You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Pragmadigma İlkeleri

Pragmadigma İlkeleri

Posting Freak
Pragmadigma İlkeleri
Bu makalede, Stephen Covey'in "Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı" adlı kitabı temel alınmıştır.

Mutlu Akgül, Selma Karadeniz

İÇTEN DIŞA

Günümüz dünyasında, pek çok başarılı insanın içindeki bir açlıkla savaştığını görmekteyiz. Bu insanların kişisel uyuma, etkili olmaya ve sağlıklı ilişkilere ihtiyaçları vardır. Bazı insanlar, mesleki başarılarının aile yaşantılarına malolduğundan; bazıları rejim yaparken bile kendine verdiği sözü tutamamaktan; bazıları ise kendisini sürekli baskı ve savaş halinde hissetmekten şikayet eder. Yöneticiler etkili yönetim kurslarına katıldıkları halde çalışanlarıyla iletişim kuramamaktan, ebeveynler çocuklarıyla ilgili sorunlarından ve evliliklerinin tatsızlaşmasından yakınır. Pek çoğumuz için yapılacak çok iş var ama zaman yeterli değil, üstelik başkalarının bizim hakkımızda düşündüğü şeyler iş ve özel hayatımızda huzur bırakmıyor.

Bunlar hemen hepimizin başına gelen ve anlık çözümlerle giderilemeyen sorunlardır. Stephen Covey ve eşi de benzer bir problemle karşılaşmışlardır. Derslerinde başarılı olmayan ve hemen her konuda yakınlarını utandıran oğullarının sorununu çözmek için önce olumlu bakış açısıyla onu cesaretlendirmişler; onunla alay edenleri de azarlamışlardır. Fakat bunlar yarar sağlamayıp başarısızlıklar devam edince olaya başka bir açıdan bakmaya karar vermişlerdir.

Benzer olaylara yaklaşırken, öncelikle algıların oluşumu, algıların bakış açımızı yönlendirmesi, bakış açımızın da davranışlarımızı etkilemesi üzerinde önemle durulmalıdır. Algılarımız çok derinlerde gömülüdür. Hem gördüğümüz dünyaya, hem de dünyayı görürken kullandığımız merceğin kendisine bakmamız gereklidir.

Covey ve eşi bu bilinçle sorunu yeniden gözden geçirdiklerinde, oğullarına yardım etmek için yaptıkları şeylerle gerçek düşüncelerinin çeliştiğini farketmişlerdir. Kendi içlerinde, onun aslında yetersiz ve geride kalan bir çocuk olduğunu düşünmüşlerdir. Bu nedenle, tüm çabalarına rağmen ona “Sen becerikli değilsin, korunman gerekiyor!” gizli mesajını vermişlerdir. Durumu değiştirmenin tek yolu önce kendilerini ve algılarını değiştirmeleridir.

KİŞİLİK VE KARAKTER ETİĞİ

Son 200 yıl içerisinde başarı ile ilgili yazılmış olan kitap, deneme ve makaleler incelendiğinde son 50 yılda yazılan eserlerin çoğunun yüzeysel kaldığı sonucuna varılabilir. Çünkü sundukları teknikler ve acil çareler yani toplumsal yara bantları ve aspirinler sorunlara sadece geçici çözümler bulmaktadır. İlk 150 yıllık süre içindeki kitaplar başarının temeli olarak “Karakter Etiği” diye tanımlanan dürüstlük, çalışkanlık, alçakgönüllülük, adalet, sabır,cesaret... gibi kavramlar üzerinde durmuştur. *

Karakter Etiği’ne göre; etkili bir yaşamın temel ilkeleri vardır ve insanlar ancak bu temel ilkeleri öğrenip kendi temel kişilikleriyle bütünleştirdikleri takdirde gerçek başarıyı ve sürekli mutluluğu yakalayabilirler.

I.Dünya Savaşı’ndan hemen sonra başarıyla ilgili görüş açısı Karakter Etiği’nden “Kişilik Etiği” ne doğru kaymıştır. Kişilik Etiği’ne göre başarı toplumdaki imajın,tavır ve davranışların, iletişimi kolaylaştıran tekniklerin sonucunda elde edilebilir. Bunu gerçekleştirebilmek için iki temel yol vardır: İlişkilerle ilgili teknikler ve pozitif zihinsel tavır. Bu yaklaşımı insanları, kendilerini sevdirmek için bazı teknikler kullanmaya, diğer insanların uğraşlarıyla ilgileniyormuş gibi görünmeye, güç stratejileriyle sürekli başkalarını sindirmeye teşvik etmektedir. **

Kişilik Etiği ile Karakter Etiği arasındaki fark davranışlarımıza da yansımaktadır. Covey ve eşi oğullarının problemini çözmeye çalışırken toplumsal karşılaştırma dürtüsü kendi değerleriyle çelişmiştir. Onlara göre çocukları toplumsal açıdan istenilen nitelikte değildir ve maalesef kendileriyle ilgili iyi anne-baba olma imajı, oğullarıyla ilgili kaygıdan daha köklü durumdadır. Bu bakış açısıyla gösterilen çabalar karşı tarafta özdeğer azalmasına ve koşula bağlı sevgiye neden olabilmektedir.

Koşula bağlı sevgi, "Eğer … yaparsan/yapmazsan seni severim" formülü ile ifade edilebilir. Hatalarından dolayı sevgiden yoksun bırakılmış ya da sevgi üzerine pazarlıklarla karşılaşmış olan insanlar hayatta başarısız olurlar. Buna karşılık koşulsuz sevgi davranıştan bütünüyle bağımsız sevgidir. Sevdiğimiz kişiyi davranışları hoşumuza gitmese de severiz. Koşulsuz sevginin sevileni geliştirmesi gerekir. Sevilen kişide yanlışlarını düzeltme potansiyeli olduğunun kabul edilmesi ve bu potansiyeli kullanması için yardım edilmesi daha doğru olur. Koşulsuz sevgi kayıtsız şartsız sevgi değil, insanın özünü, insanın potansiyel ve değerlerini esas alan bir sevgidir. Koşulsuz sevgi insanın doğuştan iyi olduğu, iyi yönde gelişim gösterme potansiyeline sahip olduğu varsayımını esas almaktadır. Oğulları konusunda önce bu varsayımdan hareket edilmesi gerektiğini anlamışlardır.

Oğullarını değiştirmek yerine kendi algılarını değiştirmeye karar verdiler ve hiç müdahale etmeden, çocuğun kimliğini, bireyselliğini ve değerini sezmeye çalışmışlardır. Çocuğun içindeki potansiyelin ortaya çıkabilmesi için onun yolundan çekilmişlerdir. Yapmaları gereken asıl şeyi yaparak; onu takdir etmiş,ona değer vermiş ve varlığının zevkini çıkarmışlardır. Çocuğu başkalarıyla karşılaştırmaktan, kendilerine benzetmeye çalışmaktan ve toplumsal kalıba sokmaktan vazgeçmişlerdir. Oğullarını, başkalarının alaylarına karşı korumayı bırakınca çocuk önce acı çekmiş ama sonunda ebeveynlerinden şu gizli mesajı almıştır: “Seni korumamıza gerek yok,aslında sorunlu biri değilsin!” Çocuk, zaman geçtikçe beklenenin çok ötesinde gelişme göstermiş, karnesini iyileştirmiş, öğrenci derneklerine başkan seçilmiş, iyi bir sporcu ve iletişimi güçlü bir birey haline gelmiştir.

Hepimizin hayatta karşılaştığı sorunlara benzeyen bu örnek, başarı konusunda “Kişilik Etiği” ile “Karakter Etiği” arasındaki yaşamsal farkı göstermesi açısından son derece aydınlatıcıdır.

BİRİNCİL VE İKİNCİL YÜCELİK

Kişilik Etiği’nin o güçlü etkisini görebildiğimiz zaman; içimizin derinliklerinde bulunan,bize öğretilegelmiş doğrularla günümüzde etrafımızı saran acil çözüm teknikleri arasındaki ince farkları da anlayabiliriz.

Kişilik Etiği’nin öğeleri; yani kişilik gelişimi, iletişimde ustalık eğitimi, etkileme stratejileri ve pozitif düşünce konusundaki öğretilerin yararsız olduğu söylenemez, şüphesiz başarıda etkileri vardır. Ama bunlar birincil değil, ikincil özelliklerdir. Başarıda temel etken karakterdir,kişilik ise kolaylaştırıcıdır.

Başkalarına istediklerimiz yaptırmak, etkin olmak, bizi sevmelerini sağlamak için insanları etkileme strateji ve taktiklerinden yararlanıyorsak ve aslında karakterimiz bozuksa, düzenbazlığa yatkınsa uzun vadede başarı mümkün olmaz. Güzel konuşmak da güven sağlamaya yetmez. Ancak temeldeki iyilik tekniğe hayat verebilir.

Sadece tekniğe ağırlık vermek sınavdan hemen önce ders çalışmak ve bu yüzden konulara hakim olamamak gibidir. Bütün yazı eğlenerek geçiren bir çiftçinin hasat almak için sonbaharda telaşla tohum ekmesine benzer. Ama bekleneni elde edebilmek için sürecin izlenmesi ve bedelinin ödenmesi şarttır.

İnsan ilişkilerinde Kişilik Etiği’nden yararlanarak bir defaya mahsus olmak üzere işi idare edip iyi izlenimler bırakabiliriz,kolay teknikler öğrenebiliriz. Ama temelde dürüstlük ve sağlam bir karakter yoksa yaşamın çetin sınavları er geç gerçek amaçları su yüzüne çıkarır, uzun süreli ilişkileri ve başarıyı etkiler.

Ne olduğumuz; söylediklerimiz ya da yaptıklarımızdan çok daha güzel bir iletişim kurar. En güzel iletişimi karakter sağlar. Emerson’un bir zamanlar söylediği gibi: “ Ne olduğun kulağımda öylesine çınlıyor ki ne dediğini duyamıyorum. ”

Çok güzel konuşmayı bilmeyen, insan ilişkileri tekniklerine pek sahip olmayan insanların temelde karakteri sağlamsa, onlara güvenir ve birlikte başarılı bir şekilde çalışabiliriz.

PARADİGMANIN GÜCÜ

Sürekli mutluluk ve başarının temelini oluşturan 7 alışkanlığa bakmadan önce kendi paradigmalarımızı kavramamız ve paradigma değişikliğinin nasıl olduğunu öğrenmemiz gereklidir.

Karakter ve Kişilik Etiği toplumsal paradigmalara birer örnektir. Paradigma sözcüğü Yunanca’dan gelir. Başlangıçta bilimsel bir terimdi; günümüzde ise daha çok bir model, kuram, algı,varsayım ya da referans kaynağı anlamında kullanılıyor. Biraz daha genelleştirirsek ‘dünya görüşü’ müzü belirtiyor, gözle görmek değil, algılamak, anlamak ve yorumlamak anlamında.

En geniş anlamıyla paradigma şöyle tanımlanabilir: “Paradigma, bireyin iç ve dış dünyasını (kendisini ve etrafını) yorumlama, algılama ve bilme süreçleriyle ilgili tüm etkenlerin yarattığı örgütlü ve dinamik düşünsel sistem, düzenektir.”

Psikolog Prof. Dr. Doğan Cüceloğlu bir TV programında kavramın açıklamasını çok daha pratiğe indirgeyerek, gözlüğünü çıkarıp sunucuya göstermiş ve, “İşte bu” demiştir. “Nasıl bir gözlükle bakıyoruz dünyaya?”

Paradigma hakkında anlaşılması gereken önemli bir nokta bilinçaltında işlediğidir. Biz, paradigmalarımızın farkına varamayız. Kırmızı gösteren lensler taktığımızı bilmeden dünyanın tamamını kırmızı renkli düşünmemiz gibi bir şeydir paradigma. Paradigmalar, teorileri, prensipleri, değerleri ve inançları kapsar. Dünyayı algılayışımızı şekillendiren, fikirlerin söylenmeden anlaşılan altyapısı olarak düşünülebilirler.

Paradigmalar haritalara benzer. Hepimiz haritaların arazi olmadığını biliriz; sadece arazinin belli özelliklerinin açıklamasıdır. Paradigma da aynen böyle, bir kuram,açıklama veya bir şeyin modelidir. Bu haritaların işaret ettikleri coğrafi şekiller ise ilişki içinde olduğumuz nesneler ve hadiselerdir. Elimizdeki haritaya bakarak nerede olduğumuza karar verir, yönümüzü belirler ve yol alırız. Harita ne kadar netse, tespitlerimiz o kadar doğru olur ve yolculuğumuz o kadar emin geçer. Harita ne kadar karışık, anlaşılmaz ve eskiyse, o kadar çok hatalar yapar, yolumuzu kaybeder ve tehlikelere düşeriz.

Chicago’da bir yere gitmek isterken yanlışlıkla elimizde Detroit’in haritası bulunuyorsa boşa uğraşıyoruz demektir. Önce davranışımız üzerinde çalışır, daha çok çaba gösteririz. Ancak bunlar bizi yalnızca yanlış yere daha hızlı götürür. Tutumumuz üzerinde yoğunlaşır ve daha olumlu düşünmeye çalışırız. Sonuçta yolumuzu kaybetmiş oluruz. Temel sorun davranış veya tutum değiştirmekle( Karakter Etiği’nin önerdiği gibi) çözülmez, çünkü harita yanlıştır. Ancak elimizde doğru harita olduğunda çaba ve tutum önem kazanacaktır.

Herkesin kafasında pek çok harita bulunur. Bazıları şeyleri olduğu gibi gösterir, bazıları ise olması gerektiği gibi. Başımızdan geçen herşeyi bu zihinsel haritalara göre yorumlarız. Bu haritaların doğru olup olmadığını kendimize pek sormayız, çoğu zaman onların farkında bile değilizdir.

Paradigma kavramı algı süreci, seçici algı ve algıda organizasyon kavramları ile açıklanmaktadır. Algı, duyusal verilerin anlamlandırılması sürecidir. Algılayanın hazır oluşu (ihtiyaçları, güdüleri vb.) ve algılanan nesnenin özellikleri seçici algılamada etkili faktörlerdir. Algılama sürecinin aktiftir. Algılayan nesneleri gelişigüzel değil bir düzen içinde algılar. Algılama süreci sadece fiziksel çevrenin algılanması ile sınırlı değildir. Sosyal olayların algılanmasında da aynı süreçler söz konusudur. Gerçek durumlara uygun paradigmaları belirlemek zordur. Sistemli düşünme yöntemleri ile bu başarılabilir. Bu nedenle özgür ve yaratıcı düşünmek çok önemlidir. Bilimsel düşünme metodu, iyi bir düşünme metodudur.

Tutumlar ve paradigmalar yakın ilişki içerisindedir. Tutum bilgi, beceri ve arzunun kesimi olarak tanımlanmıştır. Tutumları değiştirmek zor ama mümkündür. Eski tutum ve alışkanlıklarını değiştirebilen kişiler kendilerini yenileyebilir ve iç özgürlüklerine kavuşabilirler. Bağımlılık, bağımsızlık ve dayanışma ilişkilerini bir boyut üzerinde ele alabiliriz. Kalıplanmış insan kendine verilen kalıplara bağımlı kalacak ve bağımsız olamayacaktır. Bağımlılık durumuna "sen paradigması" denebilir. Bağımsızlık, kişinin kendini başkalarından bütünüyle bağımsız ve başkalarına karşı sorumsuz gördüğü bir durumdur. Bağımsızlık durumuna "ben paradigması" denebilir. Dayanışma durumu ise başkalarından bağımsız olmak ama başkalarını da dikkate alan bir birlikte olma ve karşılıklı sorumlu olma durumudur. Dayanışma durumuna "biz paradigması" denebilir. Gelişmiş insan biz paradigmasını benimseyecektir. Sadece üretimi artırmaya dönük, verimlilik merkezli bir yaklaşım çalışanda ihmal edildiği, insani yönüne değer verilmediği izlenimi oluşturur. Buna karşılık biz paradigması etkinlik merkezli bir yaklaşıma götürecektir.

Paradigmalar bireylerin çevreye uyumunu kolaylaştırdığı gibi bazı sorunların da kaynağı olurlar. Bir tür algılama kalıpları olduğundan, değişen olgu ve ilişkilerin anlam ve öneminin kavranmasını güçleştirebilirler. Ayrıca hazır ve kolay modeller olduklarından bireylerin gerekli bilgilere ulaşma gereğini azaltır ve bir anlamda hayatı kolaylaştırılar. Yaratıcı kişiler yoğun merakları, esnek algılama eğilimleri, bilgi birikimleri ve engelleri aşma heyecanları nedeniyle paradigmalarla düşünmeye yatkın değildirler. Egemen paradigmalara önem vermedikleri ve bunlar çerçevesinde haberleşmedikleri için de çevreleri tarafından anlaşılmaz ve dışlanırlar.

Paradigmalar yeni, olası tehlikeli fikirlere karşı beynin bağışıklık sistemiyken, diğer yandan da yeni fikirlerin kazanılmasını engellediği için potansiyel bir tehlikedir. Bir şey yapıyor ve bir karar veririz fakat bilinçaltından kaynaklanan bir nedenden ötürü farklı tepkiler veririz ve bu nedeni bilinçli aklımız onaylamaz; buna bir kılıf uydurur. Farkına varmaksızın hareket eder ve yanlış bir nedenden ötürü bir şey yapmış oluruz. Bazılarımız bunu kişisel yaşantımızda, sevdiklerimizle olan ilişkilerimizde ve iş yaşamımızda da yaptığımızın farkında değilizdir. Bu nedenle paradigmalar yaratıcılığımızı engelleyebilir. Düşüncelerimizi ve faaliyetlerimizi farkında olmayacağımız biçimde sınırlandırabilir.

İnsanın paradigması yaşam kalitesini olumlu ya da olumsuz yönde etkiler. Yaşam kalitesi, yaşamı yorumlayış ve algılayışta kendi tarzımızı (paradigmamızı) geliştirmek ve onunla şekillendirdiğimiz bir yaşam felsefesi, dünya görüşü, değerler, hedefler, ilkeler, inançlar, tutkular, duygular, yürek ve mantıkla yaşayabilmektir. Yaşamı, ona baktığımız gözlüklerden içeri aldıklarımızla yorumlar ve algılarız. Bence yaşam kalitemiz bu yorum ve algılamaların ürünüdür. Bu yorum ve algılamalar sonucunda kendi yaşam felsefemizi, dünya görüşümüzü, değerlerimizi, hedeflerimizi, ilkelerimizi, inançlarımızı, tutkularımızı, duygularımızı, yüreğimizi ve mantığımızı şekilleriz. Paradigmamız ya da yaşamı algılama biçimimiz yaşam kalitemizi işte böyle etkiler ve onun içindir ki, yaşamsal önemi vardır. Ama maalesef paradigmalarımız yaşamı çoğu zaman gerçekçi bir şekilde algılatmıyor bize. Zaman zaman gerçeklere tam odaklanamıyor, bazen tamamen başka şeylere odaklanıyor zaman zaman da süzme ve yorumlama görevini tam olarak yapamıyor. O zaman da yaşam kalitemiz olumsuz yönde etkileniyor. Sonuç: Beklentilerin boşa çıkması, düş kırıklıkları, şaşkınlıklar, dertler, sıkıntılar, üzüntüler, huzursuzluklar, hayata olumsuz bakış, karamsarlık, kötümserlik, pesimistlik, huzursuzluk, mutsuzluk. Yani iç huzurumuzun, içe dönük kalitemizin olumsuz etkilenmesi. Tabii ki, bu iç huzursuzluk davranışlarımıza da yansıyor ve dışa dönük kalitemizi de olumsuz yönde etkiliyor. Paradigmamızı farkında olsak ve onu yönlendirebilsek yaşamı daha gerçekçi bir şekilde yorumlayabilir, algılayabilir, açıklayabilir, kavrayabilir dolayısı ile yaşam kalitemizi olumlu yönde etkileyebiliriz. Paradigmamızın ince ayarları ile oynamaya hemen başlamamız gereklidir.

Kişinin paradigması belirgin bir biçimde kullandığı dilden anlaşılabilmektedir. Kalıplanmış insan sorunlar karşısında aczini ve koşullara teslimiyetini ifade eden cümleler kurar:

"Benim yapabileceğim bir şey yok."

"Ne yapayım, ben böyleyim""
"Şunu yapmama izin yok."

Buna karşılık gelişmiş insan sorunlar karşısında etkin bir tutum takınır:

"Seçeneklerimi gözden geçireyim."

"Farklı bir yaklaşım kullanabilirim."

"Etkili bir davranış seçebilirim."
Kişinin duygu, düşünce ve davranışlarını en çok etkileyen ve ona yön veren ana paradigma kişinin merkezidir. Kalıplanmış insan için bu merkez çoğunlukla kendisine verilmiş olan bir kalıptan oluşur. Gelişmiş insan için bu merkez temel ilke ve değerlerdir .

Harward İş İdaresi okulunda bir öğretmen paradigmalar ve değişimi ile ilgili çok basit ama etkili bir alıştırmayı sınıfta yapmıştır. Öğretmen öğrencilerin yarısına sayfa 11’ deki genç kadın resmini,diğer yarısına da sayfa 12’deki yaşlı kadın resmini dağıtmıştır. Kartlara on saniye dikkatle bakmalarını söylemiş ve sonra hepsini geri toplamıştır. Ekrana sayfa 13’teki iki resmin karışımını yansıttığında; elindeki kartta genç kadın resmini görenler tahtadakinin genç bir kadın olduğunu, kartta yaşlı kadın resmi görenler de tahtadakinin yaşlı bir kadın olduğunu söylemişlerdir.

Bir öğrenci arkadaşına kendi gördüğü şeyi tanımlarken diğeri de kendi gördüklerinin doğru olduğunu iddia etmiş, iletişim sorunu nedeniyle tartışma sürüp gitmiştir. Sonunda öğrencilerden biri resimdeki bir çizgiyi göstererek onun, genç kadının gerdanlığı olduğunu; bir diğeri ise onun yaşlı kadının ağzı olduğunu söylemiştir. Resimdeki farklılıkları yavaş yavaş görmeye başlayan öğrenciler daha sakin,saygılı ve belirgin iletişim ortamı yaratmışlardır. Bunun sonucunda herkes gerçeği birdenbire kavramış ve diğerinin görüş açısını anlamıştır. Yine de çoğu kişi başını çevirip sonra tekrar resme döndüğünde ilk anda koşullandırıldığı resmi görmektedir.

İki insanın aynı şeye bakmalarına karşın anlaşmazlığa düşebileceklerini ve her ikisinin de haklı olabileceğini açıkça kanıtlayan ve aklın mantığına olmasa da ruhun mantığına uyan bu alıştırma kişisel etkililik konusunda pek çok noktaya işaret etmektedir:

· Koşullandırma algılarımızı, paradigmalarımızı tümüyle etkiler. 10 saniyelik bir koşullandırma cisimleri görüş biçimimizi böylesine etkiliyorsa yaşam boyu koşullandırmanın nelere yol açabileceğini düşünmek gerekir. Yaşantımızdaki okul,aile,din,iş çevresi,dostlar ve Kişilik Etiği gibi toplumsal paradigmalar bizi sessizce, bilinçsizce etkilemiştir.

· Paradigmalar davranış ve tutumlarımızın kaynağıdır, yaşamımızdaki her olayı görüş tarzımızı etkiler. Resimde genç bir kadın görüyorsak onunla arkadaş olmayı, yaşlı bir kadın görüyorsak onu karşıdan karşıya geçirmeyi düşünürüz. Kişilik Etiği’nin yönlendirdiği gibi sadece dış davranış ve tutumlarımızı değiştirmek, paradigmaları incelememişsek, uzun vadede işe yaramaz.

· Paradigmalar, diğer insanlarla ilişkilerimizi de güçlü bir şekilde etkilemektedir. Herkes nesnel olduğunu,cisimleri olduğu gibi gördüğünü düşünür. Aslında dünyayı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi algılarız. Gördüklerimizi tanımlamaya çalışırken aslında kendimizi ve paradigmalarımızı tanımlarız. Başkaları bizimle aynı fikirde olmadığında ise onlarda bir sorun olduğunu düşünürüz.

Tüm bunlar kesin gerçeklerin olmadığı anlamına gelmez. İki kişi aynı resme bakıp, çizgilerin gerçek olduğunu kabul eder. Ancak her biri kendine göre yorumlar ve gerçekler yorumlardan ayrı düşünülemez.

Kendi paradigmalarımızın, varsayımlarımızın ve haritalarımızın ne kadar bilincinde olursak o paradigmalar için o kadar çok sorumluluk alabiliriz. Onlar üzerinde düşünür, gerçeklerle karşılaştırır, başkalarının algılarını öğrenmek için dinlemeye hazır oluruz. Empatik dinleme yapabilirsek karşımızdaki kişinin duygularını, dünyaya bakışını, kendini nasıl gördüğünü anlayabilir ve güvene dayalı ilişki kurabiliriz. Böylece hayata bakarken geniş bir tabloyu görebilir ve nesnel olabiliriz.

Herbirimiz kendi düşünce süreçlerimizin farkında olarak, başkalarının düşünce süreçlerini göz önünde tutarak, öğrendiklerimizi uygulayarak kendimizi ve çevremizde yer alan olayları anlayabilmeyi amaç edinen aktif ve organize bir zihinsel sürece sahip olmalıyız.

Tek gördüğümüz yaşlı kadın resmi olsa bile karşımızdakine “İyi,sen bunu farklı görüyorsun. Şimdi senin gördüğünü görebilmem için bana yardım et!” diyebilmeliyiz.

PARADİGMA DEĞİŞİMİNİN GÜCÜ
Algılama alıştırmasından çıkarılabilecek en önemli ders “paradigma değişimi”dir. Bileşik resimdeki yaşlı ve genç kadını aynı anda gördüğümüzde insanın içinde bir ışık yanar sanki.

Paradigma değişimi kavramını ilk kez Bilimsel Devrimlerin Yapısı ( The Structure of Scientific Revolutions) adlı kitabında kullanan T.Kuhn’a göre; bilimsel gelişme süreci bir paradigmadan diğerine geçişle gerçekleşir. Bir paradigmadan diğerine geçişte ise psikolojik ve sosyolojik,bilim dışı faktörler işe karışır. Kuhn,bir paradigmanın yerine bir diğerinin geçişini bilimsel devrim olarak niteler.

Bilimsel alandaki hemen her atılım; gelenekler, eski düşünce biçimleri, eski paradigmalarla olan bağların kopartılması anlamına gelmektedir. Paradigma değişimi direnç ve baskıya neden olur ancak sonrasında her şey başka türlü yorumlanmaya başlar.

İnsanlık tarihi boyunca fizikten iktisada kadar pek çok sahada pek çok paradigma zuhur etmiştir. mesela Batlamyus’un dünya merkezli evren modeli bir paradigmadır. Uzun asırlar boyunca insanlar kainata bu model penceresinden bakmıştır. Aslında bu sistem insanların gözlemlediği olayları açıklamada başarısız da sayılmazdı. Bu modele göre de gök olayları hatasız hesaplanabiliyor, gök cisimlerinin hareketleri kendi içinde tutarlı değerlendirilebiliyordu. Yani bakış açısı belirlendikten sonra olaylar anlam kazanıyordu. Evet, güneşin ve bütün gök cisimlerinin dünya çevresinde döndüğünü kabul etmek bu modele göre anlamsız, çelişkili ve yanlış değildi. Fakat başka bir bakış açısı yani paradigma -mesela Kopernik’in güneş merkezli sistemi- kabul edildiğinde işte o zaman bu anlayışın yanlışlığı ortaya çıkıyordu. İnsanların bilgisi arttıkça paradigmalar geliştiriliyor ve çevrelerindeki olaylar devamlı farklı anlamlar kazanıyorlardı. Nitekim Kopernik’in sistemi de kendi zamanı için bir devrim sayılsa da insanlar için son durak olmamıştır.

Örneğin, Newtoncu kavramlar sistemi,200 yıl sonra yerini bir başka kavramsal sisteme,izafiyet teorisine, terk etmiştir. Yani Newton mekaniği yanlış olduğu ya da yanlışlandığı için değil; olayları açıklamaya yetmediği için terk edilmiş bir paradigmadır.

Mikrop kuramı geliştirilmeden önce pekçok kadın ve çocuk doğum sırasında, pekçok asker de ufak yaralar nedeniyle hayatını kaybetmekteydi. Mikrop kuramıyla birlikte yeni ve daha iyi bir paradigma sayesinde tıpta önemli gelişmeler olmuştur.

Yine aynı şekilde Öklit geometrisi ve buna uymayan Riemann geometrisi bir paradigmadır, Newton fiziği ve buna uymayan, kuantum mekaniği bir paradigmadır, pazar ekonomisi ve bunun karşıtı , komuta ekonomisi bir paradigmadır, Bilimsel İşletmecilik (Scientific Management) ve buna karşı Toplam Kalite Yönetimi bir paradigmadır. İşletme yönetiminde merkezcil, buyurgan, bürokratik modeller paradigması yaygın bir kabul görürken buna karşı merkezkaç, katılımcı, demokratik yönetim paradigması giderek yandaş ve saygınlık kazanmaktadır.

Bütün paradigma değişimleri olumlu yönde olmaz. Karakter Etiği’nden Kişilik Etiği ’ne kayılması, insanları başarı ve mutluluğu besleyen temel köklerden uzaklaştırmıştır. Ancak her koşulda paradigma değişimi hayata bakışımızı, tutum ve davranışlarımızı, ilişkilerimizi etkiler.

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı adlı eserinde Stephen Covey onu derinden etkileyen bir paradigma değişimini bizimle paylaşmaktadır: New York’ta bir Pazar günü, sakin bir metroda yolculuk ederken bir adam çocuklarıyla birlikte metroya binmiştir. Çocuklar akıl almaz derecede gürültü yapıp karışıklık çıkarmakta ve tüm yolcuları rahatsız etmektedir. Babaları ise gözleri kapalı bir biçimde, sessizce oturmaktadır. Covey daha fazla dayanamaz ve adama dönerek: “Beyefendi, çocuklarınız birçok kişiyi rahatsız ediyor,onlara biraz hakim olamaz mısınız?” der. Adam durumu daha yeni farkediyormuş gibi ona bakar ve şunları söyler: “Ah, çok haklısınız, bir şeyler yapsam iyi olacak. Hastaneden geliyoruz, anneleri bir saat önce orada öldü. Ne düşüneceğimi bilemiyorum, galiba çocuklar da bu duruma nasıl katlanacaklarını bilemiyorlar.”

O anda Covey’in bakış açısı tamamen değişmiştir. Her şeyi başka türlü gördüğü için başka türlü düşünmeye, hissetmeye ve davranmaya başlar. Adamı teselliye çalışır ve onlar için yapabileceği bir şey olup olmadığını sorar. Her şey bir anda değişivermiştir.

Hepimiz bir bunalımla karşılaştığımızda, önem verdiğimiz şeyler bir anda değiştiğinde, eş, ebeveyn, büyükanne-büyükbaba olma ya da yöneticilik gibi yeni bir rol üstlendiğimizde düşüncelerimizde benzer bir değişim olmaktadır.

Kesin olan bir şey var ki yaşamlarımızda önemli değişiklikler yapmak istiyorsak tutum ve davranışlarımız üzerinde çalışabiliriz. Ama çok önemli bir değişiklik yapmak istiyorsak temel paradigmalarımızı değiştirmeliyiz.

Thoreau’nun dediği gibi: “ Kötülüğün yapraklarını kesen her bin kişiye karşılık sadece bir kişi köküne saldırır.” Bizler de tutum ve davranışlarımızın yapraklarını kesmek yerine onların kaynağı olan paradigmalar üzerinde yoğunlaşmalıyız.

GÖRMEK VE OLMAK
Bütün paradigma değişimleri bir anda olmaz. Metrodaki olayda Covey’in bakış açısı aniden değişmekle birlikte oğullarıyla ilgili sorunda yavaş ve zor olmuştur. Kişilik Etiği’nin getirdiği paradigmayı yıkıp durumu farklı şekilde görebilmeleri için kendilerinin farklı olmaları gerekmektedir.

Paradigmalar karakterden ayrılamaz, olmak görmektir. Hızla kendimizi değiştirmezsek bakış açımızı değiştirmemiz mümkün değildir.

Kendilerini metrodaki durumda bulan bazı insanlar sadece hafif bir üzüntü duyacaklar, bazıları ise en başında daha duyarlı davranarak yardım edeceklerdir. Bu tamamen kişilerin resmin bütününü görüp görmemeleriyle ilgilidir.

Paradigmalar güçlüdür. Çünkü onlar, arkasından dünyayı gördüğümüz merceği yaratırlar. Değişim ister birdenbire olsun, ister ağır ağır, temkinli gelişsin; bir paradigma değişimindeki güç, çok önemli bir değişikliğin temel gücüdür.

İLKE MERKEZLİ PARADİGMA

Karakter Etiği, etkili yaşamın ilkeleri olduğunu ve insanların bu ilkeleri karakterlerinin temeli yapmakla gerçek başarıya kalıcı mutluluğa erişebileceğini öğretir[1]. Bu ilkeler fiziksel boyuttaki yerçekimi yasası kadar gerçek, değişmez ve tartışılmaz bir biçimde”var olan” doğal yasalardır.

Bu ilkelerin gerçekliği başka bir paradigma değişimi deneyimiyle açıklanabilir.Bu olayı Denizcilik Enstitüsü’nün dergisi Proceedings’de Frank Koch anlatmaktadır.

Eğitim filosuna verilmiş olan iki savaş gemisi birkaç gündür kötü hava koşullarında manevra yapıyorlardı.Ben, en öndeki savaş gemisinde görevliydim ve hava kararırken köprüde nöbetteydim.Yer yer sis vardı ve görüş alanı dardı. Bu nedenle komutanda köprüdeydi, bütün faaliyetleri denetliyordu.

Karanlık bastıktan kısa bir süre sonra köprünün gözetleme yerinde iskele tarafındaki nöbetçi haber verdi: “Işık sancak tarafında.”

Komutan seslendi: “Dümdüz mü ilerliyor,yoksa kıça doğru mu gidiyor?”

Nöbetçi, “Dümdüz ilerliyor,komutanım” diye cevap verdi.

Bu o gemiyle tehlikeli bir çarpışma rotası üzerinde olduğumuz anlamına geliyordu.

Komutan nöbetçiye emir verdi: “Gemiye mesaj gönder. Çarpışma rotasındayız.Rotanızı 20 derece değiştirmenizi öneriyoruz.”

Karşıdan şu sinyal geldi: “Rotanızı 20 derece değiştirmeniz önerilir.”

Komutan,”Mesaj gönder,” dedi. “Ben komutanım. Rotayı 20 derece değiştirin.”

Karşıdaki,”Ben deniz onbaşıyım rotanızı 20 derece değiştirseniz iyi olur,” diye yanıtlandı.

Komutan bu arada iyice öfkelenmişti.Hırsla emretti. “Mesaj gönder! Ben bir savaş gemisiyim. Rotanızı 20 derece değiştirin.”

Karşıdaki ışıklarla işaret verdi: Ben bir deniz feneriyim.” Rotayı değiştirdik.

Paradigmaları değiştirmek, rota değiştirmeye benzer. İnsan ,eşya ve hadiseleri, zannettiği gibi değil de gerçek yüzleriyle idrak ettiği an, yaklaşımlarında,kanaatlerinde ve inançlarında değişim başlar. Olayları farklı bir perspektiften değerlendirir. Daha önce görmediklerini görür, anlamadıklarını anlar ve davranışlarını değiştirir. Böylece deniz fenerine toslamadan yoluna devam eder.

İlkeler deniz feneri gibidir. İlkeler karşı konulmayacak doğal yasalardır.

İnsanlar kendi yaşamlarına ve ilişkilerine, koşullanmalarının ve deneyimlerinin sonucu olan paradigmalar ya da haritalar aracılığıyla bakabilirler, ancak bu haritalar arazinin kendisi değildirler. Bunlar “öznel gerçekler” dir. Araziyi tanımlama çabalarıdır.

“Nesnel gerçekler” yada arazinin kendisi, insanların insanların gelişmesini ve mutluluğunu yöneten “deniz feneri” ilkelerinden oluşur. Bunlar doğal yasalardır.

İlkeler, uygulamalar değildir. Uygulama belirli bir etkinlik yada eylemdir. Bir durumda işe yarayan bir uygulamanın bir diğerinde etkili olacağı kesin değildir.

Uygulamalar durumuna göre belirlenir. Buna karşılık ilkeler, evrensel kapsamı olan derin ve temel doğrulardır. Bu doğrular benimsenerek alışkanlık haline getirildiklerinde, insanlara değişik durumlarla başa çıkabilmeleri için çok çeşitli uygulamaları yaratma gücünü verirler.

İlkeler değerler değildir. Bir hırsız çetesi bazı değerleri paylaşabilir.İlkeler arazi, değerler ise haritadır. Doğru ilkeleri değerlendirdiğimiz zaman doğruyu elde ederiz.; herşeyin nasıl olduğunu biliriz.

İlkeler insan davranışlarınının kılavuzlarıdır; sürekli ve sağlam değerleri olduğu da kanıtlanmıştır. Temeli oluştururlar.

Zaman zaman ilkelere aykırı tutumlar moda olabilirler. Ancak ilkeler evrensel temel değerlere dayandığı için, uzun vadede mutlaka kazandırırlar. İlkeler, bu nedenle düşünme ve anlama yeteneğinin ötesinde geçerlik gösterirler.

İlke merkezli paradigmanın diğerlerinden farkları beş farklı noktada değerlendirilebilir:

1. İlke merkezli paradigmada kişi girişimcidir.

2. Kişinin kararları uzun vadede olumlu sonuç verir.

3. Verilen karar yaşamın özüne ilişkin olduğu için kişini iç bütünlüğünü sağlar.

4. Kişi dayanışma aşamasına eriştiği için çevresindeki insanlarla daha olumlu ilişkiler kurabilir.

5. Kararlar ilkelere dayandığı için sonuç ne olursa olsun pişmanlık duyulmaz.

GELİŞİM VE DEĞİŞİM İLKELERİ
I. Dünya Harbi’nden kısa süre sonra kitlelere çekici görünmeye başlayan kişilik etiği, başarıyı daha ziyade, insanlar arası etkileşimi kolaylaştıran kişiliğin kamuda sergilenen görünümün, duruşun, davranışın, hüner ve usüllerin işlevi olarak gördü. Başka deyişle, başarıya temel özellikler yerine, yüzelsel hatta yanıltıcı tavırlar kullanarak varmak amaçlandı. Halen devam etmekte ki çekiciliğinin sebebi kişisel açıdan etkili olmayı ve başkalarıyla derin ilişkiler kurmayı sağlayan çalışma ve gelişme gibi doğal süreçlerden geçmeden, nitelikli bir yaşam kurmayı olası kılacak kolay ve çabuk bir yöntem olduğunun sanılmasıdır.

Herhangi bir alanda on derecelik bir ölçüye göre ikinci düzeydeysek ve beşe çıkmayı istiyorsak, önce üçüncü düzeye doğru ilerlememiz gerekir. “Bin kilometrelik bir yolculuk ilk adımla başlar” ve sonuca, adım adım ulaşılır.

Tenis oynamak yada piyano çalmak konusunda gelişim düzeyimiz bellidir. Bu konularda rol yapmakta olanaksızdır. Ama karakter ve duygusal gelişim konusunda aynı şey söylenemez. Bir yabancının ya da bir iş arkadaşımızın karşısında “rol yapıp”, onu “kandırabiliriz.” Pozlar takınabiliriz. Bir süreliğine bunu başarabiliriz. Hatta kendimizi bile kandırabiliriz. Ama çoğumuz, için için nasıl biri olduğunu bilir ve birlikte yaşadığımız kişiler de bunun farkındadır.

Kişilik etiği çıkar paradigmalarının oluşumuna sebep olur.

ÇIKAR PARADİGMALARI

Çıkar ilişkilerinde uygulanabilen altı farklı paradigma vardır.

Kazan/kazan paradigmasında taraflar birlikte kazanmaya çalışırlar. İşbirliği yaparak taraflar için mümkün olan en fazla kazancı elde etmeye çalışırlar.

Kazan/kaybet paradigmasında taraflar karşı tarafın kaybına karşılık kazanmayı hedefler. Bu yarışmacı/kavgacı bir davranış modelidir. Bu paradigmanın temel varsayımı, birlikte kazanmamız mümkün değildir biçiminde özetlenebilir.

Kaybet/kazan paradigmasında taraflardan biri kendinin kazanamayacağı varsayımı ile diğer tarafın kazanmasına hizmet eder.

Kaybet/kaybet paradigması tarafların, kendilerinin nasılsa kazanamayacakları bir mücadeleyi karşı tarafında kaybetmesi için mücadele etmeleridir.

Kazan paradigması kendini başkaları ile ilişki içinde görmeyen kişilerin "ben kendi kazancıma bakarım" anlayışlarının sonucudur. Kişi diğer tarafların durumu ile ilgilenmez; sadece kendi kazancına odaklanır.

Kazan/kazan ya da pazarlık yok paradigması iki tarafın da kazanacak bir şeyleri yoksa birlikteliğe son vermeleri yaklaşımıdır. Bu paradigmada fark, sürecin gelişmesi istendiği gibi olmazsa başka paradigmaya geçmeden süreci sonuçlandırma kararının baştan verilmesidir.

Yaşamda bu paradigmaların uygulanabileceği değişik durumlar olabilir. Ancak diğer insanlarla dayanışma ilişkisinin sürdürülmesi temel bir ilke olarak benimsenmelidir.

İnsanlar etkili olmak için tam bir güven kültürü oluşturmayı umursamayıp, etkili olacak kişilik etiği teknikleri arıyorlar.

Daha iyi insan ilişkileri ve daha iyi iletişim kurabilmek için bedenin iyi kullanılmasının yanında, bireyin “duygusal olgunluğa” ulaşması gerekmektedir. Duygusal olgunluk, bireyin kendi duygularını anlaması ve yaşam düzeyini yükseltebilecek yönde düzenlenmesi, başkalarının duyguları için empati gösterme şeklinde tanımlanmıştır.

SORUNU GÖRÜŞ TARZIMIZ SORUNUN KENDİSİDİR

İnsanlar, sağlam ilkelere dayanan kişilerin, aile ve kurumların yaşamlarında güzel olayların geliştiğini gördükleri zaman meraklanırlar. Bu tür kişisel güç ve olgunluk, böylesi bir aile birliği ve ekip çalışması, kolay uyum sağlayabilen ve sinerjiye dayalı bir kurumsal kültür onlarda hayranlık uyandırır.

Hemen dile getirdikleri istek, onların temel paradigmasını açıkça ortaya koyar: “Bunu nasıl başarıyorsunuz? Tekniğini bana da öğretin.” Aslında söylemek istedikleri şudur: “İçinde bulunduğum durum nedeniyle çektiğim acıyı hemen geçirecek acil bir çare bulun ya da fikir verin bana”

İstediklerini karşılayacak insanları da bulurlar; kısa bir süre için, o beceri ve teknikler etkili oluyormuş gibi gözükebilir. Bunlar toplumsal aspirin yarabantlarıyla yüzeysel yada pratik çözüm gerektiren sorunların bazılarını ortadan kaldırabilir. Ama temeldeki kronik sorun olduğu yerde kalır. İnsanlar sık sık pratik çarelere başvurup dikkatlerini acil sorunlarla çektikleri acıya verdikçe bu yaklaşım tarzı temeldeki kronik sorunu artırır.

Görüş tarzımız sorunun kendisidir.

Farkına varılsın ya da varılmasın bir çok kimse Kişilik Etiği’ ni boş vaatleri yüzünden düş kırıklığına uğramaya başlıyor.

Uzun vadede etkili olan işin özüne inmek süreci yaşamaktır. Ancak bu şekilde temeldeki kronik sorunları çözmek mümkün olabilir.

YENİ BİR DÜŞÜNCE DÜZEYİ

Albert Einstein’in dediği gibi; “Karşılaştığımız önemli sorunlar, onları yarattığımız zamanki düşünce düzeyi ile çözülemez.” Derin kavramları çözümlemek için yeni, daha derin bir düşünce düzeyine; temelinde, etkili insanın ve etkileşim alanını doğru bir biçimde tanımlayan ilkeler olan bir paradigmaya gerek vardır.

Etkili insanların 7 Alışkanlığı da, bu yeni düşünce düzeyi üzerinedir. Kişinin kendisiyle ve başkalarıyla ilişkilerinde etkili olmasını sağlayan, merkezinde ilkelerin, temelinde karakterin yattığı ve “içten dışa” diye tanımlancak bir yaklaşımdır.

7 Alışkanlığının temsil ettiği bütün ilkeler zaten benliğimizin derinliklerinde, vicdanımızda ve sağduyumuzda bulunuyor. Onları tanıyıp geliştirmek ve en derin kaygılarımızla buluşurken hepsinden yararlanmak için başka türlü düşünmememiz, paradigmalarımızı daha yeni, derin ve “içten dışa” bir düzeye kaydırmamız gerekiyor.

SONUÇ

Kişileri etkili olmaya ileten metot Karakter Etiği’nde gizlidir. Çünkü olaylara, kişilere karşı tutumlarımızı belirleyen paradigmalarımız karakterden ayrılamaz.

Karakter Etiği’nin temelindeki düşünce etkili olmayı yöneten değişmez, gerçek ve tartışılmaz bir biçimde var olan ilkelerdir.

Bu evrensel ilkeleri benimseyerek paradigmalarımızı olumlu yönde değiştirmeliyiz.

1. Kişisel vizyonla ilgili ilkeler

2. Kişisel liderlik ilkeleri

3. Kişisel yönetim ilkeleri

4. Kişiler arası liderlik ilkeleri

5. Empatik iletişim ilkeleri

6. Yaratıcı işbirliği ilkeleri

7. Dengeli bir biçimde kendini yenileme ilkeleri


KAYNAKÇA
- Akkurt, Dursun, http://www.ak-kurt.com , Kitap Özeti: Doğan Cüceloğlu / İyi Düşün Doğru Karar Ver , (2004)

- Baltaş. “Hisar Eğitim Vakfı Okulları” . http://www.kemerkoy.k12.tr, Kemerköy (1996)

- Bıçakçı, Ulaş / Bıçak Sırtından Bıçakçı Sırtına-Paradigma ve Yaşam Kalitesi, http://www.yontek.com,(2001)

- Can, Eyüp. “Paradigmalar Nasıl Değişir?” , http://www.sitemmynet.com (2004)

- Covey, Stephen R. / Etkili İnsnların 7 Alışkanlığı. 24. Basım, İsatanbul: Varlık Yayınları, (2004)

- Cüceloğlu, Doğan. / İyi Düşün Doğru Karar Ver. İstanbul: Sistem Yayıncılık, (1993)

- Çalış, Halim, http://www.herkul.org, (2004)

- Kavadarlı, Güngör. “Karakter Etiği”. http://historicalsense.com/Archieve/htm (2002)

- Yılmaz, Çetin ,Bilim Felsefesinde Kuhn ve Paradigmalar,http://www.geocities.com, (2004)


--------------------------------------------------------------------------------

* Karakter : Sosyo-kültürel çevreden kazanılan değer yargılarını ifade eden ve toplumun bizi tanıdığı özelliklerdir.

** Kişilik : Bir insanı başkalarından ayıran bedensel, zihinsel ve ruhsal özelliklerin tümüdür.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.