[COLOR=Purple]DANİMARKA PRENSİ HAMLET'İN TRAGEDYASI
[COLOR=Purple]Lev S. Vygotski
Gizemliliği konusunda söz birliği edilen Hamlet tragedyası, Shakespeare'in öteki tragedyalarından en başta olayların izleyiciler tarafından anlaşılmayacak ve onları şaşkınlığa düşürecek bir biçimde gelişmesiyle ayrılmaktadır. Bu nedenle Hamlet üzerine kaleme alınmış incelemelerin ve eleştirel yazıların hemen hemen tümü bir yorum niteliği taşımakta ve de hep aynı örneği izlemektedir; yani yapıtı örten giz perdesini aralamaya çalışılmaktadır. Bu gizi şöyle formüle edebiliriz: Babasının hayaletiyle konuştuktan sonra kralı öldürmesi gereken Hamlet bunu neden gerçekleştirmemektedir, ve tragedyada baştan sona kadar niçin Hamlet'in eylemsizlik öyküsü egemendir? Shakespeare herhangi bir açıklamada bulunmadığı için, eleştirmenler Hamlet'in kararsızlığını iki nedene bağlar:
Birincisi, Hamlet'in karakteri ve başından geçen olaylar; öteki de nesnel koşullar. Birinci grupta yer alan eleştirmenler sorunu Hamlet'in karakterine indirgeyerek Hamlet'in öc alma olayına töre açısından karşı çıktığı ya da karakteri gereği kararsız ve iradesiz olduğu ya da, Goethe'nin belirttiği gibi, güçsüz omuzlara çok ağır bir sorumluluk yüklendiği için hemen öc almadığını kanıtlamaya çalışırlar. Tragedyayı tamamen açıklamadıkları için bu yorumların bilimsel bir değer taşımadıkları kesinlikle söylenebilir; çünkü bunların tam karşıtı görüşler de aynı haklılıkla savunulabilir. Bilim adamları safdilce davranarak sanki söz konusu canlı ve reel bir insanmış gibi, Hamlet'in kararsızlığını düşünce tarzına, anlayışına vermektedir. Gösterdikleri kanıtlar oyunun sanatsal kuruluşuna değil, bütünüyle yaşama ve insan doğasının önemine dayanan kanıtlardır. Bu eleştirmenler Shakespeare'in iradesiz bir insanı sergileme ve ağır bir sorumluluk altına giren, ama bunun için yeterli gücü bulunmayan bir kişinin iç dünyasında süregiden bir tragedya yazma amacını güttüğünü öne sürmektedir. Hamlet'in karşıt karakter özelliklerini betimleyen ve olağanüstü bir kararlılığa, soğukkanlılığa, yürekliliğe sahip bir insan olduğunu, ahlaki mülahazalar nedeniyle en küçük bir duraksama göstermediğini kanıtlayan birçok sahneyi göz önüne almaksızın Hamlet'i büyük bölümüyle güçsüzlüğün ve irade zayıflığının tragedyası olarak görmektedir.
Başka bir grup eleştirmen de Hamlet'in kararsızlığının nedenlerini, amacını gerçekleştirme yolunda karşısına çıkan nesnel engellerde arar. Kralın ve saraydakilerin Hamlet'e karşı güçlü bir direnç gösterdiklerini, olanak bulamadığı için Hamlet'in kralı hemen öldüremediğini belirtir. Karl Werder'i izleyen bu eleştirmenler grubu, Hamlet'in görevinin kralı hemen öldürmek değil, önce maskesini indirmek, herkesi onun suçluluğuna inandırmak ve ancak ondan sonra cezalandırmak olduğunu öne sürer. Bu eleştirmenler kendilerini yanılgıya düşüren iki önemli noktayı görmezler: Birincisi, Hamlet'in önünde duran görevle ilgili tragedyada ne dolaylı ne de doğrudan söylenmiş böyle bir söz vardır. Bu eleştirmenler Shakespeare'in amacına sorunu karmaşıklaştıran yenilerini ekler ve ayrıca kanıt göstermek için trajik-olanın estetiği yerine, daha çok sağduyuya ve gündelik yaşamın olasılıklarına başvururlar. İkinci yanılgıları, kararsızlığının öznel niteliğini Hamlet'in de anladığını, kendisini duraksatan şeyin ne olduğunu kavrayamadığını, bunun için de, olayların tümünü açıklamaya yarayacak kadar önem taşımayan birkaç değişik nedeni yine kendisinin sıraladığını açık seçik sergileyen birçok sahneyi ve monologu gözardı etmelerinden kaynaklanır.
Her iki gruptaki eleştirmenler de bu tragedyanın son derece gizemli olduğu konusunda söz birliği eder. Yalnız bunu itiraf etmeleri bile, gösterdikleri kanıtları tüm inandırıcılığından yoksun bırakır.
Eğer düşünceleri doğru olsaydı, o zaman tragedyada herhangi bir gizin bulunmadığı söylenebilirdi. Shakespeare bilerek ikircimli ve kararsız bir insanı betimlemek istediyse giz bunun neresindedir? Daha başlangıçta, kararsızlıktan ileri gelen bir duraksamanın söz konusu olduğunu görür ve anlardık. Güçlüğün dış engellerden doğduğunu öne süren ikinci gruptaki eleştirmenler haklı olsaydılar ve tragedya da bir giz perdesinin ardında bulunsaydı. Hamlet irade zayıflığı üzerine yazılmış kötü bir oyun olacaktı. Ve o zaman, Hamlet, Shakespeare'in dramatik bir yanılgısıdır, yargısına varmak zorunda kalacaktık; çünkü tragedyanın gerçek anlamını oluşturan dış engellere karşı savaşımı Shakespeare açık seçik betimleme başarısını gösterememiştir, çünkü bu savaşım da bir giz perdesinin ardında kalmaktadır. Eleştirmenler Hamlet'in gizini, tragedyada bulunmayan ikincil-olanı ve doğal-olmayanı, bazı mühalazaları ve düşünceleri metne taşıyarak çözmeye çalışmakta, ve tragedyaya sanki sağduyu düzeyinde açıklanması gereken yaşamdaki karmaşık bir olaymış gibi yaklaşmaktadırlar. Ludwig Börne'nin sözlerine göre tablonun üzerine "bir tül" asılıdır, "tabloyu yakından görmek için tülü kaldırmak istiyoruz, ama tülün kendisi de resimdir." Bu sözler Hamlet için de geçerlidir, Gizin tragedyaya yerleştirildiğini, tragedyanın bile bile giz olarak kurulduğunu, ve bunun mantıksal yönden açıklanamayacak bir giz olarak kavranılması ve anlaşılması gerektiğini kanıtlamak çok kolaydır. Eleştirmenler Hamlet'in gizini kaldırdıklarında, tragedyayı özünden yoksun bırakacaklardır.
Oyunun gizemliliği üzerinde bir parça daha duralım! Tüm fikir ayrılıklarına karşın eleştirilerin hemen hemen tümü oyunun belirsizliğine, kavranılmazlığına ve anlaşılmazlığına değinmektedir. Gessner Hamlet'in bir "maskeler tragedyası" olduğunu söylemekte, Kuno Fischer de Gessner'in görüşünü şöyle açıklamaktadır: "Hamlet ve tragedyasının karşısında kendimizi adeta bir perdenin önündeymiş gibi hissederiz ve bu perdenin ardında bir resmin bulunduğunu sanırız. Sonunda bu resmin perdenin kendisinden başka bir şey olmadığını farkederiz." Börne'ye göre Hamlet "anlamsızlıktır, ölümden ve doğmamış olandan daha kötüdür." Goethe bu tragedyanın iç bunaltıcı, karanlık sorunundan söz eder. Schlegel onu akıl dışı bir denklemle karşılaştırır; Baumgart ise Hamlet'in çok yönlü ve şaşırtıcı bir olaylar dizisi içeren karmaşık bir efsane olduğunu söyler. Kuno Fischer "Hamlet tragedyası gerçekten bir labirente benzemektedir." diyerek bunu onaylar. Georg Brandes "Hamlet'te 'bütünün anlamı' yüzeyde bulunmamaktadır. Shakespeare'in bu tragedya üzerinde çalışırken tasarladığı ideal açıklık değildi. Burada yeterince giz ve çelişki vardır, ama oyunun çekiciliği, işte bu hiç de az olmayan karanlık bölümüne dayanmaktadır." der. Brandes "karanlık" kitaplardan söz ederken Hamlet'i de bunlar arasına katar: "Tragedyada zaman zaman olayların dış görünüşüyle özü arasında bir ayrılık ortaya çıkmaktadır." Ten Brink şunları yazar: "Hamlet bir giz olarak kalır ve bunun yapay, uydurulmuş değil, tersine eşyanın doğasına uygun bir biçimde temellendirilmiş bir giz olduğu hissedilir." Dowden de şöyle der: "Ama Shakespeare, düşünceleri her zaman uyaran ve hiçbir zaman sonuna kadar açıklanamayacak bir öğe olarak kalan bir giz yaratmıştır. Bu nedenle hiç kimse herhangi bir düşüncenin ya da büyülü bir sözün oyundaki güçlükleri ortadan kaldıracağını ya da karanlıkta olan her şeyi birdenbire aydınlatacağını sanmamalıdır. Belirsizlik, yerine getirilmesi gereken bir ödeve değil, yaşamı hedefleyen bu yapıta özgüdür; ancak bu yaşam, bir insanın gece ile gün ışığı arasındaki alacakaranlığın sınır çizgisi boyunca geçip giden bu öyküsü araştırmaya gelmeyen ve pusulayı şaşırtan bir şeye... sahiptir."
Örnekleri sonsuza kadar sürdürmek mümkün, çünkü birkaçı dışında eleştirmenlerin hemen hemen hepsi aynı şeyi söylemektedir. Tolstoy ve Voltaire gibi Shakespeare eleştirmenleri bile aynı görüştedir. Voltaire Semiramis adlı tragedyasının önsözünde, "bu tragedyadaki olayların seyrinden daha kuralsız ve karmaşık olan" başka bir şey yoktur, diye yazar. Rumelin'e göre oyuna baştan sona kadar belirsizlik egemendir. Ancak bütün bu eleştiriler bu belirsizlikte, ardında özün gizlendiği kabuğu, ardında resmin gizlendiği perdeyi, tabloyu örten tülü görürler. Eğer eleştirmenlerin savları doğruysa, o zaman Hamlet'in neden böylesine gizemli ve anlaşılmaz olması gerektiği açıklığa kavuşmamaktadır. Ayrıca bu gizin genellikle abartıldığı ve daha çok yanlış anlaşılmalara dayandığı da söylenmelidir. Mereşkovski'nin görüşü de bu tür yanlış anlaşılmalardan biridir: "Babasının ruhu Hamlet'e gösterişli, romantik bir kılıkta, gökgürültüleri ve yersarsıntıları arasında görünmektedir... Babasının ruhu Hamlet'e postmortal (ölüm sonrası) gizlerden, tanrıdan, kan ve öc almaktan söz eder." Gerçek Hamlet'te bu tür şeylerin bulunmadığını eklemeye sanırım gerek yoktur.
Bu durumda gizemliliği tragedyadan ayırmaya, türlü tablodan kaldırmaya çalışan tüm eleştirileri reddetmek zorundayız. Ancak öte yandan bu eleştirilerin, Hamlet'in karakter ve davranışlarındaki gizemliliğe karşı nasıl tepki gösterdiklerini izlemek de ilginç olacaktır. Börne'ye göre, "Shakespeare kuralların kulu değildir, o bir kraldır. Eğer o da ötekiler gibi olsaydı, şöyle söylenebilirdi: Hamlet tüm dramatik biçimlendirmelere karşı koyan lirik bir karakterdir." Bu yerini bulmayan görüşe Brandes de katılır: "Eyleme geçmeyen bir kahramanın bu dramatik garip görünüşünün belli bir ölçüde oyunun tekniğine bağımlı olduğu unutulmamalıdır. Eğer Hamlet babasının ruhuyla konuştuktan sonra kralı hemen öldürseydi, o zaman oyun tek bir perdede sona erecekti. Bu nedenle ertelemelerin oyunda yer alması gerekli görülmüştür." Ancak durum böyle olsaydı, süje'nin bir tragedyaya uygun düşmediği, Shakespeare'in hemen sona erdirebilecek bir olayı yapay şekilde uzattığı ve tek bir bölüme sığdırabileceği dört gereksiz perdeyi oyuna eklediği söylenebilirdi. Aynı düşünceyi çok güzel formüle ederek Montague da vurgulamaktadır: "Eyleme geçmeyiş ilk üç perdenin eylemini oluşturmaktadır." Beck bu görüşe çok yaklaşır; oyunun konusuyla kahramanın karakteri arasındaki çelişkiden çıkarak açıklar her şeyi: Konu, olayların akışı Shakespeare'in süje'ye kalıp olarak seçtiği bir vakayiname'den ve Hamlet'in karakteri de Shakespaere'den kaynaklanmakta, bunlar arasında uzlaşmaz bir çelişki bulunmaktadır. "Shakespeare yapıtına tamamen egemen değildi ve oyunu oluşturan öğeleri istediği gibi kullanma olanağı da yoktu." Bu durum vakayiname tarafından etkilenmekteydi. İşte sözü edilen de bu değil mi aslında! Ne var ki, başka açıklamalar aramayı yararsız bulmak, işin kolayına kaçmaktır. Böylece yeni bir eleştirmenler grubuna geliyoruz şimdi; bu grupta yer alanlar Hamlet'teki gizin çözümünü, Brandes'in ana hatlarıyla belirttiği gibi, ya tiyatro tekniğinin koşullarında ya da bu tragedyanın da doğduğu edebiyat tarihinin köklerinde ararlar. Ama bu durumda teknik kuralların yazarın yeteneğine ya da süjedeki tarihsel niteliğin bu süje'yi sanatsal açıdan işleme olanaklarına üstün geldiğinin söylenebileceği açık değil midir? Her ikisinde de Hamlet, tragedyasına uygun bir süje seçmesini bilemeyen Shakespeare'in bir yanılgısı anlamına gelmektedir. Ve o zaman Şukovski şunları söylerken haklı olmaktadır: "Doğrusu hiç anlamadığım Shakespeare'in başyapıtı Hamlet beni şaşırtıyor.
Hamlet'te bu kadar çok şey bulanlar, aslında Hamlet'in meziyetlerinden çok kendi düşünce ve imgelem zenginliklerini kanıtlıyorlar.
Shakespeare'in tragedyasını yazarken Tieck ve Schlegel'in düşündüklerinin hepsini göz önüne aldığını sanmıyorum. Tieck ve Schlegel tragedyada ve şaşırtıcı tutkularında kavranılmaz gizleriyle insanoğlunun tüm yaşamını görüyorlar... Kendilerine Hamlet'i okumalarını ve sonra bu akıl almaz hilkat garibesi ile ilgili düşüncelerini bana ayrıntılarıyla bildirmelerini rica ettim.
Hamlet rolünün canlandırılamayacağını öne süren Gonçarov da aynı kanıdaydı: "Hamlet tipik bir rol değildir, onu kimse oynayamaz ve bugüne kadar bu rolün altından kalkmış bir oyuncu da yoktur... Oyuncunun, tıpkı Ezeli Yahudi(1) gibi, kendisini bu rol içinde eritmesi zorunludur... Hamlet'in özelliklerini sıradan, normal bir ruh durumuyla algılamak mümkün değildir." Ancak Hamlet'teki kararsızlığın nedenlerini teknik ya da tarihsel koşullarda arayan edebi-tarihsel ve biçimsel açıklamaların, Shakespeare tarafından kesinlikle kötü bir oyun kaleme alındığı sonucunu çıkarma eğilimi taşıdıklarını düşünmek bir yanılgı olur. Birçok edebiyat bilimci bu zorunlu duraksamadan kaynaklanan olumlu estetiksel anlama da dikkatleri çeker.
Örneğin Volkenstein, Hamlet'in aslında iradesiz bir kişi olduğuna inanan Heine, Börne, Turgenyev gibi yazarların görüşlerine karşıt bir görüşü savunur. Bu yazarların düşünceleri Hebbel'in şu sözlerinde anlatımlarını bulur: "Hamlet daha tragedyaya başlamadan önce ölmüştür. Gördüklerimiz bu ölüden doğan güller ve dikenlerdir." Volkenstein dramatik bir yapıtın ve özellikle bir tragedyanın gerçek niteliğinin tutkuların olağanüstü bir biçimde yükselmesinden ileri geldiğine ve bunun da her zaman kahramanın içsel gücünden kaynaklandığına inanır. Bu nedenle Volkenstein, Hamlet'in iradesiz bir kişi olduğu kanısının, "kimi zaman en ciddi yazın eleştirisini bile belirlemiş söz malzemesine körükörüne bir güven duyulmasıyla eşanlamlı" olduğu görüşündedir. "...Oyun kahramanlarının sözüne inanmamalı, nasıl davrandıkları incelenmelidir. Hamlet de son derece enerjik davranmakta, krala, tüm Danimarka sarayına karşı uzun ve kanlı bir savaş yürütmektedir. Adaletin yerine gelmesi için harcadığı trajik çabalar sırasında krala üç kez kararlı bir biçimde saldırmaktadır: İlk defasında Polonius'u öldürür, ikincisinde dua eden kralı bağışlar, ve üçüncüsünde -tragedyanın sonunda- Hamlet kralı öldürür. Zengin bir hayal gücüyle babasının hayaletince iletilen bilgilerin doğruluk derecesini ölçmek için 'Fare Kapanı' oyununu sahneye koyar; Rosenkranz ile Güldenstern'i ustalıkla ortadan kaldırır. Hamlet gerçekten insanüstü bir savaş vermektedir... Hamlet'in fiziksel yapısı da esnek ve güçlü karakterine uymaktadır: Leartes Fransa'nın en iyi silahşörüdür, ama Hamlet onu yenerek usta bir savaşçı olduğunu kanıtlar (Hamlet'in hantal biri olduğunu öne süren Turgenyev'in sözlerine ne kadar da ters düşmekte!). Tragedyanın kahramanı baştan aşağı bir irade örneğidir... Eğer başkişi kararsız ve zayıf olsaydı o zaman Hamlet üzerimizde bir tragedya etkisi bırakmayacaktı." Bu görüşte ilginç olan, dikkatlerin yalnızca Hamlet'in gücünü ve yürekliliğini belirten özelliklere çekilmesi değildir. Hamlet'in önüne dikilen engellerin defalarca vurgulanmış olması gibi, bu özelliklere de birçok kez dikkatler çekilmişti. Bu görüşün ilginç yanı, tragedyada Hamlet'in iradesizliğini dışavuran tüm malzemenin yeniden yorumlanmasıdır. Volkenstein Hamlet'in kendi kendini kararsızlıkla suçladığı tüm monologları, kendine yönelttiği uyarımlar olarak ele almakta ve bunların Hamlet'in zayıflığına değil, irade gücüne kanıt oluşturduklarını belirtmektedir.
Hamlet'in iradesizliğe ilişkin tüm yakınmaları, Volkenstein'a kalırsa onun olağanüstü irade gücüne ek birer kanıt oluşturur.
Hamlet insanüstü bir savaş yürütmektedir, güç ve enerji doludur, ama yine de hoşnut değildir ve daha fazlasını istemektedir kendinden. Böylece bu yorum, çelişkinin oyunda boşuboşuna yer almadığını ve bunun sadece görünüşte bir çelişki olduğunu göstererek durumu kurtarmaktadır. Demek ki Volkenstein'in savına göre, Hamlet'in irade zayıflığına ilişkin sözlerini ondaki irade gücünü ortaya koyan en etkili kanıtlar olarak görmek yerinde olacaktır. Ne var ki bu yorum da soruna bir çözüm getirmekten uzaktır. Gerçekten de bir çözüm getiriyormuş gibi görünüyorsa da aslında Hamlet'in karakterine ilişkin eski görüşleri yinelemektedir. Hamlet'in neden duraksadığını, Brandes'in dediği gibi kralı birinci perdede, babasının ruhuyla görüştükten sonra neden hemen öldürmediğini ve tragedyanın birinci perdenin sonunda neden bitmediğini açıklamamaktadır. Soruna bu yönden bakıldığında, o zaman Werder'den kaynaklanan ve Hamlet'in duraksamasındaki gerçek nedeni dış engellerde gören akıma ister istemez katılmak zorunda kalınmaktadır. Ancak böyle bir tutum, oyunun dolaysız anlamıyla açık bir çelişkiye düşmek demektir. Hamlet insanüstü bir savaş vermektedir- eğer Hamlet'in karakterinden hareket edilirse bu onaylanabilir; Hamlet'in gerçekten çok güçlü olduğunu varsayalım. Ama kime karşı savaşmaktadır Hamlet? Bu savaş kimi hedef almaktadır? Ve nerede dışavurmaktadır kendini? Bu sorularla birlikte, kaçınılmaz olarak Hamlet'in rakiplerinin güçsüz, kralı öldürmekten alıkoyan nedenlerin yetersiz olduğu ve kendisine karşı çevrilen dolaplara körükörüne boyun eğdiği ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de eleştirmenler dua ettiği için kralın kurtulduğunu vurgulamaktadır, ama tragedyada Hamlet'in dindar biri olduğunu ve kralı öldürmeyiş nedeninin çok güçlü bir duygudan ileri geldiğini anıştıran bir ipucu var mıdır? Tam tersine, bu neden tümüyle bir rastlantı sonucu belirir ve bizce kolay kolay anlaşılmaz. Hamlet kralın yerine yine bir rastlantı sonucu Polonius'u öldürüyorsa, bu durum, aldığı kararın "Fare Kapanı" oyunundan sonra olgunlaştığını gösterir. O zaman da kılıcını krala karşı neden tragedyanın sonunda çektiği sorusu çıkmaktadır ortaya. Yürüttüğü savaş bazı nedenler yüzünden ne denli planlı, rastlantısal, kesintili ya da sınırlı olursa olsun, Hamlet kendisine yöneltilen darbeleri savuşturmakta, ama saldırıya geçmemektedir. Rosenkranz ile Güldenstern'in öldürülüşü, Hamlet'in kendini savunmasından başka birşey değildir, ve doğallıkla bir insanın kendini savunmasını insanüstü bir savaş diye tanımlayamayız. Völkenstein'ın önemle üzerinde durduğu ve Hamlet'in kralı öldürmek üzere üç kez giriştiği çabanın, aslında eleştirmenlerce öne sürülen savın tam tersini kanıtladığını ileride belirtme olanağı bulacağız. Moskova İkinci Sanat Tiyatrosu'nda bu yoruma dayanarak sahneye konan Hamlet de aynı şekilde soruna herhangi bir açıklama getirmemektedir. Burada, teoride karşılaştıklarımızı pratikte gerçekleştirmeye çalışılmıştır. Yönetmenler iki insan tipinin karşı karşıya gelişini ve savaşa tutuşmalarını çıkış noktası almışlardır. "Biri karşı çıkan, yaşamının içeriğini oluşturan şeylerin gerçekleşmesi için kahramanca savaşan kişidir. İşte bu bizim Hamlet'imizdir. Hamlet'in oyuna egemen olan önemini açık seçik göstermek ve iyice belirtmek için metni büyük ölçüde kısaltmak ve oyunun temposunu düşürebilecek herşeyi metinden çıkarmak zorunda kaldık... Hamlet daha ikinci perdenin ortasında kılıcını eline almakta ve tragedyanın sonuna kadar kınına sokmamaktadır. Hamlet'in eylemlerini de aynı şekilde yoluna dikilen engelleri çoğaltarak vurguladık. Kral Claudius Hamlet'in yolunu kesen her şeyi kişiliğinde canlandırmaktadır... Ve Hamlet'imiz kralın kişiliğinde canlanan her şeye karşı kendiliğinden ve tutkulu bir savaş vermektedir... Amacımızı daha iyi belirtmek için Hamlet'teki olayları Ortaçağ'a aktardık."
Yönetmenler bu sözleri kaleme aldıkları bir bildirgede açıkça söylüyor ve tragedyanın anlaşılması, sahneye uyarlanabilmesi için oyunda üç ayrı işlem yaptıklarını itiraf ediyorlar: Önce, bu yorumu ters yönde etkileyecek her şeyi metinden çıkarmışlar; sonra Hamlet'in yoluna çıkan engelleri çoğaltmışlar, ve son olarak da abartmalara başvurarak, Renaissance'ın oyunda ete kemiğe büründüğü görüşünden yana olanlara karşın, olayları Ortaçağ'a aktarmışlardır. Yapılan bu üç değişiklikten sonra her çeşit yorumun başarı şansına sahip olacağı açıktır, oysa bu değişikliklerin Shakespeare tarafından kaleme alınanları tam karşıtına dönüştürdüğü de ortadadır. Bu yorumu sahnede gerçekleştirebilmek için böylesine radikal değişiklikleri gerekli kılan durum, öykünün gerçek içeriğiyle bu tür yorumlanmış içeriği arasındaki büyük çelişkiye belirgin bir kanıt oluşturmaktadır. Shakespeare'in metniyle bu yorum arasındaki çelişkiyi göstermek için, oyunda oldukça önemsiz bir rolü olan kralın burada Hamlet'e eşdeğerli kahraman bir kişiye, Hamlet'in rakibine dönüştüğünü belirtmek yeterli olacaktır. Hamlet baştan aşağı yürekli, aydınlık bir irade örneğini, kutuplardan birini oluştururken, kral korkaklığı, karanlık iradeyi, öteki kutbu simgeleştirmektedir. Kralın rolünü yaşamdaki tüm kötülüklerin simgesi şeklinde sınırlamak istenirse, o zaman sorunun özü gereği Shakespeare'in amacına tamamen ters düşen yeni bir tragedyanın yazılması gerekir.
Hamlet'in duraksamasına ilişkin, her ne kadar biçimsel mülahazaları temel alsalar da, tragedyanın gizini birçok yönden açıklayan ve metni değiştirmeye kalkışmayan yorumlar gerçeğe daha çok yaklaşmaktadır. Bunlar arasında, Hamlet'in kuruluşundaki kimi özellikleri Shakespeare sahnesinin tekniğinden ve yapısından çıkarak açıklayan yorumlar da bulunmaktadır. Bu tür yorumlar, örneğin Prails'in saptadığı Shakespeare tragedyalarındaki zamansal süreklilik yasasını içerirler; bu yasa sahne düzenine karşı izleyicilerin ve yazarın modern sahne tekniğine oranla tamamen değişik bir tutum almalarını gerektiriyordu. Bugün oyunlar perdelere bölünmüştür. Her perde, sadece o perde içinde aktarılan olayları içeren kısa bir zaman dilimini kapsar. Uzun süreli olaylarla uğradıkları kesintiler perdeler arasında yer almakta ve izleyicilerin de bunlardan daha sonra haberi olmaktadır. Bir perde ötekinden uzun yılları kapsayan bir zaman dilimiyle ayrılmış olabilmekte ve bütün bunlar da belirli yazış tekniklerini gerektirmektedir. Shakespeare döneminde ise, oyun görünüşte perdelere ayrılmadan, gösterim perde araları tarafından bölünmeden, olaylar kesintiye uğramadan sürerken ve her şey izleyicilerin gözleri önünde geçerken durum tamamen değişikti. Bu dikkate değer estetiksel konvansiyon'un (sayma) oyunların yapısı için kompozisyon açısından ne denli büyük bir önem taşıdığı görülmektedir, ve Shakespeare dönemindeki sahne tekniği ile sahne estetiğini yakından tanırsak, kimi sorunları açıklığa kavuşturabiliriz. Ancak sınırı aşar ve bir yöntemin teknik zorunluluğunu saptamakla sorunu çözdüğümüz kuruntusuna kapılmaya başlarsak, o zaman büyük bir yanılgıya düşeriz. Her yöntemin o günkü sahne tekniğine ne denli bağımlı olduğunu göstermek zorunludur, ama hiçbir zaman yeterli değildir. Ayrıca yöntemin psikolojik önemi. Shakespeare'in benzeri birçok yöntem arasından neden bu yöntemi seçtiği de gösterilmelidir; çünkü herhangi bir yöntemin sadece teknik zorunluk nedeniyle seçildiğini varsaymak mümkün değildir; o zaman sanatta salt tekniğin egemen olduğu kabul edilecektir. Kuşkusuz teknik, oyunun kuruluşunu belirler, ama teknik olanaklar içinde her teknik yöntem ve olgu bir yere kadar estetik bir olgu düzeyine yükselir. Basit bir örnek verirsek, Silverswan şöyle der: "Belirli bir sahne kuruluşu ozanı sınırlar. Oyuncuların sahneyi terketmelerinin kaçınılmazlığını ya da bir oyunu, bir perdeyi ölüm sahnesiyle sona erdirmenin olanaksızlığını vurgulayan örnekler kategorisi arasına, olayların sonunda sahnede ölülerin yattığı oyunlar da girer. Bu ölülerin ayağa kalkarak sahneden çekilmeleri mümkün değildir; işte bu nedenle örneğin Hamlet'te tamamen gereksiz olan Fortinbras sadece şu sözleri söylemek için yanındakilerle birlikte sahneye çıkar:
'Kaldırın ölüleri!
Bu gördüklerimiz Savaş meydanlarına yaraşır, buraya değil(2)
Ve ölüleri taşıyarak herkes sahneyi terkeder.
Okurlar Shakespeare'in tek bir yapıtını bile dikkatle incelerse, bu örnekleri hiç güçlük çekmeden çoğaltabilir. "İşte size Hamlet'teki son sahneyi salt teknik mülahazalara dayanarak açıklamaya çalışan bir yorum örneği. Olaylar izleyicilerin gözleri önünde ve kapanacak perdesi olmayan bir sahnede geçtiği için ozanın oyunu her defasında ölüleri birilerine taşıtarak bitirmek zorunda kaldığı tartışma götürmez. Kuşkusuz tiyatro tekniği bu anlamda Shakespeare'i sınırlamıştır. Hamlet'in son sahnesinde ölüleri mutlaka taşıtmak zorundaydı, ama öte yandan bunu değişik biçimlerde gerçekleştirme olanağına da sahipti: aynı şekilde sahnede bulunan saraya ait kişiler ya da askerler de bu işi yapabilirlerdi. Bu teknik zorunluluktan çıkarak hiçbir zaman, Fortinbras'ın sadece ölüleri taşımak için sahnede göründüğü ve aslında tamamen gereksiz olduğu sonucuna varamayız. Bunun için Kuno Fischer'in yorumuna bir kez göz atmak yeterlidir. Fischer'e göre burada bir öç teması, öldürülen babalarının öcünü almak üzere ortaya çıkan üç değişik insanın -Hamlet, Leartes, Fortinbras- kişiliğinde canlandırılır ve anlatılır. Bu durumda, Fortinbras'ın oyunun sonunda sahneye çıkmasıyla bu temayı yetkin bir sonuca ulaştıran ve yengi kazanmış Fortinbras'ı kendisiyle sürekli karşıtlık oluşturan öteki iki kişinin ölülerinin yattığı yere getiren derin sanatsal anlamı daha iyi anlar, ve böylece teknik yasanın estetiksel anlamını kolayca meydana çıkarırız. Bu tür araştırmaların yardımına daha birçok kez başvuracağız, ve özellikle Prails tarafından saptanmış yasanın Hamlet'in duraksamasını açıklarken bize çok yardımı dokunacaktır. Yalnız bu durum sadece araştırmanın başlangıcı için geçerlidir, yoksa araştırmanın bütünü için değil. Her defasında sorun, bir yöntemin teknik zorunluğunu saptarken aynı zamanda estetiksel amaca uygunluğunu da birlikte kavramaktır. Tersi durumda ozanın tekniğe değil, tekniğin ozana egemen olduğunu, oyun tek perde değil de beş perde halinde kaleme alındığı için Hamlet'in dört perde boyunca eyleme geçmediğini kabul ederek Brandes'in düşüncesine katılmamız gerekir; ayrıca Shakespeare ile öteki yazarları aynı ölçüde sınırlayan bu tekniğin Shakespeare'in tragedyasında çağdaşlarının tragedyalarına oranla neden değişik bir estetiksel izlenim yarattığını, üstelik aynı tekniğin Shakespeare'i neden Othello, Kral Lear, Macbeth ve Hamlet'i değişik tarzlarda kaleme almak zorunda bıraktığını hiçbir zaman anlayamayız. Görünüşe göre ozan, yaratıcı özgürlüğe karşın, uyguladığı teknik tarafından çizilmiş sınırlar içinde tutmaktadır kendisini. Soruna açıklık getirmeyen yorumlara özgü aynı yetersizliği, Hamlet'i sanatsal biçimin gereklerinden çıkarak açıklamaya çalışan varsayımlarda da görürüz. Sanatsal biçimin gerekleri aynı şekilde doğru olan, tragedyanın anlaşılması için zorunlu yasaları saptamakta, ama bu yasalar tragedyayı açıklamaya yetmemektedir. Eichenbaum yeri geldikçe Hamlet'ten söz eder: Gerçekte tragedya, Schiller duraksamanın psikolojisini biçimlendirmek istediği için durgunlaşmaz, tam tersine: Tragedya durgunlaşmak zorunda olduğu için Wallenstein duraksar ve bu günlüğün belli olmaması gerekir. Durum Hamlet'te de aynıdır. Kişilik olarak Hamlet'i ele alan yorumlar boşuna taban tabana zıt değildir ve hepsi kendi açılarından haklıdır, çünkü hepsi de aynı ölçüde yanılır. Hem Hamlet hem de Wallenstein trajik biçimi canlandırmak için zorunlu olan iki görünüş içinde verilmiştir: İtici ve engelleyici güçler olarak. Süje şemasına uygun basit bir ilerleme hareketinin yerini, karmaşık figürleri betimleyen bir dans alır. Bu, psikolojik yönden neredeyse bir çelişkidir... Psikoloji sadece güdülenmeyi sağladığından bu durum yerini bulmaz: Bir kişilikmiş gibi görünen başkişi aslında maskeden başka bir şey değildir. Shakespeare tragedyaya babasının ruhunu katarak Hamlet'i bir filozof yapmıştır. Schiller tragedyada tempoyu sağlamak için Wallenstein'ı istemediği halde neredeyse bir hain durumuna düşürmüş, ve durgunluğu güdülendiren astrolojik bir öğeye yer vermiştir."
Eichenbaum'un, sanatsal biçimi canlandırmak için başkişinin olayları hem hızlandırmasının hem de yavaşlatmasının zorunlu olduğu görüşüne katılıyoruz. Ancak bu görüş bize Hamlet örneğinde neyi açıklamaktadır? Olayların sonunda ölüleri taşımak için Fortinbras'ın sahneye çıkmasının zorunluğunu açıklayan görüşten bir adım bile ileri götürmez bizleri; çünkü hem sahne tekniği hem de biçimin tekniği ozanı doğallıkla sınırlamaktadır. Ne var ki bu, Schiller gibi Shakespeare için de geçerlidir. O zaman niçin birinin Wallenstein'ı ötekinin de Hamlet'i kaleme aldığı sorusu ortaya çıkmaktadır. Aynı teknik ve de sanatsal biçimi canlandırmaya ilişkin aynı gerekler niçin bir defasında Macbeth'in diğerinde ise Hamlet'in doğmasına neden olmuştur? Hem de bu iki oyun kuruluşları bakımından birbirlerine taban tabana zıt olmalarına karşın. Bir an için, başkişideki ruhsal durumun izleyicilerde beliren bir yanılsama olduğunu ve yazar tarafından güdülendirme olarak oyuna eklendiğini varsayalım. O zaman yazarca seçilen güdülendirmenin acaba tragedya için hiçbir önemi yok mudur? Bu bir rastlantıya mı bırakılmıştır? Aslında bir anlam taşımakta mıdır, yoksa trajik-olanın yasaları hangi güdülendirme ya da hangi somut biçim altında ortaya çıkarsa çıksın hep aynı şekilde mi etkide bulunmaktadır?
Tragedya yazarının izleyicilerde uyanan merak duygusunu bilerek tatmin etmemesi, onları heyecanlandırması gerektiğini söyleyen Schiller'e karşı çıkacak değiliz. Ama bu yasa bize yabancı olmasa bile, bu duygunun neden Macbeth'de çok hızlı gelişen bir olaylar dizisi içinde, Hamlet'te ise tam tersi bir durumda tatmin edilmediğini hiçbir zaman kavrayamayacağız. Eichenbaum bu yasanın yardımıyla Hamlet'in anlaşılır duruma getirileceğine inanır. Shakespeare tragedyaya Hamlet'in babasının ruhunu katmıştır -bu, hareketin güdülendirilmesidir; ve Hamlet'i bir filozofa dönüştürmüştür- bu da durgunluğun güdülendirilmesidir. Schiller ise başka güdülendirme öğelerine başvurmuştur; felsefe Schiller'de astrolojik öğeyi, ihanetin ruhunu temsil eder. O zaman da aynı nedenden niçin iki ayrı sonucun çıktığı sorusu belirir. Ya da burada gösterilen nedenin yerini bulmadığını, daha doğrusu yetersiz olduğunu, her şeyi doğru olarak açıklamak bir yana, ana soruna bile değinmediğini kabul etmek zorundayız. Basit bir örnek verirsek, Eichenbaum şöyle der:
"Nedense 'ruhsal durumları' ve 'kişileri belirleyen özellikleri' çok severiz. Safdilcesine sanatçının bir ruhsal durumu ya da bir karakteri 'betimlemek' için kalemi eline aldığına inanırız. Hamlet sorunu üzerinde kafa yorarız: Shakespeare Hamlet'in kişiliğinde acaba kararsızlığı mı yoksa başka bir şey mi anlatmak 'istiyordu'? Gerçekte ise sanatçının böyle bir kaygısı yoktur, çünkü psikolojik sorunlarla hiç uğraşmamıştır, üstelik bizler de Hamlet'i psikoloji öğrenmek için izlemeyiz."
Bütün bunlar doğrudur. Ancak başkişinin karakteri ile psikolojisinin seçimi yazar için bir önem taşımamakta mıdır? Hamlet'i kararsızlığın psikolojisini incelemek için izlemediğimiz doğrudur, ama öte yandan Hamlet başka bir karaktere sahip olsaydı oyunun tüm etkisini yitireceği de doğrudur. Kuşkusuz sanatçı tragedyada bir ruhsal durumu ya da bir karakteri anlatmak istememiştir. Ama başkişinin psikolojisi ile karakteri önemsiz, rastlantısal ve isteğince bir moment değil, tersine bir parça estetiksel olan çok önemli bir öğedir. Bu nedenle Eichenbaum'un Hamlet yorumunu, tek sözcükle çok kötü bir yorum diye niteleyebiliriz. Hamlet bir filozof olduğu için olayların yavaşladığını, durgunlaştığını söylemek, Eichenbaum tarafından çürütülen oldukça tekdüze kitaplar ve yazılardaki görüşleri, özellikle de filozof olduğu için Hamlet'in kralı öldürmediğini öne süren psikoloji ve karakter konusundaki geleneksel görüşü doğruluklarına güvenerek benimsemek anlamına gelir. Bu basmakalıp görüş, Hamlet'i eyleme geçmeye zorlamak için babasının ruhuna oyunda yer verilmesinin zorunlu olduğunu savunmaktadır. Ne var ki, Hamlet başka yollardan da harekete geçirilebilirdi. Üstelik olayların akışını Hamlet'in felsefesinin değil de, tamamen başka şeylerin yavaşlattığını anlamak için tragedyayı bir parça yakından izlemek yetecektir.
Hamlet'i psikolojik bir sorun olarak incelemek isteyenlerin, eleştiriyi bir yana bırakmaları gerekir. Yukarıda kısaca bu eleştirilerin araştırmacılara ne denli yön göstermekten uzak olduklarını ve kendilerini sık sık yanlış yollara saptırdıklarını göstermeye çalıştık. Bu yüzden psikolojik araştırmaların çıkış noktasını, Hamlet'i ağırlığı altında ezen ve Tolstoy'un dehşete düşerek sözünü ettiği 11.000 cilt tutarındaki yorumlardan kurtarma çabası oluşturmalıdır. Tragedyayı nasılsa öyle görmek, ve bilgiç bir yorumcu yerine iyi niyetli bir araştırmacıya seslendiğini göz önüne almak zorundayız; tersi durumda eseri incelemektense, yorumlarıyla uğraşma tehlikesi karşımıza çıkacaktır. Örneğin Tolstoy, Shakespeare üzerine kaleme aldığı, ama bugüne kadar nedense ilgiyi çekmeyen yetkin çalışmasında Hamlet'e iddiasız ve yalın bir biçimde yaklaşmayı denemiştir: "Shakespeare'in kişilerine karakter kazandırma konusundaki, yeteneksizliği demek istemiyorum, ama ilgisizliği öteki kahramanlarına oranla Hamlet'teki kadar şaşırtıcı değildir; ve Shakespeare'in başka hiçbir oyununda ozanın körükörüne tapınışı, büyülenmişçesine sağgörüsüzlüğü izleyiciyi bu denli şaşırtmaz; bu yüzden eserlerinden herhangi birinin dahicesine kaleme alınmış olamayacağı ve oyunlarındaki herhangi bir kahramanın yeni ve anlaşılır bir karakter taşıyamayacağı düşüncesine bile izin verilmez. Shakespeare kendi türünde hiç de kötü olmayan eski tarihsel bir olayı... ya da kendisinden onbeş yıl önce bu tema üzerine yazılmış bir oyunu almış ve bu konuya uygun olarak bir tragedya yazmıştır. Bu arada kahramanına, hiç de uygun düşmeyen, ama (her zaman yaptığı gibi) kendince ilginç bulduğu tüm düşüncelerini söyletmiştir. Ve kahramanına bu düşünceleri söylettikten sonra ...bu sözlerin hangi koşullar altında söylendiğini hiç düşünmemiştir. Doğallıkla sonuçta tüm bu düşünceleri dile getiren kişi Shakespeare'in fonografı durumuna dönüşmüş, eylemleriyle sözleri birbirini tutmadığından özgün karakterini yitirmiştir. Efsanedeki Hamlet'in kişiliği ise bütünüyle anlaşılmaktadır. Amcasıyla annesinin işlediği suç karşısında öfkeye kapılan Hamlet babasının öcünü almak ister, ama amcasının kendisini de öldüreceğini düşünerek korkar ve bu nedenle çıldırmış gibi davranır... Bütün bunlar Hamlet'in karakterinden, içinde bulunduğu konumdan kaynaklanır ve anlaşılır. Ancak söylemek istediklerini Hamlet'e söyleten ve yazar olarak etkili sahnelerin önhazırlığı için gerek duyduğu eylemleri Hamlet'in kişiliğinde gerçekleştiren Shaekspeare ise, efsanedeki Hamlet'in karakterini oluşturan her şeyi yıkıp, yok eder. Hamlet oyun boyunca gereken şeyleri değil, yazarın islediklerini yapar: Önce babasının hayaletinden korkar, ardından onunla alay ederek köstebek diye niteler, sonra Ophelia'yı sever, ardından yine alaya alıp, iğneler ve buna benzer daha bir yığın şey. Hamlet'in eylemleriyle sözlerine herhangi bir açıklama bulmak kesinlikle mümkün değildir, ve bu yüzden ona herhangi bir karakter yakıştırmak da olanaksızdır. Ama dâhi Shakespeare'in genelde kötü bir şey yazamayacağı kesin olduğundan bilgiç kişiler, Hamlet'te özellikle gizli kalmayan ve kahramanın bir karaktere sahip olmamasından kaynaklanan yanılgıda olağanüstü bir güzellik bulmak için tüm zihinsel güçlerini harcarlar. Ve keskin zekâlı eleştirmenler, bu oyundaki Hamlet figüründe tamamen yeni ve derin bir karakterin olağanüstü bir güçle biçimlendirilmiş olduğunu, bunun da kahramanın bir karaktere sahip olmamasından ileri geldiğini, ve bu karakter yoksunluğunun altında derin bir karakter yaratma dehasının yattığını söyler. Bilgiç eleştirmenler bir kez karar verdikten sonra, karakter taşımayan bir insanın karakterinin betimlenişindeki büyüklüğü ve önemi öven ve de açıklayan ciltler dolusu yazılarla tüm kitaplıkları doldururlar. Gerçi kimi eleştirmenler zaman zaman bu figürün yadırgatıcılığından, Hamlet'in çözülemeyecek bir giz olduğundan çekinerek söz eder, ama hiç kimse kralın çıplak olduğunu söyleme yürekliliğini g3österemez; oysa Shakespeare'in Hamlet'e bir karakter vermeyi başaramadığı, üstelik böyle bir niyetinin de olmadığı, bunun zorunluğunu bile kavramadığı gün gibi ortadadır. Bilgiç eleştirmenlerse bu gizemli yapıtı incelemeye ve övmeye devam ederler.
Biz Tolstoy'un bu görüşüne, vardığı sonuçlar bize doğru ve tamamen tutarlı göründüğü için katılmıyoruz. Tolstoy'un Shakespeare'i sanatsal olmayan momentlerden çıkarak değerlendirdiği okurlarca da anlaşılmaktadır. Tolstoy'un bu değerlendirmesinde, ahlaksal tutumunu kendi törel idealleriyle uzlaşmaz gördüğü Shakespeare'e yönelik törel bir suçlama ağır basmaktadır. Tolstoy'daki bu ahlaksal konumun yalnız Shakespeare'i değil, tüm edebiyat yapıtlarını yadsımasına yol açtığını ve yaşamının sonlarına doğru kendi yapıtlarını bile zararlı ve değersiz bulduğunu, bu ahlaksal konumu ise sanatsal düzeyin dışında gördüğünü unutmuyoruz. Burada söz konusu olan, Tolstoy'un ahlaksal sonuçlar çıkarmak için sanatsal kanıtlara başvurmasıdır. Bu kanıtlar bize öylesine inandırıcı gelmektedir ki, "büyülenmişçesine sağgörüsüzlüğü" gerçekten ortadan kaldırmaktadır. Tolstoy Hamlet'i Andersen masallarındaki bir çocuğun gözüyle izlemekte ve ilk kez kralın çıplak olduğunu söyleme yürekliliğini göstermektedir, yani tüm bu meziyetler -düşünce yoğunluğu, karakter betimlemedeki tanılık, insan ruhunun derinliklerine girme vb.- okurun imgeleminde bulunmaktadır. Demek ki Tolstoy ahlaksal amacına uzanan yolda, edebiyat tarihindeki en sarsılmaz önyargılardan birini yıkmış ve bugün birçok araştırma ve de çalışmalarla onaylanmış bulunan bir görüşü, yani Shakespeare'deki tüm entrikaların ve olayların psikolojik yönden yeterince inandırıcı bir biçimde güdülenmediğini, yarattığı karakterlerin eleştiri karşısında tutunamadığını ve kahramanın karakteri ve eylemleri arasında anlamsız çelişkilerin bulunduğunu açıkça söylemiştir. Böylece Shakespeare'in Hamlet'te karakterden çok duruma önem verdiğini ve belirleyici işlev kahramanın karakterinin meydana çıkarılmasına değil, olayların bağlamına ve ilişkisine düştüğünden Hamlet'in bir eylem tragedyası olarak ele alınması gerektiğini savunmuştur. Aynı kanıyı paylaşan Rüegg, Shakespeare'in olayları, Hamlet'in karakterini karmaşıklaştırmak için içinden çıkılmaz hale getirmediğine, tersine geleneksel tiyatroya özgü konu anlayışına daha iyi uyum sağlaması için bu karakteri karmaşık bir duruma getirdiğine inanır. Bu uzman kişiler düşüncelerinde yalnız değildir. Öteki oyunlarla ilgili olarak araştırmacılar, Tolstoy'un savlarının doğruluğunu kanıtlayan birçok olguyu sıralamaktadır. İleride Tolstoy'un Othello, Kral Lear gibi tragedyalara ilişkin düşüncelerinin ne denli doğru olduğunu, Shakespeare'de karakterin önem taşımadığını ve zaten bulunmadığını nasıl inandırıcı bir biçimde kanıtladığını, Shakespeare'in dilinin estetiksel önemi ile anlamını tam olarak nasıl kavradığını gösterme olanağı bulacağız.
Şimdi düşüncelerimizi daha da geliştirmek için görünüşte genelin benimsediği bir kanıyı, yani Hamlet'e bir karakter yakıştırmanın mümkün olamayacağı, bu karakterin karşıt özelliklerinin bir araya getirilmesiyle meydana çıktığı ve sözleriyle eylemlerine inanılır bir açıklama bulunamayacağı kanısını çıkış noktası alalım. Yalnız biz, olayların gelişmesini sanatsal açıdan biçimlendirme konusunda Shakespeare'i yetersizlik ve yeteneksizlikle suçlayan Tolstoy'un vardığı sonuçlara karşı çıkacağız. Tolstoy Shakespeare'in estetiğini kavramamıştır, ya da daha doğrusu benimsememiştir, ve Shakespeare'in sanatsal yöntemini sadece yinelemiş, onu şiir dilinden düzyazıya çekilmede gerçekleşen estetiksel işlevinden ayırarak ele almıştır; doğallıkla da ortaya bütünüyle bir anlamsızlık örneği çıkmıştır. Bu işlemi herhangi bir ozan üzerinde uygular ve metnini sadece yineleyerek, yani hiçbir yorum yapmadan anlatarak anlamından yoksun bırakırsak ortaya yine aynı anlamsızlık örneği çıkacaktır. Tolstoy Kral Lear'i sahne sahne yineleyerek aralarındaki ilişkinin ve karşılıklı bağlamın ne denli uyumsuzluk olduğunu göstermektedir. Ne var ki Anna Karenina da bu yöntem yinelenseydi, Tolstoy'un bu romanının da anlamsızlığı kolayca kanıtlanmış olacaktı. Bir romandaki ya da bir tragedyadaki düşünce zenginliğini yeniden anlatarak, yineleyerek dışavurmak kesinlikle olanaksızdır, çünkü ana sorun düşüncelerin birbirleriyle kaynaşmasından ileri gelir, ama bu dolaysız bir biçimde betimlenmesiyle yansıtılabilir. Nasıl ki müziği sözcüklerle anlatmak mümkün değilse, aynı şekilde Kral Lear'i de yinelemek olanaksızdır; bu nedenle yinelemek, yeniden anlatmak sanat eleştirisinde pek kanıtlama gücüne sahip olmayan bir yöntemdir. Ancak biz bir kez daha yinelemek istiyoruz: Bu temel yanılgı Tolstoy'un bir dizi parlak buluşlar yapmasına engel olmamıştır, ve bu buluşlar yıllarca Shakespeare araştırmalarının en verimli, en üretken sorunlarını oluşturmuştur. Özellikle Hamlet konusunda, bu kişinin herhangi bir karaktere sahip olmadığını ileri süren Tolstoy'a hak vermek zorundayız; ama öte yandan şu soruları sormaya da hakkımız vardır: Acaba bu karakter yoksunluğunda sanatsal bir amaç gizli değil midir? Bunun bir anlamı yok mudur? Yoksa sadece bir yanılgı mıdır? Tolstoy, karakter yoğunluğunun karakteri olmayan bir kişinin betimlenmesinden ileri geldiğine inananlarca gösterilen kanıtlardaki anlamsızlığı belirttiği zaman haklıdır. Ancak tragedya belki de bir karakter sergileme amacını gütmemektedir? Olasılıkla karakter betimleme sorunuyla da bir ilgisi yoktur? Ya da olaylara hiç uygun düşmemesine karşın, böyle bir karakterden özel bir sanatsal etki yaratma umudu verdiği için yararlanılmıştır?
Aşağıda, Hamlet'i bir karakter tragedyası sanmanın aslında ne denli yanlış bir kanı olduğunu göstereceğiz. Bunun için de, karakter yoksunluğunun sadece yazar tarafından izlenen belirgin bir amaçtan kaynaklanamayacağı, tersine belki de yazarın bundan tamamen belirli sanatsal bir amaç için yararlandığı varsayımından yola çıkacak, ve bunu Hamlet örneğinde göstermeye çalışacağız. Bu nedenle işe, önce Hamlet'in yapısını çözümlemekle başlayacağız.
Çözümlememizin çıkış noktasını oluşturan üç öğeyi hemen belirtelim. Birincisi, Shakespeare'in yararlandığı kaynaklar, yani malzemeyi sağlamış olan özgün biçim; ikincisi, tragedyanın kendi konusu ve üçüncüsü de, yeni ve karmaşık sanatsal kuruluş, davranan kişiler. Şimdi tragedyamızda bu öğelerin birbirleriyle hangi ilişkiler içinde bulunduklarına bakalım.
Tolstoy gözlemlerine, Hamlet efsanesiyle Shakespaere'in tragedyasını karşılaştırarak başladığında hiç de haksız değildi. Efsanede her şey anlaşılır ve açıktır. Prensin eylemlerine ilişkin motifler ortadadır. Her şey birbiriyle uyum içinde bulunmakta, atılan her adım hem psikolojik hem de mantıksal olarak temellendirilmektedir. Eğer söz konusu yalnızca bu eski kaynak ya da Shakespeare'den önce yazılmış olan Hamlet oyunu olsaydı, Hamlet'in bir giz oluşturamayacağı birçok araştırmayla yeterince kanıtlandığından, bu konuda ayrıntılara girmeyeceğiz. Bütün bu sayılanlarda gizemli bir şey yoktur. Sadece bu olgu bile bize, Tolstoy gibi karşıt sonuçlar çıkarma hakkını vermektedir. Tolstoy şöyle düşünmektedir: Efsanede her şey anlaşılmaktadır, Hamlet'te ise her şey akıldışıdır; buna göre Shakespeare efsaneyi çarpıtmıştır. Kuşkusuz bunun tam tersi bir düşünce tarzı daha doğru olurdu: Efsanede her şey anlaşılır ve mantıksaldır, buna göre Shakespeare mantıksal ve psikolojik güdülendirme için gerekli olanakları elinde bulundurmaktaydı; eğer Shakespeare bu malzemeyi tragedyasında efsaneyi bir arada tutan tüm öğeleri bir yana bırakarak işlediyse, o zaman büyük bir olasılıkla belli bir amaç gütmüştür. Ve kanımıza göre Shakespeare Hamlet'in gizemliliğini yeteneksizliğinden çok üslup nedenleri yüzünden yaratmıştır. Bu durum bizim için artık çözülmesi gereken bir giz, kaçınılması gereken bir pürüz değil, kavranılması gereken belirli sanatsal bir yöntemdir. Hamlet'in niçin duraksadığını değil de, Shakespeare'in Hamlet'i neden duraksattığını sormak daha doğru olacaktır; çünkü sanatsal her yöntem erekbilimsel doğrultusundan, gördüğü psikolojik işlevden anlaşılır, yoksa tarihçilere estetiksel olgudan çok yalnız edebi olguyu açıklayabilen nedensel güdülenmeden değil. Shakespeare'in Hamlet'i neden duraksattığı sorusunu yanıtlamak için, öykü ile Hamlet süjesini karşılaştırmamız gerekiyor. Burada hemen şunu belirtmeliyiz: Süjeyi biçimlendirmenin temelinde, daha önce sözünü ettiğimiz o çağdaki sahne kompozisyonuna ilişkin zorunlu yasak, yani zamanın sürekliliği yasası bulunmaktaydı. Olaylar sahnede kesintiye uğramadan birbirlerini izliyordu ve oyun günümüz tiyatrosundakinden tamamen farklı bir zaman anlayışına dayanıyordu. Sahne bir dakika bile boş kalmıyordu. Sahnede konuşmalar sürerken, sahne arkasında da kimi zaman birkaç gün süren olaylar gerçekleşmekteydi, ve bizler bunu birkaç sahne sonra öğrenmekteydik. Demek ki reel zaman izleyicilerce hiç algılanmıyordu. Yazar, ölçü ve oranları gerçekliktekinden çok değişik olan sahne zamanını uygulamaktaydı. Sonuçta Shakespeare tragedyaları tüm zaman ölçülerinde büyük bir değişikliğe yol açıyordu. Genelde olayların süresi, eşyanın doğasında bulunan süreler, her edim ve eylemin zamansal boyutları tümüyle deforme ediliyor ve sahne zamanına ilişkin bir ortak payda altında eşitleniyordu. Buna göre, Hamlet'in duraksamasını reel zamandan çıkararak araştırmaya kalkışmanın ne denli anlamsız olduğu ortadadır. Hamlet'in kararsızlığı ne kadar sürmektedir ve bunu hangi reel zaman birimiyle ölçmemiz gerekmektedir? Reel sürelerin tragedyada büyük bir çelişki içinde olduklarını, tragedyadaki olayların süresini reel zaman birimleriyle saptama olanağının bulunmadığını belirtebiliriz. Ama Hamlet'in babasının ruhunun göründüğü an'dan kralın öldürüldüğü dakikaya kadar geçen zamanı kesinlikle söyleyemeyiz. Bu bir gün mü, bir ay mı, yoksa bir yıl mıdır? Bu durumda Hamlet'in kararsızlığı sorununu psikolojik yönden çözmenin olanaksızlığı görülmektedir. Eğer kralı birkaç gün sonra öldürüyorsa, o zaman normal yaşam açısından bir duraksama söz konusu değildir. Ancak bu çok uzun bir süreyi kapsıyorsa ve bir ay ya da bir yıl gibi bir zaman dilimi söz konusuysa, o zaman bu farklı süreler için başka psikolojik açıklamalar bulmak zorundayız. Hamlet tragedyada bu reel zaman birimlerinden tamamen bağımsızdır. Tragedyadaki olaylar göreli bir zaman içinde, sahne zamanı içinde ölçülmekte ve birbirlerine bağlanmaktadır. Ancak bu. duraksama sorununun ortadan kalktığı anlamına mı gelmektedir? Bu göreli sahne zamanında kimi eleştirmenlerin sandığı gibi bir duraksama söz konusu değildir belki, ve yazar oyuna gerekli süreyi tanımıştır, her şey uygun bir zaman dilimi içinde gerçekleşir. Ne ki, Hamlet'in kendi kendini eylemsizlikle suçladığı monologlarını anımsarsak, bunun hiç de böyle olmadığını hemen görürüz. Tragedya Hamlet'in kararsızlığını çok belirgin bir biçimde vurgulamaktadır, ve en ilginç olanı da, bunun için değişik açıklamalarda bulunmasıdır. Şimdi tragedyanın bu ana çizgisini izleyelim! Hamlet babasının kendisini öc almakla görevlendirdiğini öğrenir öğrenmez hiç duraksamadan bu görevi yerine getirmek, aklının kara tahtasından bütün boş anıları, kitaplardaki tüm sözleri, tüm resimleri, geçmişin izlerini silmek istediğini ve beyninde yalnız babasının buyruğu ile yaşaması gerektiğini söyler. Öte yandansa daha bu sahnenin sonunda duyduklarının yükü altında zamanın çığırından çıkmış olduğunu ve dünyayı düzeltmenin kendisine düştüğünü haykırır. Hamlet'in kendi kendini ilk kez eylemsizlikle suçlaması oyuncularla konuştuktan sonra gerçekleşir. Hamlet, bir acının gölgesi, yalnız bir oyun olmasına karşın oyuncuların coşkuya kapılmalarından şaşkınlık duyar, öte yandan işlenen bir suçun babasının yaşamına ve egemenliğine son verdiğini bildiği halde susar. Bu ünlü monologda, Hamlet'in kararsızlığının nedenlerini kendisinin de kavrayamadığı, kendisini alçaklık ve namussuzlukla suçladığı, ancak bir korkak olmadığını iyi bildiği hemen göze çarpar. Burada, yerine getirilecek görevin geciktirilmesinin ilk nedenleri sıralanır. Ve bu nedenler olarak da, hayaletin sözlerine hemen güven duyulmaması, belki de onun bir hayalet, şeytanın bir görüntüsü olabileceği ve söylediklerinin gözden geçirilmesi gerektiği belirtilir.