Türkiye’nin 85 yıllık cumhuriyet tarihinde sürekli bir bölünme fobisi yaratıldı. Osmanlı’dan itibaren hep bölünme korkusu yaşanıldı. Hep bölünmekten korktular, korktukça da bölündüler. Ülkeyi yönetenler bu fobiye sığınarak sistemi milliyetçi, inkarcı ve saldırgan bir zemine oturttular. Dolayısıyla varolan sorunlar görmezden gelindi ve özelikle de Kürt meselesinde çözüm bulmak yerine çözümsüzlük dayatıldı. Son yirmi yıl boyunca Türkiye halkları, kanlı bir savaşın girdabında yaşamak durumunda bırakıldı. Bu savaşta binlece insan öldü, binlercesi sakat kaldı. Bu ülkenin çocukları, bu ülkenin kuruluşunda omuz omuza, canları pahasına savaşmış bir kuşağın torunları olarak dağlarda, kentlerde ve birçok alanda karşı karşıya getirildi.
Tarih tekerrürden ibaret haline getirildi. Aynı film yine sahneleniyor. Başlarına çuval geçirenlerin talimatı ile tarih birkez daha tekrarlanıyor. Bunu bilmelerine rağmen alışagelmiş statükoyu koruma içgüdüsüyle hareket edenlerin kim ve ne oldukları ortaya çıkıyor. Perihan Magden’in “biz AKP’nin demokrat olma ihtimalini sevdik” derken yanıldıklarını belirtiyordu. Oysa AKP demokratlıktan uzak, farklı kulvarlardaydı.
AKP’nin halk tabiriyle “sağ gösterip sol vurmak” konusunda üstün yetenekleri var. Özellikle son bir aydır türbanla oturup kalktık. Sanki ülkenin türban dışında bir sorunu yokmuş gibi bir durum sergilendi. AKP kendi tabanına dönük bir icraatı yürürlüğe koymak istediği zaman, arka kapılar arasında hep Kürtlere karşı planlar, operasyon hazırlıkları yapılmıştır. Bunun tam tersini düşünürsek, sınırdaki bir olay veya operasyon (Dağlıca opersyonu gibi) ayyuka çıkarıldığı zaman da, seçim yatırımları yapılarak, gizli ajandalar açılmaktadır.
Nitekim bugün yine öyle oldu. Türban ateşinin düşmesinin akabinde kara harekati başladı. Kara harekatının başladığı saatlerde, Abdullah Gül, tam on bir gündür bekleyen türbanla ilgili yasayı onayladı. Türkiye’nin tarihi boyunca hep bölücüleri olmuştur. Bölünme deyince de sınırların kalkacacağını, haritaların değişeceğini anladılar. Oysa Türkiye hep bölünmüştür ve bölücüleri de Kürt-Türk, Alevi-Sünni, sagcı-solcu, komünist-faşist, dinci-laik olmuştur. Oysaki düşüncede bölünme, sınırların değişmesinden daha zor ve tehlikelidir. Çünkü bölünen düşünceler aynı sınırlar içinde yaşamaktadır. Bu ülkede en büyük bölücüler Kürtlerdir.(!) Yıllardır ‘Kürtler ülkeyi bölecek’ endişesiyle sınırötesi harekatlar yapıldı. Bugün ise yine bombalar yağdırılmakta, kara operasyonları yapılmaktadır.
Tansu Çiller, başbakanlık yaptığı dönemde “bir çakıl taşı bile vermeyiz” diyerek bölücü Kürtlere(!) mesaj gönderiyordu. Oysa çakıl taşı isteyen yoktu, ama olsun onlar yine bölücüydüler.(!)
Türkiye de var olan farklılıkların bir arada yaşamasını savunmak ve bunu Türkiye’nin zenginliği olarak kabul edilmesi gerekliliğine inanmak, laik, tam demokratik bir Türkiye istemek ve bu temelde Kürtlerin haklarını anayasal güvence altına alınarak tanınmasını talep etmek... Bunlar mı bölücülüktü?
12 Eylül darbesinden sonra bölücü komünistlere (!) karşı besledikleri Türk-İslam sentezinin ülkeyi böleceğini gayet iyi biliyorlardı. “İslamcılar bu ülkeyi bölemez, asker darbe yapar” düşüncesi hakim oldu. Ama asker, “en büyük bölücülerle, yani Kürtlerle uğraşıyordu.” Oysa ülke baş döndüren bir hızla bölünüyordu. Peki öyleyse kimdi bu bölücüler? Bu ülkeyi kim veya kimler bölüyordu? Rejim tehlikesi endişesiyle Anıtkabir’e koşan kadınlar mı? “Türbana özgürlük” diyen kızlarımız mı? “Türban için beş yıl sabrettik” diyenler mi? Barış haykırışlarıyla, “Ãdi Bes e” diyen Kürt halkı mı? “Türkiye İran oluyor” diyenler mi? Şeriat tehlikesine karşı asker çağıranlar mı? “Memleketi terk edebilirim “ diyen sanatçılar mı? Sonuç olarak, aslında kimin bölücü, kimin savaş ve şiddetten yana olduğu, mevcut zihniyetin ülkeye neleri kaybettirdiği, Kürt-Türk çatışmasına giden yolun kimlerin hazırladığı ortadadır.
Alıntıdır
Kim bölücü?
Kim bölücü?
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi