Kıbrıs, tarih boyunca büyük devletler için vazgeçilmez bir üs ve stratejik merkez olarak görülmüştür. Konum olarak Akdeniz`de, Anadolu`dan Kuzey Afrika`ya bir atlama taşı, bazılarına göre ise büyük sabit bir uçak gemisi gibidir. Stratejik olarak, Anadolu veya Orta Doğu`ya yapılacak her türlü askeri harekât için bir kritik ada olarak görülmektedir.
Yirminci yüzyılın başına kadar birçok uygarlığın hâkimiyeti altında kalmış, güçlü deniz donanmalarına sahip ülkelerin her dönem hedefi olmuştur. Milattan önce 4000`li yıllarda yerleşimin, 3000`li yıllardan sonra da yoğun bir nüfusun yaşamaya başladığı görülmektedir. Mısır, Hitit, Fenike, Asur gibi birçok devletin hâkimiyetinde bir ticaret kolonisi olarak gelişmiştir.
M.Ö 58 yılında Roma yönetimine giren Kıbrıs Adası’na, 649 yılında Şam Valisi Muaviye tarafından ele geçirildikten sonra İslam dini de girmiştir. Bu işgalle birlikte adadaki Ortodoks nüfusun yanı sıra Müslüman nüfus da çoğalarak çok dinli bir yapı oluşmaya başlamıştır. Ada, 964 yılında tekrar Bizans hâkimiyetine geçmesine rağmen Müslüman nüfus, varlığını günümüze kadar sürdürmüştür.
Haçlı seferlerinde en çok tehdit edilen yerlerden biri olan Kıbrıs Adası, 1191 yılında üçüncü haçlı seferiyle Avrupalı Hıristiyanların eline geçmiştir. Tapınak şövalyeleri bir yıl süren bir krallık kurmuş, ancak ada halkının ayaklanması üzerine bu krallık yıkılmıştır. Bu dönemden sonra Kudüs Krallığı etkisinde kalan ada, Memluk, Ceneviz ve Venedik yönetimlerinden de geçmiştir.
II. Beyazıt döneminde, 1492`de İspanya`daki Endülüs hâkimiyetine son verilerek üç yüzbin Yahudinin Osmanlı topraklarına getirilmesi, yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Yahudiler, özelikle doğu Akdeniz ve Ege`nin sahil kentlerine yerleşerek bu bölgelerin ticaretini ele geçirmişlerdir. Bu Yahudilerin en zenginlerinden biri olan Joseph Nassi’nin, Osmanlı’ya Kıbrıs`ın alınması için baskı yapmaya başlaması Kıbrıs`ın fethini gündeme getirmiştir. 1 Ağustos 1571`de başlayan taarruzla ada Osmanlı hâkimiyetine geçmiştir. Yeni kurulan düzen içinde Lefkoşa, Kıbrıs’n merkezi haline getirilmiş ve adaya ilk aşamada sekizbin Türk aile yerleştirilmiştir. Kıbrıs, en uzun süreli istikrar dönemini 307 yıl boyunca Osmanlı yönetiminde sakin ve savaşlardan uzak olarak sürdürmüştür.
1877-1878 Osmanlı-Rus harbi, Avrupa`da çıkar dengelerini etkileyecek sonuçlarla bitince, özellikle Rusların güneye, sıcak denizlere inme düşüncesinin önünü kesmek için İngiltere, zayıflayan Osmanlının aczinden yararlanarak, Kıbrıs adasını ele geçirme şansını yakalamıştır. Kendileri için Ortadoğu ve Doğunun giriş kapısının anahtarı niteliği taşıyan bu adayı yüzbin altın kira karşılığı geçici bir statüde devralmıştır.
Birinci Dünya Savaşı`nın çıkması üzerine İngiltere, geçici olarak ele geçirdiği adayı kendi topraklarına kattığını resmen ilan etmiştir. Böylelikle Osmanlı`nın güney topraklarını Rus tehdidine karşı korumak için kiraladığı adada kendisi büyük bir tehdit olmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken, bir İngiliz dominyonu konumundaki Kıbrıs, Misak-ı Milli sınırları içinde kalıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda da İngiltere, Kıbrıs’ı etkin bir şekilde kullanmış ve ada üzerindeki konumundan yararlanarak Doğu Akdeniz ve Ortadoğu politikalarını yönlendirmiştir.
İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden hemen sonra, Ruslar yayılmaya hız vermişler ve bu süreçte Ortadoğu bölgesine öncelik tanımışlardır. Doğu Akdeniz`de İngiltere gibi büyük bir devletin olması Rusların işine gelmemiştir. Bu nedenle İngilizleri Kıbrıs`tan atmanın yollarını aramaya başlamışlardır. Ruslar Moskova`nın yetiştirdiği komünistleri Kıbrıs`a göndererek halkın Enosis arzularını sürekli körüklemişlerdir. Kıbrıs olaylarında en önemli rollerden birini oynayan ve Rusların kurdurmuş olduğu AKEL (İşçilerin İlerici Partisi) adlı örgütün 1942 yılında kurulması, Rusların adayla ilgilendiği tarihlere rastlar. 1946 belediye seçimleri ile birlikte AKEL üyeleri İngiltere`ye giderek Kıbrıs`ın ilhakını talep etmişlerdir. 1947 yılında Amerikan gazetelerinin, Kıbrıs`ın Yunanistan`a verilmesine karşı çıkılmayacağını açıklaması üzerine Rumların tedhiş hareketi daha da şiddetlenmiştir. Türkler Aralık 1947`de Lefkoşa`da büyük bir miting düzenleyerek Rumları protesto etmişlerdir. Ancak Türk hükümeti bütün bu gelişmeler karşısında diplomatik olarak pek aktif davranamamıştır.
1949 yılından itibaren Anadolu`da halk, mitingler ve gösteriler düzenlemiş ve bu davanın sadece Kıbrıslıların değil tüm Türklerin olduğu ileri sürülmüştür.
İngiltere`nin Kıbrıs`a olan ilgisi azaldıkça, Kıbrıs`da komşu iki halk arasında, dış kışkırtmaların etkisi ile “mesele” resmen başlamıştır. Bu konuda Yunanistan`ın sinsi ve planlı çabaları, özellikle Rum tedhişçilerini cesaretlendirip, adadaki Türk nüfus üzerinde baskı, korkutma ve yıldırma çabalarına hız vererek, Ege`deki diğer adalarda yaptıkları gibi bir oldubittiyle Kıbrıs`ı Yunan topraklarına katma çabasına girişmelerini sağlamıştır. Türk Hükümetinin bu yıllardaki acizliği ve ilgisizliği bu baskının Kıbrıs Türk halkı üzerinde daha da artmasına neden olmuş, Türklerin adada ikinci sınıf vatandaş gibi yaşamalarına göz yumulmuştur.
Kıbrıs sorununun asıl başlangıcı, adadaki milliyetçilik hareketini uyandıran yerli Ortodoks kilisesinin kurulması ile olmuştur. Bu kilisenin kurulması ile adadaki Rum tedhiş hareketi önlenemez bir şekilde artmış ve bu sorun, önce 1954 yılında Birleşmiş Milletler’e sonra da 1955 yılında İngiltere, Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan Londra Konferansı’na taşınmıştır. Türkler Türk-Yunan dostluğunun bozulmaması için pasif bir diplomasi uygulamış ve adada yaşananları görmemezlikten gelmiştir. Ancak Yunanistan, bu oldubittinin bir an evvel tamamlanmasını, Türklerin adadan kovularak Kıbrıs`ın da Ege`deki diğer adaların yanına katılmasını sağlamak içi her türlü yolu denemiştir. Oysa geçmişe bakıldığında, Yunanistan`ın Kıbrıs üzerinde hiçbir hakkı olmadığı görülmektedir.
1956`dan beri, Kıbrıs Rumları Yunanistan`dan aldıkları yardımlarla İngiliz yönetimine ve Türk toplumuna karşı 1974 yılına kadar süren tedhiş hareketine girişmişlerdir. Rum fanatik milliyetçileri ve Yunan subaylarının organize ettiği komitacılar, adada soy kırıma varan bir saldırı anlayışı ile Türk toplumunu yok etme, yıldırma ve kaçırma hareketi içinde dünya kamuoyunun gözleri önünde binlerce Türkü katletmişlerdir. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın sonunda Birleşmiş Milletler görevlisi, harita üzerinde yeşil kalemle çizdiği hatla kuzey ve güney olmak üzere iki toplumu birbirinden ayırmıştır.
Bütün bu tarihi gelişim içinde BM gözetiminde iki toplum liderleri arasında defalarca görüşmeler yapılmıştır. Bu görüşmelerin hemen hemen hepsinde bir sonraki görüşmeye taşınan umutlar ile masadan kalkılmıştır.
Otuz dört yıldır süren görüşmelerden sonuç alınmadığı gibi, müteakip otuz dört yılda da bu soruna bir çözüm alınmasının mümkün olmadığı gözükmektedir. Çünkü, başta Yunanistan olmak üzere Rumlar da, Kıbrıs tamamıyla kendi hâkimiyetlerine verilmediği sürece önlerine serilen hiçbir çözüme sıcak bakmayacaklardır. Yunanistan, Ege`deki diğer adalar gibi Kıbrıs`ın da kendisine ait olduğunu, Girit ve oniki adayı kolaylıkla, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinin yardımı ile ilhak ettiği gibi, Kıbrıs`ı da kolaylıkla elde edeceğini planlamıştı.
Önce, İngiltere`ye başvuran Yunanistan, daha sonra Amerika da dahil olmak üzere diğer ülkelerin desteğini almıştır. Türk hükümetinin konuya sessiz ve ilgisiz kalacağını (oniki adanın ilhakında olduğu gibi) bilerek adada hâkimiyetlerini ilan etmişlerdir. Ancak Türk halkının bu oldubittiye duyarsız kalmaması karşısında adada Türk nüfusunu azaltmak için soykırıma başlamışlardır.
Bugün gelinen nokta, başlangıç noktası ile aynı hizadadır. Yunanistan, tek bir çözüm dışında önüne sunulan hiçbir somut çözüm önerisine sıcak bakmayacaktır :
1. Yunan halkına göre Kıbrıs Yunanistan`ın tarihi hakkıdır ve Yunanistan adaya sahip olmalıdır. (Megola İdea)
2. Kıbrıs adasında tek bir halk vardır ve o da Ortodoks Rumlardır. Türkler önemsenmeyecek bir azınlıktır.
3. Türk askeri ve hükümeti adada işgalci olarak bulunmaktadır ve derhal bu topraklardan çekilmelidir.
4. Ancak, Kıbrıs`ta tek halk olduğu ve bu halkın da Rumlar olduğu kabul edildikten sonra Türklerin durumu karşılıklı görüşülebilecektir.
Hiçbir Rum veya Yunan lider, bu şartların dışındaki çözüm önerilerinin altına imza atmaya cesaret edemeyecektir. Attıkları takdirde, bu anlaşma veya çözüm asla ve asla uygulanamayacaktır (Tıpkı 1959`da yapılan Londra ve Zürih anlaşmalarının uygulanamadığı gibi).
Zira, Kıbrıs`ın ilhakıyla, Ege`deki ve Akdeniz`deki adalar vasıtası ile doğu komşusu Türkiye`yi anakarasında hapis tutma şansından asla vazgeçmeyecektir. Böylelikle kendisi için tarihi bir tehdit olan Türkleri sürekli gözetleme ve anakara Yunanistan`a yapacakları herhangi bir taarruzu önlemeye yönelik en önemli tedbiri (erken uyarı) kısa sürede alabilecek, müteakiben ileri harekâtta Avrupa’lı dostlarından gelecek yardımla (1897 Türk-Yunan Savaşı: Girit adasını haksız yere ilhak eden Yunanistan`a karşı Türklerin başlattığı taarruz Atina`ya 50 km. kala İngiliz ve Fransız desteği ile durdurulmuş, savaşı Türkler kazanmasına rağmen Girit Yunanistan`a verilmiştir) kolayca sıvışabilecek, hatta kazançlı bile çıkabilecektir.
Kıbrıs adasının ilhakını müteakip, Yunan teorisyenleri dünya kamuoyuna bir sonraki adım olan “İyonya`nın” yani Yunanlıların söylemi ile “ Küçük Asya” nın (Mudanya`dan Kaş adasına uzanan hattın batısında kalan Ege Bölgesi toprakları) Ege Denizi’ndeki adalarla coğrafi bir bütünlük teşkil ettiğinden kendilerine verilmesi gerektiği iddiası ile ortaya çıkacaklardır. Sadece bu iddia ile kalmayıp, bu bölgede yaşayan ve Birinci Dünya Savaşı boyunca Türkler tarafından sözde katledildiklerini iddia ettikleri 900 bin Yunanlı ve 750 bin Ermeni ile bölgeden kovulan 450 bin Yunanlı için de tazminat isteyeceklerdir (1919-1922 Küçük Asya Seferinin Özetlenmiş Tarihi, Yunan Genelkurmay Başkanlığı, Atina, 1967, s.32,33). Şimdilik ilkokuldan itibaren tüm Yunan halkına anlatılan bu iddialar, müteakip yıllarda bütün dünya kamuoyuna anlatılacaktır. Sözde dedelerinin katili olarak düşündükleri Türklerle aynı topraklarda barış içinde yaşamalarını düşünmek bir temenniden öteye geçmeyecektir.
Öte yandan Türk ve Kıbrıs Hükümeti, çözüm yolundaki iyimserliklerini göstermek için 2004 yılının Nisan ayında, BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından hazırlanan planı ( Türk ve Rum kesimleri halinde bölünmüş Kıbrıs Adası 'nın bağımsız bir devlet olarak birleştirilmesini öneren Birleşmiş Milletler planıdır. Adını, planı ortaya atan Kofi Annan 'dan alır. Kıbrıs adasının İngiliz üsleri bölgesi haricinde kalan kısımlarının bağımsız ve federal nitelikte bir devlet olacak şekilde birleştirilmesini öngörmektedir. Plan gereğince Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki bakanlıkların en az üçte biri Türklerden oluşacak, devlet başkanlığı ve başbakanlık makamları on ayda bir Türkler ve Rumlar arasında değişecektir) halk oylamasına götürmüş; Türk tarafından % 65 kabul gördüğü halde Rum oylarının % 76 red şeklinde olması nedeniyle hayata geçirilememiştir.
Bu planın Türk tarafınca kabul görmesindeki en önemli etken, Kıbrıs Rum yönetiminin 2003 yılında Avrupa Birliği’ne tam üye olması ve Türkiye Cumhuriyeti`nin tam üyelik koşullarından birinin de “Kıbrıs Meselesinin” çözümü olmasıydı. Kıbrıs Türklerinin efsanevi lideri Rauf Denktaş`a göre Kıbrıs Türkleri için tam bir teslimiyet planı olan bu referandum, Avrupa Birliği kapılarının ardına kadar açılması hayaliyle her iki Türk hükümetinde de kabul görmüştür.
AB kozu ile daha da güçlenen Kıbrıs Rum kesimi, kapalı kapılar ardında “Türklerin AB`ye girme yolunun Kıbrıs adasından geçtiğini” defalarca ifade etmiştir. Bu da açıkça Kıbrıs adasının ve Doğu Karadeniz karasularının kayıtsız ve şartsız Yunan kontrolüne bırakılması, adadaki Türk askeri varlığına en kısa zamanda son verilmesi anlamına gelmektedir.
Kıbrıs’ta 11 Eylül 2008 tarihinde başlayan görüşme sürecinde bile taraflar arasındaki görüş ayrılıklarının fazlalığı dikkat çekmektedir. Mehmet Ali Talat ile Dimitris Hristofyas'ın Kıbrıs sorununa kapsamlı çözüm bulunması amacıyla yaptıkları müzakerelerde tarafların anlaşamadıkları konuların, anlaştıklarından daha fazla olduğu gözükmektedir. 11 Eylül’de başlayan süreç çerçevesinde bugüne kadar 11 kez görüşen liderlerin ele aldığı 'Yönetim ve Güç Paylaşımı' ana başlığı altındaki konuların çoğunda her zaman olduğu gibi ortak görüşe varılamamıştır.
Sonuç olarak, bu müzakereler önümüzdeki otuzdört yıl daha devam etse bile ada Yunanlılara altın tepsi içinde kayıtsız ve şartsız sunulmadığı takdirde çözümlenemez. Her iki toplumun liderleri değişse de bir kör dövüşü havasında geçen müzakerelerin sonuçlanması imkansız görünmektedir. İyimser düşünerek bu sorunun çözüldüğünü var saysak bile, çok kısa bir süre sonra adadaki barış ve huzurun tekrar bozulması muhakkaktır. Zira adada yaşayan iki toplum arasında, Yunan milliyetçilerinin kışkırtması ve katılması ile 1956`dan 1974`e kadar devam eden kan davası, varlığını sürdürmektedir. Bu kan davası ile her iki toplumda derin kin ve öfke tohumları ekilmiştir ve mevcut garantiler ortadan kalkar kalkmaz ortaya çıkması ve adayı tekrar savaş alanına dönüştürmesi ihtimali küçümsenemeyecek kadar varlığını korumaktadır.
Kıbrıs çıkmazına doğru giden bu yolda, hiçbir tarihi gerekçesi olmayan Yunanistan`dan taşıma Rum toplumu Türk toplumu ile barış içinde samimi olarak yaşama istek ve arzusunu ortaya koymadığı, adanın gerçek sahiplerinin sadece Rum halkı değil, eşit değerde Türk halkının da olduğu, eşit ve adil güç ve yönetimi altında, ortak yaşama saygılı, komşuluk içinde yaşamadıkları sürece, sorunun çözümü için yapılan tüm girişimler sonuçsuz kalacaktır.
Kıbrıs Çıkmazına Doğru...
Kıbrıs Çıkmazına Doğru...
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi