Porno Romancı Irkçılık Borozanı: Ahmet Altan
Bir Küfür Aydını: Ahmet Altan
Ahmet Altan kimlik tartışmalarını Türkiye’nin geçirdiği dönüşümün ve Avrupa’ya entegrasyonunun doğal bir sonucu ve bu değişimin bir ifadesi olarak ortaya koyuyor. Esasında Türk kimliği Avrupa’yla karşılaştıkça ortaya çıkıyor ve Avrupa’ya karşı direnişin biçimi oluyor.
Ahmet Altan, kimlik tartışmalarında iki temel argümandan yola çıkıyor. Bunlardan birincisi Türklerin geçmişten beri hiçbir şey üretme becerisinde olmayan barbar bir kavim oldukları ve ancak Avrupa gibi “üretme potansiyeli” taşıyan bir uygarlıkla bütünleşebildikleri ölçüde tarihte yapıcı bir özne olabilecekleri. Yani Türkler bir uygarlık yaratmamışlardır, klasik batıcı aydınların tezleriyle bir şey üretmemişlerdir, tarihte yıkıcılığın dışında bir yerleri yoktur.
Kendi toplumuna böyle bir toplumsal rol biçen Ahmet Altan haklılığını ispatlayabilmek için genellikle vurguladığı diyalektik yöntemi bırakarak, ispatı mümkün olmayan ****fizik yorumlar yapmaya başlıyor. Bu aslında Türk kimliğine yönelik bir tepkinin ifadesidir. Ahmet Altan Türk kimliğine ne kadar çok küfrederse Avrupalının O’nu Türklerle birlikte değerlendirmeyeceğini düşünmektedir. Bu yüzden kimlik tartışmaları sürecinde Türklere yönelik en ağır yazılar Ahmet Altan’dan gelmiştir.
Tarihi Tersten Okumak
Ahmet Altan bu küfür ve kendi toplumundan nefret psikolojisine girdikten itibaren kendi toplumuna ait her şeyi kötüler. Tartışmaların bir çok yerinde Türkleri ağzınının kokan, kaba, sürekli şiddet arayan “tipler” olarak ortaya koyar. Türkler vahşidir, vandaldır, kokarlar, sevmeyi bilmezler. Kadınları da uşak ruhlu olup, hiçbir biçimde özgürleşememişlerdir.
Ahmet Altan’ın Türkler için kullandıkları ifadeler genellikle bunlar ve kimlik üzerine yaptığı tartışma da bu ifadelerin düzeyini geçemiyor. Ancak yine de böyle bir anlayışın yaratığı tahribata yanıt vermek şart.
Ahmet Altan’ın ortaya koyduğu çerçeve; böyle bir küfür diyalektiği üzerinde kurulunca Türklere yönelik her türlü tarihsel çarpıtmada mübah kabul ediliyor. Türkler asimile eden, sürekli öldüren ve yok eden bir barbarlar topluluğu olarak ortaya koyuluyor. “Fakiriz, vahşiyiz. Sorunlarımızı çözmek için fikirden ziyade silaha güveniriz, bizimle aynı fikirde olmayanları ikna etmek için en iyi yöntem fikrimizi paylaşmayanı öldürmek, daha insaflı bir günümüzdeysek bacağından vurmaktır.”
Ahmet Altan’daki Türk kimliği düşmanlığını aslında arka planını da bu düşünce oluşturuyor; Tarihsel akış içerisinde bir şey üretemeyen Türklerin inkarı. Burada yine Ahmet Altan’ın çizdiği çerçevenin ikinci yönü ortaya çıkıyor: Bu da batılı değerlerin kutsanması ve batılıların temize çıkabilecekleri uygun bir tarih anlayışının ortaya koyulması. Batılıların suçlanamayacakları bir tarih yazıyor bize Ahmet Altan. Böylelikle tarih anlayışı da tamamlanmış oluyor; Bir tarafta pis Türkler, bünyelerindeki veba mikrobunu batılılara bulaştırmaya çalışırken, batılılarda bu mikroplardan korunma çabası içerisinde ruhlarını paklıyorlar.
Ancak veba salgını dünya tarihine Avrupa’dan geldi, ve batılılar da temiz olmayı Türklerden öğrendi. Ahmet Altan’ın tarihi de çarpıtmalara dayanır ve bu çarpıtmaların dışında da bir şey okuyamazsınız ondan.
Altan’a göre Avrupalıyla olan ilişkisi Türklerin kimliğini oluşturan birici unsurdur ve batılının kendisinden daha güçlü olduğunu gören Türk milliyetçi değerlere tutunur. Milliyetçilik ise Ahmet Altan’a göre korkaklığın bir ifadesidir. Bu korkaklık Türk kimliğinin başlıca öğelerinden bir tanesidir. Diğeri ise Türklerin yaptığı baskının ve zulmün bir ifadesi olarak ortaya çıkar: Despotluk. Dışarı karşı ürkekleşen Türkler kendi içlerinde ise örneğin Kürtlere çok büyük baskılar uygularlar ve onlara Türk varlığını kabul ettirmeye çalışırlar. Ahmet Altan’ın algıladığı Türk kimliğinin temeli de ortaya çıkar: Batıyla karşı karşıya gelme sürecinde bir korkaklık, kendi içinde ise bu korkaklığa bir tepki olarak oluşmuş bir baskı. Bu baskı bugün en belirgin olarak Kürtlere karşı yapılmaktadır.
Ahmet Altan, Türkleri bu kadar aşağılarken Kürtleri de göklere çıkarır. Aslında Ahmet Altan’ın kimlik tartışmalarında üç unsur bulunur: Türkler, Kürtler ve batılılar. Bu unsurlardan Türk olanı kötü olanı temsil ederken Kürtler ve batılılar da iyi olanı temsil etmektedirler. Kürt, Türk karşısında hep ezilmiştir ve bu yüzden ona sahip çıkılmalıdır. Türk ise Kürdü ezmiştir ve yok etmeye çalışmıştır..
Ahmet Altan Bir Irkçıdır!
Ahmet Altan’ın bu noktada başka bir yönü daha çıkar; birçok zaman başkalarını suçlamak üzere kullandığı bir kavram: Irkçılık. Ahmet Altan, “ırk”ı sosyolojik bir kavram olarak kabul eder ve tarih anlayışını da bu kategori üzerine inşa eder. “Türk” bir ırktır her şeyden önce. Örneğin Ahmet Altan da bir insan olarak bu ırktan gelmektedir. Ama bu ırk yaptıklarıyla dünyaya kötü örnek olmaktadır. Kürtler de bir ırktır, fakat mazlum bir ırk. Sürekli ezilmişlerdir.
Böyle bir ruh hali içerisinde Altan, sürekli kafatasçılık yapar ve insanların kafalarını ölçer; gen biliminin derinliklerine dalar. Bir yazısında “Ben Türküm. Kendi ırkımın adını taşıyan bir ülkede, Türkiye’de yaşıyorum. Ülkeyi benim ırkdaşım olan Türkler yönetiyor. Ülkenin ideolojisine benim ırkımın ideolojisi hakim.” diyor. Bunu yazmasındaki amaç Türk insanını kötülemektir, ama bunu yaparken elbette bir ayırım yapılması gerekmektedir. Mazlum olan unsurların dışarıda tutulması şarttır. Kürt ırkı da mazlum ırktır.
Türkiye’ye bugüne kadar Türk ırkından gelen insanların yönettiklerini iddia etmek Ahmet Altan’a nasip olmuştur. Altan bunun delillerini ortaya koymuyor ancak biliyoruz ki bunu savunan bir kesim daha var, onlar da faşistler. Faşistler de aynı kategoriyi kabul ediyorlar ve onların da mücadelelerinin başlangıç noktası bu. Türkler en asil ırktır. Altan ise yıkıcı bir ırk olduğunu söyler. Ama tartıştıkları düzlem aynıdır. Yani faşistler ne kadar diyalektikse, Altan da o kadar diyalektiktir! Altan hesabını yapmış ve Türkiye’yi Türk ırkından gelenlerin yönettiklerini bulmuştur. Ancak faşistler ise buna katılmamaktadırlar. Onlara göre ise Türkiye’yi Türk kanından gelen insanlar yönetmemektedir; zaten hareket ettikleri temel nokta da budur.
Altan Demokrasisi!
Ahmet Altan’a sorsanız ondan daha demokratı yoktur! Ancak o kadar renkli söylemlerin altında baskıcı ve despotik bir mantık barındırır. Bölücülerin ve şeriatçıların yaptıkları her eylemi demokrasinin bir gereği olarak alkışlayan, Batı ülkelerinde başbakanların suratlarına pasta yapıştırılınca bunu “demokrasinin zirve noktası” olarak tanımlayan Altan; Atatürkçü gençler kendisinin gövdesine birkaç tane yumurta ikram edince saldırganlaşır ve savcıları göreve davet eder.
Bu O’nun manevi şahsına yönelik bir saldırıdır ve bu “saldırı” cezasız kalmamalıdır. Araya profesör olan kardeşini sokar, kendisini protesto eden öğrencileri İstanbul Üniversitesi’ne ihbar eder! Okula verdiği şikayet mektubunda bir grup öğrenciyi kendisini “linç etmeye” çalışmakla suçlayacaktır. Oysa ortadaki suç aleti birkaç tane yumurtadan ibarettir. Bununla da yetinmez Altan. teröristlere uygulandığında cıyakladığı 312. maddenin Atatürkçü gençlere yönelik uygulanması için savcılığa şikayette bulunur.
Önce Atatürkçü gençlere saldırgan ve çapulcu diyerek küfreder, ardından Atatürkçü derneklerin ve kulüplerin kapatılmasını ister, sonra gazete sayfalarında 20 yaşlarındaki gençleri jurnaller, yalan ifadelerle TÜRKSOLU gazetesinin kapatılması için dava açar. İşte Altan’ın savunduğu İkinci Cumhuriyet “demokrasisi”nin ya da gerçek adıyla İkinci Cumhuriyet faşizminin ne olduğu da böylece açığa çıkar!
Altan’ın Uyduruk Tarih Anlayışı
Altan’da Türkiye Cumhuriyeti tarihi basit bir biçimde bir ırkın egemen olma mücadelesi düzeyine indirgenir. Bu egemenlik mücadelesi ise diğer ırklar açısından son derece yıkıcı olmuş, onları önemli ölçüde etkisiz hale getirmiştir. Bugün örneğin devletin PKK’ya karşı yürüttüğü mücadele Altan’a göre tek ırk mantığının bugünkü uzantısıdır. Bunun geçmişteki yansıması ise Ermenilere yönelik olarak uygulandığını iddia ettiği soykırımdır.
Ahmet Altan böylelikle ulus ve ırk kavramlarını özdeş hale getirir. Türklerde oluşmuş bu ırksal bilinci aşabilecek tek olanak ise Türklerin topluca Avrupalı olmasıdır. Esasında Türklerin tek kurtuluşu da Avrupa’ya girerek asimile olmalarıdır. Kendi geçmişlerinden ancak bu şekilde kurtulabilirler.
Ancak Altan, Türkler için bunu önerirken Kürde ise kendisini olduğu biçimde var etmesini önermektedir. Yani Türk asimile olmalı ve Avrupalılaşmalı, Kürt ise Kürtlüğünün farkına varmalı ve daha fazla Kürtleşmelidir. Türk’e ucu nereye varacağı belirsiz bir enternasyonalizm önerirken, Kürde ise safları sıklaştırma ve kendi kültürüne daha fazla sahip çıkılması önerilmektedir. Türk Avrupalı olmak için kendi dilinden, kültüründen ve geçmişinden vazgeçmeli ve Avrupalı kimliğine adapte olmalıdır.
Altan ise zaten Türklere bu adaptasyon sürecini hızlandırmak için küfredip durmaktadır. Geçmişe ait ne varsa terk edilmeli, vazgeçilmelidir! Bir “aydın” olarak kendisine biçtiği rol Türk kimliğinin bir an önce unutturulmasına ve ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmaktır.
Diğer yandan da Kürdün kendi dilini konuşabilmesi, kendi kültürünü yaşatabilmesi için mücadele eder Ahmet Altan.
Kürde duyduğu bu hayranlık yine tarihsel bir çarpıtmaya dönüşür Ahmet Altan’da. Kürt, Türk gibi tarihi olan, dili olan, kültürü olan bir uygarlık olarak ortaya konulur Altan’da. Bunu ispatlamak için ortaya konulan hiçbir bilimsel veriye de rastlanmaz. Bunlar sadece batıcı aydın çevrelerinde her seferinde bir amentü gibi tekrarlanan nakaratlardır ve Ahmet Altan’da o nakaratları tekrarlamanın dışında bir şey yapmaz.
Bu tarihsel çarpıtma Türkle Kürdü aynı tarihsel sınıflandırma içerisine koyar. Oysa Türk uygarlıklar yaratmış, kültürünü yazılı biçimde ifade etmiş, kurduğu devletlerle dünyada egemen olmuş bir iradenin adıdır. Altan, Kürde aynı adı takmaya çalışmakla tarihe takla attırmaktadır. Kürtlerin kendi yazamadıkları tarihi sanal bir biçimde Altan yazmaktadır. Daha doğru bir ifadeyle Altan böyle bir tarihin varlığını baştan kabul etmektedir. Ne de olsa hiç kimse kendisine “Kürt nedir?” diye sormamaktadır, böyle bir soruyla karşılaşma kaygısı da yoktur, karşılaşırsa da “Ben edebiyatçıyım” diyerek kaçabilme şansına sahiptir.
Böyle bir anlayış Atatürk’ün pekala “Atakürt” olabileceğini de iddia etmektedir. Yani Altan’ın yazdığı bir yazıya göre Atatürk Selanik’te değil, Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı şimdiki cumhuriyetin adı “Kürdiye Cumhuriyeti”, Atatürk’ün adı da “Atakürt” olabilecekti. O dönemde Musul’da doğmuş olan Osmanlı paşaları zaten vardı fakat hiçbiri etkili olamadılar. Kaldı ki Mustafa Kemal, Türk ulusunun genel iradesini yansıttığı için bağımsızlık savaşının başıydı. Türk ulusu da bu coğrafyadaki çoğunluğun adıdır! Kaldı ki Musul bir Türk kentidir ve bugün bile Türkler yaşamaktadır. Yani Mustafa Kemal’in Türk kimliğiyle Türk yurdunu bağımsızlığına kavuşturması tarihsel bir zorlama değil, tarihsel işleyişin doğal bir sonucuydu. Aynı tarihsel işleyiş bir başka gerçeği daha gösteriyor bizlere; Kürtler hiçbir biçimde bir ulus olamamış ve devlet de yaratamamışlar. Yani Anadolu’da bir Kürt Cumhuriyeti olsa olsa tarihin tekerleğini terse doğru çevirmek olurdu.
Altan’da Devlet Düşmanlığı
Altan Türk’ün dışındaki kimliklere yönelik olarak uygulandığını iddia ettiği baskının temsilcisi olarak da devleti görür. “Devlet, onu yöneten kim olursa olsun, hangi ırktan olursa olsun sonunda kendi vatandaşını eziyor.” diyerek bizleri isyana davet eder. Devlet siyasal otoritenin temsilcisi ve baskı aygıtıdır. Bu baskı aygıtından kurtulmanın tek yolu devleti kontrol altına alabilecek bir siyasi erke sığınmaktır. Bu da Avrupa Birliği’dir.
Yani; “Devletten kurtulun” çağrısı esasında anarşistçe bir çağrı değil, Türk Devletine karşı Avrupa Birliği’ne sığınmanın çağrısıdır. Avrupa Birliği ise “silahlardan daha değerli alet üretebilenlerin” kurdukları bir siyasi organizasyondur. “Silahlardan daha değerli alet üretemeyen” bizler ise hala devlet ve ulus kutsallığını yaşamaktayız. Oysa bugün ilkokul çocuklarının bile bildiği bir gerçek var; dünya tarihinin bugüne kadar gördüğü en barbar ve vahşi silahlar batıda icat edildi ve ediliyor.
Avrupa Birliği ise hiçbir zaman kendisini insanlığın kaybedilen değerlerini tekrar gün yüzüne çıkaracak bir insancıllar dayanışması olarak tanımlamadı. Batılılar bile durumun böyle olduğunun bilincindeyken, Ahmet Altan bizlere Türk kimliğinden vazgeçmemiz için sahte bir dünya vaat etmeye devam ediyor. Bir anlamda Ahmet Altan bize cennetten tabu vaat ediyor, ama vaat ettiği cennet Türkiye’de değil, batıda.
Ulus Devlet Düşmanlığının Son Aşaması
Batıya karşı duyulan bu sınırsız güven ve hayranlık duygusu kimlik tartışmalarında Ahmet Altan’ın aldığı tavrı da belirliyor. Altan, Batının mükemmelliğini vurgulamak adına batının yaptığı tüm talan, soykırım ve paylaşım savaşlarını es geçiyor. Tüm bunları yok sayıyor.
Yani bizler Türkler olarak önce kimliğimizden vazgeçeceğiz, Türk olmak aslında medeniyet dışı bir durum. Kendi kimliğimizin siyasi ifadesi olarak Türk Devleti’ni ortadan kaldırıp Avrupa Birliği’ni ilhak edeceğiz. Bir batılı gibi yaşamayı ve davranmayı öğreneceğiz.
Ulus kimliğinin bittiği yerde devletin de bir anlamı kalmamıştır artık. O artık başka bir şeydir. Aslında o kadar renkli sözcüklerin arasında ifade edilen Türkün batı içerisinde asimile olmasıdır. Ancak Altan bunu asimilasyon olarak değil, entegrasyon olarak tanımlamakla durumun içerdiği baskı ve zulmü unutturmaya çalışmaktadır. Böylece bu erime fikri toplumsal dayanaklara sahip olacaktır.
“Avrupa Birliği’nde hangi ırktan, hangi dinden olduğun hiç önemli değil; sen insansın ve her şeyden daha değerlisin” diye yazıyor Ahmet Altan. Ahmet Altan’ın aslında bizlerden önce “adaletin ve hürriyetin doğduğu yer” Fransa’da isyan eden zencileri ikna etmesi gerekmiyor mu?
“Türkiye’yi Mardinleştirmek Lazım”
Ahmet Altan, Türk ulusal bütünlüğünü ortadan kaldıracak bir batıyla bütünleşme önerirken, diğer taraftan da bu dönüşümü kolaylaştıracak ve hızlandıracak bir takım öneriler de ortaya koyuyor.
Altan; Uyum yasalarının geçmesini, Kürtçe eğitimin serbest bırakılmasını coşkuyla karşılar. Hatta Altan bunlarla yetinmez, “Bölücülüğün propagandasının rahatça yapılabileceği bir Türkiye özlemi”nden bahseder. Bölücü rahatça bölücülüğünü yapabilmelidir. Bugüne kadar hiç kimse bölücülüğün neden kötü bir şey olduğunu ona açıklamamıştır. Ancak Türkiye bugünkü durumu itibariyle tam da Altan’ın istediği bir düzlemdedir; bugün Türkiye’de bölücü olmanın yasal bir yaptırımı yoktur!
Aynı zamanda Altan Türkiye’ye yönelik sosyal bir model arayışındadır. Örneğin çıktığı bir Mardin gezisinde kentteki insanların Arapça, Kürtçe ve Türkçe konuşmaları onun çok hoşuna gider. Farklı ırklardan, dinlerden ve ideolojilerden insanlar bir arada mutlu ve huzurlu bir biçimde yaşayabilmektedirler. Öylesine bir şeydir ki bu; gittiği bir yerde bir MHP’li ve DEHAP’lının arkadaş olabilmelerine de çok sevinmiştir. Bu tam da Altan’ın hayalindeki Türkiye tablosudur.
Ancak Altan’ın tasvir ettiği böylesine bir tablo güçlü bir merkezi otoritenin varlığı ile mümkündür. Güçlü bir devlet ve siyasi otoritenin varlığı Ahmet Altan’ın istediği dostluk ortamının olmazsa olmazıdır. Yani Ahmet Altan o pek övdüğü atmosferi aslında Türk Devleti’ne borçludur!
Ancak, Altan Türk Devletinden vazgeçmek istiyorsa, onun için de koyabileceği bir ad vardır: Lübnanlaşmak. Yani güçlü merkezi otoritenin yokluğunda birbirlerine egemen olmak isteyen etniler, dinler ve farklı toplumsal katmanlar. İç savaş ve ülkeyi yıkıma götüren süreç…
Esasında Türkiye ancak böyle bir süreçten sonra batılılaşabilir. Yoksa toplumsal mutabakat ve milli egemenlik denilen ve halk iradesini yansıtan bir süreç hiç de Altan’ın iddia ettiği gibi kendi kimliğinden vazgeçmez, aksine dayatmalar artıkça kendi tarihsel varlığına daha fazla sahip çıkar. Türk Ulusal Devletinin güçsüzleşmesi, Altan’ın bir takıntı gibi her yazısının en az bir paragrafını meşgul eden “ordunun siyasetteki etkisi”nin azalması ve Türkiye’de Türk ulusuna alternatif yeni kimlikler yaratılması Ahmet Altan’ın özlemleridir. Bu özlemler ise Türkiye’yi bir uzlaşmaya değil bir kavgaya götürür. Zaten Altan’ın sonuna kadar desteklediği AKP iktidarının uygulamaları ve bunların doğurduğu sonuçlar Türkiye’de bir kavga ortamı doğurmuştur.
Sınırlardan Vazgeçme
Altan, çizdiği tüm bu teorik çerçeveyi sınırların kaldırılacağı bir dünya tasviriyle tamamlar. Ulusal kimliğinden, devletinden vazgeçen topluluklar kendi ülke sınırlarından da kaçınılmaz biçimde vazgeçeceklerdir. Böylelikle Altan insanlara ütopik bir enternasyonalizm vaat ederek kendisine “sol” bir görünüm vermeyi de ihmal etmez.
Ancak Altan’ın yapay olduğunu iddia ettiği bu sınırlar, insanlık tarihin geçirdiği çok çeşitli savaşların bir sonucudur. Savaş alanları ise sadece askeri güçlerin değil uygarlıkların çatışmasıdır ve uzun süreçlerin sonucunda ortaya çıkar. Altan’ın ortaya koyduğunun aksine savaşlar daha da şiddetlenerek sürmekte, kutuplar arasındaki çelişmeler daha da artmaktadır.
Bu anlamıyla insanlığın yeni bir evre içerisinde olduğu doğrudur fakat bu hiç de Altan’ın tasvir ettiği bir değişim değildir. Dünyanın birçok coğrafyasında geçici uzlaşmalar savaşa dönüşmektedir. Ezilen dünya giriştiği eylemlerle belirleyici bir aktör olarak dünya tarihindeki yerlerini almaktadır. Bu ise ezilen uluslar açısından daha fazla kan ve gözyaşını ifade eder. Aynı şey ezen batı ulusları için de böyledir. Direnişin artmasıyla batı toplumları bir korku histerisine kapılıp saldırılarını daha da yoğunlaştırmaktadırlar.
Böylesine bir ortam içerisinde herkes kendi kimliğine daha fazla sahip çıkmaktadır. Kimliğe sarılış, sınırlara daha fazla sahip çıkmayı getirir. Dünya üzerindeki sınırlar daha da belirginleşmektedir. Yerel çatışmalar 11 Eylül’den sonra biçim değiştirmiş, mazlumlar ezenleri kendi evlerinde vurmaya başlamışlardır. Bu ise Altan’ın barbarlaşma olarak tanımladığı sürecin aksine, ezilen ulusların kendi kimliklerine sahip çıkma ve öze dönüş sürecidir.
*İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğrencisi
Erkan Karaarslan
Porno Romancı Irkçılık Borozanı: Ahmet Altan
Porno Romancı Irkçılık Borozanı: Ahmet Altan
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi