You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Kitap Okuyalım, tavsiye edelim.

Kitap Okuyalım, tavsiye edelim.

Posting Freak
Kitap Okuyalım, tavsiye edelim.
Kitabın Adı : Dişle, Tırnakla, Kitapla Aydınlanma Savaşı.. ''Bir köy Enstitülünün Anıları''

Yazarı : Mehmet Sazak

Kitap Hakkında :

Ünlü Dinazor'umuz Mina Urgan, anılarına basşlarken " Belleksiz bir toplum olmamızı önlemek için, herkesin anılarını yazmasını yararlı buluyorum " diyor. Bu söze katılmamak olanaksız. Çoğunlukla konuşan, yazmayan toplumun bireyleriyiz. Yazma tembelliği neredeyse genlerimze işlemiş.

Son altmış yılın devinimlerine tanık oldum. Kiminde etkilendim, kiminde etkindim. Öğrenciliğimde, öğretmenliğimde yaşadıklarım o dönemde süren siyasal ve toplumsal mücadelelerin yansılarıydı. Yazdıklarım da abartı yok. Her şeyi yalın bir dille olduğu gib anlatmaya çalıştım. Sanatsal bir dille anlatamadım. Olabildiğince belgeler dayandırdım.

Görüşüm o ki; anılarını yazanlar çok geç kalmamalı. Toplum içinde yaşadığımıza göre, anılarımız da çevremizdeki bireylerle ilglidir. O bireyler, yer yer anılarımızın kahramanı olurlar. Yanlılıktan ve duygusallıktan uzak olabilmemiz için, onların tanıklığına gereksinmemiz olur. "o öyle değildi. Böyleydi." diyecek insanların çevremizde bulunuyor olması anıların güvenilirliği için gereklidir diye düşünüyorum.

Ben de anılarımı yazmakta geç kalmış olabilirdim. Mehmet Başaran Ağabeyimizin emredici yüreklendirmesi ve Bahattin Fırtına Ağabeyimizin, yüreklendirmenin ötesinde, yazın danışmanlığı ve düzeltmenliğini büyük bir özveriyle yapmış olmaları, beni bu konuda geç kalmaktan kurtarmıştır. Kendilerine en derin saygı ve teşekkürlerimi sunuyorum.

1940-1981 arası kırk yılın görgü ve deneyimlerini gelecek kuşaklara yararlı olabilir diye yazdım.

Aydınlanma savaşımına katılan, bu uğurda çile çeken, ölen arakadaşlarımızın anılarına saygıyla..

Mehmet Sazak




Mehmet Sazak;

"1934'te Araç'ın (Kastamonu) Huruçören Köyü'nde doğdu. İlkokulu köyünde bitirdi. 1947'de girdiği Göl Köy enstitüsü'nü 1952'de tamamladı.

8 yıl ilkokul öğretmenliğinden sonra, 1960'da Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümüne girdi. Bu okulu bitirince (16.07.1962), Göl İlköğretim Okulu'na Meslek Dersleri Öğretmeni olarak atandı. Gölköy'deki görevi 25.12.1975'e dek sürdü. (Askerlik ve "sürgün" kesintileri çıkarınca Gölköy'de toplam 9 yıl öğretmenlik yaptı.) Zorunlu yer değiştirme (sürgün) olarak 1972-1974'de Artvin Öğretmen Okulu'nda meslek dersleri öğretmenliği ve 1975-1976'da Alucra Lisesi'nde resim öğretmenliği yaptı. Daha sonra, İstanbul Hasköy Lisesi'nde resim öğretmenliği, Kastamonu Eğitim Enstitüsü Müdürlüğü (ki bu okulda kurşun yedi) ve son olarak İstanbul Bahçelievler Ortaokulu resim öğretmenliği yaptı. 1981'de emekli oldu.

1968'den 12 Martçıların memur sendikalarını kapatıncaya dek öğretmen örgütlerinde çalıştı. TÖS Kastamonu Şubesi Başkanlığı, daha sonra zaman zaman Kastamonu TÖB-DER Şube Başkanlığı yaptı."

(Mehmet Saydur- Hayati Tahsin Yılmaz, "Bir Tonguç Okulu Göl Köy Enstitüsü" Sayfa : 316
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Kitap Okuyalım, tavsiye edelim.
Canan Tan / Piraye
Anamın adı Hüsniye Ana
Babam Şah Üseyin kafası kopa
Horasan ilinden Karyağdı Ana
Kimseler bilemez Sultanım burada


[Resim: zohreanaxq1.jpg]
Posting Freak
Kitap Okuyalım, tavsiye edelim.
Son Ada

[Resim: 268014_k_6402.jpg] [Resim: 12.gif] Zülfü Livaneli
Remzi Kitabevi;
İstanbul, 2008, 14 x 20 cm, 184 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9789751413109


[Resim: 12.gif]


[Resim: 12.gif]








Darbeci bir başkan, emeklilik yıllarını geçirmek üzere, herkesin her şeyiyle hoşnut olduğu cennet bir adaya yerleşir. Başkan, ruhuna dek işlemiş olan yıkıcılık potansiyelini, geçmiş politik gücünden de yararlanarak kullanmaya kararlıdır. Bu doğrultuda tüm adayı etkileyecek müdahalelere girişir.

Önceleri sıradan görünen bu müdahaleler, sonunda düşmanı düşmana kırdırmaya dek varacaktır. Başta martılar olmak üzere, ada halkı dahil tüm canlılar Başkan'ın acımasızlığından payını alacaktır. Bu arada durdurulamaz görünen bu gidişe direnen bazı sesler de vardır.

Livaneli Son Ada'da, düşsel bir ülkede yaşanan aslında hepimizin aşina olduğu olayları alegorik bir anlatımla verirken, politik ve kişisel ihtiraslarla topluma ve doğaya müdahalelerin sonuçlarını da gözler önüne seriyor.
YESILDIR GÖKYÜZÜNDE GÖRDÜGÜN GÜNES
SICAKLIGI SENI,HAKIKATI BENI YAKAR...


"ZAMANA ZAMAN EVLIYASI"
Bir sıfatı Allah olan
Bir sıfatı Ali inan
Bir donu var Şahımerdan
Duyanlara Helal Olsun
Senior Member
Kitap Okuyalım, tavsiye edelim.
suç ve ceza
^^aLi aLLah zöhRe ana piRim^m^^

[Resim: hseyin150copy.jpg]
Posting Freak
Kitap Okuyalım, tavsiye edelim.
Uçurtma Avcısı (Halit Hüseyin)


[Resim: 12.jpg]

Emir ve Hasan, Kabil'de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir'le Hasan'ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur. Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır.

Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California'ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan'ın hatırasından kopamaz.

Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları... Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor.

Uçurtma Avcısı'nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü...
YESILDIR GÖKYÜZÜNDE GÖRDÜGÜN GÜNES
SICAKLIGI SENI,HAKIKATI BENI YAKAR...


"ZAMANA ZAMAN EVLIYASI"
Bir sıfatı Allah olan
Bir sıfatı Ali inan
Bir donu var Şahımerdan
Duyanlara Helal Olsun
Cezalı Üye
Kitap Okuyalım, tavsiye edelim.
GHD have for number of year now, been the worlds leading manufactuers of professional quality GHD hair straighteners. Each year GHD release a new Limited Edition Gift Set in time for Christmas. This year is no different and from the look of things, the new GHD Precious Gift Set.GHD have been able to interprete the current seasons hottest trends and styles from the catwalks and fashion show from across the globe. The new GHD Precious hair straightener is a intricate and deliberately elegant silver and black design and wouldn’t look out of place amongst the Baroque finery of somewhere like Blenheim Palace.The new Baroque ghd hair straightener looks absolutely stunning, but this is not all you get in this fabulous Christmas gift set. Along with your styling essential ?C the GHD Hair Straightener, it will include a heat resistant roll bag with specialist compartments for both straightener and travel dryer. All this comes packed in an exquisite black box that will be the perfect present to find under the tree.Unfortunately, i can imagine that there will already be factories in the Far East trying to copy these new GHD hair Straighteners and trying to pass them of as genuine. This is a common problem, and one the UK government has recognised. There has been statemenst of Goverment webbsites warning against the dangers of buying fake GHDs. This is not just because it is illegal, but more importantly that these counterfeit GHDs have beem found to be ver, very dangerous. In some cases, customers have reported that the fake GHD Stylers have caught on fire and given mild shocks. This is not what you want for Christmas. So be sure that you only buy from genuine GHD stockists and internet retailers. We have included some useful links below. These will take you to a GHD comparison website, which only listed Approved GHD Stockists.GHD Precious Limited Edition
Posting Freak
Kitap Okuyalım, tavsiye edelim.
Zorbalığın Pençesinde - Silivri Günlüğü
Satın Almak İçin:

[COLOR=#0066cc]http://kitap.cumhuriyeti.com.tr/tanim.asp?sid=GGUH8923T7OQLJ5SMC2S

Tanıtım Bülteni


Yasaklar Ankara’nın İnisayatifinde…


Zarfı kapalı mektup yasak.


Zarfı kapalı mektup almak yasak.


üç kitap dışında kitap bulundurmak yasak. (Ben, Sözcü
gazetesinde, bir fotoğrafımda üçten fazla kitap masamda görüldü için
idari soruşturma geçirdim ve Ankara’dan “bu nedir böyle?” denildiği için
ifade verdim.)


İzinsiz fotoğraf çektirmek yasak.


Müzik çalan tüm aletler yasak.


Bilgisayar yasak.


Dışarıdan kırtasiye malzemesi yasak.


Dışarıdan yiyecek, içecek, kuruyemiş yasak.


Koğuşta yemek yapmak yasak.


(Sayfa 116)





Bilgisayardaki savunmalar nasıl silindi?


Bilgisayar odasına
girdik. Bilgisayarı açtım ve şok yaşadım. Bilgisayarda hiçbir şey yok.
Ne benim ne de diğer tutukluların dosyası var. Hepsi yok olmuş.


Telaşla gardiyana,
“yazılarım yok, dosya görünmüyor,” dedim. “Tuncay Bey biz onları
sildik,” dedi. “Nasıl sildin, kopyasını aldın mı?” “Hayır!” “Neden
sildin?” “Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürü teftişe gelecekmiş. Silinmesi
emredildi. Bütün bilgisayarları sildik. Temizledik,” dedi.


(…Wink


İki ay sonra gene silindi. Savunmam için yazdığım üç bin sayfa silinmişti.


(…Wink


Ben savunmamı ve kitaplarımın tamamını elle yazdım.


Sağ el bileğimi bir süre sonra ağrıdan kullanamaz oldum. Revire çıktım, bileklik verdiler. Bir süre yazamadım.


Adil Serdar Saçan’ın
bilek güçlendiren bir egzersiz tarifini 15 gün uygulayıp bileklikle
dolaşınca bileğim düzeldi. Yeniden yazmaya başladım. Adil’in egzersizi,
ranzaya dayanan bileğin çalıştırılması ve ağırlıkla güçlendirilmesine
dayanıyor. Bilek çalışıyor, sızısı daim kalıyor.


(Sayfa 125-126)





Klasik müzik tehlikesi nasıl ortadan kaldırıldı?


Koğuşun kapısı açıldı.
Bir müdür yardımcısı, bir başefendi, iki gardiyan “misafirliğe geldik,”
dedi. Buyur ettik. çay ikram ettik. Benden yana dertliler. “Tuncay
Bey, mahkemede klasik müzik mi ne bir şey dinliyorum demişsiniz.
Haberlerde söylemiş. Şimdi diğer koğuşlardaki tutuklular ‘biz de müzik
dinleyeceğiz, onlara var bize niye yok?’ diyorlar. Siz o müziği nasıl
dinliyorsunuz?


öyle ya, idarenin
merkezi ayarla verdiği 24 kanal televizyon ve el radyoları dışında
müzik çaların bulundurulması yasak. öyleyse nasıl oluyordu da ben o
müziği dinleyebiliyordum. Anlattım: “Ben o müziği TRT2’de öğlenleri
dinliyorum: ‘Konser Salonlarından’ programında (sonra onu da
kaldırdılar yayından.) Bir de Ulusal Kanal, hafta sonları yayınlıyor.
İkisi de Cumartesi ve Pazar günleri. Oradan dinliyorum.”


Rahatladılar. “Oh” dediler. Gittiler.


(Sayfa 139)





Ergenekon’da sanıklar nasıl darbeci oluyorlar?


“Türkiye zor durumda
kalırsa, şeriat mı dersin, darbe mi dersin?” Tutuklarken bu soruyu
sordunuz mu insanlara? Soran yargıçlar var, “çok zorda kalırsan şeriatı
mı demokrasiyi mi tercih edersin?” Arkadaş demiş ki “şeriat geleceğine
darbe olsun.” “O zaman darbecisin, yat içeride!” Ben de bağırdım; “Ne
şeriat ne darbe tam bağımsız demokratik Türkiye!” Buradayım. ölçü ne?
Hukuk! Hangi hukuk? Nerede yazıyor?


(Sayfa 144)





Nazlıcan’ın neden okuluyla ilişkisi kesildi?


Nazlıcan’ın her çarşamba
Silivri’ye ziyaretime gelişi, ilk iki yıl sorun olmamıştı. Okulun Türk
müdürü durumu anlayışla karşılıyordu. Ama o, görevden ayrılmıştı. Yeni
müdür, birden tutum değiştirmişti. Annesinin başvurusuna okul idaresi,
“randevu vermeyerek” yanıt verince, durum kritikleşmişti. çünkü yeni
müdür, “Nazlıcan ya babana gidersin ya okula gelirsin. Babanla okul
arasında tercih yap, yoksa devamsızlıktan tasdikname alacaksın,”
demişti, en son izin kâğıdını homurdanarak imzalarken. Ve Nazlıcan ile
annesinin bütün çabalarına karşın, benim yüzümden Nazlıcan’ıma
tasdikname verip devamsızlıktan okul ile ilişkisini kesmişlerdi.


Nazlıcan ilk kez o hafta
bana gelmedi. Deliye döndüm. Annem, kardeşim, “üşüttü, grip” deseler
de inanmadım. O hastayken de bana geliyordu. Bir sorun vardı.


(Sayfa 150)











Koğuş baskınında el konulan “sakıncalı zarlar”ın öyküsü neydi?


Emcet ağabey, hücre
dolabının üst rafını tavla altlığı olarak kullanmış. Dolabın askılık
odununu tavlanın orta ayrımı olarak kesmiş. Bunları kolay iş saymayın.
Orta odun keser sapı kalınlığında. Bıçak olarak da sapı plastik, ucu
dört santim (diğer kısmı kesik veriliyor idarece) olan, biraz
bastırınca kırılan meyve bıçağını kullanarak yapmış bunu. Hem de beş
günde. Tavlanın pulları yerine plastik su şişelerinin kapaklarını
koymuş. Alt çizgiler keçeli kalemle boyama.


Tavlanın en zor kısmı
ise zarlar. İki gün boyunca iki kalıptan fazla sabun harcayarak iki zar
yapmış. Ama biri daha ilk atışta parçalandı. Oturdu bir günde yenisini
yaptı.


Tavla, koğuşu bir sevindirdi ki anlatamam.


Turnuvalar başladı.


Baskında ele geçmesin diye her bir parça, oyundan sonra ayrı bir yere saklandı.


Emcet ağabey, iki ay
sonra koğuştan başka bir koğuşa gitti. Tavlayı da bize bıraktı. Tavla
bir süre sonra vazgeçilmez tutkumuz oldu.


Bu sevinç kısa sürdü. Bir ay sonra ilk aramada bulundu ve alındı.


(Sayfa 168)





özkan’a gelen mektup nasıl sansürlendi?


Gardiyan koğuşun kapısını kıracak. Gürültüye koştum:


- “Tuncay Bey!”


- “Evet, buyurun.”


- “Mektup var, ama size
veremiyorum. Mektup okuma komisyonu sakıncalı gördü. Tutanağı ve
mektubun sakıncasız bulunan yerlerini buyurun.”


Aldım. Mektupta sakıncalı yerlerin üstü karalanmış.


(…Wink


Bu konuda da ifade
verdim. Sayın Nurhan Karataş hakkında defalarca suç duyurusunda
bulunuldu. Ama dava açılmadı. Sonunda Nurhan Hanım hakkında bir savcı
“Anayasada iletişim özgürlüğü hakkı kuralını” yok sayarak, Nurhan
Hanımın bana ulaşmayan mektubunu yasalara aykırı olarak okuyup, dava
açtı. Yani Nurhan Hanım bir meçhule mektup yazdı. Savcı o meçhulden suç
üretti.


(Sayfa 199)





Kapısının önünde dövülerek öldürülen devrimci genç kimdi?


Ama bir gece, inanılmaz
insan çığlıklarıyla ranzadan fırladım. Kapımın önünde birisi
boğazlanıyordu. Hırıltılar, feryatlar ve küfürler koridora bitişik olan
yeni hücrem T-6’ya geliyordu. Yan hücrede Adil’in duvarına vurdum.
İyiydi.


İçeriden acil durum
butonuna bastım. Kapıya vurmaya başladım. Uzunca bir süre sonra, sesler
kesilince, mazgal açıldı, bir gardiyan bağırdı:


- “Ne var? Ne istiyorsun bu saatte?”


- “Deminki gürültüler, feryatlar neydi?”


- “Sana ne be adam. Yat uyu. Allah Allah.”


- “Adam öldü, ne oldu, ne? Kimdi o?”


(…Wink


Ertesi gün,
gardiyanlardan bir sorun olduğunu anladık. Bizi seven biri, “solcu
çocuklardan birini hastanelik etmiş ruh hastası birkaç gardiyan,” dedi.


Hâlâ o ses, o lime lime edilen ses kulaklarımda. Bir gün sonra gazetelerden öğrendim o sesin sahibinin adını: Engin Ceber!


(Sayfa 86)





Domates ve marul nasıl suç unsuru oldu?


- “Yemek pişiriyor musunuz?”


- “Hayır, yemek pişirmek
için ocak yok, bunu en iyi siz biliyorsunuz, 24 saat koğuş izleniyor,
günde iki kez sayımda kontrol ediliyor.”


- “Yemek pişirmeye kalkarsanız, hakkınızda disiplin cezası verileceğini bilin!”


- “İyi, bildik! Ama pişirmiyoruz, pişiremeyiz bunu da siz biliyorsunuz.”


- “Ama “yemek pişiriyoruz” diye röportaj vermişsiniz, fotoğraf da var. Fotoğrafın altında “yemek pişirirken” yazıyor.”


- “Röportajda yemek
ısıttığımızı söylüyoruz, fotoğraf altında “pişirmek” genel anlamda
kullanılmış. Yaptığımız ısıtmak, ısıtırken de domates, biber katmak!
Onları da siz veriyorsunuz. Kantinden satın alıyoruz; domates, biber,
marul o kadar.”


- “Yemek pişirirseniz domates ve marulun amaç dışında kullanımından işlem yaparız.”


- “Domates ve marulun amaç dışı kullanımı mı?”


- “Evet. Biz size onları pişirmek için vermiyoruz. Amaç dışı kullanamazsınız!”


(Sayfa 185)





Tuncay özkan hangi konuda “oh olsun bana” dedi?


Silivri mezarlığında bir mektup aldım. PKK hükümlüsü bir “F Tipi” sakini bana diyordu ki:


“F Tipi” iyidir
reklamında oynuyordun. Gördün mü tecrit için nasıl kullanılıyormuş
cezaevi? O zaman iyidir, iyi diyordun. Oh olsun sana. Anla şimdi iyiyi
kötüyü. Gene de sonra aymış olman güzel. “Faili meçhul” araştırmaların
nedeniyle geçmiş olsunu hak ediyorsun. “Oh olsun,” diyorum ama “geçmiş
olsunu” da ekliyorum.”


İnsan doğru söze ne der?


Haklısın!


Koğuş sistemi çok
kötüydü. “F Tipi” uygulaması ondan kötü kullanıldı. Türkiye siyasi
suçlularına zulmü tercih etti: Zalimliği benimsedi.


Ama yazdıkların doğru.


“Ohhh” olsun bana! Başıma gelenleri hak ettim ben!





Tuncay özkan ve Balbay’ın arası neden açıktı?


Ahmet Tan Ankara
temsilcisi olunca İzmir’den Mustafa Balbay büro şefi olarak getirildi.
Genç ekip aramızdan birinin değil de Mustafa’nın gelişine tepki
gösteriyorduk. Yalçın Doğan’ın görevden alınmasına da kızgındık.


Ankara bürosu çok
çalışan, çok homurdanan, çok iç içe, çok dedikoducu, kendi içinde
dengeleri hassas bir yerdi. çok çok etkindi.


örneğin, Milliyet
parlamento bürosu şefi Derya Sazak’ı büroya almaya çalışan Yalçın Doğan
büro içindeki oylamada Sazak’ı kabul ettirememiş, Derya Sazak
Cumhuriyet’e geçememişti.


Mustafa Balbay, kısa
sürede büro içinde uyum sağladı. Ama aramıza bir mesafe girmişti bir
kez. Daha sonra pek çok olayda hep aynı safta ama mesafeli durduk. 8
yıl boyunca Balbay ile arkadaş bile olmadık. Ama aynı büronun
çalışanıydık. Balbay ile 2000-2010 yılları arasında dört kez altı dakika
süren telefon görüşmemiz olmuş. Santral beklemesi dâhil.


Ben 1993 yılının 1
Ağustos’undan geçerli olmak üzere Cumhuriyet’ten istifa ettim. Gerekçem
Balbay’ın Ankara’ya temsilci olarak atanmasıydı.


Daha sonra Kanaltürk’ün
yayın sürecinde Mustafa da bir kez olsun yayına katılmadı. Satış olunca
da bana veryansın etti. En zorlu eleştirileri o dile getirdi.


Ergenekon’dan ilk alınıp
bırakıldığında onunla dayanışma içindeydik. Yapılanların haksızlığını,
hukuksuzluğunu dile getirdim. Serbest kalışını kutlamak için aradım.
İbrahim Yıldız çıktı telefona “geçmiş olsun,” dedim. Mustafa “yazı
yetişmeyecek bak sonra,” diyordu Yıldız’a. “Geçmiş olsun,” dedim.
“Sağol,” dedi. Konuşma bitti.


Sonra kader bizi aldı getirdi. Ergenekon zulmünün zindanında yan yana değil baş başa koydu.


(…Wink


Bir gün oturduk gene konuşurken, Balbay; “ez cümle kardeş,” dedi:


“Şükür kavuşturana!”


“Evet,” dedim:


“Şükür buluşturana!”


Bundan sonra Allah ayırmasın bir daha. Mustafa Balbay gibi arkadaş zor bulunur hayatta.


(Sayfa 226-227)





Ha UFO’ya inanmışsın, ha ETö’ye!


Yok böyle bir şey!
Dışarıda Amerika’daki 3 milyon insan nasıl Ufoya inanıyorsa ve
uzaylılar tarafından kaçırıldığına inanıyorsa, dışarıda halkın 42’si de
“evet kardeşim Ergenekon diye bir örgüt var,” diyor. Bu kanıyı ben mi
yarattım? Savcılık ve mahkeme birlikte yaratmadı mı bu kanıyı? ETö,
ETö, ETö bu yayınları ben mi yaptım? 6 aylık bir dilim içinde Tuncay
özkan’la ilgili on bin sekiz yüz tane yayını yapan irade nedir,
yaptıran irade nedir?


(Sayfa 234)





Tuncay özkan’ın helikopterle cezaevinden kaçması nasıl önlendi?


Balbay ile beni; Cuma
günü spora çıkarıyorlar. Hava güzel; “haydi dış sahaya,” dediler.
çıktık, Mustafa eski maratoncu. Allah ona “koş Mustafa koş,” demiş.
Yağmur, kar, çamur, toz, güneş dinlemeden koşuyor.


Bir ara topa vurdu, top yükselirken havada vurulup düşen bir kuş gibi indi yere. Baktım, açık stadın üstü telle kaplı.


Metris’te aynı şey gelmişti başıma. Bizi çıkardıkları havalandırmanın, üstü telle kaplıydı.


- “Neden telle kaplı?”


- “Tuncay özkan’ın helikopterle kaçırılacağı ihbarı var, onun için.”


- “Ooo…” dedim; gerisini yuttum.


Silivri’de de gökyüzüne tel döşemişlerdi.


(Sayfa 241)





özkan’ın mahkemede deliye dönüş öyküsü…


İki yıldır burada
tutukluyum. Niçin tutuklu olduğumu öğrenmek istiyorum. Bu davayı böyle
sürdüremezsiniz. İnsanları mezbahaya gelmiş danalar, koyunlar gibi
algılayamazsınız. Arkamda ordum yok diye mi tutuyorsunuz beni burada?
Niçin tutuyorsunuz beni burada? Hangi suçlamayla tutuyorsunuz beni
burada? Bir yıldan beri size yanıt verecekler, tam bir yıl geçti. Yanıt
verecekler, iddianamede delil gösterecekler. Hangi darbeyi yapmışım
ben? Hangi Genelkurmay başkanı benden emir almış? Hangi general benden
emir almış? Niçin beni burada yargılıyorsunuz? Bağırmayın demeyin
bağırmak zorundayım artık. Benim suçum nedir? Nedir benim suçum? Tam
iki yıldır burada her duruşmada soruyorum. Benim suçumu söyleyin. Yeter
artık, yeter. Ya bana suçumu söyleyin delillerini gösterin ya da bu
yargılamayı bitirin. Ben kurbanlık koyun değilim burada. Yeter artık.


(Sayfa 258)





Tuncay özkan’ın Silivri’de yazdığı ilk şiiri…





Sarışın özgürlüğüm


Benim sarışın özgürlüğüm


Demir parmaklıklardaki aşkım


Korkusuzluğumun haytası


Gece işkence yoldaşım, sorgu arkadaşım.


Yorgun düşüncelim benim


Soluğu yeşil-mavi harelim


Gözleri buğulum


çapkın bakışlım, dik duruşlum


Yağmur var İstanbul’da aylardan sonra


Sen sakın ağlama


Kuşlar gibi özgürüm mahpusluğuma aldanma


Kokun yanımda sol tarafımda


Ben acıyorum ülkeme, çocuklara,


İşkenceci zalim, aldanmışlara


Sen acıyan, kanayan yarama


Aldırma, geçecek bir öpüşünle


Zamanı yenecek nefesin


Göreceksin


Sarışın özgürlüğüm benim


Acır bilirim ellerin, acır aklın,


Yüreğin


Durdur kanamasın sevdan


Bas terimin tuzunu


Yansın gözlerin


Bugün sen baktığında gökyüzüne


Başın dik, ben de gördüm


Gökyüzünü


Güneş saklanmıştı, kuşlar yoktu,


Ağlıyordu bulutlar


Şıp şıp damladı yüzüme


Olmaz olası ayrılıklar


Benim sarışın özgürlüğüm


Ayrılıklar da bizden


Ne kadar çok seversen


O kadar azalıyor


İşkencen…


(Sayfa 39)





Yemeğini üç gün boyunca bir lağım faresi ile paylaştı…


“Tanrım, bu ne?” dedim. Kocaman bir lağım faresi, bir yemek tepsisinin içinde, o inanılmaz şapırtıyla karnını doyuruyor.


Ranzada toplandım.
Oturdum, sessizce. Demek kapıyı açmış yemek koymuşlardı. Onca gürültüye
uyanmamıştım. Tepsiye baktım; makarna, patatesli ve etli bir yemek ve
pilav ekmek vardı. Farenin boyu yirmi santimden büyüktü. Kuyruğu çıplak
ve uzun. Ayaklarımı ve kulaklarımı kontrol ettim. Benden de bir parça
almış mıydı? Ayakkabılarım ayağımda, çıkarmaya mecalim kalmadan
sızmışım. Kulaklarım sağlam. Bana ilişmemiş. Nasıl da tiksinirim
fareden. Oysa şimdi beş adım uzağımda bana konulan yemeği beni hiç
umursamadan, şapırdata şapırdata yiyor. Ne yapmalıyım?


Ayakkabımı çıkarttım,
elime aldım, o benim hareketlerimi önemsemiyor. İnsanlara alışkın
olmalı. Seri kafa hareketleriyle yemeği tüketiyor. Bağırdım: “Hey!
Artık yetmez mi?”


Hayret dönüp bakmadı bile.


Ayakkabıyı fırlattım,
demir kapıda patladı. Gürültü büyük. Sesle beraber kendini tuvalet
tarafına sakladı. Şapırtı kesildi. Kaçarken aceleci olmadı. Kendinden
emin. Benimle kavgayı göze alıyor. Kalktım tuvalet tarafına baktım,
yok. Demek ki delikten geldiği yere kanalizasyona dönmüş.


İki gün daha bana
geceleri uğradı. Yemekleri onun için bir gazete kâğıdının üzerine
koydum. Şapırtıyla yedi. Sonra kantinden gelen beş litrelik bir su
şişesini tuvalete kapak yaptım. Yukarı çıkamadı. Zorunlu arkadaşlığımız
bitti.


(Sayfa 26)





Cezaevi yönetimi Nazlıcan’ın elbisesindeki güvercinler neden tek tek söktü?


Ben kızımın 15. doğum
gününü de, 18. doğum gününü de cezaevinde kutlamak zorunda kaldım.
Benim 18 yaşına basan kızım, bir elbise dikmiş kendisine. Onunla geldi
bana, “bunu ben diktim” diye. Elbisenin üzerinde lekeler var, böyle
boynunda, nedir dedim o? üstüne beyaz taşlar koymuş; beyaz güvercinler
yerine cezaevine girerken, o beyaz güvercinleri tek tek sökmüşler. Reva
gördüğünüz bu muamele, benim çocuğuma reva gördüğünüz bu muamele, beni
sevenlere, bizi sevenlere, Mustafa Balbay’ın ailesine, bize, buradaki
herkese gördüğünüz bu muamele umut ederim sizin çocuklarınız tarafından
asla görülmez. Umut ederim bu acılar sizin yüreğinize uğramaz ve umut
ederim siz hukuku uygulayarak, bu alçak dönemi sonlandırırsınız.


(Sayfa 316)
"Atatürk büyüktür, ruhu Ali’ dir"

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.