Maraş, Malatya, Kayseri'de 1965'ten Günümüze Sol Hareketin durumu ve Alevi kitlesinin konumu üzerine: Söyleşi - 1
(Bu söyleşiyi-röportaj dizisini 2008 yılında, o bölgeye dair yaptığım alan çalışması esnasında yapmıştım. Oldukça uzun süren bu söyleşiyi, şimdilik üç bölüm halinde yayınlayacağım. Görüştüğüm kişilerden M.Saygılı o bölgenin devrimcilerinden ve 68 kuşağının öncülerinden. Maraş-Malatya ve Kayseri hatta Antakya-İskenderun bölgesinde, solun ilk tohumlarını atan kişilerden biri. A.Kutlu ise 1970'in hemen sonrası 1975-78 kuşağının bölgedeki ilk önderlerinden. Eğer Maraş-Malatya ve Kayseri bölgesinin geçmişi hakkında sağlıklı bilgi sahibi olmak istiyorsanız, önemli tespit ve izlenimler içeren bu söyleşi dizisini mutlaka sonuna kadar okumanızı öneririm. H.D)
İyi günler, hoş geldiniz. Böyle bir söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için her ikinize de teşekür etmek istiyorum. İkinizin de bir dönem Binboğa Bölgesi’nde siyasal faliyet yürüttüğünüzü, dönemin sol düşünce akımlarında önemli bir örgütün savunucuları ve öncüleri arasında yer aldığınızı biliyoruz. Geçmişle ilgili değerlendirmenizi, görüşlerinizi almak istiyoruz. Sizin döneminizde yani 1960-80 yıllarında bölgedeki sol muhalefet ne durumdaydı? Bunu bilmek, o günleri tekrar yeniden hatırlatmak, anı bellek tazelemesi türünden bir sohbet yapmak istiyoruz.
Şöyle bir soruyla başlıyabiliriz:
Mesela M. Saygılı, siz 68 gençlik kuşağını temsil eden, yaşayanlardan birisiniz. Yetmiş, yetmiş-beş yılların başında ise yeni bir kuşak sizin harekete katılır, 78'liler diye anılan. Onu da A. Kutlu’nun dahil olduğu kuşak temsil ediyordu.
Büyüyen bir kitleyle, daha çok da dönemin genç kitlesinin oluşturduğu toplumsal muhalefetle seksenlere kadar varan bir süreç yaşandı. 12 Eylül 1980’le de başka bir sayfa açıldı’ O da ayrı bir hikaye.
Sizlerin, "Alevi-Kürt" kökenli olmanızı da buna eklersek, kendi döneminizi nasıl yaşadınız, neler yaşadınız?
M.Hoca: Soru baya geniş oldu’
H.Dedesoy: Hoca siz mi cevaplamak istiyorsunuz önce..?
M.Hoca: Yok Ali cevaplasın.
H.Dedesoy: İkinizden biri başlayabilir. Kimin önce başlayacağı fark etmez’
M.Hoca: Sen konuş söz senin Ali.
A.Kutlu: Hoca sen başlat istersen, ben müdahale etmem.. Sen önce konuş’(Gülüşmeler) H.D: Müdahale de edebilirsin canım sorun değil, ikinizden biriniz söze başlasın’ Şöyle yapalım isterseniz.
Ben kısa açıklama yaptım, siz anlatın bizim işimiz anlatıklarınızı kayıda almak, rahat olun, naklen yayın yok’ (Gülüşmeler) İsterseniz şöyle başlayalım, M.Saygılı siz Ali Kutlu’dan önce solculuğa başladınız o bölgede. Altmışların sol haraketin muhalafet yılları, yani o çevre köylerdeki çalışmalarınız, o yıllarda Afşin-Elbistan-Maraş gibi gericiliğin hakim olduğu bir ortamda, solculuk yapmanın zorlukları, o şartlarda solculuk yapmak sizler için ne kadar kolay veya ne kadar zor oldu? Civar ilçe ve köylülerle olan ilişkileriniz, günümüzde geçmişte kalan solculuk anılarınız, bugün size sorulduğunda, bizlere nasıl izah edebilirsiniz. İkinci bir bölumde, Ali Kutlu’nun kuşağıyla birleşmeniz, veya o kuşağın devreye girmesi, yetmişlerden seksenlere kadar bir süreç yaşanmıştır. 1975-80 süresinin solculuğu, kitselleşme süreci, bu süreç arifesinde sol haraketin farklı etnik yapıların; işte Kürtlerin-Türklerin, Alevilerin, Sunnilerin iç içe yaşadığı bir ortamda nasıl bir solculuk yapıyordunuz, farklı etnik ve inançların yaşadığı bir bölgede solun ne gibi etkileri olmuştur? Bu farklılıklar, sol düşünceyi ne kadar alakadar ediyordu? Bir de sol tabanı kimlerden oluşuyordu, bunun gibi şeyler. Daha da somuta inersek: Şunu diyorum, bildiğim kadarıyla, İğdemlik köyü (Afşin), şu anda yaşıyanlar, Ağcaşarlılar da dahil oranın yerlileri değiller, dışardan gelme. Benim bildiğim İğdemlik'in tahminen yüz, yüz-elli, Ağcaşar’ın ise yüzyıla yakın bir geçmişe sahip olduğu söylenir. Mesela sen M.Hoca İğdemlik'i ne kadar tanırsın, bilirsin? İğdemlik'in geçmişi hakkındaki görüşlerini paylaşalım.
M.Hoca: İğdemlik’le ilgili bildiklerim, o köyde doğduğum günden beri, aklımın yettiğinden beri, kendim biliyorum, yaşadım zaten. Bildiğim kadarıyla İğdemlik'in tarihi, geçmişiyle ilgili yazılı belgelere-bilgilere dayanmaz, sadece sözlü anlatımlara dayanır. Benim birçok anılarım var, bu uzun süreden beri mesela 1969’da, Balyan Aşireti’nden bugünkü İzzettin Doğan’nın babası olan Hüseyin Doğan, Balyan Aşireti’nın reisiydi aynı zamanda kendisi Ankara’da bir milletvekiliydi. Ondan sonra o dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı bir broşörde, Alevi kitlesine dahil hakaret vardı, yapılan bu sözlere karşı o dönemin Alevi gençleri ve aydınları olarak, bir gurup 1969’da Ankara’da üç-dört yüz kişiyle bir salonda toplandık ve Diyanetin yapmış olduğu sözlerine karşı bir bildiriyle karşılık verdik ve bu bildiriyi benim de içinde olduğum bir gurup geniş şekilde kitlelere dağıttık. Bildiriye o dönemin değişik gazeteleri değindi, Vatan Gazetesi bu bildiriye tam sayfa ayırdı ve yine o zaman birlikte beraber çalıştığım Pazarcıklı olup Balyan’lı gençlerle benim kökenimle ilgili anlattıkları var, üçüncüsü Malatya’da 70’li yıllarda biz devrimci faaliyet yürütürken, bir gurup yaşlı Balyanlılar’la konuştuğum ve kendileriyle benim kökenlerimle ilgili bana birçok bilgiler verdikleri oldu. Daha sonra bizimkilerin geldikleri İkinciler dedikleri Karan köyünden küçük Karaca adında yeğenleri köye İğdemlik'e geliyor.
Bunları hepisini toparladığımda bizler Malatya’dan gelmişşiz. Malatya’nın Akçadağ İlçesi’nin İkinciler köyünden gelmişşiz, bize Karanlar derler. Anlatılanlara göre dört kardeş geliyorlar. Şimdi bunlar İğdemlik'e gelmeden önce Karaağaç’a yerleşmişler.
Bunlar 1880’lerde gelmişler, çünkü benim dedem 1878’de doğmuş, orada doğmuş bir-iki yaşındayken daha bebekken geliyorlar.
H.Dedesoy: Bir de köylerle ilgili hepimizin duyduğu, bildiği şeyler, hikayeler var. Mesela deniliyor ki, gelme sebeplerine adam öldürme, işte efendim kız kaçırma gibi örnekler veriliyor. Siz bunlara ne diyorsunuz? M.Hoca: Evet, bizimkiler için de kız meselesi falan deniliyor, işte bu kız kaçırma vesilesiyle oradaki kabilelerle sorunlar çıkmış falan deniliyor, değil. Bana sorarsan aslı bu anlatılanlar değil, bu anlatılanlar işin kılıfı, olayların aslı o dönemde o bölgenin farklılıkları sözkonusu, birileri tarafından, bunlar bir nevi göçe zorlanıyorlar. Birçok göç aynı döneme rastlar, o dönemde birçok köylerin göç ettikleri görülür.
H.Dedesoy: Ağcaşar’lılar için de farklı şeyler söyleniyor. Ali Kutlu sana, Ağcaşar’lılar kimlerden oluşuyor, nerden gelmişler ve hangi yıllarda Ağcaşar’a geliyorlar diye sorsam’ senin bu konuda bildiklerin nedir.? A.Kutlu: Bana anlatılanları burda izah edersek. Ağcaşar’lıların bir kısmı yani bizimkilerin (Pilvenkliler’), 1903 dolaylarından Tunceli'nin Pertek ilçesine bağlı Derenahiyesi köyünden geldiklerini söylenir. Bunlar gelişlerini iki defa, tekrarlamışlar. Birincisi dediğim gibi 1903’lerde Ağcaşar’a gelip ve birkaç yıl kaldıktan sonra geldikleri yere dönüyorlar, ikinci gelişleri 1907’lere rastlıyor. Geliş sebeplerini tam bilmiyorum, değişik versiyonları vardır, farklı anlatımları vardır.
H.Dedesoy: En çok anlatılan, bilinen versiyon hangisidir..!? A.Kutlu: En çok anlatılan versiyon, o dönemde Dersim’de Aşiretçiliğin yoğunluk olarak yaşandığı bir dönemdir. Aşiretler arasındaki çekişmeler, çatışmalar tehlikeli bir hal almış. Bizim dedemizin Mılle Veli de genellikle tahmin ediyorum ki -anlatanlar da bunu dile getirirler- kendisi taliplerinin içerisinde bölgede dolaşıyormuş, aydın bir kişiliğe sahipmiş, Mollahymış ve dönem dönem eve geliyormuş. Kendi köyünün hal-hatırını bilirmiş, köyünün durumunu gördüğünde çok rahatsız oluyormuş. Taraf tutma mecburiyetinden kalma rahatsızlığından dolayı çocuklarının hayatından endişe duyduğu için, çatışmalara dahil olmaları kaygısı dolayısıyla, çözümü oradan göç etmede bulmuş. Gelmiş Göksun civarına, Dallıkavak’ta bir aile tanıdığı varmış, bu ailenin refakatında o bölgeyi dolaşmışlar, niyeti bir yer satın almakmış. Fakat kış mevsimi olduğundan herhangi bir arazide karar verememiş, dolayısıyla parayı beraber olduğu ailenin yanına bırakmış ve şunu söylemiş, "ben İlkbahar'da geldiğimde, kendime uygun bir yer ayarlarız". Çekip evine Dersim'e gelmiş ve İlkbaharda Mılle Veli vefat etmiş, dolayısıyla kendisi gelememiş, ama çocuklarına vasiyet etmiş. Çocukları babalarının ölümünden sonra vasiyetini yerine getirmek amacıyla gelişlerine karar verirler.
H.Dedesoy: Niye Ağcaşar..?
A.Kutlu: Ağcaşar’ın bir özelliği olduğunu sanmıyorum, benim bildiğim kadarıyla, Agcaşar’a karar vermeden, o bölgeyi geziyorlar, birçok yere bakıyorlar, sonuçta, buraya karar veriyorlar.
H.Dedesoy: Şunu sormak istiyorum, Dersim’in-Pertek’le, Ağcaşar arası 300-350 km’lik bir yol var, o günün koşularına bakarsak, atla veya yayan olarak gelip giderlerdi. Yerleşme amacıyla da olsa o güzergahtaki diğer yerleşim bölgelerini geçip niye Ağcaşar’da kalmaya razı oluyorlar..! A.Kutlu: Dallıkavaktaki aile, kendi akrabaları olurmuş. Bu aile akrabaları olduğu için, onların yanına gelmişler ve bu ailenin tavsiyesiyle o bölgede uygun bir araziyi kendilerine satın almışlar. Yani Mılle Veli'nin öyle sanıyorum ki bu ailenin yanına gelmesi tesadüf değil ve dedemizin vefatından sonra altı kardeş, biri kız beraber gelip Ağcaşar’a yerleşiyorlar.
Bunlar, Ağcaşar’da bir-kaç yıl kalıyorlar, sonra köydeki yaşantıları, yalnızlıkla geçmiştir. Dersim’deki ailelerinden uzak, özlemle.. O zaman her istedikleri zaman gelip-gitme yokmuş, sonuçta yeniden geldikleri yere dönmüşler, tekrardan Dersim'e yerleşiyolar, bir süre sonra, ortamın gergin olduğu görülüyor, yeniden huzursuzluklar baş gösteriyor ve bunlar demişler ki "bizim başımıza bir bela gelecek, biz babamızın vesiyetini yerine getirmedik, babamız bize, böyle, böyle dedi, buraları terk edin dedi ve bizim başımıza bir iş gelecek". Tekrardan gelip Ağcaşar’a yerleşiyorlar ve bir daha da geri dönmüyorlar.
H.Dedesoy: Bir de şu söyleniyor, yani buralara gelip yerleşenler, gerek Dersim’den gelenler, gerek Malatya’dan gelenler için, yerleştikleri köylerin eski sahiplerinin Ermeniler oldukları söyleniyor. Sizler nasıl duydunuz bu hikayeleri, anlatılanlar doğru mu..? M.Hoca: Soru bana ise; Ermeniler konusu o konuda önemli.. Bir köy aranırken, boş bir köy aranır. İğdemlik'in yeri boş bir yaşam alanıdır. Yani Malatya’dan gelenlerden önce herhangi birileri o yerde yaşamıyormuş, boş bir araziymiş. Ağcaşar içinse, benim bildiğim ve duyduğum kadarıyla yer olarak Ermenilerin yazlık yerleriymiş. Mesela bizimkilerin yani Malatya’nın Akçadağ’dan bu taraflara geldiklerinde birçok yerde konaklanıyorlar, mesela Elbistan’a geliyorlar. Elbistan’ın Çiçekli köyü var, daha sonra Kötüre’nin alt tarafına yani Kötürey’le Ördek arasına bir yere yerleşiyorlar, oradan kalkıp, Kızılcıksuyu’na gidiyorlar, oradan gelip Karaağac’a yerleşiyorlar. Fakat bizimkiler orada bir problem yaşıyorlar. Bizimkiler ana yapılarıyla Kürt’tür, Alevi inacına sahipler ama bunlara Karaağaç’da din dersi zorunluluğu getirilmek isteniyor.
H.Dedesoy: Karaardıç nereye düşer..!
M.Hoca: Karaardıç teknebaşının arka tarafına düşer. Şimdi orada kendilerine toprak veren kimse, bunlara çocuklarını kuran kursuna yollamalarını söyler, yani bir nevi kendi emrinin yerine getirilmesine zorlar. Bu çok üzerinde durulan, konuşulan bir şey değil ama bizimkilerin çok zoruna gider, rahatsız olurlar. Fakat başka umutları da yok. İşte burda şöyle bir olay olur, ne zaman ki dedelerin gelip Ağcaşar’a yerleştiklerini duyunca, bizimkiler Karaağaç’ta kalmak istemezler, bunlar gelip o çevrede kendilerine yer arıyorlar. Zaten adamlar, işsiz-güçsüz, mal-mülkle uğraşıyorlar. Bunlar gelip buralarda kendilerine yer aramaya başlıyorlar, yani bunlar üç kardeş, dördüncüsü yok. İğdemlik'in oralarda küçük bir bağ ile karşılaşıyorlar, yani Kom gibi bir şey olmalı, çoban evi de olabilir, velasıl bu Kom evini genişletiyorlar, biraz daha oturulacak hale getiriyor ve oraya yerleşiyorlar.
H.Dedesoy: Peki sizinkilerin, Ermeniler hakkında söyledikleri bir şeyler var mıydı? Hiç karşılaşmaları sözkonusu olmuş mudur?..! M.Hoca: Malatya’dan ayrılmalarına, o günkü koşulara bakarsak, bölgenin genel bir dağılması söz konusudur. 1876’larda başlıyor Ermeniler üzerindeki baskılar, Adana olayı var, ilk ceyran eden olaylardan. Ve o yıllarda yer değişmeler hızlandırılıyor, yani o dönemin hükümetlerinin uygulamış olduğu politiklar sonucu, mesela 1890’larda Abdulhamid’in oluşturduğu Hamidiye Alayları var. Bunların doğu bölgesindeki asayiş faliyetleri, yani bunları yan yana getirdiğimizde, bir sürecin akışını bugün anlayabiliyoruz. Mesele bir-iki ailenin göçü sözkonusu değil. Bizimkilerin aileleri büyük bir kısmı Sarız'a gidip yerleşiyorlar. Pazarcık, Adıyaman’a yerleşenler var. Gidip Adana’ya yerleşenler var, yani bölgeler arası insan akımı oluyor. Son hepimizin de şahit olduğu, -Türkiye’den Avrupa’ya, bir insan akımı olduğu gibi- ailelerin bir yakını gidiyor, onun arkasından bir kaç tane, derken bütün aile, böyle bir süreç yaşanıyor. Çok güçlü kabileler var mesela, bunlar toptan gidiyor, mesela sizinkiler ailece gelip yerleşiyorlar.
H.Dedesoy: Sizinkilerde yerleştikleri arazilere para verme hikayeleri var mı..?
M.Hoca: Var..!
H.Dedesoy: Yani daha önce o arazilerin sahipleri varmış..!
M.Hoca: Evet, varmış sahipleri, Nişanatlılarmış. Hayadari Güçük diyorlar, onun babası-dedesine birkaç keçi veriyorlar. İğdemlik'in aşağılarındaki bizim tarlaları da Afşin’de ne Hatun diyorlar, o Hatundan almışlar, yani o zamanki bedel karşılığı neymişse verip arazileri alıyorlar.
H.Dedesoy: Ağcaşar Köyü’nün, yerleşmelerinden önceki sahiplerinin Ermeniler olduğu söylenir.. Peki bunlar daha sonra nereye gidiyorlar, nasıl oluyor, senin bu konuda duydukların, bildiklerin var mı Ali Kutlu?
A.Kutlu: Ağcaşar’da şimdiki oturanlardan önce, o köyün Ermeniler’e ait olduğu söyleniyor, doğrudur. Hatta bizimkiler geldiğinde, bir-iki Ermeni ailesi, Afşin’le köy arası gelip giderlermiş. Yani bizimkiler Ağcaşar’a ilk yerleştikleri yıllarda, Ermenilerin halen köyde biraz arazi ve sürülerinin olduğunu anlatırlardı. Hatta Ermeniler son olarak gittiklerinde, yani kalan son bir-kaç aile de gittiğinde, galiba Çerkezler gelip onlara ait kalan mallarına el koymak istemişler, ganimet olarak.. Hüseyin dede; bizim dedelerin en büyük kardeşleri olur, biraz da cessaretli ve insiyatifli biri olduğundan dolayı, köyde bir yerlerdeymiş. Köylüler kendisine haber verir, "işte Çerkezler, Ermenilerin sürülerini alıp gittiler" falan diye’Hüseyin dede atını ve kılıcını kuşanıp gidiyor. Değirmen deresinde bunlarla karşılaşıyor ve bunlara "sürüleri bırakın" diyor, bunlar korktuklarından, sürüleri bırakıp gidiyorlar. Daha sonra bizzat Çerkezler bu meseleyi anlatırlardı, bu olayı yaşayanlar.
H.Dedesoy: Hangi dönemde yaşanıyor bu olay..!
A.Kutlu: Hangi döneeeem’1910’larda, tam kesin söyleyemem, ama o dönemlere rastlıyor.
H.Dedesoy: Köyü satın aldıklarında parayı kime veriyorlar..?
A.Kutlu: Parayı kime verdiklerini hiç duymadım, kaç paraya aldıklarını söylerlerdi, bununla ilgili hesap yaparlardı, kuruş hesabı yaparlardı. Yani o dönemde bizimkilerin dışında bir-kaç aile varmış, bu aileler araziyi kendi aralarında pay ediyorlar ve arazi bedelini kuruş hessabı ödüyolar. Ama kime ödemişler ben şu ana kadar duymadım, bilmiyorum. Köyde iki kabile var, Dedeler (Pilvenkliler, Berxecan ocağın’dan olurlar) ve Şadiler. Başka da Sivas’dan, Erzincan’dan gelen aileler varmış, bunlardan bir tanesi, Ape Süleyman’ın (ape sılık), babası olur. İşte bu ailelerin dışında başka aileler de varmış, bunlar gelip giderlermiş, bunlara o zaman kışlakçı diyorlarmış. Yani arazileri olmayanlar anlamında bir şey. Bunlar daha sonra, şehirlere yerleşmişler, yani köyde kalmamışlar. Ama Ağcaşar köyünün Ermenilerin köyü olduğu biliniyor, bizimkiler hep dile getirirlerdi.
Yer (......), Tarih; Aralık 2008,
Maraş-Malatya-Kayseri'de Sol Hareket ve Aleviler-1 - Hüseyin Dedesoy - Radikal Blog
Maraş-Malatya-Kayseri'de Sol Hareket ve Aleviler-1
Konu Sahibi / Yazar
donanma44
Kategori / Forum
Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları
Yorumlar / Cevaplar
2
Okunma / Görüntüleme
5150
Maraş-Malatya-Kayseri'de Sol Hareket ve Aleviler-1
Maraş-Malatya-Kayseri'de Sol Hareket ve Aleviler-1
Maraş-Malatya-Kayseri'de Sol Hareket ve Aleviler-2 Maraş-[COLOR=#222222]Malatya -Kayseri Bölgesindeki Sol Hareketin tarihi (1965-80) ve Aleviler başlıklı söyleşinin ikinci bölümü.
H.Dedesoy: Hoca, sizin köy kaç Aşiret'ten oluşuyor..!
M.Hoca: Tek Aşiret'ten oluşuyor. Dört kardeş geliyor, bunlardan biri gidiyor, işte aşağıda Memolar denilen yere yerleşiyor, biriside bir süre İğdemlik'de kalıyor, daha sonra "burası bize yetmez" diyor ve gidip Gözpınar'a yerleşiyor. Gavrolar dediğimiz Gavro Ali gidip oraya yerleşiyor ve Gözpınar'ın yarısını böylece o oluşturmuş oluyor, bugün İğdemlik'de kalanların hepsi birbirinin akrabaları olur, bunlara Karanlar denir.
A.Kutlu: Şimdi burda Ağcaşar, İğdemlik, Gözpınar, Kötüre, Zalğacıolmak üzere, bunlar genellikle Kürd ve Alevi köyleridir. Bizimkilkerin geldikleri yerler, [COLOR=#222222]Tunceli ve Erzincan, Sivas'tan gelme çok az. Diğer ismi geçen köylerinse, Hoca'nın da belirtiği gibi büyük bir kısmı Malatya'dan gelme, bizimkiler Ağcaşar'ı satın almışlar, yani kimseye yarıcılık yapmamışlar. Fakat Kötüre, Gözpınar, Zalğaci köyleri, oralara gelip o arazilere yerleştiklerinden uzun süre yarıcılarmış, o arazilerin sahipleri Afşin'de yaşayan beylerin elindeymiş. Benim Ermeni olaylarıyla ilgili edindiğim bilgiler sonucunda, şöyle, Ermeniler değişik yöntemlerle yerlerinden göçe zorlandırılarak gitmeleri sağlandıktan sonra, Ermenileri oradan atanlar bizzat, o ganimete sahip çıkanlardır, o da o yörenin beyleridir. Bu Erzincan'da da böyle olmuş, Maraş bölgesinde de böyle olmuş ve başka bölgelerde de böyle olmuş. Hüseyin Ağa denilen bir şahıs vardı, buna Hüseyin ağalar derlerdi, çok uzun süre, Donguzdere ve Kızılcıksuyu arazileri Çerkezlerin elindeydi, ama Kötüre, Gözpınar, Zalğaci ve Afşin beylerin elindeydi, bu ismi geçen köylerin bir kısmı uzun süre Afşin'lilere yarıcılık yaptılar.
Bunlar o bölgeye geldiklerinde Kürtçe konuşan insanlar olmasına rağmen, daha sonra o beylerin yasaklamalarıyla mı bilmi[COLOR=#222222]yorum , mesela bizim yetiştiğimiz dönemlerde o köyde Kürtçe konuştukları olmazdı, Kürdçe konuşan çok az insan vardı, bunlar tamamıyle Türkçe konuşurlardı, daha sonraki yıllarda bu köylerde yaşayanlar, araziler, beylerden satın alındı ve bu arazilere sahip oldular.
H.Dedesoy: Şimdi bilinen, "Kürd-Alevi" köylerin, geldikleri yerlerin bir kısmı Erzincan, bir kısmı Sivas, büyük bir kısmı ise Malatya, tek bir aile Dersim-Tunceli'den geliyor. Şimdi bunların gelip yerleştikleri köy hemen hemen, hepsi de Ermenilerin arazileri, fakat bu araziler o bölgenin beylerinden satın alınmış, öyle mi?
M.Hoca: Evet, Afşin'de Osmanl Devleti'nin gerilediği dönemlerde tayın edilen bey denilen adam, Çöl adında bir beymiş. Çöl beyi diyorlardı, Afşin civarlarında, Gergen'de o arada bir çiflikte kalırmış. Çöl çifliğinde otururmuş. O adam benim bildiklerimin içinde, Ağcaşar'a da gelirmiş, Hüseyin dedeyle görüşürmüş. Bir defasında İğdemlik'e geliyor, dedem muhtarmış, yani Ağcaşar, Gözpınar, Kötüre, bu köyler bir muhtarlıkmış. Ve bu adam dedemin yanına İğdemlik'e geliyor ve (nedenini bilmiyorum, nenem anlatırdı( neneme diyor "ben Ağcaşar'a gidiyorum, beyiniz gelirse Ağcaşar'a gelsin" diye tembihte bulunuyor. O zaman dedem evde yokmuş, biryerlere gitmiş. Neyse dedeme haber veriyorlar, dedem Ağcaşar'a Hüseyin dedenin evine gidiyor, orada, Çöl beyiyle çok kötü tartışıyorlar. Çöl beyi dedemi tehdit ediyor, "seni gördüğüm yerde boynunu kırdırırım" falan diyor, artık sebebini tam bilmiyorum, fakat daha sonra anlaşıyorlar. Hüseyin dedeyle, benim dedem arasında büyük bir sevgi oluşuyor, aralarında dostluklar oluşuyor. Dedemin çocuğu olmadığından kendisine köyde daha önce kocası olmuş bir hanımı munasip buluyorlar ve bu hanımla evlenmesini öneriyorlar, kadın Şadiliymiş. Bizimkilerin dedelerle olan dostlukları günümüze kadar da devam ediyor, benim babam Rıza dedenin kivresiydi.
H.Dedesoy: Dedik ya, Ermeni arazileri dışardan gelen "Alevi-Kürt" yarıcıların dışında, o bölgede satın alınmayarak yani gasp edilmiş. Onun dışında, nasıl diyelim, gasp mı diyelim? Ermeniler tarafindan terk edilmiş olup, diğerleri (Alevi-Kürtler) tarafından gelip yerleşenler mi diyelim?.!
A.Kutlu: Dügünördü olabilir kesin emin değilim..!
M.Hoca: Ağcaşar aslında, dedeler gelmeden önce, köy Ermenilerin yerleşim alanı değilmiş. Kendileri yazlık olarak kullanırlarmış, yani Binboğa yöresi yayla amacıyla kullanılan bir yermiş, bir otlak alanıymış, çobanlar kalırmış. Ermeni ailelerinin birine kuyumcu oğulları derlermiş, Afsin'de otururmuş. Halep isminde birisi daha varmış, Halep'den gelir, Halep Gösteren isminde, Halep isminde bir dağ var, Binboğa yöresinde, ismini oradan alır. Şimdi onlar gelip konaklarda otururlarmış, konak dediğin çok büyük değildir, işte bir yaz evi, çobanlar kalırlarmış, hayvanları vardır, otlak alanlara sahipler, yani Kuyumcu oğulları gibiler Afşin'de oturur, ticaretle uğraşırlarmış. Arada gelip teftiş eder gidermiş, ama Binboğa dağları olduğu gibi Ermenilerin yaylalarıydı ve sürüleri bu yaylalarda otlanırmış.
H.Dedesoy: Hoca sizin köyde Hambars adında bir adam varmış, Hambars Ermeni ismi değil mi?
M.Hoca: İsmi Hüseyin Hamparsu evet, Ermenicedir. Şimdi şöyle diyim, bizimkilerin Ermeniler'le çok yakın ilişkileri varmış, özellikle Karaağaç'da demin söyledim ya Binboğa Ermenilerin yerleriymiş. Orada Karaağaç'da onların çobanlıklarını yaparlarmış, Ermeniler'le çok yakın ilişkileri olmuş. İğdemlik'de bir çok Ermeni ismini hatırlatan isimler var, mesela Kaybe Boske, Kaybe bilmem nerede yaşayan bir Ermeniymiş, bunları nenemiz anlatırdı ve Hamparsu'nun oğlu, Kör Memet dedikleri adam Ermeniler'e çalışmış, bunlara çobanlık yapmış. Yani Ermeniler'le çok yakın ilişkileri var, bu ilişkiler günlük yaşam ilişkileri diyebiliriz. Birde zaten Ermeniler artık korkuyorlarmış, bizimkilerin oralara geldiğinde, onların çoğu bölgeyi terk etmişler, kalan aileler de bazı sebeplerden dolayı gitmemişler, ama çoğunluğu gitmişler, birde Binboğa yöresinde büyük Ermeni yerleşim yerleri yokmuş, Kilis'de varmış, Serkizcayır'da, bir de Ağcaşar'da varmış, dikkat edilirse tam Binboğa'nın çevresinde, tam dibinde, hayvanlarına bakmak için oralara yerleşmişlerdir.
H.Dedesoy: Birde dikkatinizi çekmişse, günümüzde bizim bölgemizde, "Kürd-Alevileri" diye adlandırılan kesimin, yerleşik olduğu alanlara bakdığımızda, bu köylerin çoğunluğunun Binboğa dağı etrafında olduğunu görüyoruz. (Tamamı da Eski Ermeni köyleri). Bir; bunlar niye Binboğa dağının etrafına yerleşmişler. İkincisi, geldikleri yerler, yani terk ettikleri yerler de Ermeniler'le ilişkileri olan yerleşik alanlardır ki gelip yerleştikleri yerler de Ermenilerin yerleşik alanlarıydı, ya da Ermenilerin bırakıp gittikleri yerlerdir, siz bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?
A.Kutlu: Benim de dikkatimi çekiyor. Malatyadan tut, taa Maraş bölgesiden, Kayseri'ye kadar, hatta Sivas'a kadar o bölgelerde genellikle Alevi-Kurd'lerin, Malatya'da hatta Erzincan'da ve Tunceli yöresindeki bu göçzedeler, bu aşiretler, nasıl oluyor ki tesadüfen, Ermenilerin terk ettiği yerleşim alanlarına yerleşiyorlar veya yerleştiriliyorlar? Bilmiyorum bu bir tesadüf mü, yoksa, bu bir [COLOR=#222222]politika sonucu mu, yorum gerektiren bir olaydır.
H.Dedesoy: Ee buyrun yorumlayın işte, Hoca sen bu konuda nasıl düşünüyosun..?
M.Hoca: Ben yorum getirmeyeceğim, ayrıca benim kendi düşüncelerim var, ama çok olgunlaşmış düşünceler değildir ve bazı varsayımlarla sonuçlanan bilgilerim var.
H.Dedesoy: Peki Hoca, senin köy yaşantın nasıl ve ne kadar..!
M.Hoca: Çok az.
H.Dedesoy: O zaman şöyle söyleyeyim, çocukluk dönemin yani 10-12 yaşlarında, okula gittiğinde.
M.Hoca: Ben on iki yaşında, köyü terkettim.
H.Dedesoy: Evet, sen ne zaman bu konuşmalarla ilk karşılaştın, yani işte köydekiler bir araya geldiğinde, işte biz şurdan geldik gibi söylemler, yani geçmişleriyle ilgili hikayeler anlatırlar mıydı?
M.Hoca: Çok, hem de çok anlatırlardı, benim bir nenem vardı, diyorlar hep yüz yaşında öldü, on iki eylül döneminde öldü. Bu nenem hep eskileri gündeme getirirmiş, belki biz kendisinden yeteri kadar yararlanamadık. Malatya'dan çıktıktan sonra bütün hayatın canlı tanığıydı, canlı kütüphanesi, biz o yönde fazla değerini bilemedik ve kendisinin Ermeniler'le çok yakın ilişkileri varmış, bizimkiler zanediyorum sizinkilerden çok önceleri geliyor o bölgeye, daha sizinkiler gelmemişler. Demin Ali, sizinkilerin 1900 dolaylarında geldiğini söylüyor ama ben 1894'lerde falan geldiklerini biliyordum, böyle öğrenmiştim. Sizinkilerin ilk gelişi, 93-94'lere rastlar, bizimkiler daha önce gelirler Binboğa bölgesine. Bizimkiler gelince, Kötüreliler'le arası bozuluyor, bizimkiler bu hadiseyle ilgili bir takım şeyler anlatırlardı, yani o arada Kürd-Alevi köyü yokmuş, düşünebiliyor musun? Kötüre'ye geliyorlar, Kötürelilerden saman istiyorlar, göya bunlar samanı parayla satmak istemişler, tabi bizimkilerin çok zoruna gitmiş ve demişler "bunlar da nasıl Kürdlerdir ki samanı bile bize parayla satmak istiyorlar" falan, böylece bunlarla arayı açıyorlar. Etraf Türk ve Sünni olduğundan, Ermenileri kendilerine daha yakın gördüklerinden olmalı ki yerleştikleri yerler de genellikle Ermeni köyleridir. Zaten bir deyim de var, Ermeniler hep kendilerine şunu söylerlermiş «Bugün bize, yarın da size» Bu sözleri devamlı bizimkilere hatırlatırlarmış.
Yani şimdi bizimkiler alış-veriş olsun, başka ihtiyaçlarının karşılaşmasını sağlamak için olsun, ilk başvurdukları kesimin Ermeniler olduklarını söylerlerdi. Ne zaman ki sizinkiler gelmiş yerleşmiş bu sefer onlara dönmüşler, yani bizimkilerin Ermeniler'den aldıkları bazı alışkanlıkları ve isimleri var. Abbas ismini, Ermenilerden almaları, böyle bir lağabı, kendisinin ismi Hüseyin zaten buna benzer bir çok Ermeni isimleri kullanırlardı. Benim babamın da lağabı Ermeniceydi, yani bizim köyde bir sürü Ermeni ismi ve lağabı kullanılırdı, bu bizim gençliğimizde de bu isimler kullanılıyordu.
A.Kutlu: Bizim köyde, yani Ağcaşar'da özel olarak Ermeni konusu tartışılmazdı, sadece rivayet şeklinde köye gelişleri ve yerleşimleri, o dönemde köyün durumu, kimler vardı, kimler köyde yaşıyordu, buna benzer sohbetlerde, Ermeniler sözkonusu olurdu. Son olarak onların gidişlerinden bahsederlerdi. En son bölgede bir iki aile kalıyor, bunlar galiba uzun süre köyde, yani Ağcaşar'da bizimkilerin evlerinde kalıyorlar, gizleniyorlar, daha sonra jandarmalar, yani devlet yetkilileri gelip bunları alıp götürüyorlar, Maraş'a götüreceklerini söylüyorlar, giderlerken bizimkilere bir takım vassiyetlerde bulunuyorlar, işte gidip gelmemek var gibisine ve gittiklerinde bir daha da gelmiyorlar. Benim bildiklerim bu kadardır, ama daha önce bizimkilerin bu tür olayları konuşup konuşmadıklarını bilmiyorum.,
H.Dedesoy: Peki geçmişleriyle ilgili konuştuklarında, senin hatırında kalan, yani hangi senelere dayanır..!
A.Kutlu: Zaten benden önce de konuşmuşlardır mutlaka, fakat benim duyduklarım demin söylediklerimdir, yetmişlerde konuşulurdu.
H.Dedesoy: Yetmişlerde konuştuklarında, kendilerine ne diyorlardı, yani biz Kürt müyüz, Türk müyüz, Çerkez miyiz, gibi kendilerini nasıl görüyorlardı..!
A.Kutlu: Öyle tartışmalara tanık olmadım, yani o zaman bugünkü gibi kendi kimliklerinde teredütleri bana göre yoktu ki, yani zaten inançlarını da yaşıyorlardı, kültürlerini de, dolayısıyla bunun tartışması da sözkonusu olmazdı. Benim tanık olduğum dönemlerde, yapılan sohbetleri dinlediğimde ve kavradığım dönemlerde bu böyleydi, yani köyde aşağı, yukarı ben okula gittiğim yıl, -ben Ceyhan'da doğdum büyüdüm, okula gittiğim ilk yıl- ilk okul birinci sınıfa köyde girdim, benim yaşıtlarımdan bir tek ben Türkçe biliyordum. Benim dışımda birinci sınıfa gidenlerin hiç birisi Türkçe bilmiyordu, ben altmış ikide okula başladım, o dönemde böyleydi, köylülerimizin hepisi Kürdçe(Kurmanci) konuşurdu, öyle gurbete gitmek de çok nadirdi, en fazla Çukurova'ya gidilirdi, bir-iki ay çalışıp tekrar köylerine gelirlerdi, genellikle bütün geçimlerini köyde temin ederlerdi, yaşamları köyde devam ederdi, ibadetlerini dolu dolu yaşarlardı. O dönemde Ulus-Kimlik tartışılmazdı, biraz daha ağırlıklı olarak inanç kimliği tartışılırdı, mesela Alevilik budur, Sünnilik budur gibi konular işlenirdi, daha ziyade inanç ön plandaydı meclislerde. Toplantılarda dini tartışırlardı, inancı tartışırlardı.
M.Hoca: Benim ekleyeceğim fazla şey yok, Ali'nin dedikleri çok doğru, bu konuda kendisine katılıyorum, o dönemlerde, Türk'lük, Kürt'lük, tartışılmazdı, yani o zaman, Alevi köylerinde, birilerinin kendisine Türk demesi büyük bir abes olurdu, Ali'nin dediği gibi, ben de bir çok köy meclislerinde bulundum, toplantılarında bulundum. Doğal olarak bizim o yörede Ağcaşar'ın, sosyal ve kültürel yapısının bizim yöre üzerinde büyük bir etkisi vardı, bizler bazı ayrılıklara sahip olsaydık da, günlük olarak gelişme sağlardık, biribirimize danışarak gelişme sağlanırdı. Yani o gördüğüm meclislerde, daha çok inanç bazında konuşulurdu, inanç önderlerinden söz edilirdi, ama etnik konusunda tartışıldığına ben hiç şahit olmadım.
A.Kutlu: (Söze giriyor), o zaman örneğin birileri bıyıklarını hafiften kırptığında, onunla dalga geçilirdi, 'tu çi töre tırkan sımıle xa evik kıriye', yani "sen niye Türkler gibi bıyıklarını kırpmışsın" anlamında kişi alaya alınırdı. Bıyıklarına dokunmak çok ayıp ve hoş karşılanmazdı, yapılan davranış Türk'lere benzetilirdi.
H.Dedesoy: Burdaki Türk kavramı aslında Sünni anlamında kullanılmıyor mu? Yoksa o civar köylerde Türk olup da Alevi olanlar için aynı şey söylenmezdi, ya da aynı benzetme yapılmıyor herhalde değil mi?
M.Hoca: Yani bölgede ki Türk köylerine gidildiğinde, Afşin'e olsun, bizlere Alevi-Kürd derlerdi, Aleviler demezlerdi. "Kürd'ler geldi, Kürd'ler gitti" derlerdi, Kürd aşiretleri olarak bizlere bakarlardı..
Yer (....) Tarih ; Aralık 2008
H.Dedesoy: Hoca, sizin köy kaç Aşiret'ten oluşuyor..!
M.Hoca: Tek Aşiret'ten oluşuyor. Dört kardeş geliyor, bunlardan biri gidiyor, işte aşağıda Memolar denilen yere yerleşiyor, biriside bir süre İğdemlik'de kalıyor, daha sonra "burası bize yetmez" diyor ve gidip Gözpınar'a yerleşiyor. Gavrolar dediğimiz Gavro Ali gidip oraya yerleşiyor ve Gözpınar'ın yarısını böylece o oluşturmuş oluyor, bugün İğdemlik'de kalanların hepsi birbirinin akrabaları olur, bunlara Karanlar denir.
A.Kutlu: Şimdi burda Ağcaşar, İğdemlik, Gözpınar, Kötüre, Zalğacıolmak üzere, bunlar genellikle Kürd ve Alevi köyleridir. Bizimkilkerin geldikleri yerler, [COLOR=#222222]Tunceli ve Erzincan, Sivas'tan gelme çok az. Diğer ismi geçen köylerinse, Hoca'nın da belirtiği gibi büyük bir kısmı Malatya'dan gelme, bizimkiler Ağcaşar'ı satın almışlar, yani kimseye yarıcılık yapmamışlar. Fakat Kötüre, Gözpınar, Zalğaci köyleri, oralara gelip o arazilere yerleştiklerinden uzun süre yarıcılarmış, o arazilerin sahipleri Afşin'de yaşayan beylerin elindeymiş. Benim Ermeni olaylarıyla ilgili edindiğim bilgiler sonucunda, şöyle, Ermeniler değişik yöntemlerle yerlerinden göçe zorlandırılarak gitmeleri sağlandıktan sonra, Ermenileri oradan atanlar bizzat, o ganimete sahip çıkanlardır, o da o yörenin beyleridir. Bu Erzincan'da da böyle olmuş, Maraş bölgesinde de böyle olmuş ve başka bölgelerde de böyle olmuş. Hüseyin Ağa denilen bir şahıs vardı, buna Hüseyin ağalar derlerdi, çok uzun süre, Donguzdere ve Kızılcıksuyu arazileri Çerkezlerin elindeydi, ama Kötüre, Gözpınar, Zalğaci ve Afşin beylerin elindeydi, bu ismi geçen köylerin bir kısmı uzun süre Afşin'lilere yarıcılık yaptılar.
Bunlar o bölgeye geldiklerinde Kürtçe konuşan insanlar olmasına rağmen, daha sonra o beylerin yasaklamalarıyla mı bilmi[COLOR=#222222]yorum , mesela bizim yetiştiğimiz dönemlerde o köyde Kürtçe konuştukları olmazdı, Kürdçe konuşan çok az insan vardı, bunlar tamamıyle Türkçe konuşurlardı, daha sonraki yıllarda bu köylerde yaşayanlar, araziler, beylerden satın alındı ve bu arazilere sahip oldular.
H.Dedesoy: Şimdi bilinen, "Kürd-Alevi" köylerin, geldikleri yerlerin bir kısmı Erzincan, bir kısmı Sivas, büyük bir kısmı ise Malatya, tek bir aile Dersim-Tunceli'den geliyor. Şimdi bunların gelip yerleştikleri köy hemen hemen, hepsi de Ermenilerin arazileri, fakat bu araziler o bölgenin beylerinden satın alınmış, öyle mi?
M.Hoca: Evet, Afşin'de Osmanl Devleti'nin gerilediği dönemlerde tayın edilen bey denilen adam, Çöl adında bir beymiş. Çöl beyi diyorlardı, Afşin civarlarında, Gergen'de o arada bir çiflikte kalırmış. Çöl çifliğinde otururmuş. O adam benim bildiklerimin içinde, Ağcaşar'a da gelirmiş, Hüseyin dedeyle görüşürmüş. Bir defasında İğdemlik'e geliyor, dedem muhtarmış, yani Ağcaşar, Gözpınar, Kötüre, bu köyler bir muhtarlıkmış. Ve bu adam dedemin yanına İğdemlik'e geliyor ve (nedenini bilmiyorum, nenem anlatırdı( neneme diyor "ben Ağcaşar'a gidiyorum, beyiniz gelirse Ağcaşar'a gelsin" diye tembihte bulunuyor. O zaman dedem evde yokmuş, biryerlere gitmiş. Neyse dedeme haber veriyorlar, dedem Ağcaşar'a Hüseyin dedenin evine gidiyor, orada, Çöl beyiyle çok kötü tartışıyorlar. Çöl beyi dedemi tehdit ediyor, "seni gördüğüm yerde boynunu kırdırırım" falan diyor, artık sebebini tam bilmiyorum, fakat daha sonra anlaşıyorlar. Hüseyin dedeyle, benim dedem arasında büyük bir sevgi oluşuyor, aralarında dostluklar oluşuyor. Dedemin çocuğu olmadığından kendisine köyde daha önce kocası olmuş bir hanımı munasip buluyorlar ve bu hanımla evlenmesini öneriyorlar, kadın Şadiliymiş. Bizimkilerin dedelerle olan dostlukları günümüze kadar da devam ediyor, benim babam Rıza dedenin kivresiydi.
H.Dedesoy: Dedik ya, Ermeni arazileri dışardan gelen "Alevi-Kürt" yarıcıların dışında, o bölgede satın alınmayarak yani gasp edilmiş. Onun dışında, nasıl diyelim, gasp mı diyelim? Ermeniler tarafindan terk edilmiş olup, diğerleri (Alevi-Kürtler) tarafından gelip yerleşenler mi diyelim?.!
A.Kutlu: Dügünördü olabilir kesin emin değilim..!
M.Hoca: Ağcaşar aslında, dedeler gelmeden önce, köy Ermenilerin yerleşim alanı değilmiş. Kendileri yazlık olarak kullanırlarmış, yani Binboğa yöresi yayla amacıyla kullanılan bir yermiş, bir otlak alanıymış, çobanlar kalırmış. Ermeni ailelerinin birine kuyumcu oğulları derlermiş, Afsin'de otururmuş. Halep isminde birisi daha varmış, Halep'den gelir, Halep Gösteren isminde, Halep isminde bir dağ var, Binboğa yöresinde, ismini oradan alır. Şimdi onlar gelip konaklarda otururlarmış, konak dediğin çok büyük değildir, işte bir yaz evi, çobanlar kalırlarmış, hayvanları vardır, otlak alanlara sahipler, yani Kuyumcu oğulları gibiler Afşin'de oturur, ticaretle uğraşırlarmış. Arada gelip teftiş eder gidermiş, ama Binboğa dağları olduğu gibi Ermenilerin yaylalarıydı ve sürüleri bu yaylalarda otlanırmış.
H.Dedesoy: Hoca sizin köyde Hambars adında bir adam varmış, Hambars Ermeni ismi değil mi?
M.Hoca: İsmi Hüseyin Hamparsu evet, Ermenicedir. Şimdi şöyle diyim, bizimkilerin Ermeniler'le çok yakın ilişkileri varmış, özellikle Karaağaç'da demin söyledim ya Binboğa Ermenilerin yerleriymiş. Orada Karaağaç'da onların çobanlıklarını yaparlarmış, Ermeniler'le çok yakın ilişkileri olmuş. İğdemlik'de bir çok Ermeni ismini hatırlatan isimler var, mesela Kaybe Boske, Kaybe bilmem nerede yaşayan bir Ermeniymiş, bunları nenemiz anlatırdı ve Hamparsu'nun oğlu, Kör Memet dedikleri adam Ermeniler'e çalışmış, bunlara çobanlık yapmış. Yani Ermeniler'le çok yakın ilişkileri var, bu ilişkiler günlük yaşam ilişkileri diyebiliriz. Birde zaten Ermeniler artık korkuyorlarmış, bizimkilerin oralara geldiğinde, onların çoğu bölgeyi terk etmişler, kalan aileler de bazı sebeplerden dolayı gitmemişler, ama çoğunluğu gitmişler, birde Binboğa yöresinde büyük Ermeni yerleşim yerleri yokmuş, Kilis'de varmış, Serkizcayır'da, bir de Ağcaşar'da varmış, dikkat edilirse tam Binboğa'nın çevresinde, tam dibinde, hayvanlarına bakmak için oralara yerleşmişlerdir.
H.Dedesoy: Birde dikkatinizi çekmişse, günümüzde bizim bölgemizde, "Kürd-Alevileri" diye adlandırılan kesimin, yerleşik olduğu alanlara bakdığımızda, bu köylerin çoğunluğunun Binboğa dağı etrafında olduğunu görüyoruz. (Tamamı da Eski Ermeni köyleri). Bir; bunlar niye Binboğa dağının etrafına yerleşmişler. İkincisi, geldikleri yerler, yani terk ettikleri yerler de Ermeniler'le ilişkileri olan yerleşik alanlardır ki gelip yerleştikleri yerler de Ermenilerin yerleşik alanlarıydı, ya da Ermenilerin bırakıp gittikleri yerlerdir, siz bu gelişmeleri nasıl yorumluyorsunuz?
A.Kutlu: Benim de dikkatimi çekiyor. Malatyadan tut, taa Maraş bölgesiden, Kayseri'ye kadar, hatta Sivas'a kadar o bölgelerde genellikle Alevi-Kurd'lerin, Malatya'da hatta Erzincan'da ve Tunceli yöresindeki bu göçzedeler, bu aşiretler, nasıl oluyor ki tesadüfen, Ermenilerin terk ettiği yerleşim alanlarına yerleşiyorlar veya yerleştiriliyorlar? Bilmiyorum bu bir tesadüf mü, yoksa, bu bir [COLOR=#222222]politika sonucu mu, yorum gerektiren bir olaydır.
H.Dedesoy: Ee buyrun yorumlayın işte, Hoca sen bu konuda nasıl düşünüyosun..?
M.Hoca: Ben yorum getirmeyeceğim, ayrıca benim kendi düşüncelerim var, ama çok olgunlaşmış düşünceler değildir ve bazı varsayımlarla sonuçlanan bilgilerim var.
H.Dedesoy: Peki Hoca, senin köy yaşantın nasıl ve ne kadar..!
M.Hoca: Çok az.
H.Dedesoy: O zaman şöyle söyleyeyim, çocukluk dönemin yani 10-12 yaşlarında, okula gittiğinde.
M.Hoca: Ben on iki yaşında, köyü terkettim.
H.Dedesoy: Evet, sen ne zaman bu konuşmalarla ilk karşılaştın, yani işte köydekiler bir araya geldiğinde, işte biz şurdan geldik gibi söylemler, yani geçmişleriyle ilgili hikayeler anlatırlar mıydı?
M.Hoca: Çok, hem de çok anlatırlardı, benim bir nenem vardı, diyorlar hep yüz yaşında öldü, on iki eylül döneminde öldü. Bu nenem hep eskileri gündeme getirirmiş, belki biz kendisinden yeteri kadar yararlanamadık. Malatya'dan çıktıktan sonra bütün hayatın canlı tanığıydı, canlı kütüphanesi, biz o yönde fazla değerini bilemedik ve kendisinin Ermeniler'le çok yakın ilişkileri varmış, bizimkiler zanediyorum sizinkilerden çok önceleri geliyor o bölgeye, daha sizinkiler gelmemişler. Demin Ali, sizinkilerin 1900 dolaylarında geldiğini söylüyor ama ben 1894'lerde falan geldiklerini biliyordum, böyle öğrenmiştim. Sizinkilerin ilk gelişi, 93-94'lere rastlar, bizimkiler daha önce gelirler Binboğa bölgesine. Bizimkiler gelince, Kötüreliler'le arası bozuluyor, bizimkiler bu hadiseyle ilgili bir takım şeyler anlatırlardı, yani o arada Kürd-Alevi köyü yokmuş, düşünebiliyor musun? Kötüre'ye geliyorlar, Kötürelilerden saman istiyorlar, göya bunlar samanı parayla satmak istemişler, tabi bizimkilerin çok zoruna gitmiş ve demişler "bunlar da nasıl Kürdlerdir ki samanı bile bize parayla satmak istiyorlar" falan, böylece bunlarla arayı açıyorlar. Etraf Türk ve Sünni olduğundan, Ermenileri kendilerine daha yakın gördüklerinden olmalı ki yerleştikleri yerler de genellikle Ermeni köyleridir. Zaten bir deyim de var, Ermeniler hep kendilerine şunu söylerlermiş «Bugün bize, yarın da size» Bu sözleri devamlı bizimkilere hatırlatırlarmış.
Yani şimdi bizimkiler alış-veriş olsun, başka ihtiyaçlarının karşılaşmasını sağlamak için olsun, ilk başvurdukları kesimin Ermeniler olduklarını söylerlerdi. Ne zaman ki sizinkiler gelmiş yerleşmiş bu sefer onlara dönmüşler, yani bizimkilerin Ermeniler'den aldıkları bazı alışkanlıkları ve isimleri var. Abbas ismini, Ermenilerden almaları, böyle bir lağabı, kendisinin ismi Hüseyin zaten buna benzer bir çok Ermeni isimleri kullanırlardı. Benim babamın da lağabı Ermeniceydi, yani bizim köyde bir sürü Ermeni ismi ve lağabı kullanılırdı, bu bizim gençliğimizde de bu isimler kullanılıyordu.
A.Kutlu: Bizim köyde, yani Ağcaşar'da özel olarak Ermeni konusu tartışılmazdı, sadece rivayet şeklinde köye gelişleri ve yerleşimleri, o dönemde köyün durumu, kimler vardı, kimler köyde yaşıyordu, buna benzer sohbetlerde, Ermeniler sözkonusu olurdu. Son olarak onların gidişlerinden bahsederlerdi. En son bölgede bir iki aile kalıyor, bunlar galiba uzun süre köyde, yani Ağcaşar'da bizimkilerin evlerinde kalıyorlar, gizleniyorlar, daha sonra jandarmalar, yani devlet yetkilileri gelip bunları alıp götürüyorlar, Maraş'a götüreceklerini söylüyorlar, giderlerken bizimkilere bir takım vassiyetlerde bulunuyorlar, işte gidip gelmemek var gibisine ve gittiklerinde bir daha da gelmiyorlar. Benim bildiklerim bu kadardır, ama daha önce bizimkilerin bu tür olayları konuşup konuşmadıklarını bilmiyorum.,
H.Dedesoy: Peki geçmişleriyle ilgili konuştuklarında, senin hatırında kalan, yani hangi senelere dayanır..!
A.Kutlu: Zaten benden önce de konuşmuşlardır mutlaka, fakat benim duyduklarım demin söylediklerimdir, yetmişlerde konuşulurdu.
H.Dedesoy: Yetmişlerde konuştuklarında, kendilerine ne diyorlardı, yani biz Kürt müyüz, Türk müyüz, Çerkez miyiz, gibi kendilerini nasıl görüyorlardı..!
A.Kutlu: Öyle tartışmalara tanık olmadım, yani o zaman bugünkü gibi kendi kimliklerinde teredütleri bana göre yoktu ki, yani zaten inançlarını da yaşıyorlardı, kültürlerini de, dolayısıyla bunun tartışması da sözkonusu olmazdı. Benim tanık olduğum dönemlerde, yapılan sohbetleri dinlediğimde ve kavradığım dönemlerde bu böyleydi, yani köyde aşağı, yukarı ben okula gittiğim yıl, -ben Ceyhan'da doğdum büyüdüm, okula gittiğim ilk yıl- ilk okul birinci sınıfa köyde girdim, benim yaşıtlarımdan bir tek ben Türkçe biliyordum. Benim dışımda birinci sınıfa gidenlerin hiç birisi Türkçe bilmiyordu, ben altmış ikide okula başladım, o dönemde böyleydi, köylülerimizin hepisi Kürdçe(Kurmanci) konuşurdu, öyle gurbete gitmek de çok nadirdi, en fazla Çukurova'ya gidilirdi, bir-iki ay çalışıp tekrar köylerine gelirlerdi, genellikle bütün geçimlerini köyde temin ederlerdi, yaşamları köyde devam ederdi, ibadetlerini dolu dolu yaşarlardı. O dönemde Ulus-Kimlik tartışılmazdı, biraz daha ağırlıklı olarak inanç kimliği tartışılırdı, mesela Alevilik budur, Sünnilik budur gibi konular işlenirdi, daha ziyade inanç ön plandaydı meclislerde. Toplantılarda dini tartışırlardı, inancı tartışırlardı.
M.Hoca: Benim ekleyeceğim fazla şey yok, Ali'nin dedikleri çok doğru, bu konuda kendisine katılıyorum, o dönemlerde, Türk'lük, Kürt'lük, tartışılmazdı, yani o zaman, Alevi köylerinde, birilerinin kendisine Türk demesi büyük bir abes olurdu, Ali'nin dediği gibi, ben de bir çok köy meclislerinde bulundum, toplantılarında bulundum. Doğal olarak bizim o yörede Ağcaşar'ın, sosyal ve kültürel yapısının bizim yöre üzerinde büyük bir etkisi vardı, bizler bazı ayrılıklara sahip olsaydık da, günlük olarak gelişme sağlardık, biribirimize danışarak gelişme sağlanırdı. Yani o gördüğüm meclislerde, daha çok inanç bazında konuşulurdu, inanç önderlerinden söz edilirdi, ama etnik konusunda tartışıldığına ben hiç şahit olmadım.
A.Kutlu: (Söze giriyor), o zaman örneğin birileri bıyıklarını hafiften kırptığında, onunla dalga geçilirdi, 'tu çi töre tırkan sımıle xa evik kıriye', yani "sen niye Türkler gibi bıyıklarını kırpmışsın" anlamında kişi alaya alınırdı. Bıyıklarına dokunmak çok ayıp ve hoş karşılanmazdı, yapılan davranış Türk'lere benzetilirdi.
H.Dedesoy: Burdaki Türk kavramı aslında Sünni anlamında kullanılmıyor mu? Yoksa o civar köylerde Türk olup da Alevi olanlar için aynı şey söylenmezdi, ya da aynı benzetme yapılmıyor herhalde değil mi?
M.Hoca: Yani bölgede ki Türk köylerine gidildiğinde, Afşin'e olsun, bizlere Alevi-Kürd derlerdi, Aleviler demezlerdi. "Kürd'ler geldi, Kürd'ler gitti" derlerdi, Kürd aşiretleri olarak bizlere bakarlardı..
Yer (....) Tarih ; Aralık 2008
Maraş-Malatya-Kayseri'de Sol Hareket ve Aleviler-1
"Maraş-Malatya-Kayseri'de Sol Hareketin Tarihi (1965-80) ve Aleviler" başlıklı söyleşimizin 3.bölümünü yayımlıyoruz. Bölgedeki Alevilerin durumunu anlatan, 1970-80 sonrası sol hareketin bölgedeki varlığı ve Kürt ulusal hareketinin günümüzdeki konumunu içeren yazı dizisi devam edecektir. (Hüseyin Dedesoy)
Hüseyin Dedesoy: 1970’li yıllara geliyoruz. 70’lere gelindiğinde diğer bölgelerde olduğu gibi, Binboğa bölgesi olarak adlandırılan; Kayseriden başlayıp Maraş-Malatya, Adıyaman Nurhak dağlarına kadar uzanan bu bölgede de, gençler arasında siyasi bir hava esmeye başlar. Bölgedeki ilk bilinen solcu, sol düşüncelere sahip olan kimlerdi? Yani bilinen- tanınan devrimci-solcu kişiler daha çok hangi köylerdendi?
M.Hoca: Anlaşılan arkadaş bugün geçmişle ilgili bizi iyice deşecek’ (gülüşmeler ). Bizden önce solcu yoktu heralde. Ben hatırlamıyorum. Bir sefer solculuk demeyelim de, devrimcilik, kominizm’e benzer kelimeleri ilk kez Malatya’lı Hüseyin adında bir öğretmenden duydum. Nişanat’ta öğretmenlik yapıyordu. Belki de askeri öğretmendi bilemiyorum. Bizim köylere gelirdi birkaç defa, ben kendisiyle Memolar’da karşılaştım.
H.Dedesoy: Kaç senesinde?.
M.Hoca: Senesini tam hatırlamıyorum. Altmış bir yılları olabilir, 60 veya 61. Şimdi ülkede bir ihtilal olmuştu. İhtilalle beraber yeni bir anayasa çıkarılmıştı ve İstanbul-Ankara’da. Ben sosyalistim diyen insanlar, yeni bir parti oluşturmaya gidiyorlar. Fakat biz bunları, bu gelişmeleri pek bilmiyorduk, duymuyorduk. Çünkü bizler o dönemde pek gazete falan görmezdik, okumazdık’Kısacası ilk defa kominizm, devrimcilik, sosyalizm kelimelerini, ondan duymuştum. Şimdi soy adı neydi tam hatırlamıyorum, kendisi Malatyalıydı.
H.Dedesoy: Siz o zaman öğrenci miydiniz?
M.Hoca: Ben daha öğrenci değildim. Evden derslere çalışıp, dışardan sınavlara girerdim. Benim öğrenciliğim, okul dışı başladı. Hüseyin öğretmen, bir Kürd kökenliydi. Biliyordu ki oralarda Kürd Alevi köyleri vardır. İşte hafta sonu oldumuydu bu köyleri gezerdi. İğdemlik, Gözpınar, Afsin’e giderdi. Öyle ya hafta sonu oldu mu adam Nişanat’ta ne yapacak. Dolayısıyla kendisine yakın bulduğu köyleri gezerdi. Bir seferinde çok iyi hatırlıyorum, Memolar’da Rıza’nın behçesinde bize bunları anlatırdı’Konuşmalar beni etkilemiş olacak ki, ben o günden sonra bu kavramlara ilgi duymaya başladım.
H.Dedesoy: Daha sonraki yıllarda, 70’lerde, bölgede ilk bilinen-tanınan solcu isimler kimlerdi?.
M.Hoca: Çoktu artık. O yıllarda yeni gençlik içinde kendisini sol düşünceye yakın gören insan, gözle görünür kadar vardı. 1971 yılının sonbaharına doğru, ben özel olarak Binboğa’ya geldim. Nurhak’ta Sinanlar vurulmuştu, benim kafamda Binboğa’da ideal bir yer hazırlanabilinir mi düşüncesiyle oraları biraz gezdim. Teknebaşı falan’ Tabi oralarda kimseye niyetimi söylemedim. Şimdi tek tek isim söyliyemeyeceğim, gençlik içerisinde bir çok solcu vardı. Ağcaşar’da civar köylerde’ oralarda çok kalamadım. Görevli olarak gelmiştim, dolaştım gittim. O yörelerde ilişkilerim o kadar geniş değildi. Ama biliyordum ki solculuk vardı. Elbistan’da işçi partisi kuruldu bir ara. Şimdi şahıs olarak kim solcuydu isim- isim bilemem, hatırlamam ama solcular vardı. 71 darbesi olduğunda, 12 Mart olayı oldu. O zaman Afşin ve köylerinde solcuların var olduğunu biliyordum. Ama tam kimler olduğunu hatırlamam.
H.Dedesoy: Ali Kutlu sizin dönem, bölgede sol hareketin en güçlü olduğu dönemdi. Senin yaşadığın dönem 1970-71 yıllara nazaran daha güçlü ve haraketli bir dönemdi değil mi?
A.Kutlu: Bizde ilk dönemlerde herkesin de hatırladığı gibi, komünizm yüzkızartıcı düşünce anlamı olarak değerlendirillirdi. Bu kavram genellikle köylerde kendini gösterirdi. Bizim Alevi köyleri de dahil. İlk olarak Hoca’nın da dediği gibi,68 gençlik haraketinin, daha sonra 71 yıllarının öğrenci haraketinin yükselmesiyle birlikte kamuoyu oluştu. Arkasından 71 darbesi oldu. Sıkıyönetim devreye girdi ve o zaman daha televiziyon yoktu. Radyolarda sürekli arananların isimleri okunurdu ve haberlerde bunların ne yapmak istediklerine vurgu yapılırdı. İşte anarşistler devleti böyle yapacaklar, şöyle yapacaklar gibisine yayınlar yapılırdı. Artık insanlar bu gibi haberler sonucunda, iyi-kötü olaylara ilgi duyuyorlardı. Artık söylemler insanların kafasına yerleşmişti ve kendi kendilerine soru sormaya başladılar.
Bunlar kimlerdir, ne yapmak istiyorlar? Deniz Gezmiş varmış, kimdir bu adam, ne yapmak istiyor? Radyodan günde bir kaç defa bu olaylara dahil haberler yayınlanırdı ve artık halk da olan gelişmeleri ezberlemişti. Bu gelişme akabinde bütün o zamanın devrimci isimleri, halklar arasında tartışılırdı, saflar belirlenirdi.
Bizim yöremizde ise solcu olarak, M.Hoca (M.Saygılı) vardı bilinen, tanınanlardan. Yöremizde o zaman okuyan kesim çok az kişi vardı. M. Hoca, Ankara’ya yüksek okula gidiyordu. Ben M. Hoca’yı Ankara’ya gitmeden önce yatılı öğretmen okuluna gittiği lise yıllarında, bir kaç defa da köye gelmişti, burda gördüm. Güzel temiz giyinmiş. Kıravatlı takım elbise üzerinde vardı. Bir Berçenekli meslektaşıyla köye gelmişlerdi. Ben tabi Hoca’ya bir solcu olarak değil de, daha ziyade bir memur olarak bakıyordum. Daha sonraki yıllarda, Hoca Ankara’ya gitti. Ankara’da sıkıyönetim geldi. Dolayısıyla, Hoca da solcu biri olduğu için, köyde hakkında söylentiler oldu. Yok aranıyor, yok hapse atıldı diye söylenirdi. Bak ne kadar çalışkandı, ne kadar zeki bir insandı, kendisine yazık etti. Okusaydı da büyük bir adam olsaydı. Kalktı devlete karşı çıktı. Onlar da tabi ki içeri atarlar falan, öyle duyuyorduk. Daha sonra Haşim Abi (Haşim Kutlu) bizim köye Ağcaşar’a gelip- giderdi. Ankara’dan, o solculuğu bizim köye getirirdi. Gençlik önderler, hakkında anlatırdı. İşte Denizler kimdir, ne yapmak istiyorlar falan. Anlatırdı bu şekilde. Daha sonra 76-77’lerde, solculuğun popülerleştiği, artık kitleye yayıldığı dönemlerde. Hamdullah Erbil bölgede solcu olup gençlik içerisinde, kendisi liderlik yapanlardan birisiydi. Fakat bizim ilişkimiz olmadı, ama şunu duyardık. Büyük hocanın oğlu, Ankara’da mı, İstanbul’da mı, o da okurken solculuktan tutuklanmış falan. Afşin’de fotoğrafçı Celal’in kızı mı, oğlu mu solcuymuş diye konuşulurdu. Aranıyormuş. Açıkbeşler’den Fahri’nin oğlu, tutuklanmış, aranıyor. Afşin’in içerisinde de bunlardan bahsederlerdi. Ben de bizim o yörede solculuk yapan gençlik içerisinde yer alanlardan birisiydim.
H.Dedesoy: Biraz daha açalım. 1970-71’lerde radyoda veya o günün gazetelerinde. Olaylarla ilgili verilen haberlerde’. anarşistler, komünistler falan dendiğinde o haberleri, Ağcaşar’lı bir genç de dinliyordu, Malatyalı bir genç de dinliyordu, Elbistanlı bir başka köyün gençleri de dinliyordu. Yani Marabuz’lu, Hunulu, Serkizcayırlı veya Kızılcık’lı bir genç de dinliyordu. (Bu köyler Sünni Türk köyleri). Üstelik haberler Türkçe veriliyordu. Nasıl oluyor da Ağcaşar’lı bir genç(Alevi), ya da Serkizçayır’lı bir genç(Alevi) daha fazla ilgi duyuyor da, bir diğer, Sünni koyün gençleri, daha az ilgili olabiliyordu?
A.Kutlu: Varlardı mutlaka, ben bilmiyordum.
H.Dedesoy: Mesela, Mehmet Hoca'(Mahmat Saygılı )dan, Haşim Kutlu’dan, Hamdullah Erbil'den söz edildi.
A.Kutlu: O dönemde, Afşin’dekileri tanımıyorduk. Ama, duyuyorduk, şunlar, şunlar solcular. İşte, baba-anneleri tarafından afaroz edilmişler. Artık Afşin’e gelip gidemiyorlar, gibisine de duyumlar ortalıkta dolaşırdı.
M.Hoca: Evet bölge açısında, Alevilerin devrimci olmaları doğal bir olaydır. Millet buna uyanış felsefesiyle bakar. Alevilik nedir.? Alevilik bugün bir muhalefet olayıdır. Ama dini bir çerçevede olduğu için, kendisini dini muhalefet olarak görür. Şimdi siyasi muhalefet, devrimcilik, koministlik yapan bir adam. Bir nevi muhalafetle başlayacak. Yani muhalif olacak da bir yere gelecek. Bu muhalafet anlayışı, bugün Alevilerin içerisinde, örgütlenmeyle degişiyor. Devlet de zaten bunu istiyor. Bence orada Alevi gençlerden başlamak zorundaydı. Başlamak zorundaydı diyorum, çünkü, Ankara’da, İstanbul’da okuyan bir insan marxsizimi, leninizmi okuyarak öğreniyor. Yani bir şey alıyor. Bir bilgi ideoloji gıdası alıyor. Ama bizim İğdemlik’de, Ağcaşar’da, Afşin’de bilmem nerede, devrimci olacak insan, nasıl başlıyor. Daha önce de dile getirdiğim gibi, Malatya’lı Hüseyin Öğretmen’in, devrimcilikle, sosyalizimle ilgili söyledikleriyle...
Bence çok doğaldır. Bir Alevi’nin, bir Serkizçayırlı’nın, Denizler’in asılması... Adam hiç sosyalizmin ne olduğunu bilmese dahi, ağıt yaktı. Deniz Alevi degildi. Bütün Alevi kitlesi sembolik de olsa, kendilerine yakın hissetti. Aynı şekilde, Alevilerle de ilgili uydurulan, demin Ali de söyledi, sanki kominizmin yüzkızartıcı bir şeymiş gibi yansıtılması. Peki kominizmin bilinmediği bir dönemde Türkiye toplumunda neye yüzkızartıcı deniliyordu. Aleviliğe deniliyordu. Bir takım söylemlerle Alevilik toplumlar içinde dışlandırmak isteniyordu. Şimdi bunları bir eleştiri getirmek için söylemiyorum. Ama toplumun kafasında oluşan yanlış bilgilerle, insanlar birileri tarafından manipüle amaçlı propaganda yapıyorlar. Bu açıdan Alevilerin muhalif olması, ister dini olarak ele alalım isterse manevi olarak, nasıl alırsan al, Aleviliğin devrimci muhalafetiyle bir nevi tam birleşmeden, ülkenin siyasi konjonktörü değişti. 12 Eylül'ün gelmesiyle, önünü kestiler.
H.Dedesoy: Peki solculuktan önce. O civar Alevi köylerinin diğer, Sünni olan Türk köyleriyle ilişkileri var mıydı? Vardıysa nasıldı? Bildiğimiz kadarıyla o bölgede, Sünni Türk, Çerkez ve Çeçen köyleri de vardır. Ayrıca Türkmen Alevi köyleri de vadır. Bu köyler arasındaki sorunlar varmıydı? Vardıysa nasıl çozüme kavuşturulurdu? Dostluklar ne üzerine inşaa edilirdi?.
A.Kutlu: Genelinde Hoca’nın da demin söylediği gibi, Alevilere karşı bir şey, yani bir ön yargı vardı. Ama o köylerde eskiden beri köklü yerleşik belli aileler vardı. Yani kendi köyünden, köyün yaşayışından, kültüründen, inancından, kendini sorumlu gören aileler vardı. Bu aileler diğer köylerdeki kendi konumundan olan ailelerle ilişkileri çok iyiydi diyebilirim. Birbirilerini sayıp-severlerdi, birbirilerine gelip-giderlerdi. Bizim köyle ilgili söyleyecek olursam. Sünni köylerden bazı köylüler, aralarından yaşanan anlaşmamazlıklar olduğundan, meselelerini halletmek için, bizim köye gelir, büyüklerimize başvururlardı. Ki bizim köy, Alevi köyüdür. Aynı şekilde bizim köyden benzer olaylar olduğunda, bizimkilere de civar köylerden saygın insanlar gelirdi. Olan sorunlara hep beraber bir çözüm aranırdı. Yani bölgede herhangi bir köyde olay yaşandığında, çağırılmasalar bile kendilerinde olaylar karşısında sorumluluk hissederlerdi. Gelip meselenin hallolması için uğraşırlardı. Benim bildiğim, genellikle ilişkiler bu düzeydeydi.
H.Dedesoy: Hatırınızda benzer olaylar yaşanmış mıdır? Bölgenizde, mesela Afşin'in şu köyünde, veya Göksün’ün bilmem ne köyünde, işte Kayseri’ye bağlı, Sarız veya Pınarbaşının Alevi köyüyle, Sünni köyü birbirine girmiş falan’.
A.Kutlu: Duyuluyordu buna benzer olaylar. Ama bizim yörede ben bilmiyorum, yaşanmışsa da duymadım.
M.Hoca: Alevilik-Sünnilik yüzünden yok, ama köylüler arasında, değişik çelişkiler yaşanmıştır. Arazi, kız kaçırmalar gibi olaylar yüzünden sorunlar yaşanmıştır. Mesela bir kız kaçırma olayı, şimdi bir Alevi kızı Sunni tarafından kaçırılsa, ya da tersi olaylar yüzünden problemler yaşanırdı.
H.Dedesoy: Yani değisik inançlara sahip farklı kesimlerde, aralarında kız alıp verme olmuyor muydu?.
M.Hoca: Olmazdı’
A.Kutlu: Hatta bırak Alevi-Sünnilerin birbirine kız alıp-vermelerine, Aleviler içerisinde bir kabile, diğer kabileye kızını vermezdi. Belli kabileler vardı, soylu ailelerdi. Bu soylu aileler, diğer sıradan gördükleri ailelere kızlarını vermezlerdi. Onların rızası dışında olan herhangi bir gelişmede olay çıkardı.
H.Dedesoy: Şimdi bir Alevi kızı, aynı soyda olan soylu bir Aleviye gidebilirdi, ama farklı bir etnik kimlikte olan (Sünni, Kürt veya Türk) soylu bir aileden de olsa gidemezdi, öyle mi?
A.Kutlu: Evet gidemezdi’
H.Dedesoy: Hiç o bölgede farklı kökenlere sahip kişiler arasında evlilikler olmadı mı?
A.Kutlu: Bir tane oldu. Şağşak taraflarından, Çerkez kökenli bir ailenin güzel bir kızı kaçırılmıştı. Güzellliği çok övülürdü, bunun değerlendirilmesi yapılırdı. Kızın yarım ay olduğu falan’İşte kız kaçırılmış. Tabi kız gönüllü kaçmıştır. Bu olay o bölgede Sünniler’le, Aleviler arasında, taraf olmaya yol açtı. Tartışmalara sebebiyet verdi.
M.Hoca: Ama çatışmalara yol açmadı. Zaten kaçıran da bir eşkiyaymış diyorlardı. Kendi tabirlerince’
H.Dedesoy: Peki 75’lere gidelim. Hatta 1977-78’lerde devrimcilik-solculuk artık popülerleşmişti. Genelde Maraş-Kayseri bölgesinde (Afşin-Elbistan-Göksun, Pınarbaşı, Sarız vs.)’de sola ilgi duyanlar. Yani guruplar içinde yer alanlar içerisinde, etnik meseleler (Alevilik Sünnilik, Kürtlük, Türklük) de konuşulur muydu?
A.Kutlu: Ben kaldığım bölgeden bahsedeceğim. 1976’da askerden geldim. Tabi sosyalizm halk içinde popülerleşmişti. Artık farklı kesimlerin günlük hayatlarında düşünce akımı haline gelmişti. Afşin merkezinde, gençliğin hatırı sayılır bir oranda örgütlülüğü vardı. Bu da ağırlıklı olarak, Hamdullah Erbil’in etkilemiş olduğu (THKP-C Devrimci Savaş) bir çevreydi. Genellikle yüzde doksan dokuzu, Türk-sol çevresiydi. İçerisinde, Alevi-Kürd kökenliler ise köylerden (Kötüre, Gözpınar, Serkizçayır, vb) gelip-gidenlerdi. Afşin yerlisi olarak, Sünni-Türk çevresiydi.
Benim sempati duyduğum örgüt THKO(Halkın Kurtuluşu) idi. Taraftarı olarak, büyük bir örgütlenmesi yoktu. Tek, tek, örgüte sempati duyan şahıslar vardı. İlk olarak ben askerlikten geldikten sonra, TÖB-DER’e gidip-geliyordum. Genellikle bütün solcular, değişik guruptan olan insanlar, oraya giderlerdi. Orda, benim de eskiden sempati duyduğum en yakın çevrem o haraketin içerisinde idi. Hoca olsun, Haşim Kutlu olsun. Bunlardan etkilendiğimizden dolayı, biz de o harakete yaklaştık ve onlarla ilişki kurduk. İlk olarak ben isimlerini şimdi hatırlayamayacağım, ikisi Afşinli arkadaş, bir de ben, üç kişi gittik desturu, Hasan’dan aldık. Topal Hasan’dan.
H.Dedesoy: Hasan nerde kalıyordu?
A.Kutlu: Serkizçayır’da(Afşin'de) kalıyordu. Biz kendisiyle görüştük ve Hasan bize şunu söyledi. "Gidin Afşin’de haraketin çekirdeği sizinle oluşacak". Daha sonra, biz döndük. Afşin’e döndükten sonra, arkadaşlardan bir tanesinin adı Zihni’ydi, bu arkadaş Ankara’ya gitti, diğer arkadaş da kısa süre sonra bizden uzaklaştı. Fakat bu süre içerisinde yeni arkadaşlar oluştu. İşte Açık Gözler’de, Hacı-Mehmet, Binboğa vardı, babaları kasapçıydı galiba. Muzaffer ve kardeşleri, Yedi bellalının abisi Zafer, Celal... O zaman Afşin termik santralinde bir sendika vardı. Bu sendikada yer alanlar vardı. İçlerinde Muzafer adında arkadaş bizim harakete sempati duyan birisiydi. Ama Muzaffer biraz da bürokrat tipliydi, böyle gidip de sokakta bildiri dağıtmak, afişleme yapmak, gece-gündüz uğraşmak istemiyordu. İşte biz bu gençliği örgütleyerek, kısa sürede, yörede büyük bir taban oluşturduk. O gençlik içerisinde benim dışımda, Afşin’de haraket içerisinde, ne bir Alevi vardı, ne de bir Kürd. Hepisi Sünni-Türk’tü ve örgütümüz bir çok kesimi kapsıyordu. Bayanlar içerisinde de örgütlülüğümüz vardı. Liseli gençler içerisinde vardı, termik santralde çalışan işçiler içerisinde vardı. Bu alanlarla ilgili toplantılar yapılırdı. Afsin’de Kız Meslek Lisesi vardı. Bu lisede okuyanların içersinde taraftarlarmız vardı. Bunlarla toplantılar yapılırdı. Bu toplantıları bizzat ben yapardım ve benden sorumlu olan arkadaş, bana kızlarla yapılan toplantılar olsun, kızların kaldığı yerlerin geliş-gidiş yolları olsun, benim dışımda kimsenin bilmemesini, gizlilik içerisinde kalmasını söylerdi. Çünkü namus konusu çok hasas bir konuydu. Ahlak konusu yapılıyordu. Ahlak konusunda çok dikkatli davranmamız sözkonusuydu. Demin söylediğim gibi komünizmi olumsuz şekilde ahlaka yorumladıkları için. Yani solcuların namus duyguları yokmuş gibi söylentiler olurdu. Kızlar içerisinde değişik tabakada olan ailelerin kızları vardı. Bunlardan bir tanesi imamın kızıydı. Bizzat camide namaz kıldıran imamın kızıydı. Esnafın ve memurun kızı da vardı bu toplantılarda. Köylerden gelen kızlar da vardı.
H.Dedesoy: Peki köylerle olan ilişkileriniz nasıldı?. Var mıydı ilişkileriniz? Ayrım yapmadan genel miydi ilişkileriniz?.
A.Kutlu: Tabi genellikle Alevi köyleri vardı. Bu köyler yoğun olarak solcu görünümlüydü. Bu köylerde solculuk güçlüydü. Bunlarla ilişkilerimiz vardı. Sünni köylerde ise tek tek ilişkilerimiz vardı. Bazı aileler, bazı şahıslarla ilişkiler içinde olurdu. Birecik, Emirli ve Nişanat köyleri (Sünni Türk köyleri) idi, buralarda büyük solcular vardı. Yanlız gençlik içerisinde değil.
M.Hoca: Osman Dağlı vardı. Bu Osman denen şahısın büyük bir etkisi olmuştu. Taa yetmişlerden gelen bir birikimi vardı.
A.Kutlu: O yörede, Türk, Bektaşi-Alevi aileler vardı.(Berçenek, Hunu, Büyük Sevin, Yapalak) Bu kesimler de demokratlığa, Solculuğa eğilimlilerdi. Bunların da büyük etkisi olmuştur.
H.Dedesoy: Peki sizin döneme gelindiğinde(1977-80), artık Afşin’de, Elbistan'da, Göksun'da, Pınarbaşın'da okuyan, çarşıda gezen, bakkala giden, Alevi assıllı bir gencin veya yaşlı bir adamın, bu alanlarda dışlanması sözkonusu olabiliyor muydu?
A.Kutlu: Kesinlikle dışlanmaları sözkonusu değildi. Tek tek bazı istisnalar dışında, ilişkiler olumluydu. Ben burda bir şey anlatayım. 1970-71’lerde olacak galiba. Afşin’de solcu öğretmenlere karşı bir ayaklanma olmuştu ve bizim edebiyat öğretmenimiz vardı, Abdullah Şahin. Kaymakamın konutuna kadar kovalanıyor ve bunu orada dövüyolar. Bu olaylarda solcu öğretmenler dövülmüştü’ Kovalanmışlardı’ O yıllarda bu olaylara karışanların çocukları, bizim haraketin içindelerdi. İki kardeşti, babalarının o olaylara katılması ve sonraları ne kadar mağdur olduklarını, bize anlatırlardı. Babalarının olaydan dolayı içeri atıldığını ve altı ay ceza yediğini. Bu süreçte, ne kadar ürünlerinin ortada kaldığını falan anlatırlardı. Yani demek istediğim olaya katılanın çocukları, büyüdüğünde solculardı.
H.Dedesoy: Şimdi aranızdaki tartışmalarda’ sohbetlerinizde dönemin sosyal sorunlarını dile getirirken, bu meselelere nasıl yaklaşıyordunuz. Yani etnik azınlıklar sorunu(Türk-Kürt)’ Dini inançlar sorunu(Alevi-Sünni) olsun, bunlar tartışılıyor muydu? Bugün görünen benzer sorunlar, o zaman nasıl biliniyordu?
A.Kutlu: Bizim haraketimiz, ulusal sorunu ortaya koyduğundan. Parti Bayrağı diye bir dergi vardı. Bu dergi, aylık çıkıyordu. Bir de Halkın Kurtuluşu, adında haftalık gazetesi çıkıyordu. Bu iki yayında da ululusal meseleler işleniyordu. Daha çok teorik olarak. Parti Bayrağının bir-kaç sayısında "milli mesele, ulusal sorun"la ilgili yazılar çıktı. Konu işlendiğinde bizler tabi, örgütün yayın organını peryodik olarak toplanıp, toplu şekilde okuyup kendi aramızda tartışırdık. Ben Kürd kökenli olduğum için, konuyu biz arkadaşlarla tartıştığımızda, Kürd ulusal sorununu. Kürdler’in kendi özgürlüklerini elde etme gereğini, Kürdler’in ülkede haksızlığa uğradığını, Kürdler’in inkar edildiğini, bu hakların kendilerine verilmesi gerektiğini, Kürdler’in isterse kendi devletlerini kurabileceklerini, falan söylediğimde o zamanlar arkadaşlarımızın arasında biraz çelişki çıkmıştı. Bizim üstümüzde görevli olan arkadaş geldiğinde, bana şunu söyledi. "Sen" dedi "bir Kürt ulusa mensup olarak sen, her zaman kardeşliği ve birliği savunmalısın. Sen ulusların kendi kaderini kendisinin tayin etme talebini savunmamalısın. Ancak Türk arkadaşların bunu savunmalıdır. Çünkü sen bunu savunduğun zaman, ayrımcılık yapmış oluyorsun"
M.Hoca: Ben bir şey ekleyeceğim. Şunu iyi biliyorum. Ulusların kendi kaderini tayın hakkı. Kesin Türk’müş, Kürd’müş, herkes savunmak zorundaydı. Ama kader derken, kader ayrılık mıdır? Yoksa birliktelik midir? O konuda Halkın Kurtuluşu’nun düşünceleri merkezde devamlı, halkların kendilerinin tayin hakkını savundu. Kürdler’in kaderini birlikte savunmasından yanaydı.
H.Dedesoy: O zaman bu düşünceler, Kürt kökenli bireyler olarak, arkadaşlarınızla bu konuları konuştuğunuzda, açıklamalar sizler, tatmin ediyor muydu? İnandırıcı geliyor muydu?
M.Hoca: Ben kendi adıma bir-kaç şey söyleyeyim. Biz bir şeye inanmıştık, sanırım Ali de öyleydi. Emeğin, sosyalist iktidarının her şeyi çözeceğine’ O gelirse artık zaten Kürt-Türk sorunu, Alevi-Sünni sorunu bütünüyle orda kalkacaktı. Bizim kafamızdaki şey buydu. Onun için herşeye rağmen, biz sosyalizmi her şeyin önüne koyardık. Yani, Kürt-Türklük’ten önce, inançsal ayrılıklardan önce, sınıfsal ayrılığı öne koyardık. Her şey sosyalizimle çözülecek diyerek, bütün gücümüzü, enerjimizi bu alana yoğunlaştırmışdık. Etnik olsun, inanç olsun, arkadaşlarla olan tartışmalarımızda bir karışıklık olsa dahi, her zaman, sosyalizm idealini herşeyin önüne çıkardık. Hatta, artık bu düşünce, aile sorunlarının da önünde görünürdü. Yani bir sabah kalktığımızda sosyalizm kurulur ve bütün sorunlar biter anlamında bir yapıya sahiptik.
A.Kutlu: O dönemde, Türk yoldaşlarımın samimiyetine inaniyordum. Örgütün üst kadrolarında olan arkadaşların samimiyetine de inanıyordum. Kürd’lere kaşı hiç bir art niyet taşımadıkalarına inanıyordum. Kürt halklarının, Türk egemenliği altına girmesinin, onların çıkarına hiç olmayacağına... Hoca’nın demin dediği gibi, sosyalizm geldiğinde bu işler hallolacaktı.. En geniş menfaatleri temsil eden işçi sınıfı idi. İşçi sınıfının menfaatleri iktidara geldiği zaman, işçi sınıfının adil ve adeletli davranacağına inanırdık. Dolayısıyla Kürt’lerin de burda bütün haklarına kavuşacağına inanıyorduk. Onun için de onlarla birlikte olmaktan, onların samimiyetindenb hiç bir şüphem yoktu.
Yer (.....) Tarih Aralık-2008.
M.Saygılı ve A.Kutlu ile olan söyleşinin son bölümü yayınlandı. Ama Maraş-Malatya-Kayseri Bölgesine dair yazı dizisi devam edecek...
Kaynak: blog.radikal.com.tr/turkiye_gundemi/maras-malatya-kayseride-sol-hareket-ve-aleviler-3-114149
Hüseyin Dedesoy: 1970’li yıllara geliyoruz. 70’lere gelindiğinde diğer bölgelerde olduğu gibi, Binboğa bölgesi olarak adlandırılan; Kayseriden başlayıp Maraş-Malatya, Adıyaman Nurhak dağlarına kadar uzanan bu bölgede de, gençler arasında siyasi bir hava esmeye başlar. Bölgedeki ilk bilinen solcu, sol düşüncelere sahip olan kimlerdi? Yani bilinen- tanınan devrimci-solcu kişiler daha çok hangi köylerdendi?
M.Hoca: Anlaşılan arkadaş bugün geçmişle ilgili bizi iyice deşecek’ (gülüşmeler ). Bizden önce solcu yoktu heralde. Ben hatırlamıyorum. Bir sefer solculuk demeyelim de, devrimcilik, kominizm’e benzer kelimeleri ilk kez Malatya’lı Hüseyin adında bir öğretmenden duydum. Nişanat’ta öğretmenlik yapıyordu. Belki de askeri öğretmendi bilemiyorum. Bizim köylere gelirdi birkaç defa, ben kendisiyle Memolar’da karşılaştım.
H.Dedesoy: Kaç senesinde?.
M.Hoca: Senesini tam hatırlamıyorum. Altmış bir yılları olabilir, 60 veya 61. Şimdi ülkede bir ihtilal olmuştu. İhtilalle beraber yeni bir anayasa çıkarılmıştı ve İstanbul-Ankara’da. Ben sosyalistim diyen insanlar, yeni bir parti oluşturmaya gidiyorlar. Fakat biz bunları, bu gelişmeleri pek bilmiyorduk, duymuyorduk. Çünkü bizler o dönemde pek gazete falan görmezdik, okumazdık’Kısacası ilk defa kominizm, devrimcilik, sosyalizm kelimelerini, ondan duymuştum. Şimdi soy adı neydi tam hatırlamıyorum, kendisi Malatyalıydı.
H.Dedesoy: Siz o zaman öğrenci miydiniz?
M.Hoca: Ben daha öğrenci değildim. Evden derslere çalışıp, dışardan sınavlara girerdim. Benim öğrenciliğim, okul dışı başladı. Hüseyin öğretmen, bir Kürd kökenliydi. Biliyordu ki oralarda Kürd Alevi köyleri vardır. İşte hafta sonu oldumuydu bu köyleri gezerdi. İğdemlik, Gözpınar, Afsin’e giderdi. Öyle ya hafta sonu oldu mu adam Nişanat’ta ne yapacak. Dolayısıyla kendisine yakın bulduğu köyleri gezerdi. Bir seferinde çok iyi hatırlıyorum, Memolar’da Rıza’nın behçesinde bize bunları anlatırdı’Konuşmalar beni etkilemiş olacak ki, ben o günden sonra bu kavramlara ilgi duymaya başladım.
H.Dedesoy: Daha sonraki yıllarda, 70’lerde, bölgede ilk bilinen-tanınan solcu isimler kimlerdi?.
M.Hoca: Çoktu artık. O yıllarda yeni gençlik içinde kendisini sol düşünceye yakın gören insan, gözle görünür kadar vardı. 1971 yılının sonbaharına doğru, ben özel olarak Binboğa’ya geldim. Nurhak’ta Sinanlar vurulmuştu, benim kafamda Binboğa’da ideal bir yer hazırlanabilinir mi düşüncesiyle oraları biraz gezdim. Teknebaşı falan’ Tabi oralarda kimseye niyetimi söylemedim. Şimdi tek tek isim söyliyemeyeceğim, gençlik içerisinde bir çok solcu vardı. Ağcaşar’da civar köylerde’ oralarda çok kalamadım. Görevli olarak gelmiştim, dolaştım gittim. O yörelerde ilişkilerim o kadar geniş değildi. Ama biliyordum ki solculuk vardı. Elbistan’da işçi partisi kuruldu bir ara. Şimdi şahıs olarak kim solcuydu isim- isim bilemem, hatırlamam ama solcular vardı. 71 darbesi olduğunda, 12 Mart olayı oldu. O zaman Afşin ve köylerinde solcuların var olduğunu biliyordum. Ama tam kimler olduğunu hatırlamam.
H.Dedesoy: Ali Kutlu sizin dönem, bölgede sol hareketin en güçlü olduğu dönemdi. Senin yaşadığın dönem 1970-71 yıllara nazaran daha güçlü ve haraketli bir dönemdi değil mi?
A.Kutlu: Bizde ilk dönemlerde herkesin de hatırladığı gibi, komünizm yüzkızartıcı düşünce anlamı olarak değerlendirillirdi. Bu kavram genellikle köylerde kendini gösterirdi. Bizim Alevi köyleri de dahil. İlk olarak Hoca’nın da dediği gibi,68 gençlik haraketinin, daha sonra 71 yıllarının öğrenci haraketinin yükselmesiyle birlikte kamuoyu oluştu. Arkasından 71 darbesi oldu. Sıkıyönetim devreye girdi ve o zaman daha televiziyon yoktu. Radyolarda sürekli arananların isimleri okunurdu ve haberlerde bunların ne yapmak istediklerine vurgu yapılırdı. İşte anarşistler devleti böyle yapacaklar, şöyle yapacaklar gibisine yayınlar yapılırdı. Artık insanlar bu gibi haberler sonucunda, iyi-kötü olaylara ilgi duyuyorlardı. Artık söylemler insanların kafasına yerleşmişti ve kendi kendilerine soru sormaya başladılar.
Bunlar kimlerdir, ne yapmak istiyorlar? Deniz Gezmiş varmış, kimdir bu adam, ne yapmak istiyor? Radyodan günde bir kaç defa bu olaylara dahil haberler yayınlanırdı ve artık halk da olan gelişmeleri ezberlemişti. Bu gelişme akabinde bütün o zamanın devrimci isimleri, halklar arasında tartışılırdı, saflar belirlenirdi.
Bizim yöremizde ise solcu olarak, M.Hoca (M.Saygılı) vardı bilinen, tanınanlardan. Yöremizde o zaman okuyan kesim çok az kişi vardı. M. Hoca, Ankara’ya yüksek okula gidiyordu. Ben M. Hoca’yı Ankara’ya gitmeden önce yatılı öğretmen okuluna gittiği lise yıllarında, bir kaç defa da köye gelmişti, burda gördüm. Güzel temiz giyinmiş. Kıravatlı takım elbise üzerinde vardı. Bir Berçenekli meslektaşıyla köye gelmişlerdi. Ben tabi Hoca’ya bir solcu olarak değil de, daha ziyade bir memur olarak bakıyordum. Daha sonraki yıllarda, Hoca Ankara’ya gitti. Ankara’da sıkıyönetim geldi. Dolayısıyla, Hoca da solcu biri olduğu için, köyde hakkında söylentiler oldu. Yok aranıyor, yok hapse atıldı diye söylenirdi. Bak ne kadar çalışkandı, ne kadar zeki bir insandı, kendisine yazık etti. Okusaydı da büyük bir adam olsaydı. Kalktı devlete karşı çıktı. Onlar da tabi ki içeri atarlar falan, öyle duyuyorduk. Daha sonra Haşim Abi (Haşim Kutlu) bizim köye Ağcaşar’a gelip- giderdi. Ankara’dan, o solculuğu bizim köye getirirdi. Gençlik önderler, hakkında anlatırdı. İşte Denizler kimdir, ne yapmak istiyorlar falan. Anlatırdı bu şekilde. Daha sonra 76-77’lerde, solculuğun popülerleştiği, artık kitleye yayıldığı dönemlerde. Hamdullah Erbil bölgede solcu olup gençlik içerisinde, kendisi liderlik yapanlardan birisiydi. Fakat bizim ilişkimiz olmadı, ama şunu duyardık. Büyük hocanın oğlu, Ankara’da mı, İstanbul’da mı, o da okurken solculuktan tutuklanmış falan. Afşin’de fotoğrafçı Celal’in kızı mı, oğlu mu solcuymuş diye konuşulurdu. Aranıyormuş. Açıkbeşler’den Fahri’nin oğlu, tutuklanmış, aranıyor. Afşin’in içerisinde de bunlardan bahsederlerdi. Ben de bizim o yörede solculuk yapan gençlik içerisinde yer alanlardan birisiydim.
H.Dedesoy: Biraz daha açalım. 1970-71’lerde radyoda veya o günün gazetelerinde. Olaylarla ilgili verilen haberlerde’. anarşistler, komünistler falan dendiğinde o haberleri, Ağcaşar’lı bir genç de dinliyordu, Malatyalı bir genç de dinliyordu, Elbistanlı bir başka köyün gençleri de dinliyordu. Yani Marabuz’lu, Hunulu, Serkizcayırlı veya Kızılcık’lı bir genç de dinliyordu. (Bu köyler Sünni Türk köyleri). Üstelik haberler Türkçe veriliyordu. Nasıl oluyor da Ağcaşar’lı bir genç(Alevi), ya da Serkizçayır’lı bir genç(Alevi) daha fazla ilgi duyuyor da, bir diğer, Sünni koyün gençleri, daha az ilgili olabiliyordu?
A.Kutlu: Varlardı mutlaka, ben bilmiyordum.
H.Dedesoy: Mesela, Mehmet Hoca'(Mahmat Saygılı )dan, Haşim Kutlu’dan, Hamdullah Erbil'den söz edildi.
A.Kutlu: O dönemde, Afşin’dekileri tanımıyorduk. Ama, duyuyorduk, şunlar, şunlar solcular. İşte, baba-anneleri tarafından afaroz edilmişler. Artık Afşin’e gelip gidemiyorlar, gibisine de duyumlar ortalıkta dolaşırdı.
M.Hoca: Evet bölge açısında, Alevilerin devrimci olmaları doğal bir olaydır. Millet buna uyanış felsefesiyle bakar. Alevilik nedir.? Alevilik bugün bir muhalefet olayıdır. Ama dini bir çerçevede olduğu için, kendisini dini muhalefet olarak görür. Şimdi siyasi muhalefet, devrimcilik, koministlik yapan bir adam. Bir nevi muhalafetle başlayacak. Yani muhalif olacak da bir yere gelecek. Bu muhalafet anlayışı, bugün Alevilerin içerisinde, örgütlenmeyle degişiyor. Devlet de zaten bunu istiyor. Bence orada Alevi gençlerden başlamak zorundaydı. Başlamak zorundaydı diyorum, çünkü, Ankara’da, İstanbul’da okuyan bir insan marxsizimi, leninizmi okuyarak öğreniyor. Yani bir şey alıyor. Bir bilgi ideoloji gıdası alıyor. Ama bizim İğdemlik’de, Ağcaşar’da, Afşin’de bilmem nerede, devrimci olacak insan, nasıl başlıyor. Daha önce de dile getirdiğim gibi, Malatya’lı Hüseyin Öğretmen’in, devrimcilikle, sosyalizimle ilgili söyledikleriyle...
Bence çok doğaldır. Bir Alevi’nin, bir Serkizçayırlı’nın, Denizler’in asılması... Adam hiç sosyalizmin ne olduğunu bilmese dahi, ağıt yaktı. Deniz Alevi degildi. Bütün Alevi kitlesi sembolik de olsa, kendilerine yakın hissetti. Aynı şekilde, Alevilerle de ilgili uydurulan, demin Ali de söyledi, sanki kominizmin yüzkızartıcı bir şeymiş gibi yansıtılması. Peki kominizmin bilinmediği bir dönemde Türkiye toplumunda neye yüzkızartıcı deniliyordu. Aleviliğe deniliyordu. Bir takım söylemlerle Alevilik toplumlar içinde dışlandırmak isteniyordu. Şimdi bunları bir eleştiri getirmek için söylemiyorum. Ama toplumun kafasında oluşan yanlış bilgilerle, insanlar birileri tarafından manipüle amaçlı propaganda yapıyorlar. Bu açıdan Alevilerin muhalif olması, ister dini olarak ele alalım isterse manevi olarak, nasıl alırsan al, Aleviliğin devrimci muhalafetiyle bir nevi tam birleşmeden, ülkenin siyasi konjonktörü değişti. 12 Eylül'ün gelmesiyle, önünü kestiler.
H.Dedesoy: Peki solculuktan önce. O civar Alevi köylerinin diğer, Sünni olan Türk köyleriyle ilişkileri var mıydı? Vardıysa nasıldı? Bildiğimiz kadarıyla o bölgede, Sünni Türk, Çerkez ve Çeçen köyleri de vardır. Ayrıca Türkmen Alevi köyleri de vadır. Bu köyler arasındaki sorunlar varmıydı? Vardıysa nasıl çozüme kavuşturulurdu? Dostluklar ne üzerine inşaa edilirdi?.
A.Kutlu: Genelinde Hoca’nın da demin söylediği gibi, Alevilere karşı bir şey, yani bir ön yargı vardı. Ama o köylerde eskiden beri köklü yerleşik belli aileler vardı. Yani kendi köyünden, köyün yaşayışından, kültüründen, inancından, kendini sorumlu gören aileler vardı. Bu aileler diğer köylerdeki kendi konumundan olan ailelerle ilişkileri çok iyiydi diyebilirim. Birbirilerini sayıp-severlerdi, birbirilerine gelip-giderlerdi. Bizim köyle ilgili söyleyecek olursam. Sünni köylerden bazı köylüler, aralarından yaşanan anlaşmamazlıklar olduğundan, meselelerini halletmek için, bizim köye gelir, büyüklerimize başvururlardı. Ki bizim köy, Alevi köyüdür. Aynı şekilde bizim köyden benzer olaylar olduğunda, bizimkilere de civar köylerden saygın insanlar gelirdi. Olan sorunlara hep beraber bir çözüm aranırdı. Yani bölgede herhangi bir köyde olay yaşandığında, çağırılmasalar bile kendilerinde olaylar karşısında sorumluluk hissederlerdi. Gelip meselenin hallolması için uğraşırlardı. Benim bildiğim, genellikle ilişkiler bu düzeydeydi.
H.Dedesoy: Hatırınızda benzer olaylar yaşanmış mıdır? Bölgenizde, mesela Afşin'in şu köyünde, veya Göksün’ün bilmem ne köyünde, işte Kayseri’ye bağlı, Sarız veya Pınarbaşının Alevi köyüyle, Sünni köyü birbirine girmiş falan’.
A.Kutlu: Duyuluyordu buna benzer olaylar. Ama bizim yörede ben bilmiyorum, yaşanmışsa da duymadım.
M.Hoca: Alevilik-Sünnilik yüzünden yok, ama köylüler arasında, değişik çelişkiler yaşanmıştır. Arazi, kız kaçırmalar gibi olaylar yüzünden sorunlar yaşanmıştır. Mesela bir kız kaçırma olayı, şimdi bir Alevi kızı Sunni tarafından kaçırılsa, ya da tersi olaylar yüzünden problemler yaşanırdı.
H.Dedesoy: Yani değisik inançlara sahip farklı kesimlerde, aralarında kız alıp verme olmuyor muydu?.
M.Hoca: Olmazdı’
A.Kutlu: Hatta bırak Alevi-Sünnilerin birbirine kız alıp-vermelerine, Aleviler içerisinde bir kabile, diğer kabileye kızını vermezdi. Belli kabileler vardı, soylu ailelerdi. Bu soylu aileler, diğer sıradan gördükleri ailelere kızlarını vermezlerdi. Onların rızası dışında olan herhangi bir gelişmede olay çıkardı.
H.Dedesoy: Şimdi bir Alevi kızı, aynı soyda olan soylu bir Aleviye gidebilirdi, ama farklı bir etnik kimlikte olan (Sünni, Kürt veya Türk) soylu bir aileden de olsa gidemezdi, öyle mi?
A.Kutlu: Evet gidemezdi’
H.Dedesoy: Hiç o bölgede farklı kökenlere sahip kişiler arasında evlilikler olmadı mı?
A.Kutlu: Bir tane oldu. Şağşak taraflarından, Çerkez kökenli bir ailenin güzel bir kızı kaçırılmıştı. Güzellliği çok övülürdü, bunun değerlendirilmesi yapılırdı. Kızın yarım ay olduğu falan’İşte kız kaçırılmış. Tabi kız gönüllü kaçmıştır. Bu olay o bölgede Sünniler’le, Aleviler arasında, taraf olmaya yol açtı. Tartışmalara sebebiyet verdi.
M.Hoca: Ama çatışmalara yol açmadı. Zaten kaçıran da bir eşkiyaymış diyorlardı. Kendi tabirlerince’
H.Dedesoy: Peki 75’lere gidelim. Hatta 1977-78’lerde devrimcilik-solculuk artık popülerleşmişti. Genelde Maraş-Kayseri bölgesinde (Afşin-Elbistan-Göksun, Pınarbaşı, Sarız vs.)’de sola ilgi duyanlar. Yani guruplar içinde yer alanlar içerisinde, etnik meseleler (Alevilik Sünnilik, Kürtlük, Türklük) de konuşulur muydu?
A.Kutlu: Ben kaldığım bölgeden bahsedeceğim. 1976’da askerden geldim. Tabi sosyalizm halk içinde popülerleşmişti. Artık farklı kesimlerin günlük hayatlarında düşünce akımı haline gelmişti. Afşin merkezinde, gençliğin hatırı sayılır bir oranda örgütlülüğü vardı. Bu da ağırlıklı olarak, Hamdullah Erbil’in etkilemiş olduğu (THKP-C Devrimci Savaş) bir çevreydi. Genellikle yüzde doksan dokuzu, Türk-sol çevresiydi. İçerisinde, Alevi-Kürd kökenliler ise köylerden (Kötüre, Gözpınar, Serkizçayır, vb) gelip-gidenlerdi. Afşin yerlisi olarak, Sünni-Türk çevresiydi.
Benim sempati duyduğum örgüt THKO(Halkın Kurtuluşu) idi. Taraftarı olarak, büyük bir örgütlenmesi yoktu. Tek, tek, örgüte sempati duyan şahıslar vardı. İlk olarak ben askerlikten geldikten sonra, TÖB-DER’e gidip-geliyordum. Genellikle bütün solcular, değişik guruptan olan insanlar, oraya giderlerdi. Orda, benim de eskiden sempati duyduğum en yakın çevrem o haraketin içerisinde idi. Hoca olsun, Haşim Kutlu olsun. Bunlardan etkilendiğimizden dolayı, biz de o harakete yaklaştık ve onlarla ilişki kurduk. İlk olarak ben isimlerini şimdi hatırlayamayacağım, ikisi Afşinli arkadaş, bir de ben, üç kişi gittik desturu, Hasan’dan aldık. Topal Hasan’dan.
H.Dedesoy: Hasan nerde kalıyordu?
A.Kutlu: Serkizçayır’da(Afşin'de) kalıyordu. Biz kendisiyle görüştük ve Hasan bize şunu söyledi. "Gidin Afşin’de haraketin çekirdeği sizinle oluşacak". Daha sonra, biz döndük. Afşin’e döndükten sonra, arkadaşlardan bir tanesinin adı Zihni’ydi, bu arkadaş Ankara’ya gitti, diğer arkadaş da kısa süre sonra bizden uzaklaştı. Fakat bu süre içerisinde yeni arkadaşlar oluştu. İşte Açık Gözler’de, Hacı-Mehmet, Binboğa vardı, babaları kasapçıydı galiba. Muzaffer ve kardeşleri, Yedi bellalının abisi Zafer, Celal... O zaman Afşin termik santralinde bir sendika vardı. Bu sendikada yer alanlar vardı. İçlerinde Muzafer adında arkadaş bizim harakete sempati duyan birisiydi. Ama Muzaffer biraz da bürokrat tipliydi, böyle gidip de sokakta bildiri dağıtmak, afişleme yapmak, gece-gündüz uğraşmak istemiyordu. İşte biz bu gençliği örgütleyerek, kısa sürede, yörede büyük bir taban oluşturduk. O gençlik içerisinde benim dışımda, Afşin’de haraket içerisinde, ne bir Alevi vardı, ne de bir Kürd. Hepisi Sünni-Türk’tü ve örgütümüz bir çok kesimi kapsıyordu. Bayanlar içerisinde de örgütlülüğümüz vardı. Liseli gençler içerisinde vardı, termik santralde çalışan işçiler içerisinde vardı. Bu alanlarla ilgili toplantılar yapılırdı. Afsin’de Kız Meslek Lisesi vardı. Bu lisede okuyanların içersinde taraftarlarmız vardı. Bunlarla toplantılar yapılırdı. Bu toplantıları bizzat ben yapardım ve benden sorumlu olan arkadaş, bana kızlarla yapılan toplantılar olsun, kızların kaldığı yerlerin geliş-gidiş yolları olsun, benim dışımda kimsenin bilmemesini, gizlilik içerisinde kalmasını söylerdi. Çünkü namus konusu çok hasas bir konuydu. Ahlak konusu yapılıyordu. Ahlak konusunda çok dikkatli davranmamız sözkonusuydu. Demin söylediğim gibi komünizmi olumsuz şekilde ahlaka yorumladıkları için. Yani solcuların namus duyguları yokmuş gibi söylentiler olurdu. Kızlar içerisinde değişik tabakada olan ailelerin kızları vardı. Bunlardan bir tanesi imamın kızıydı. Bizzat camide namaz kıldıran imamın kızıydı. Esnafın ve memurun kızı da vardı bu toplantılarda. Köylerden gelen kızlar da vardı.
H.Dedesoy: Peki köylerle olan ilişkileriniz nasıldı?. Var mıydı ilişkileriniz? Ayrım yapmadan genel miydi ilişkileriniz?.
A.Kutlu: Tabi genellikle Alevi köyleri vardı. Bu köyler yoğun olarak solcu görünümlüydü. Bu köylerde solculuk güçlüydü. Bunlarla ilişkilerimiz vardı. Sünni köylerde ise tek tek ilişkilerimiz vardı. Bazı aileler, bazı şahıslarla ilişkiler içinde olurdu. Birecik, Emirli ve Nişanat köyleri (Sünni Türk köyleri) idi, buralarda büyük solcular vardı. Yanlız gençlik içerisinde değil.
M.Hoca: Osman Dağlı vardı. Bu Osman denen şahısın büyük bir etkisi olmuştu. Taa yetmişlerden gelen bir birikimi vardı.
A.Kutlu: O yörede, Türk, Bektaşi-Alevi aileler vardı.(Berçenek, Hunu, Büyük Sevin, Yapalak) Bu kesimler de demokratlığa, Solculuğa eğilimlilerdi. Bunların da büyük etkisi olmuştur.
H.Dedesoy: Peki sizin döneme gelindiğinde(1977-80), artık Afşin’de, Elbistan'da, Göksun'da, Pınarbaşın'da okuyan, çarşıda gezen, bakkala giden, Alevi assıllı bir gencin veya yaşlı bir adamın, bu alanlarda dışlanması sözkonusu olabiliyor muydu?
A.Kutlu: Kesinlikle dışlanmaları sözkonusu değildi. Tek tek bazı istisnalar dışında, ilişkiler olumluydu. Ben burda bir şey anlatayım. 1970-71’lerde olacak galiba. Afşin’de solcu öğretmenlere karşı bir ayaklanma olmuştu ve bizim edebiyat öğretmenimiz vardı, Abdullah Şahin. Kaymakamın konutuna kadar kovalanıyor ve bunu orada dövüyolar. Bu olaylarda solcu öğretmenler dövülmüştü’ Kovalanmışlardı’ O yıllarda bu olaylara karışanların çocukları, bizim haraketin içindelerdi. İki kardeşti, babalarının o olaylara katılması ve sonraları ne kadar mağdur olduklarını, bize anlatırlardı. Babalarının olaydan dolayı içeri atıldığını ve altı ay ceza yediğini. Bu süreçte, ne kadar ürünlerinin ortada kaldığını falan anlatırlardı. Yani demek istediğim olaya katılanın çocukları, büyüdüğünde solculardı.
H.Dedesoy: Şimdi aranızdaki tartışmalarda’ sohbetlerinizde dönemin sosyal sorunlarını dile getirirken, bu meselelere nasıl yaklaşıyordunuz. Yani etnik azınlıklar sorunu(Türk-Kürt)’ Dini inançlar sorunu(Alevi-Sünni) olsun, bunlar tartışılıyor muydu? Bugün görünen benzer sorunlar, o zaman nasıl biliniyordu?
A.Kutlu: Bizim haraketimiz, ulusal sorunu ortaya koyduğundan. Parti Bayrağı diye bir dergi vardı. Bu dergi, aylık çıkıyordu. Bir de Halkın Kurtuluşu, adında haftalık gazetesi çıkıyordu. Bu iki yayında da ululusal meseleler işleniyordu. Daha çok teorik olarak. Parti Bayrağının bir-kaç sayısında "milli mesele, ulusal sorun"la ilgili yazılar çıktı. Konu işlendiğinde bizler tabi, örgütün yayın organını peryodik olarak toplanıp, toplu şekilde okuyup kendi aramızda tartışırdık. Ben Kürd kökenli olduğum için, konuyu biz arkadaşlarla tartıştığımızda, Kürd ulusal sorununu. Kürdler’in kendi özgürlüklerini elde etme gereğini, Kürdler’in ülkede haksızlığa uğradığını, Kürdler’in inkar edildiğini, bu hakların kendilerine verilmesi gerektiğini, Kürdler’in isterse kendi devletlerini kurabileceklerini, falan söylediğimde o zamanlar arkadaşlarımızın arasında biraz çelişki çıkmıştı. Bizim üstümüzde görevli olan arkadaş geldiğinde, bana şunu söyledi. "Sen" dedi "bir Kürt ulusa mensup olarak sen, her zaman kardeşliği ve birliği savunmalısın. Sen ulusların kendi kaderini kendisinin tayin etme talebini savunmamalısın. Ancak Türk arkadaşların bunu savunmalıdır. Çünkü sen bunu savunduğun zaman, ayrımcılık yapmış oluyorsun"
M.Hoca: Ben bir şey ekleyeceğim. Şunu iyi biliyorum. Ulusların kendi kaderini tayın hakkı. Kesin Türk’müş, Kürd’müş, herkes savunmak zorundaydı. Ama kader derken, kader ayrılık mıdır? Yoksa birliktelik midir? O konuda Halkın Kurtuluşu’nun düşünceleri merkezde devamlı, halkların kendilerinin tayin hakkını savundu. Kürdler’in kaderini birlikte savunmasından yanaydı.
H.Dedesoy: O zaman bu düşünceler, Kürt kökenli bireyler olarak, arkadaşlarınızla bu konuları konuştuğunuzda, açıklamalar sizler, tatmin ediyor muydu? İnandırıcı geliyor muydu?
M.Hoca: Ben kendi adıma bir-kaç şey söyleyeyim. Biz bir şeye inanmıştık, sanırım Ali de öyleydi. Emeğin, sosyalist iktidarının her şeyi çözeceğine’ O gelirse artık zaten Kürt-Türk sorunu, Alevi-Sünni sorunu bütünüyle orda kalkacaktı. Bizim kafamızdaki şey buydu. Onun için herşeye rağmen, biz sosyalizmi her şeyin önüne koyardık. Yani, Kürt-Türklük’ten önce, inançsal ayrılıklardan önce, sınıfsal ayrılığı öne koyardık. Her şey sosyalizimle çözülecek diyerek, bütün gücümüzü, enerjimizi bu alana yoğunlaştırmışdık. Etnik olsun, inanç olsun, arkadaşlarla olan tartışmalarımızda bir karışıklık olsa dahi, her zaman, sosyalizm idealini herşeyin önüne çıkardık. Hatta, artık bu düşünce, aile sorunlarının da önünde görünürdü. Yani bir sabah kalktığımızda sosyalizm kurulur ve bütün sorunlar biter anlamında bir yapıya sahiptik.
A.Kutlu: O dönemde, Türk yoldaşlarımın samimiyetine inaniyordum. Örgütün üst kadrolarında olan arkadaşların samimiyetine de inanıyordum. Kürd’lere kaşı hiç bir art niyet taşımadıkalarına inanıyordum. Kürt halklarının, Türk egemenliği altına girmesinin, onların çıkarına hiç olmayacağına... Hoca’nın demin dediği gibi, sosyalizm geldiğinde bu işler hallolacaktı.. En geniş menfaatleri temsil eden işçi sınıfı idi. İşçi sınıfının menfaatleri iktidara geldiği zaman, işçi sınıfının adil ve adeletli davranacağına inanırdık. Dolayısıyla Kürt’lerin de burda bütün haklarına kavuşacağına inanıyorduk. Onun için de onlarla birlikte olmaktan, onların samimiyetindenb hiç bir şüphem yoktu.
Yer (.....) Tarih Aralık-2008.
M.Saygılı ve A.Kutlu ile olan söyleşinin son bölümü yayınlandı. Ama Maraş-Malatya-Kayseri Bölgesine dair yazı dizisi devam edecek...
Kaynak: blog.radikal.com.tr/turkiye_gundemi/maras-malatya-kayseride-sol-hareket-ve-aleviler-3-114149
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi