You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Köşeli Yazılar...

Köşeli Yazılar...

Administrator
Köşeli Yazılar...
Yılmaz ÖZDİL

Ayağı kırılmış o tahta masa

Türkiye nefesini tuttu, Düyun-u Umumiye’den müjdeli haber bekliyor... "Düyun-u Umumiye’ye ümüğümüzü sıktırmayız" diyen Başbakan, Washington’daki temaslarının ardından, Düyun-u Umumiye ile anlaşmaya yakın olduğumuzu açıkladı.

Türkiye’nin önce kabadayılık yaptığını, sonra da yelkenleri suya indirerek, tıpış tıpış kapısına geldiğini gören Düyun-u Umumiye Başkanı, haklı olarak nazlandı, "Borç veririz ama, ne kadar veririz bilemem, sıkboğaz etme" dedi. Başbakan baktı ki, Düyun-u Umumiye ayak sürüyor, şirinlik olsun diye espriyi patlattı, "Ben de para almaya gelmiştim zaten" dedi. Düyun-u Umumiye Başkanı pek keyiflendi, purosunun dumanıyla halka yaparak, "Veririz veririz, telaşlanma" dedi... Masadakiler güldü.

*

Bakın "masa" dedim, aklıma geldi... Türk halkı, Düyun-u Umumiye’den ilk borcu, 1854’te aldı, inek gibi sağıldı, borcun son taksidini, taaa 100 yıl sonra, 1954’te ödeyebildi. Aslında, kredi kartından tufaya getirilen vatandaşlarımız gibi, bi 100 yıl daha öderdi... Ancak, Mustafa Kemal "Yetti gari" dedi, bu utanç verici sömürge sistemine Lozan’da bir "masa"da atılan imzayla son verdi.

*

Gel zaman, git zaman...

O "masa", geçen hafta, İsviçre tarafından Türkiye’ye hediye edildi. "Bu masa, sizin bağımsızlık onurunuz, lütfen kabul buyurun" denildi... "29 Ekim" doğumlu Cumhurbaşkanımız, Çankaya Köşkü’nde yer olmadığı için, masayı almadı. Köşk’ün kapısına gelen kargo kamyonuna, "Bizim yerimiz dar birader, bunu Resim Heykel Müzesi’ne götürün" dendi... Masa, Resim Heykel Müzesi’ne götürüldü ki, oraya da sığmadı... Masa ortada kaldı. Bu satırların yazıldığı dakikalarda, "Birinci Meclis’in deposuna mı koysak" diye düşünüyorlardı.

*

Benim bir önerim var...

*

Bu masayı, geçici olarak, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı’na verin... Düyun-u Umumiye ile yapacağımız yeni anlaşmanın imzasını bunun üzerinde atın. Sonra da İsviçreli bir koleksiyoncuya satın.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Ahmet HAKAN

Haddim olmayarak meydan okuyorum


EY Memecan Ailesi’nin parlayan yıldızı...

Ey mor dağların maralı...

Ey Boğaz’ın bir yakasından dalınca "hop" diye diğer yakasından çıkan muhteşem yüzücü...

Ey "Birleşik Devletler"in en tutucu eyaletini bisikletiyle baştan sona dolaşma cesaretini gösteren mübarek insan...

Ey benim gibi bir "imam okulu" mezununu, diplomalarıyla döven tahsil düşesi...

Ey isli viskiyle Başbakan’a muhalefet yapılmasına zemin hazırlayan korkusuz cengáver...

Ey muktedir zencilerin, beyazların yöresinden nasiplenmelerini sağlayan büyük aracı...

Ey endüstri mühendisliğinin tozunu attıran zekásı manyak hanımefendi...

Sıraselviler prensesi Nursuna Hanım...

Bir densizlik ettim, haddimi aştım...

Sefil diplomama bakmadan, senin gibi bir "diplomalar kraliçesi"ne dil uzattım...

Dedim ki:

"Nursuna başmüzakereci olacakmış... Daha neler!"

Sen de tuttun, benim bu kendini bilmez yaklaşımımı yorumladın...

Vatan Gazetesi’nin Pazar Eki’ne verdiğin röportajda dedin ki:

"Bu yazıyı Ahmet Hakan yazmadı... Ahmet Hakan’a yazdırıldı bu yazı... Yazdıranı da biliyorum."

Ey muktedir zencilerin dostu!

İşte bak, bir "haddini bilmez adam" olarak, haddini bilmemeye devam ediyor ve sana meydan okuyorum...

Diyorum ki:

Sıraselviler kontesi Nursuna Hanım...

Parti içinde kimlerle itişip kakışıyorsun, hangi makam uğruna hangi çekişme içindesin, bilmiyorum...

Ama bildiğim bir şey var ki:

O yazıyı ben yazdım...

Her harfi, anamın ak sütü gibi helaldir bana...

Gel, bir "diplomalar kraliçesi" olarak, benim gibi diploması sefil bir adamın suratına "tokat gibi bir yanıt" şaklat...

Kimmiş o yazdıran?

Açıkla...

Beni ezik kıl, rezil et, mahcup et, yüzümü kızart, bir daha yazı yazacak derman bırakma...

Hadi Nursuna...

Sınıfına yakışır bir şövalyelik bekliyorum senden...

Çarşaflıya kıl olan CHP’liyle muhabbet

BENİM "steril" CHP’li kardeşim...

Diyorsun ki:

Türbana karşıyım, türbanlılar CHP’ye oy vermesin... Altı ok kara çarşafa takılmasın, kara çarşaflılar CHP’ye oy vermesin... Telli başına yemeni bağlayanlar CHP’ye oy vermesin... Sakallı hacı amcalar CHP’ye oy vermesin...

Tamam "steril" CHP’li kardeşim, vermesin...

Vermesin de, bütün bu insanları "doğal seçmen kitlesi"nin dışına çıkardığın zaman...

Maalesef geriye pek bir şey kalmıyor...

O zaman CHP’nin her seçimde yüzde 20’yi geçememesi karşısında neden ah çekiyorsun...

Neden AKP’nin her seçimde silip süpürmesi karşısında illet oluyorsun?

Neden her seçim yenilgisinin ardından "Baykal istifa" diye haykırıyorsun?

Görmüyor musun?

Yapılan bütün araştırmalarda...

Halkının kadınlarının yüzde 60’ından fazlasının, başını öyle ya da böyle örttüğü ortaya çıkıyor...

Eh, uzaydan yeni bir vatandaş kitlesi getiremeyeceğine göre...

Önce bu insanları, "CHP’ye oy vermeye layık insanlar" olarak göreceksin...

Ardından da bu "doğal seçmen kitlesi"nin oyunu almaya bakacaksın...

Kısacası...

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol...

O yemekte neler olmuş

Sanırım Başbakan’ın "reis"likten "patron"luğa geçtiğinden pek haberdar olmayan Cem Kozlu, Erdoğan’a "reis" demiş...

Ali Koç acayip cool imiş... Fırsattan istifade etmek için özel çaba sarf etmemiş.

Başbakan Erdoğan, Nur Vergin Hoca’ya çok mültefit davranmış...

Mehmet Altan, Erdoğan’ı devletten uzaklaştırmak için azami gayret sarf etmiş.

Davette tuhaf bir şekilde harem selamlık oluşmuş... Erkek konuklar Başbakan Erdoğan’ın etrafında, kadın konuklar Emine Hanım’ın etrafında toplanmış.

Kadın konuklar, Emine Hanım ile "gençlerin birbirlerini severek evlenmeleri" konulu bir münazara yapmışlar...

Emre Aköz’ün isli viski içmek suretiyle sergilediği direniş, Başbakan Erdoğan’ın pek hoşuna gitmemiş...

Yemek boyunca Başbakan’ın danışmanlarının yüzünde hep bir kaygı ifadesi varmış... Bunun nedeni anlaşılamamış...

Kendilerinin de orada olmaya layık olduklarını düşünen bazı meslektaşlarımız, "Biz niye davet edilmedik?" diye mızıldanmışlar... Yani kalpler kırılmış...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Mehmet Ali BİRAND

TRT para kazanacak diye dev bir proje batıyor


İstanbul büyük bir fırsatı, sırf bürokrasimizdeki korkular, iletişimsizlikler ve dar görüşlülükler nedeniyle kaçırmak üzere. Suna-İnan Kıraç Vakfı’nın Tepebaşına yaptırmayı düşündüğü kültür merkezi suya düşmek üzere. Başbakan’ın istemesine, Belediye’nin üstüne düşeni yapmasına rağmen, TRT Genel Müdürlüğünün direnci nedeniyle dosya kendiliğinden rafa kalkıyor. TRT neden kaygılanıyor biliyor musunuz?


Yaklaşık 4 yıl önce, Suna-İnan Kıraç Vakfı, İstanbul’a unutulmayacak bir hediye vermeyi kararlaştırdı. Tamamen Suna ve İnan Kıraç’ın ceplerinden çıkaracakları 200 milyon dolarla, Tepebaşı’nda bir kültür merkezi yapılacaktı. 2010 yılına kadar bitecek ve 2010’daki “İstanbul- Kültür Başkenti” kutlamasına yetişecekti.

Türkiye’nin göz bebeği, bu ülkenin en önemli turistik destinasyonu olan İstanbul’da böyle bir merkez yok. Devletin veya Belediye’nin bu konuya ayıracak paraları da yok. Üstelik akıllarına dahi gelmez. Onların öncelikleri çok farklı.

Bu merkezin, dünyanın en ünlü mimarlarından biri olan Frank Gehry tarafından yapılması için de temaslar tamamlanmış, gereken anlaşmalar yapılmıştı. Bilbao’daki Guggenhheim müzesinin mimarı olan Frank Gehry’nin bir esere imza atması dahi yeterlidir. İstanbul sanat yönünden de Uluslararası bir statüye kavuşacaktı.

En ideal yer olarak, Tepebaşı’nda bulunan ve bir bölümü belediyeye ait, bir yanında da TRT’nin dünya çirkini ve yılda 1-2 defadan başka kullanılmayan binasının yeri bulundu.

Bu dev projeye ilk destek Başbakan’dan geldi.

İnan Kıraç’ı tebrik etti ve hemen Belediye’yi arayıp, arsanın Vakfa 49 yıllığına tahsis edilmesi direktifini verdi. Ardından TRT’yi aradı ve binanın zaten kullanılmadığını, Belediye’nin TRT’ye başka bir yer göstereceğini, Vakfın da binayı satın alacağını, dolayısıyla herhangi bir gelir kaybı olmayacağını, aksine daha da güzel bir yere sahip olabileceklerini söyledi.

Topbaş da bu projeden çok heyecanlandı ve tam desteğini verdi.

Kıraç ile Topbaş bu yılın (2008) temmuzunda TV kameraları önünde el sıkıştılar. Buna göre, belediye kendi arsasını 49 yıllığına verecek, TRT de binasını 14 milyon dolara satacaktı.

İş bitmişti. Herkes heyecanlıydı ki, işler birden bire değişti.

Önce belediye geldi ve yasalara göre 49 değil, 30 yıllığına verebileceklerini açıkladı.

Hemen ardından TRT Vakfın kapısını çaldı. Onlar da daha fazla para istiyorlardı.

Anlaşılan genel müdürün kulağına, bazı bürokratlar korku verici bir şeyler fısıldamış ve “Aman beyefendi, bu bina çok kıymetli. 14 milyon dolar denmiş, ancak bu gerçekçi değil. Değer farkı olup olmadığını bir özel şirkete verip kontrol ettirelim veya geçen süre için faiz yürütelim ! Eğer bunu yapmazsak- sanki şirket binası kurulacakmış gibi- Devleti zarara sokmakla mahkemeye verilirsiniz. Çok değerli bir varlığı özel sektöre peşkeş çekmekle suçlanırsınız. Hapse dahi girebilirsiniz. Medya sizi param parça eder” demişler.

İbrahim Şahin ister istemez korkmuş.

Haksız da değil. Kim korkmaz ki...

Genel Müdür bunun üzerine, özel bir şirkete görev vermiş ve arsanın değerinin saptanmasını istemiş. Sonuç: Fiyat 24 milyon dolara fırlatılmış.

Kıraç Vakfı itiraz etti. Aynı binanın 2002 yılında satışa çıktığını ve TRT tarafından 5,5 trilyon YTL fiyat biçildiğini, aynı yerdeki diğer satılan arsa ve binaların fiyatlarını göstermiş ve bu şirketin değerlendirme hatasına dikkat çekmiş.

Ancak dinleyen yok.

Artık 14 milyon dolarlık arsanın fiyatı 24 milyon dolara çıktı ya, sıkıysa eski fiyattan satın...

Kıraç Vakfı ise artık bıkkınlık içinde.

Hem 4 yıldır sürüklenen bir proje, hem de 10 milyon dolarlık yeni bir kazık. Kendini, yakalandığı anda soyulacak bir kaza benzeten Vakıf yönetimi, hele şu sıralarda başlayan ve nereye gideceği belli olmayan bu ekonomik kriz nedeniyle projenin tümünden vazgeçme noktasında.

İnan Kıraç son derece haklı.

Başka ülkelerde, hayırseverlerin ülkeye hediye ettikleri kültür projelerine bedava arsa verilirken, Türk bürokrasisinin bu tutumu inanılır gibi değil.Yakında duyacaksınız, İstanbul bu dev projeden mahrum kalacak.

TRT Genel Müdürünü de çok suçlayamıyorum. O da, ne de olsa bir memur. Yarın medyanın manşetlerini görebiliyorum: TRT, Devletin malını peşkeş çekti...O zaman Genel Müdürü kim koruyacak? Tayyip Erdoğan’ın nerede olacağı belli değil. İktidarda olsa dahi, büyük olasılıkla Genel Müdürünü kurtarmak için büyük bir çaba harcayacağına kimse garanti veremez.

Benim önerim, TRT Genel Müdürünün sırtındaki bu yükü veya sorumluluğu Başbakan (hala desteği sürüyorsa) kaldırmalı. İbrahim Şahin’e gereken yardımı şimdi yapmalı. Başbakanlık Kıraç Vakfı ile direkt anlaşmalı, gerekiyorsa, TRT’nin bütçesine arazinin farkını ödemeli veya TRT borçlarından bu miktarı silmeli ve bu projenin önünü açmalı. Zira unutmasınlar ki, 200 milyon dolarlık bir proje, TRT 9 milyon dolar daha kazanacak diye gerçekleşmezse, Genel Müdür ve iktidar bu defa “İstanbul’u sabote etmekle “ suçlanacaklardır.

Unutmayalım ki, Kıraç Vakfı oraya süpermarket yapmayacak.Zaten o arsaya- yasaya göre- sadece kültürel faaliyet amaçlı bir şey yapılabiliyor. Yani başka kimseye satılamayacak bir toprak parçası.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Cengiz ÇANDAR

'Taraf'lı, 'Taraf'sız


Taraf gazetesi hafta sonu bir yaşına girdi.


Doğum gününü kutladı. Oysa bir önceki hafta sonu Taraf, logosu üzerinden verdiği başlıkta yaşam savaşı verdiğini anlatıyordu. Hatta, birinci yıldönümü sayısında "Taraf bir yaşında!" diye yaptığı duyurunun hemen altında bir promosyon haberini esprili bir dille "100 Temel Eser -Her Hafta 10 Kitap Sadece 7 Kupona- Batıyoruz Ama En Kralı Veriyoruz (Görüyorsunuz Bâbıâli'nin promosyon jargonunu biz de biliyoruz)" sözcükleriyle vermişti.

Taraf'ın basın yaşamımıza güçlü bir soluk getirdiği tartışılmaz; bu nedenle yaşamasında, var olmaya devam etmesinde hem Türkiye'deki demokratikleşme mücadelesinin hem de onun ayrılmaz bir parçası olan basın ve ayrıca ifade özgürlüğü açısından sonsuz gereklilik var.
Taraf, çıkışına hazırlandığı sırada Türk basın camiasında pek rastlanmadık biçimde meslektaş ortamından büyük destek gördü. Değişik yayın organlarına yayılmış çok sayıda insanın "pozitif enerjisi"ni arkasına aldı. Türk basınının siyasi iktidarlara fazlasıyla tabi -olumlu ve olumsuz- ilişkilerinin dışına çıkacak, yerleşik kuralların dışında yayın yapacak bir gazeteye duyulan ihtiyaç, o çeşitli ve değişik yayın organlarına yayılmış çok sayıda insanı Taraf'ı, rekabet duygularını bir yana bırakarak desteklemeye itti.

Taraf da hakkını teslim etmek gerekirse o ihtiyaca bir yıllık kısa ömründe cevap verdi. Öyle etkili bir cevap verdi ki, Türk basını "Taraf'lı" haliyle "Taraf'sız" halinden çok daha olumlu bir halde bugün.

O nedenle -başka hiçbir neden olmasa bile- Taraf'ın birinci yaşını gönülden kutlamalı, ona uzun ömürler dilemeliyiz.

***
İşin ilginç yanı, Taraf'ın şu son bir yıl içindeki varoluşu hiçbir yayın organına da ticari açıdan zarar vermedi. Taraf'ın çıkışının tiraj açısından olumsuz etkisini en fazla hissedeceği varsayılan Radikal gazetesinin tiraj rakamlarında eksiye düşen bir fark olmaması bir yana, Radikal, bugün bir yıl öncesinden üçte bir oranında daha fazla satıyor.

Dahası, Radikal'in içerik açısından da Taraf sayesinde olumlu etkilendiği söylenebilir. Uzun yıllar Türkiye'nin "en demokrat ve en liberal eğilimli" gazetesi olarak algılanan Radikal, Taraf yayın hayatına girmeden bir süre önce o sıfatından hayli uzaklaşır görüntüdeyken, Taraf'ın çıkışından bu yana kendi yayımlanma amacına çok daha uyumlu bir görüntüye büründü. Bunu, Taraf kadrolarının önemli bir kesimini eski Radikal çalışanlarının ve yazarlarının oluşturmasına rağmen gerçekleştirebildi.

Taraf'ın başta Radikal, Türkiye'nin demokrasi mücadelesi zeminine iyi geldiği, çok iyi geldiği ortadadır. Yaşamasında herkesin, sadece Taraf çalışanları ve okurlarının değil; Türkiye'nin çıkarı var.

Taraf gazetesinin birinci yılının panoraması, "Taraf olmasaydı bugün bunları bilemeyecektiniz" başlığıyla verilerek son bir yıl içindeki kimi gazete birinci sayfalarının gösterimi ile ortaya konmuş. Gerçekten de Taraf'ın o cesur ve bazı ölçülere göre pervasız yayın politikası olmasaydı Ergenekon denilen cinayet örgütlenmesiyle ilgili bilgiler ve gelişmeler, bugün olduğu çerçevede öğrenilemez ve anlaşılamazdı.
1990'ların sonlarında doğumunun hemen ertesinde Radikal'in Susurluk ile yaptığı çıkışı, Taraf, 2000'lerin sonlarında Ergenekon ve Dağlıca gibi olaylarla yaptı. Bu yönüyle de Türkiye'nin demokrasi mücadelesi ve basın tarihindeki yerini, daha henüz emeklemekteyken bile gerçekleşti.

***
Taraf, yayımlanmadan önce kendisine isim aranıyordu. Taraf ismi bulunduğunda oradaki meslektaşlara "Bitaraf (Tarafsız) olan bertaraf olur" sloganıyla takıldığımı hatırlıyorum, Taraf, bu "düstur"u değil ama "Düşünmek taraf olmaktır" düsturunu benimsedi.

Geldiğimiz şartlarda, kendisini yaşatabilmesi için gerekli mali kaynaklar, kredi kaynakları üzerinde, özellikle siyasi iktidarın gözle görülmez, elle tutulmaz baskısıyla "düşünmek" ilgili "taraf" oluşundan ötürü boğazlanmak ve yok edilmek isteniyor. Daha birinci doğum günü kutlanırken ona, ölümcül bir hastalığa tutulmuş yaşlı görüntüsü kazandırılıyor.

Taraf'ın bu sıkıntıyı aşıp aşamayacağını, mevcut çizgisini koruyarak yaşamını sürdürüp sürdüremeyeceğini bilemiyorum. Ancak Taraf'ın "sözün devamlılığı"nı sağlayan yararlı ve gerekli bir araç olduğunu biliyorum.

Karin Karakaşlı, önceki gün Radikal 2'de "Pencereden atlayan söz" başlıklı çarpıcı yazısında Almanya'yı 1970'li yıllarda kavuran RAF'tan (Kızıl Ordu Fraksiyonu) ya da kamuoyunda daha genel haliyle "Baader-Meinhof Çetesi"nin serüveninden söz ederken örgütün liderlerinden Ulrike Meinhof'u anlatıyordu. Ulrike Meinhof'un, örgütün diğer liderlerinin aksine o dönem Almanya'sında sol eğilimli Konkret dergisinin "star köşe yazarı" olduğu bilgisini veriyordu.

Nasıl olmuştu da Ulrike Meinhof, o konumundan bir tecrit hücresinde -iddiaya göre- kendisini asarak hayatını sonlandırmaya geçmişti?
Karin Karakaşlı bunu şöyle açıklıyor:

"Ulrike'nin ruhundaki kişisel savaş belli ki en az dış dünyadaki kanlı gösteriler kadar şiddetliydi. Sonradan makalelerini okuduğumda, hayatındaki o kırılma noktasına yaklaşırken aslında giderek sözün sonuna geldiğini fark ettim. Hatta o etkin muhalif söyleminin bile bir ‘karşı' pozisyonuyla yine bizzat sistemi meşru kıldığının farkına varmıştı..."

Taraf'ın, "sözün sonuna gelmemesi" ya da o "etkin muhalif söylemi"nin bile "bizzat sistemi meşru kıldığı" gibi bir düşünceye kendisini kaptırmaması, "Taraf'lı, Taraf'sız" Türkiye'de herkesin yararınadır. Türkiye'nin yararınadır.

Taraf'a uzun ve sağlıklı ömürler diliyorum.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Özdemir İNCE


Neoliberalizm ve özgürlük eşitlik, kardeşlik


8 Kasım 2008 tarihli Milliyet Gazetesi’nin birinci sayfasında müthiş bir fotoğraf yayınlandı. Van DHA muhabiri Fahrettin Gök’ün geçtiği haberin fotoğrafında "beşuş çehreli" yani güleç yüzlü dört erkek görülüyor önde. Ellerinde, üzerinde "Obama Vanlılar Seni Seviyor", "İçimizden Birisin", "Dünyanın Kaderini Değiştirecek İnsansın!" yazılı pankartlar taşımaktalar.

Van’ın Gürpınar İlçesi Çavuştepe Köyü sakinleri, ABD’nin 44’üncü başkanı seçilen Barack Obama için 44 kurban kesip davul zurna eşliğinde halay çekmişler. Kestikleri kurbanların kanını Obama posterlerine sürmüşler. Akıl edip kurban etlerini de Harlemli kara derililere gönderselerdi bari. Ya da Obama’nın Kenya’daki köylülerine...

Ayrıca, bir Van kedisini Beyaz Saray’a göndereceklermiş.

Karşılığında ne istiyorlar acaba? Bu gösteri çıkarsız olamaz!..

NEDEN SİZDEN BİRİ!

Hayatımda bu kadar yanık yağ kokan bir gösteriye tanıklık etmedim. 1950’lerde Celal İnce, "Imerika, Imerika, Türkler dünya durdukça..." diye bir şarkı söylerdi. Gerisi neydi unuttum... Belki de "Türkler dost kalacaktır sana" gibi bir şeydi. Bu fotoğraf Celal İnce’nin şarkısından da beter!

Harvard mezunu ve "Çikolata Renkli" olmasına karşın bir WASP seçkini olan Barack Obama neden sizden biri olsun? Neden "Dünyanın kaderini değiştirecek insan" olsun, nereden biliyorsunuz? O da kapitalizm ve liberalizmin "adamı" değil mi?

Tam anlamıyla bir mizah anıtı! Bizim sevindirik gazete yazıcılarının Van versiyonu!

VANLILARIN YÜZLEŞMESİ

Hurşit Güneş, 31 Ekim 2008 tarihli Milliyet Gazetesi’nde, "Kriz Neoliberalizmi Yüzleşmeye Sürükledi" başlıklı bir yazı, aslında bir ders metni yayınladı. Daha önce yayınladığım "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" temalı yazılarımı büyük ölçüde doğrulayan bir ders:

"Son yirmi yıl, ülkemizdeki neoliberal hegemonyanın siyasal düzlemde muhafazakár bir ittifaka dayandığı açık. Ekonomik düzlemde de küresel bir mali kriz kazasına uğradılar. Şimdi çok sevdikleri bir sözcükle karşı karşıyalar; yüzleşmek. Bu iki gerçekle yüzleşmek ve özeleştiride bulunmak zorundalar." Vanlıların yüzleşmesi işte böyle!..

SADAKADAN EL AÇMAYA

Ve bizim neoliberallerin "Obama" yazılarının mesajı, Van köylülerinin naif sloganlarından hiç de farklı değil.

Obama dünyanın kaderini değiştirecek adam imiş! Siz önce kendinize Van’ın kaderini değiştirecek "Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik" ilkelerinin uygulayıcısı bir belediye başkanı seçin. Oysa, büyük bir olasılıkla, cemaatçi bir AKP’liyi ya da etnikçi bir DTP’liyi belediye başkanı olarak seçecekler. Genel seçimlerde de oylarını aynı odaklara verecekler.

Yüzlerce yıldır ne kapitalizm ne de eski ya da yeni liberalizm halkların kaderini değiştirebildi.

Ne de Türkiye’nin muhafazakár mukaddesatçıları!.. Aynı kampın temsilcisi Obama da aynı malzeme ve aynı yöntemlerle insanlığa yaraşır bir şey yapabilecek değil.

Geriye, AKP’nin dağıttığı sadakayla yetinmeyenlerin, Obama’ya el açması kalıyor.

Bir şey daha var: ABD’nin artık "eski" olan büyükelçisi Ross Wilson, "Başkan değişir, politika aynen kalır" (Cumhuriyet, 08.11.08) diyor. Van köylülerinin bilgisine sunulur!..
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Ertuğrul ÖZKÖK


O gün Kayseri'de ne demişti

GEÇEN hafta sorduğum soruyu tekrarlıyorum."Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak" sloganı, "Beğenmeyen gitsin" salvosu, AKP’ye oy kaybettirir mi?

Liberal aydınlar, bu sözlere çok içerliyorlar.

Son bir aya kadar Erdoğan’ın en büyük destekçilerinden biri olan "Taraf" Gazetesi’nin dünkü manşeti şöyleydi:

"Erdoğan’ın milliyetçiliği, Çiller’inkinden daha tehlikeli."

Gazetenin sürmanşetinde ise şu ifade vardı:

"Bir yaşındayız."

Yani "Taraf" Gazetesi yayına başlayalı bir yıl olmuş...

* * *

O zaman şunu soralım:

Bir yıl önce aklınız neredeydi?

Bu soruyu soruyorum, çünkü Erdoğan bu sözleri ilk defa söylemiyor.

Liberal aydınların hemen hepsinin hafızası çok zayıf.

Bir soruyla onlara hatırlatayım.

Başbakan Erdoğan, 2007 seçimlerini hangi sloganla kazandı?

Mesela, 22 Temmuz’dan üç hafta önce Kayseri meydanında halka ne söyledi?

O gün ben oradaydım.

Mitingin ana sloganı şuydu:

"Tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak..."

Seçimin görünen sloganı buydu.

Bir de görünmeyen, mahalle aralarında hálá söylenen sloganı vardı:

"Müslüman cumhurbaşkanı seçeceğiz..."

Bunların ikisi de etkili oldu.

Erdoğan bu sloganlarla yüzde 47 oy aldı.

* * *

Peki, "Beğenmiyorsan terk et" sloganı yeni mi?

Hayır o da değil. 22 Temmuz’un üzerinden bir ay geçmeden bu slogan da ortaya çıktı.

Ama o zaman bu söz Kürtlere değil, Hürriyet Gazetesi’nin köşe yazarı Bekir Coşkun’a söylenmişti.

O günlerde liberal aydınların ağzından öyle yüksek sesli bir itiraz işitmemiştik.

Ama iş Kürtlere gelince sesler birden yükseliyor.

Sakın bunlara bakıp Erdoğan’ın sözlerini tasvip ettiğim anlamını çıkarmayın.

Tam aksine, her iki sloganı da tehlikeli ve bölücü buluyorum.

Amacım, Türk aydınına musallat olan bir çifte standardı deşifre etmek.

* * *

Son günlerde yoğunlaşan tartışma bir kere daha şunu gösterdi.

Erdoğan, "demokrat" bir kişiliğe sahip değil.

Kendisi olmak istese bile, geldiği çevrenin kültürü buna izin vermiyor.

O çevre "itirazdan" hoşlanmıyor.

Muhalefeti sevmiyor.

Sevmeyebilir.

Asıl tehlikeli olan; itiraz edeni, muhalif ses çıkaranı susturma arzusu ve kararlılığı.

İktidara geldiği günden beri Doğan Grubu’na karşı yürüttüğü baskı yöntemlerine bir bakın.

Son bir buçuk yıl içinde yapılanları alt alta yazdığınızda ortaya demokrasi açısından ürkütücü bir tablo çıkıyor.

Nitekim Doğan Grubu ve başka bazı yayın kuruluşlarına karşı yapılan baskılar, kendine yakın hissettiği çevrelere sağlanan imkánlar, artık Batı’nın da dikkatini çekmeye başladı.

Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nda yer alan uyarıcı cümleler, ileride gelebilecek başka uyarıların ilk işareti olarak kabul edilebilir.

İşte bu nedenle, liberal aydınlardan gelen eleştirileri çok olumlu buluyor ve destekliyorum.

Umarım bu uyarıların Başbakan üzerinde de olumlu etkisi olur.

* * *

Tekrar baştaki soruya dönüyorum.

Erdoğan bu sözlerinden dolayı oy kaybeder mi?

Kanaatimce kaybetmez.

O kaybetmez, ama bu sözler, yerel seçim politikası olmaktan çıkıp kalıcı bir zihniyet haline dönüşürse, Türkiye çok şey kaybeder.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Rauf TAMER

İşte budur


Örtülü kadınlara Baykal’ın rozet takması niçin yadırganıyor?

Bilakis... Baykal’dan zarar gelmez deyip memnuniyet duymanız lâzım. Bunu hassas laikler için söylüyorum.


***

Baykal’a muhafazakâr kesimden gelen eleştiriler de var.

Peki ne yapsın bu CHP.

Örtülü kadınlara sırt çevirse kabahat, el uzatsa yine kabahat.

Halbuki toplumsal uzlaşmayı ancak CHP sağlayabilir. Çünkü onun türbana hoşgörüyle yaklaşması kimsede endişe yaratmaz.

Bence bu bir sigortadır.

***

Tıpkı bunun gibi.

Bölücülüğü ancak ve ancak DTP önler.

Siyasi iradesine tekrar sahip olabilirse, bölgeyi o yatıştırır. Dağdakilere en iyi o söz geçirir.

Yarın çıkıp terörü kınarsa “aklın neredeydi” deyip sakın onu ürkütmeyin.

Kınasa kabahat-kınamasa kabahat.

Yapmayın bunu.

***

Neye benzer?

Demirel, Özal, hatta Çiller ve Yılmaz... en sosyalist uygulamalar yapsaydılar bile hiçbir sağcı rahatsız olmazdı. Çünkü herkes biliyordu ki onlar asla sosyalist değil.

Ama Ecevit’e “ben komünist değilim” dedirtmek için herkes seferber oldu.

***

Bu mantıktan hareketle...

Ben şimdi diyorum ki:

- CHP Belediyelerinden birine, mutlaka türbanlı bir Başkan lâzım.

Ama...

- AKP Belediyelerinden birine de ille sosyetik bir kadın Başkan lâzım.

Fantezi değil bu söylediklerim. Galatasaraylı Selahattin Beyazıt’ın gerektiğinde “bugün Fenerliyim” demesi ne kadar hoş ise, şimdiki YÖK Başkanı’nın adaletli bir laik gibi davranması da o kadar hoş olacaktır.

Son söz: Baykal rozet takmaya devam etsin. Çünkü CHP “Allah” demeyi zûl’addeden insanların partisi değildir.

Hadi bakalım.

Bu fidan yeşermelidir.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.