You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Köşeli Yazılar...

Köşeli Yazılar...

Posting Freak
Köşeli Yazılar...
Tek Çözüm yolu: Tam laik, tam demokrat olmak!



[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif]Anayasa Mahkemesi’nin iddianameyi kabul etmesiyle birlikte Türkiye yepyeni bir sürece girdi.

Kolay bir dönem olmayacak bu.

İşlerin bu hale gelmesinde AKP’nin işlediği büyük günahı bilmeme rağmen, parti kapatmalarına sürekli karşı çıkmış bir kişi olarak durumdan memnun değilim.

Çünkü mahkeme kararıyla partiler kapatılabiliyor ama zihniyetler kapatılamıyor.

***

Peki bu açmazdan nasıl çıkacağız?

Bizi kutuplaşmadan, kargaşadan kurtaracak sihirli bir formül var mı?

Bence var!

Hayret edeceksiniz ama haddimi aşmamaya çalışarak ne yapılması gerektiğini bildiğimi iddia edeceğim.

Türkiye’nin çıkış yolu “laik demokrasi”dir.

Başka bir deyişle, tam laiklikle, tam demokrasiyi bir araya getirmektir.

Yoksa, demokrasiyi bir kalkan gibi kullanarak toplumu dönüştürmek isteyen gerici akımlar gibi, laiklik adına hareket ettiğini söyleyen bazı parti ve grupların faşizme kayan söylemleri de bu topluma bir çıkış yolu sunmaz.

***

Laik kesimin önünde büyük bir sınav olduğunu düşünüyorum.

Bu kitlenin öncüleri; ya içe kapanarak, hamasi söylemlerle, ırkçılığa kayan bir milliyetçilikle, devletçilikle, darbecilikle bizi çıkmaza sürükleyecek; ya da tam demokrasiye, özgürlüklere, reformlara sahip çıkarak Türkiye’yi kurtaracak.

Bunun ne kadar önemli olduğunu iliklerimde hissedebiliyorum.

301’den 744 davanın sürmekte olduğu, AB ile ilişkilerin kopma noktasına geldiği, içe kapanma eğilimlerinin alabildiğine yükseldiği, gelir dağılımının aşırı derecede bozulduğu, demokrasiyi taşıyacak olan orta sınıfın eridiği bir dönemde akl-ı selim sahibi laiklerin en önemli görevi, Türkiye’yi tam bir demokrasiye ve evrensel değerlere taşımak.

Ülkeyi; “reformları savunan dinciler” ve “laik ulusalcılar” çelişkisinden kurtarmak.

Yani 2002’de basiretsiz politikacılar yüzünden bozulmuş olan ilerici-gerici formülünü yerli yerine oturtmak.

İnanın bana, başka çare yok.


Zülfü Livaneli

"Atatürk büyüktür, ruhu Ali’ dir"
Senior Member
Köşeli Yazılar...
Hukuk, ya da darbe...

EĞER 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta, 12 Eylül’de "hukuk" işleseydi darbeler olmayacaktı.

Tüm darbeler öncesi "hukuk" yoktu. Açın bakın yakın tarihe; darbelerin gerekçeleri, işlemeyen hukukun toplamıdır.

Görevini yapmamış hukuk yüzünden, iktidarların kirli çıkınlarında biriken tortuları getirip darbe gerekçesi yaptılar.

Şimdi?..

Şimdi bırakın hukuk işlesin...

*

Sevgili Yılmaz Özdil, dünkü köşesinde çok önemli bir şeyi hatırlattı hepimize:

19 Temmuz 2001’de Anayasa Mahkemesi siyasi yasağını kaldırdığında, Tayyip Erdoğan şöyle demişti:

"Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar, şahsım ve demokrasi adına hayırlı bir karardır..."

Aynı Anayasa Mahkemesi, siyasi yasağını kaldırdığı Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarını bu sefer "laik sistemi yıkmak" iddiasıyla yargılama kararı aldı.

Bir zamanlar Tayyip Erdoğan’ı koruyan hukuk, şimdi hesap soruyor...

Çünkü hukuk taraf değildir.

Bırakın işlesin...

*

AKP aklanırsa sorun yok; kurtulur...

Yok eğer aklanmaz da mahkûm olursa yine de kurtulur; ülkesini ateşe atmanın ayıbından...

Çünkü hukuk işlemediği zaman boşluğu kimin dolduracağı hiç de belli olmuyor.

AKP çıkıp aklansın.

Kendini acındırmaya, halkı kışkırtmaya, suçu yargıya atmaya, anayasayı değiştirip hukuktan kaçma yolları aramaya...

Duygu istismarına...

Mazlumu oynamaya...

Yine cinlik yapmaya gerek yok.

Tayyip Erdoğan mert ve yiğitse, kendisinin siyasi yasağını kaldıran o hukuka hesap vermekten kaçmaz.

Dürüst lider böyle yapar.

Ülkesini seven devlet adamı, ülkesinin hukukunu-yargısını tekmelemez, ona güvenir ve sığınır...

*

Hukuk işlemediği zaman...

Borular ötmeye başlıyor kışlalarda.

BEKİR COŞKUN
Marifet hiç ezilmemek bu dünyada
Ama biçimine getirip ezerlerse,
Güzel kokmak.
Kekik misali,
Lavanta çiçeği misali,
Fesleğen misali,
Itır misali,
Yunus misali,
İsa misali.
(Bedri Rahmi Eyüboğlu)
Posting Freak
Köşeli Yazılar...
Konuk yazar: Emin Çölaşan

İlk kez hesap verecekler

Bugüne kadar burnundan kıl aldırmayanlar, kendilerine ilahi güçler vehmedip küçük dünyaları kendilerinin yarattığını zannedenler, yargı önünde şakır şakır hesap verecekler. Kendilerini savunacaklar. Hem de Anayasanın laikliğe ilişkin hükümlerini çiğnedikleri için.
Türkiye bu aşamaya nasıl geldi? Çok önemlidir. Medyayı ellerine geçirdiler. Kendilerinden olmayan medyayı sindirdiler, korkuttular. Patronlara sık sık doğrudan veya dolaylı yollarla haber gönderdiler ve göndermeyi sürdürüyorlar: “Falanca gazetecinin yazıları, yorumları hoşumuza gitmiyor. Haberlerinizden şikayetimiz var...” Patronlar leb demeden leblebiyi anlıyor, haber akışı değişiyor, ya da o gazeteciler için gerekli işlem anında yapılıyor...
Ve Tayyip yemiyor içmiyor, bu pembe tabloda bile medyadan yakınıyor! Olanların sorumluluğunu medyanın üzerine atmaya kalkışıyor. Dikkat ediniz, hep laf ebeliği ile, kürsülerde bağırıp çağırarak, bütün kesimleri korkutup sindirerek kendisine ve iktidarına dikensiz gül bahçesi yaratmaya yelteniyor. Başardı mı? Büyük ölçüde evet.
Çevrelerinde emir kulları türedi. Omurgasızlar, solculuk dönekleri, entel-liboşlar, ihale bekleyenler, özelleştirme peşkeşinden pay kapma sırasına girenler, onun ve partisinin amansız destekçisi kesiliverdi. Satılan gazetelerin yüzde 34’ünün sahibi olan Doğan Grubu korktu, AKP döneminde ses veremedi. Tayyip zannetti ki bu yapay destekle işleri hep böyle götürecek...Ve din sömürüsüne iyice asılmaya başladı. Bir metrekarelik bez parçasından medet umdu, bu doğrultuda anayasa değişikliği yaptırdı. Kürsülerde Kuran’dan ayetler okumaya başladı. Sadece kendisi değil, partisi de aynı yola girdi.
Öte yandan Hristiyan ABD ve AB’ye sığındı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk milletinin çıkarlarını onlardan gelecek emir ve direktiflere endeksledi. Cumhurbaşkanı seçilirken “dindar Cumhurbaşkanı” diye asıldı ve koltuk değneği MHP’nin desteği ile o şahsı –‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sözü ilkelliktir diyebilen- Abdullah Gül’ü devletin başına geçirmeyi başardı.
Anayasa, Cumhuriyet rejiminin ilkeleri falan, onların gözünde faso fiso idi. Çünkü onlar çoğunluk oyunu alıp gelmişlerdi! İktidar olma gücü Tayyip’e verilmişti. Milli irade kendisine ve partisine devredilmişti. Tayyip istediğini yapardı! İsterlerse hilafeti bile “oy çokluğu” ile getirebilirdi!
O kadar güçlü olmadığını şimdi anladı!


DARBECİLER!
Bütün bu süreçte milleti her açıdan uyutmak ve kandırmak için ellerinden geleni yaptılar. Enflasyon rakamlarını düşük gösterdiler. Ulusal milli geliri bir gecede ve kağıt üzerinde kişi başına 3 bin dolar arttırıverdiler! Ekonomi çöküntüye gidiyor, işsizlik patlıyordu, asla umursamadılar. Yolsuzlukları, vurgunları dikkate almadılar, görmek istemediler. “Benim hırsızım iyidir” anlayışıyla milletin soyulmasına göz yumdular. Bütün güçleriyle sıkmabaş’a asıldılar.
Ancaaak, ellerinde din sömürüsü dışında güçlü bir silah daha olması gerekiyordu. Darbecilik! Birileri Tayyip’e karşı darbe hazırlıyordu! Darbeciler yakalanmıştı. Adına Ergenekon çetesi dediler. Haftalardır Ergenekon çetesiyle yatıyoruz, Ergenekon çetesiyle kalkıyoruz. Ülkenin en seçkin insanları sabaha karşı gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, Tayyip ve ekibi ile emrindeki medya “Darbecileri” kınıyor, suçluyordu! Bir emekli general, birkaç emekli subay, gazeteciler, yazarlar, öğretim üyelerinden oluşan dört dörtlük darbe çetesi! Tayyip medyası da balonu bulmuş, üfledikçe şişiriyordu...Savcılık veya Emniyet içerisinde “Medyaya bilgi sızdırma ekipleri” oluşmuştu. Bunlar -çoğu düzmece olan- gizli bilgi ve belgeleri, soruşturma raporlarını AKP medyasına üfürüyor, onlar da bire bin katarak, ballandıra ballandıra darbeci çeteyi manşetlerden veriyordu...Böylece, karşımıza çıkarılan darbe masallarıyla uyutulmak isteniyorduk.
Ve gün geldi, Yargıtay Başsavcısı Anayasa Mahkemesinde kapatma davasını açtı. Çok bozuldular. Demeçler birbirini izliyor, Anayasa Mahkemesi baskı altına alınıyor ve hükümet üyeleri tarafından açıklamalar yapılıyordu: “Bu iddianame Ergenekon çetesinin rövanşıdır. Derin devlet iddianame hazırlatmıştır. Biz korkmayız, yılmayız, yolumuzdan dönmeyiz!.. Gazete kupürlerinden hazırlanmış ciddiyetsiz iddianame...Anayasa Mahkemesi bunu elinin tersiyle geri çevirir, kabul etmez... ”
Balon önceki gün söndü. Burnundan kıl aldırmayanlar iddianamenin kabulünden sonra şaşkına döndüler. Ancak bu arada yine yabancı güçlere sığındılar. ABD ve AB’ye haber gönderdiler:
“Zora düştük, bizi koruyun kollayın.”
Bu kez dışarıdan demeçler, açıklamalar yağmaya başladı:
“Anayasa Mahkemesi bu davayı reddetmelidir...Türkiye’de yargı ve askerden oluşan elit tabaka var...Yargı darbesi yapıldı...Ordu ve yargı demokratikleşme önünde engel...Yargı milli iradeye karşı çıkamaz. Aksi takdirde AB müzakere süreci askıya alınır... Demokrasiden yanayız...Çağdaş demokrasilerde parti kapatılamaz...”
Osmanlı’nın başına bela olan kapitülasyon süreci başka biçimde hortladı.


DİNLERİ İMANLARI PARA
Bütün bu soytarılıklar olurken, Tayyip ve ekibi hiç ses çıkarmadı. Emir ve hizmetinde oldukları yabancı ülke ve güçlere “Siz bizim işimize karışmayın, biz kendi sorunumuzu kendimiz çözeriz” diyemedi. Onlar daha iki hafta önce Türkiye’ye davet ettikleri Yunanistan Dışişleri Bakanına “Türban sorun değildir” dedirten ve bu konuda bile Yunanistan’a sığınmaktan hiç sıkılmayanlardı.
Sen aldığın çoğunluk oyuna güvenip Cumhuriyet rejiminin temel ilkelerini çiğneyeceksin, dini siyasete alet edeceksin, Müslümanlığı sıkmabaş’a indirgeyeceksin, sıkmabaş’ın üniversitede serbest olması için Anayasa değiştireceksin, devleti Fethullah’a teslim edeceksin ve senin oy devşirme yöntemlerine, din sömürüsü yapmana hiç kimse ses çıkarmayacak!
İşin daha da acı yanı, bunların dininin ve imanının PARA olduğu bir kez daha ortaya çıktı. İddianame sonrasında medyalarında yırtındılar: “Mahkeme bu davayı kabul ederse istikrar bozulur, borsa düşer, döviz yükselir, para dışarıya kaçar.” Oysa borsanın yüzde 74’ünün yabancıların elinde olduğunu hepimizden iyi bilen bunlardı...Ve bir kez daha yabancılara, kara paracılara, vurgunculara hizmet vermekten utanmıyorlardı.
İddianame ortaya çıktığında AKP’li bakan ve üst düzey yetkililerin söylediği şu yüz kızartıcı ve ciddiyetten yoksun sözlere bir bakınız: “Partimiz kapatılırsa ülke 50 yıl geriye gider...AB’de küme düşeriz...Partimizden zırnık koparamazsınız...Dış dünyaya rezil oluruz...Derin devletin intikamı...Ergenekon’un intikamı alınıyor...Borsayı düşünün...”
Çünkü biz kendimiz için değil, Tayyip, AKP, borsa ve dış dünya için varız!


KIL ALDIRMA OPERASYONU
Şimdi yargılanacaklar. Anayasa Mahkemesi önünde hesap verecekler. Küçük bir operasyonla burunlarından –ve ilk kez- kıl aldıracaklar. Kendilerini dokunulmaz görürlerdi. Onlara hiç kimse karışamazdı! Onlar yüzde 47 oy alıp iktidar olmuştu. Onlar ne derse, milli irade o idi! Acaba o yüzde 47’nin yüzde kaçı ülkeyi bu duruma düşürsün, yabancıların güdümüne soksun, işsizliği patlatsın, enflasyon rakamlarında bile oynama yapıp düşük göstersin, aç ve işsiz bıraktığı insanların gözünü patates soğan paketleriyle boyasın diye onlara oy vermişti?
Bunları düşünmeye gerek bile yoktu! Onlar iktidar olmuştu. Onlara karışacak, müdahale edecek “Dur” diyecek hiçbir güç yoktu! AKP iktidarı varken yargı da kim oluyordu! O iktidara karşı çıkan “darbeciler ve çeteciler” zaten yakalanıp içeri tıkılmıştı. Bütün kamu kurumları, belediyelerin çoğu, satılık ve besleme medya, Fethullah takımı, entel-liboş ekibi, Marksist dönekler, şeriatçılar, yobazlar hep ellerindeydi. Meclis’teki AKP çoğunluğu zaten hükümetin emrine girmiş, otomatik kabul makinasına dönüşmüş, beş dakkada Beşiktaş yöntemiyle çıkarılan yasalarla, kaldır elini, indir elini, kabul edilmiştir yöntemiyle işi idare ediyordu. Türkiye AKP açısından dikensiz gül bahçesi olmuştu.
İşte bu ortamda Yargıtay Başsavcısı tekere çomak soktu. İlk kez ciddi biçimde korktular. Hele iddianame kabul edilince daha da korktular ve paniklediler... Çünkü karizmaları çizildi. Cilaları döküldü. Dokunulmazlık elden gitti. İlk kez, hem de A’dan Z’ye neredeyse tam kadro –Çankaya’da oturan zat ve Tayyip dahil- hesap verecekler. Evet, Cumhuriyet rejiminin temeli ve Anayasanın değiştirilemez ilkesi olan laikliği nasıl paspas gibi çiğnediklerinin hesabını, parti olarak yargı önünde verecekler. Şimdi köşeye sıkıştılar. Bu kez kaçış yok...
Ve yargı önünde hokkabazlık, laf cambazlığı, uyutmaca, yutturmaca yapmak söz konusu olmayacak.
Ama yine de fazla endişe etmesinler! Arkalarında kapı gibi ABD var, AB var. “İstikrar” isteyen besleme medya, ihale peşkeşçileri, borsacılar, para babaları, Fethullahçılar vesaire hep onlardan yana.
Ancak hiç unutmayalım, meydan o kadar boş değil.
Türkiye’de anayasal düzeni ve Cumhuriyet rejimini korumaya kararlı, omurgalı, haysiyetli, onurlu, vicdanını, ruhunu ve cüzdanını içeriye ve dışarıya satmamış, ülkemizin sömürge olmasına, peşkeş çekilmesine, din devletine karşı çıkan güçler, kurumlar ve milyonlarca Atatürk evladı da var.
Sanki Tayyip ve AKP için söylemiş atalarımız:
“Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner.”
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Köşeli Yazılar...
Evet, AKP odaktır

İLGİ ODAĞIDIR Sorunlu bir siyaset anlayışının göbeğinden gelen bir ekip, kitlesel siyasetin engin denizlerinde kulaç atmaya kalkışmıştır...

Üstelik acayip de başarılı olmuştur... Ancak... "Sorunlu geçmiş" ve "Ani gelen başarı" nedeniyle... Bütün dikkatler bu ekibin üzerinde toplanmıştır... Takdir edersiniz ki, "ilgi odağı" olmak, "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" olmaktan çok daha belalı bir iştir... Parti sözcülerinin, milletvekillerinin, belediye başkanlarının attığı her adım, aldığı her nefes bile takip edilmiş, sonunda 163 sayfalık bir "iddianame"ye dönüşmüştür...

GAF ODAĞIDIR İlgi odağı haline gelenler, bir süre sonra bu durumdan fazlasıyla hoşlanmaya başlarlar... Coştukça coşulur... Atraksiyonlar yapılır... Lüzumsuz ve hiçbir fayda sağlamayacak çıkışlarla "iddianame"ye malzeme sunulur... Açın bakın "iddianame"yi... Sözün şehvetine kapılmışların resmi geçidi gibi... Biri "don" gafı yapmış, öbürü coşup "Tekkelere özgürlük" diye haykırmış, bir başkası TSE’den türban için standart istemiş, bir diğeri "Yeşil devrim" rüyalarını gördüğünü söylemiş, bir ilçede "84 yıllık karanlık" pankartı açılmış, bir AKP’li belediye başkanı "İnşallah bütün okullar imam-hatip olacak" demiş...

İHTİRAS ODAĞIDIR Senelerce sistemin dışında kalmışların, birdenbire iktidar olanaklarına kavuşması üzerine, "Ben de isterem... Yetim miyem? Öksüz müyem?" şeklindeki o arsız türkünün işaret ettiği olay gerçekleşmiştir... Kısaca "kadrolaşma" diye nitelendirdiğimiz olay, aslında "Kadrolaşalım / Memleketi değiştirelim" arzusundan ziyade, yılların biriktirdiği engin ve muazzam ihtirasa yanıt verme gayretidir... Aynı ihtiras, ihalelerde de sırıtmaktadır... "Yandaş medya oluşturma" çabasında da sırıtmaktadır...

TÜRBAN ODAĞIDIR Hükümetin pragmatik politikalarıyla işleri hayli tıkırında giden hükümet yanlısı "Muhafazakar zenginler", türban meselesini vicdan meselesi yapmışlardır... Muhafazakar zenginler, türbanlıların mağduriyetini gidermek için parmaklarını bile kıpırdatmazlarken, yani holdinglerinde, şirketlerinde türbanlılara istihdam alanı açmazlarken, hükümeti türban konusunda adım atmaya zorlamışlardır... Her konuda aşırı pragmatik davranan hükümet de, "hamamın namusu"nu türbanla kurtarmaya teşne olmuştur... Türban sembolüne iyiden iyiye yüklenilmesinin temel nedeni budur... Yani türban atılımına bakarak, "Bunlar şeriatı arzuluyorlar" demek hayli zordur...

Bakan Mehmet Şimşek: Çok talihsiz bir fotoğraf

MARAŞ’ta bir tören...

Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ve eşi protokolde...

Hafiften yağmur var...

Protokolde bir tek şemsiye bile yok...

Sadece Mehmet Şimşek ve eşi için koruma polisi şemsiye tutuyor...

Dün bu köşede yayınlanan fotoğraf bunu yansıtıyordu...

Bakan Şimşek aradı...

"Son derece üzgünüm" dedi ve ardından ekledi:

"Protokolde sadece benim için şemsiye açılmamıştı... Vali Bey için de, başka bazı yetkililer için de şemsiye açılmıştı... Ama en son kapanan şemsiye, benim için açılan şemsiye olmuş... Ve tam o sırada fotoğraf çekilmiş... Neresinden bakarsanız talihsizlik... Sadece benim için şemsiye açılmış olsaydı, yorumunuzda haklı olurdunuz... Bu beni de çok rahatsız ederdi..."

Kendisinin mütevazı bir insan olduğunu söyleyen Bakan Mehmet Şimşek, "Londra’da 7 yıl boyunca işime metroyla gittim... Otobüse bindim... İsteseydim başka türlü bir hayat da yaşayabilirdim... Bakan oldum diye değişmem söz konusu değil... 40 yaşından sonra insanın temel karakteri değişmez... Ben nereden geldiğimi gayet iyi biliyorum... Geçmişimle de uyum içimdeyim" dedi...

NOT: Bakan Mehmet Şimşek, bu görüşmemizin ardından Maraş’ta düzenlenen o törende çekilmiş fotoğraflar da gönderdi... Fotoğraflarda Bakan’ın yanı sıra başka yetkililer için de şemsiye tutulduğu görülüyor... Yani sadece Bakan için şemsiye tutulmamış...

Ama yine de insan, "Keşke yetkililerimiz şu şemsiye tutturmak adetinden bütünüyle vazgeçseler" diye düşünüyor...

Gelin de şimdi çanta taşıttırmayan, şemsiye tutturmayan Erdal İnönü’yü anmayın...
"Atatürk büyüktür, ruhu Ali’ dir"
Son Düzenleme: 03/04/2008, 09:31, Düzenleyen: TÜLAY.
Posting Freak
Köşeli Yazılar...
VAK'A-İ HAYRİYE ( HAYIRLI OLAY)

Sözcü Gazetesi yazarı Ahmet Tan yazdı kısaltarak sunuyorum:

** Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne güveniyorsak...] Anayasa Mahkemesi'ne daha da fazla güvenmeliyiz... Çünkü:
]Anayasa Mahkemesi üyeleri arasında, Yolsuzluktan, ihaleye fesat karıştırmaya, suçun her turunu işlemiş olmaktan sanık veya hükümlü bir tek kişi bile yoktur. Olmasına da imkân yoktur. Çünkü;
]Anayasa Mahkemesi üyelerinin, TBMM üyelerinkine benzer bir dokunulmazlığı yoktur.

Oysa;
Bu türden sanık - hükümlü dokunulmaz TBMM üyesi çoktur. Bu çokluktan en fazla nasiplenen de, Önceki gün; Yani 31 Mart'ta resmen sanık sandalyesine oturmuş olan AKP'dir. Bu nedenle;
31 Mart tarihi hem Türkiye, hem de AKP için bir "Vak'a-i Hayriye" yani "Hayırlı Olay"dır.

** Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne güveniyorsak...]Anayasa Mahkemesi'ne daha da fazla güvenmeliyiz... Çünkü:
]Anayasa Mahkemesi'nin arkasında, TC Anayasası'nı kabul eden yüzde 92'lik bir millet iradesi bulunuyor. TBMM'nin üçte ikisini temsil eden AKP'nin arkasında ise, Sadece yüzde 46'lık bir çoğunluk.

(Bu yüzdelik hesap tartışmasını ilk başlatan ve millet iradesini ısrarla matematiğe ilk döken Başbakan Erdoğan oldu. Ama takdir-i ilahiye bakın ki, Anayasa Mahkemesi'ni düzenleyen TC Anayasası'nın arkasındaki yüzde 92; yüzde 46'nın tam yüzde 100'üdür!)

** Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne yazılan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ilkesine inanıyorsak, Anayasa Mahkemesi'ne daha da çok inanmalıyız. Çünkü
"kayıtsızlık- şartsızlık egemenliğin" hukuksuzluğa gitmesini önleyecek tek güç Anayasa Mahkemesi'dir, Hukuksuzluk devletin varlığı tehlikeye sürükler.

O nedenledir ki, Yüce Mahkeme'nin duvarına da "Adalet Devletin Temelidir!" ilkesi işlenmiştir. Hukuk sayesinde millet ile devlet birbirini tamamlar. Ve ikisinin geleceği de güvence altına girer.
Erdoğan, [B]Anayasa Mahkemesi'nin[/B] 19 Temmuz 2001 tarihindeki siyaset yasağını kaldırmasıyla siyasete atıldı. Ve yine [B]Mahkeme Kararıyla[/B]... Önce Milletvekili oldu, sonra da Başbakanlık koltuğuna oturdu.
Siyaset Erdoğan'ı denedi... Erdoğan da siyaseti... Şimdi ise Anayasa Mahkemesi sonucu tartıya vuruyor... Bunda yadırganacak bir durum yok. Madem hukuka inanıyoruz... Sabırla beklemeli ve sonuca razı olmalıyız.

** Anayasa Mahkemesi sayesinde Başbakanlık koltuğuna oturan Tayyip Bey, Yine bu mahkemenin kararıyla Başbakanlık koltuğundan kalkacak veya kalkmayacak.

AB bazı dayatmalarda bulununca ; Başbakan'ınız haklı olarak "Maç devam ederken kural değiştirilemez" diyordu!.. Ama aynı Başbakan, işin ucu kendine dokununca maç devam ederken kendi kalesine duvar örüyor, rakip kaleyi üç misli büyütüyor!.. Penaltıyı sadece kendi takımının atabileceğini KURAL haline getiriyor!.

Ve mahkemenin karşısına çıkıp kendini savunmayı hiç düşünmüyor!..
Bu durum, aklanamayacağını bilenlerin kaçma yollarını arayışıdır!..
Madem kimse, Onun Ve Partisinin Laiklik Karşıtlığının Odağı Olduğunu söyleyemez, çıksın kendini aslanlar gibi savunsun!..

** [ DTP'nin kapatılması için açılan dava üzerine kendisine sorulan soruya: "YARGI BAĞIMSIZ ANAYASAL BİR KURUMDUR" diyen Başbakan ve taraftarları, dava kendilerine açılınca yargının Bağımsız Üç Kurumdan Biri olduğunu unutuverdiler ]
Posting Freak
Köşeli Yazılar...
Türk’iye...

SPOR Bakanımız, "Milli takımda Türk olmayan Mehmet olmasın" demişti, Aurelio’yu kastederek...

Ben de, "Hükümette niye İngiliz vatandaşı Mehmet var o zaman?" diye sormuştum, naçizane.

*

Çok küfür yedik.

*

Vatandaş Mehmet’in sadece milli takımda değil, göğsünde ay yıldız bulunan Fenerbahçe formasıyla da nasıl ter döktüğünü vicdanı olan herkes gördüğüne göre, devam etmekte fayda var!

*

Ramazan Şahin.

Milli güreşçimiz.

Üç gün önce Avrupa Şampiyonu oldu.

İlk kim kutladı?

Spor Bakanımız.

*

Kimdir Ramazan Şahin?

*

Aslında Rus vatandaşı.

Orijinal adı, Ramazan İrbayhanov.

İki sene önce Türk vatandaşı yapıldı.

O dönemki Spor Bakanı Mehmet Ali Şahin olduğu için, Şahin soyadı verildi.

*

Yani, bugün getirilseydi...

Ramazan Başesgioğlu olacaktı!

*

Şampiyonumuz Ramazan’la sıcağı sıcağına ilk röportajı Doğan Haber Ajansı yaptı... Nasıl yaptı? Rusça yaptı... Niye birader? Çünkü Ramazan, Türkçe bilmiyor.

*

Peki, Aurelio biliyor mu Türkçe?

Biliyor.

Gökçek Wederson?

Biliyor.

Kim bilmiyor?

Kazım Kazım bilmiyor...

O da milli.

Ana Türk, anadili İngilizce!

*

Özetle...

AKP’nin kapatılma davasıyla birlikte gündeme gelen "Anayasa" diye bir şey var. Okumanızı tavsiye ederim.

Madde 66.

"Kan bağı ile bağlı olan" yazmıyor!

"Vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür" yazıyor.

*

Bir kez daha teşekkürler Mehmet...

Ne mutlu Türk’üm diyene.

Yılmaz Özdil
"Atatürk büyüktür, ruhu Ali’ dir"
Posting Freak
Köşeli Yazılar...
Sayın Dingil...

DİNGİL; genelde kamyonlara bir cingözlük eseri olarak sonradan monte edilen, fren gücünü azaltan ama avantadan fazla mal taşınmasını sağlayan, iki tekerlek arasındaki demire denir.

Bir anlamı daha; sirklerde tel cambazlarının telin üzerinde dengede durmasını sağlayan uzun sırık, dingil.

(.....)

Neyse, bizim konumuz; Sayın Dingil...

Partinin sözcüsü olarak ekranlara çıkmaya bayılıyor ve durup dururken diyor ki:

"Bu halkı ’göbeğini kaşıyan adamlar’ olarak (.....) nitelendirenler var. Her toplumda sapık var, deli var. (.....) Onlara sadece acırım. Bunlar sağlıklı insanlar değiller. Onlar akıl sağlıklarına kavuşsunlar diye dua edelim..."

*

Halkımızı sevmediğimiz doğru değil.

Ama bizler kendi sessizliği-umursamazlığı-duyarsızlığı ve en önemlisi teslimiyetçiliği yüzünden halkımızın sürüm sürüm sürünmesine tahammül edemeyen insanlarız.

Halkımızı avutmak yerine, kabahatini dürüstçe söyleriz.

Bir çocuğun annesine kızması, babasını eleştirmesi, kardeşlerini uyarması gibidir bu.

Acıdır ama mertçedir.

Ve halkın uyku halinden çıkarı olan ikiyüzlüler bize kızarlar.

*

İşte:

Sayın Dingil’in siyasetçiliği yanında bir de şirketi var. İhracat yaptığı Ukrayna’dan gelen uyarı üzerine gümrük müfettişlerimiz baktılar, sahte mühür ve evrak düzenlenerek "hayali ihracat" yapılmış, devlete verilen zarar milyonlarca dolar.

Verilen teşvik primleri geri alındı.

Dava sürüyor.

*

Bizler böyle işler yapamayız.

Ama ne yapacaksınız, bizler "edepsiz", "akıl sağlığı olmayan", "sapık" insanlarız, Sayın Dingil "halkı seven" birisi...

Öyle mi?..

Bu millet ne zaman kendisine karşı açık sözlü, dürüst olanlar ile kendisine karşı ikiyüzlü-sahtekár olanları ayıracak bilemem. Kendi kirlerine-paslarına bakmadan, bizleri devamlı "suçlu" gösterenlerin elinden ne zaman kurtaracak bu halk bizi...

Ne zaman?..

Bekir Coşkun
"Atatürk büyüktür, ruhu Ali’ dir"

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.