büyük paralellikler vardır.

Başta da ifade ettiğimiz gibi gnostisizm, İslam hakimiyeti öncesi dönemde Ortadoğu’nun birçok yöresinde hakim olan önemli bir gelenektir. Bu yörelerin fethiyle birlikte gnostik inanç ve öğretilerle yoğrulmuş olan bu insanların önemli bir bölümü İslam hakimiyeti altına girmiş; hatta belirli bir kısmı İslamı benimsemiştir. Bunların en azından belirli konularda eski kültürel değerlerini, inanç ve ritüellerini, kabul ettikleri yeni inanç sistemine adapte ettikleri ise bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla İslam düşünce tarihinin araştırılması, tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan heterodoksal ve senkretist akımların tahlil edilmesi ve İslamın özgün kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’le bağdaşmayan öğretilerin gerçek kaynaklarının tespit edilmesi açısından gnostik geleneğin göz önünde bulundurulması hayati önem taşımaktadır.



--------------------------------------------------------------------------------

** Doç.Dr., Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

** (Türkiye İslam Düşüncesi Sempozyumu, 26-27 Ekim 1996, İstanbul); Ş. Gündüz: Mitoloji ile İnanç Arasında. Ortadoğu Dinsel Gelenekleri Üzerine Yazılar. Samsun: Etüd 1998: 39-52.

[1] Bkz. J. Bright: A History of Israel. SCM Press Ltd. London 1972: 465vd.

[2] Bkz. M. Eliade: A History of Religious Ideas. The University of Chicago Press Chicago 1978, c.1: 183-186.

[3] Bu konuda örneğin Eski Ahit’in Hosea ve Amos bölümlerine bakılabilir.

[4] S. W. Baron: A Social and Political History of the Jews. Philadelphia 1952, c.2: 23vd.

[5] Bkz. A.Y. Ocak: Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menakıbnâmeler. Ankara 1992: 17.

[6] Sih diniyle ilgili bkn. A. Küçük: ’Sihizm’ AÜİFD (1986) 28: 391-417.

[7] Bkz. J.S. Guest: The Yezidis. A Study in Survival. London 1987: 15vd, 28vd.

[8] H. Jonas: The Gnostic Religion. Beacon Hill 1958.

[9] Gnostisizmin özetle ele alacağımız özellikleri konusunda geniş bilgi için bkz. K. Rudolph: Gnosis, the Nature and History of an Ancient Religion. Edinburgh 1983: 53-272; G. Filoramo: A History of Gnosticism. Oxford 1990: 20-141; W. Foerster: Gnosis, I. Patristic Evidence. Oxford 1972: 1-23.

[10] Bkz. Ş. Gündüz: Sâbiiler Son Gnostikler. Ankara 1995: 131vd.

[11] Aynı eser, s.54.

[12] Bkz. Rudolph, Gnosis, s.340; J.P. Asmussen: Manichaean Literature. New York 1975: 26vd.

[13] Örneğin bkz. Kelabazi: Ta’arruf (Doğuş Devrinde Tasavvuf). Haz. S. Uludağ, İstanbul 1979: 54-55, 167; Kuşeyri: Risale (Kuşeyri Risalesi). Trc. S. Uludağ, İstanbul 1978: 175, 198, 525; Sühreverdi: Avarifu’l-Mearif (Tasavvufun Esasları). Trc. H.K. Yılmaz; İ. Gündüz, İstanbul 1989: 211-212, 266; İbn Arabi: Nurlar Risalesi. İttihadu’l-Kevni Risalesi. Trc. M. Kanık, İstanbul 1991: 14-16.

[14] Hucviri: Keşfu’l-Mahcub (Hakikat Bilgisi). Trc. S. Uludağ, İstanbul 1982: 467, 514.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.