You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Kerbela olmasaydı da Alevilik olacaktı...???

Kerbela olmasaydı da Alevilik olacaktı...???

Posting Freak
Kerbela olmasaydı da Alevilik olacaktı...???
TÜRKİYE’DE ALEVİLİK - BEKTAŞÃŽLİK ARAŞTIRMALARINDA TARİHİ BOZMA, YAKLAŞIM ve TARİHSEL PERSPEKTİF YANLIŞLARI

Ahmet Yaşar OCAK

Türkiye'de Alevilik ve Bektaşilik ile ilgili araştırmaların geçmişi, Cumhuriyet'le aşağı yukarı yaşıt sayılabilir. Bilhassa Ziya Gökalp sosyolojisinin etkisiyle, İslamiyet milliyetçi gözle görülmeye başlayınca, İslamiyet'in Arap ve İran etkilerinden arınmış, yalnızca Türklere has bir şeklinin olması gerektiğine inanan bazı bilim ve fikir adamları, bunun Alevilik ve Bektaşilik olabileceğini düşündüler. Başta Köprülüzade Mehmed Fuat olmak üzere, o zamanlar Türk Yurdu dergisinin etrafında toplanmış bulunan Baha Said, Hamid Sadi, Hamid Vehbi vb. şahsiyetler, bu dergide bir dizi araştırma ve incelemeler yayınlamaya başladılar. 1920'li yıllarda Türk Yurdu'ndaki bu yayınları, İstanbul Darülfünunu ilahiyat Fakültesi Mecmuası'ndaki Yusuf Ziya (Yörükan)'ın araştırmaları izledi. Özellikle Türkiye'deki muhtelif Alevi cemaatleri üzerinde ciddi ve yerinde gözlemlere dayalı onun makaleleri, bugün de hala değerlerini korumaktadır.

1930'lu, 40'lı, hatta 50'li yıllarda, kısmen edebi ve folklorik nitelikli araştırma ve derleme çalışmalarının, Alevi-Bektaşi nefeslerinden oluşan koleksiyonlarının yayınlanmalarından öte, özellikle 1940'lı yıllarda Alevilik ve Bektaşilik konusunda belli bir yayın faaliyetine rastlanır. Ancak 1950'lerden itibaren, belki de ülkede esmeye başlayan kısmi demokrasi rüzgârının etkisiyle bazı amatör araştırıcı ve yazarlar tarafından popüler nitelikli kitaplar yayımlamaya başladı. Bu dönemde mesela H. Basri Erk, Kemal Samancıgil, M. Halit Bayri, Osman Bayatlı, M. Teyfik Oytan ve Ziya Şakir gibi yazarların münferit yayınları özellikle dikkati çeker. Bunlar, bugünküler gibi tezli yayınlar olmayıp, doğrudan doğruya Alevilik ve Bektaşiliğin inançları ve ritüelleri, mahiyeti hakkında bilgi vermeye, halkı ve entelletüelleri aydınlatmaya yönelik yayınlardır.

Bu yayınlar, daha çok popüler ve kısmen de bilimsel olmak üzere, araştırma, metin neşri şeklinde 1960'lı ve 70'li yıllarda da aralıklarla, belirli bir seviyede devam etmiştir. Fakat asıl 1980'li, hatta 1990'h yıllardan itibarendir ki, Türkiye'de Alevilik ve Bektaşiliğe dair yayınlar giderek hızlanan bir tempo ile artmaya başladı. Bunun sebeplerinin incelenmesi ayrı bir konudur. Bu yıllar, öncelikle Alevi ve Bektaşi kökenli yazarların atılım yaptığı yıllardır. Bu yayınların çoğu, daha öncekilerinin aksine, Türkiye'deki Alevilik ve Bektaşiliğin geleneksel yapısını, inanç ve kültürünü, ritüellerini anlatmaktan ziyade, tezli, keskin dilli, hırçın, tepki ve sataşma dolu yayınlardı. Böyle oldukları bir yana, önemli bir kısmı, hatta büyük çoğunluğu hiç bir bilimsel birikim ve tarihsel arka plan temeline dayanmayan, metotsuz ve belki daha önemlisi, birçok tarihsel saptırmalar ve yanlış bilgilerle, bilimsel açıdan geçersiz tezlerle ve ideolojik önyargı ve ithamlarla dolu olup, Alevilik ve Bektaşiliği yüceltmeye yönelik, propaganda niteliğini taşıyan yayınlardan oluşuyordu. 1990'lı yılların başlarındaki kadar keskin ve yoğun olmamakla beraber, bu eğilimin günümüzde de çoğunlukla aynı çizgiyi takip ettiğini söyleyebiliriz. İşte bu yazıda biz, bu yayınlardaki önemli tarih saptırmalarını, yanlış yaklaşım ve tarihsel perspektifleri konu edinmek durumundayız.

Şunun altını çizerek vurgulayalım ki, Alevilik ve Bektaşilik gibi, uzun bir zaman ve mekan sürecinin yarattığı senkretik bir inanç sistemini ve kültürünü, onu üreten bir toplumsal yapıyı, onun tarihsel arka planını ve gelişim sürecini ihmal ederek, yahut küçümseyerek sadece bugünkü durumunu ele alıp, incelemek, veya yalnızca geçmişini dikkate alıp bugününü hesaba katmadan anlamaya ve değerlendirmeye çalışmak asla mümkün değildir, büyük yanlıştır. Başka bütün benzeri senkretik inanç sistemlerinde olduğu gibi, Alevilik ve Bektaşiliğin, tarihin belli bir devrinde ve belli bir mekânında bugün bildiğimiz hüviyetiyle birden belirdiğini varsaymak, bu konuda yapılacak yöntem hatalarının en büyüğüdür. Buna rağmen bu yapılmakta, yapılmakta ısrar edilmekte, sanki Alevilik ve Bektaşilik bugün bildiğimiz şekliyle tarihte bir defa meydana çıkmış ve bugüne de öylece kabul olunmaktadır. Genellikle mevcut yayınlarda bu büyük yöntem yanlışını görebilmek zor değildir.

Bununla bağlantılı başka bir yanlış, Alevilik ve Bektaşiliği incelemekte olanların, bunları inanç yapısını, ritüellerini, onları yaratan toplumsal tabanın tarihsel gelişim sürecinden tamamıyla bağımsız olarak açıklamaya çalışmalarıdır. Oysa bilimsel yöntem bunun aksini gerektirir. Yanı Alevilik ve Bektaşiliğin oluşum ve gelişimi, hiç şüphe yok ki onu yaratan sosyal tabanla, yani Alevi ve Bektaşi dediğimiz toplumun tarihsel süreç boyunca kendi iç gelişim çizgisini ve temasta bulunduğu kültür çevreleriyle çok yakından bağlantılıdır. Bu bağlantılar Alevilik ve Bektaşiliğin hem inanç yapısında, hem de ritüellerinde çok açık bir biçimde görülür.

Bu temel yöntem yanlışlarından sonra, özellikle tarihsel ve perspektif yanlışları üzerinde ciddi bir biçimde durmak gerekir. Bunları sırayla şöyle ele alabiliriz.

1- Aleviliğin kökeni ve doğuşu konusunda tarihsel perspektif yanlışları:

Bu konudaki genel kabul, olayın Peygamber sonrasında hilafet üzerinde-ki tartışmalar ve kavgalardan doğuşudur. Büyük bir ihtimalle Alevi (Ali'ye mensup) teriminin ve Alevilik le Bektaşilikteki Hz. Ali kültünün ilk bakışta doğruluğu izleniminin de etkisiyle olsa gerek, bu önkabul istisnasız hemen hemen Alevi, hatta Sünni kökenli birçok yazar tarafından benimsenmiştir. Hâlbuki İslam tarihini doğru bilenler şunu çok iyi bilirler ki bu mücadeleler, Aleviliğin değil, Şiiliğin doğuşunu hazırlayan olgulardır. Oysa sözü edilen yaklaşım, Aleviliğin Şiilikten doğduğu şeklindeki yanlış ve çok yanıltıcı bir varsayımı beraberinde getirir ki bu, tarihsel olguyla kesinlikle uyuşmaz.

Çünkü [BNejat Birdoğan'ın[/B] bir kitabında gayet yerinde olarak söylediği gibi,

"Kerbela olmasaydı da Alevilik olacaktı",

Aleviliğin kökeninin ve doğuşunun ne Hz. Ali'nin hilafet mücadelesiyle, ne de bu mücadelenin cereyan ettiği mekân ve zamanla uzak yakın en ufak bir ilişkisi yoktur. Alevilik , daha doğrusu sonradan bugünkü şekliyle Aleviliğin temelini hazırlamış olan heterodoks Türk-İslam dediğimiz olay, o zamanlar hiç şüphesiz ki adı bu olmamakla beraber, Hz. Ali kültünden tamamen uzak bir şekilde 10. yüzyılda Türklerin İslamiyet'i kabule başlamaları ile birlikte doğan ve gelişmeye başlayan bir olaydır. Bu olaya Şii etkilerin karışımı ve heterodoks Türk Müslümanlığının bugünkü bildiğimiz Alevilik şekline gelişi, çağdaş, bilimsel araştırmaların kesin olarak ortaya koyduğu üzere, 15. yüzyılın sonralarıyla 16. yüzyılın başlarında Safevi propagandasıyla başlar. Tarihi tersine döndürmek mümkün olmadığına göre, bu tarihsel gerçek değişmeyecektir.

Bugün Alevilik ve Bektaşilikte temel nitelikte gördüğümüz Hz. Ali, On iki imam ve Kerbela Matemi kültleri, dolayısıyla bunları vurgulayan Alevi adı, yukarıda da belirttiğimiz gibi, adı o zamanlar Alevilik olmayan, ama Türklere mahsus bir İslam heterodoksisi olduğu kesin bulunan olayın başlangıcında yoktur. Bu Türk zümreleri birtakım sebepler 12. yüzyılın sonlarında ve 13. yüzyılda Anadolu'ya geldikleri zaman da bu durumda geldiler. Bugün bazılarının yanlış olarak Aleviliğin başlangıcı saydıkları, ama onun Anadolu'daki tarihinde şüphesiz temel nitelikte bir yeri olan 1240'taki Babailer isyanına katılan heterodoks Türkmen zümreleri henüz daha Alevi motifleri tanıyıp özümsememişlerdi. Bunun öyle olduğu bilimsel olarak ispatlanmıştır. 0 halde bu Alevilik ve Bektaşiliğin temel inançları arasında sayılan ve bu inanç sistemine bugünkü bildiğimiz yapı ve çehresini kazandıran bu Şii motifleri, ne zaman ve nasıl devreye girdi? Bir başka ifadeyle, bu heterodoks Türk Müslümanlığı ne zaman Alevilik haline dönüştü?

Bu dönüşümü simgeleyen büyük olay, 15. yüzyılın son yıllarında baş gösteren Hurufi, fakat asıl Safevi propagandası oldu. O zamana kadar İran'da ne demografik, ne de siyasi ve dini bakımdan üstünlüğü henüz eline geçirememiş olan On iki imam Şiiliği, Türk tarihinin ve Erdebiloğulları'nın son derece dikkate değer şahsiyetlerinden biri olan Şeyh Haydar ve asıl, oğlu İsmaili Safevi'nin dâhiyane siyaseti sayesinde 16. yüzyıl başında İran’a hâkim oldu. 0 da hâkimiyetini geniş ölçüde, Türkiye'deki yayınlarda, kitaplarda hiç sözü edilmeyen -belki çoğu Alevi-Bektaşi kesiminin dahi bilmediği- Şah İsmail tarafından uygulanan geniş çaplı Sünni katliamıyla sağladı.

Şah İsmail'in hükümet teşkilatçılığı ve yöntemleri sayesinde On iki İmam Şiiliği, mehdici (mesiyanik) bir espri ile halife denilen propagandacı misyonerler aracılığıyla, Anadolu'nun yarı göçebe bir hayat sürdüren heterodoks Türkmen ve Kürt boyları arasında yayılmaya başladı. XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Fatih Mehmed'in başlattığı merkeziyetçi yönetimin bir gereği olarak yerleşik hayata geçmeye zorlanan, ama buna bütün gücüyle direndikleri için baskı ve hatta zulme maruz kalan yarı göçebe Türkmenler, bu mehdici propagandadan etkilemeye çoktan hazır idi. Çünkü onlar kendilerini Osmanlı yönetiminin zulmünden kurtaracak bir mehdi bekliyorlardı. Bu mehdi, Şah İsmail şeklinde zuhur etti.

2- Alevi ve Bektaşi İnançlarının temelleri ve kökenleri hakkındaki tarihsel Perspektif hataları:

Bu konudaki ana yanlışı ve bunlara dayalı iddialar iki grupta toplanabilir:

a) Alevilik -Bektaşiliğin bir dini senkretizm olmadığı iddiası

Aleviliğin daha çok geleneksel yapısına sadık bir kısım yazarlar, Alevilik -Bektaşiliğin, temelini İslam oluşturmakla birlikte, başka dinlerin etkilerini de taşıyan bir dini senkretizm olmadığını, onun İslam'ın asıl ve orijinal biçiminden ibaret bulunduğunu ileri sürmekte, Alevilik -Bektaşiliğin bir dini senkretizm olduğuna kani bulunanları şiddetle eleştirmektedirler. Hâlbuki bu konudaki bilimsel araştırmalar bu iddianın bilimsel açıdan geçerli olamayacağını çoktan ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu bilimsel araştırmalar, Alevilik -Bektaşiliğin islam temelinde, Türkler arasında eskiden yayılan dinlerin geniş ölçüde etkisini taşıdığını çok ikna edici ve reddi mümkün olmayan bir biçimde göstermektedir.

Bu senkretizmin ana unsurlarından birisi Şamanizm'dir. Bu konudaki araştırmalar Köprülü'den sonra da uzun müddet devam etti ve mesela Türkiye'de Alevilik ve Bektaşiliğin meselesini -yine milliyetçi bir perspektife dayalı olmakla birlikte- ilk defa bilimsel olarak inceleyen merhum Mehmet Eröz tarafından sürdürüldü. Ancak bu unsura ağırlık verenlerin düştükleri bir hata vardı ki o da, Türklerin bilinebilen en eski inanç sistemleri olan Gök Tanrı kültü, Tabiata kültleri ve Atalar kültü ile Şamanizm'i aynı şey zannetmek olmuştur. Bu yanılgıya, Şamanizm ile ilgili, yerinde yapılmış araştırmaların sonuçlarını ilk defa sunan Radloff'un verdiği bilgiler sebebiyet vermiştir. Oysa Radloff, bize Şamanizm'in Orta Asya'daki eski Türk inançlarıyla bütünleşmiş 19. yüzyıldaki şeklini anlatmaktaydı. Bugün Mircea Eliade, Jean-Paul Roux'nun ve Vladimir Basilov'un araştırmalarından haberdar bulunanlar, meselenin esasına vakıftırlar.

Bu senkretizmin çok önemli diğer elemanları ise, yaklaşık VII. yüzyıldan beri Uygurlar başta olmak üzere muhtelif Türk boylarında çok yaygınlaşan Budizm ve Manihaizm’dir. Bunların etkisi bugün bile Alevi-Bektaşi inançlarında, menkıbelerinde ve ritüellerinde açıkça görülebilmektedir. Bu konuda yapılmış çalışmalar ilginç sonuçlar ortaya çıkarmıştır.

Eski Orta Doğu, Mezopotamya ve Anadolu'nun payen kültürlerinin katkısına gelince, bu mesele de, bilimsel temellere dayandırılmadan bazı yazarlarca farazi platformda büyütülmek suretiyle Alevilik ve Bektaşiliğin esas olarak bu kültürlerin eseri olduğu ısrarla savunulmaktadır. Alevi-Bektaşi inançlarının kökeni açısından en az ötekileri kadar yanlış olan bu tez, Alevilik ve Bektaşiliğin temeli olarak değil, ama Alevi-Bektaşi sentretizminin ihmal edilmemesi gereken bir unsuru olarak dikkate alınmalıdır.

0 halde sonuç olarak Alevilik ve Bektaşiliği doğuran İslam Türk heterodoksinin, gerçekten de Orta Asya'daki eski Türk inançlarıyla başladığı, Şamanizm, Maniheizm ve Budizm ile mistik bir niteliğe büründüğünü. Zerdüştilik ile beslendiğini, Yesevilik ile İslam'ın ve İslam süfiliğinin damgasını yediğini, buna Horasan Melametiliğinin Kalenderane tavrının eklenip önce Hurufilik, hemen arkasından da İmamiye Şiası motifleriyle yeniden şekillendiğini kabul etmemiz gerekecektir. İşte çok kısa ve kaba hatlarıyla Alevilik ve Bektaşi senkretizminin gerçek hikâyesi budur.

b) Alevilik -Bektaşiliğin bir heterodoksi olmadığı iddiası

Bu iddiayı da yukarıdaki gibi geleneksel Alevilik -Bektaşilik çizgisini sürdüren yazarlar özellikle ortaya atmakta ve aksini söyleyenleri adeta aforoz etmektedirler. Halbuki onların heterodoksi (cemaat dışı) kelimesine duydukları bu alerji, muhtemelen bu kelimenin herektik (sapkın, sapık) ile karıştırılmasından ve dolayısıyla iyi kavranamamasından ileri gelmektedir. Oysa bu heterodoksi kelimesi, bizce siyasal iktidara aykırı konumu, çok güçlü senkretik inanç yapısı ve panteist bir Tanrı anlayışıyla tam anlamıyla cemaat dışı olan Alevilik -Bektaşiliği en iyi niteleyen bir terimdir.

3- Sünnilik hakkındaki yanlış tarihsel perspektifler

Alevilik -Bektaşilik hakkındaki hemen bütün kitaplarda ve muhtelif dergilerde çıkan yazılarda, İslam tarihini, kelamı ve mezhepler tarihini bilmeyen ve biraz da önyargıyla hareket eden yazarların en fazlası içine düştükleri bir diğer tarihsel perspektif yanılgısı da, Alevilik ve Bektaşiliğin ezilen halkın, Sünniliğin ise ezen yöneticilerin din anlayışı olduğu iddiasıdır. Bununla özdeş bir diğer iddia ise, Sünniliğin Emevi, dolayısıyla Arap İslam olduğu, Alevilik -Bektaşiliğin ise, halis Türk Müslümanlığı olduğu yanılgısıdır. Bu yanlış iddia, İslam tarihini, Kelam biliminin tarihsel gelişimini, Sünniliğin ve diğer mezheplerin oluşum şartlarını doğru bilmemekten, biraz inanç taassubundan ve günümüzde de genel Türk kamuoyunda kendini meşrulaştırma amacını taşıyan, propagandaya yönelik tavırlardan kaynaklanmaktadır. Alevilik ve Bektaşiliğin Türklerin içinden çıkmadığı çok açık olan, demin sözünü ettiğimiz bir takım dinlerde geniş etkiler taşıyan bir senkretizm olduğu gerçeği karşısında böyle bir iddia geçerliliğini yitirir. Zaten hangi dinin veya mezhebin yüzde yüz milli olduğu ileri sürülebilir? Dinleri ve inançları, mezhepleri millileştirmek, onların evrensel olduğu gerçeği ile bütünüyle çatışan a sosyolojik bir tutumdur. Zaten yeterince vakıf olmak kaydıyla bizzat kendisi de bu tür bir iddiayı doğrulayacak en ufak bir veriye sahip değildir.

Özellikle Alevi kökenli yazarlar bu iddiayı Emevi dönemi ile 16. yüzyıl Osmanlı döneminde -hiç şüphesiz çok yüzeysel- gözlemine dayanarak ortaya atmaktadırlar. Ancak şunu unutmamalıdır ki, Emevi iktidarı tek başına Sünniliği temsil etmediği gibi, bu iktidarın zulmüne uğrayanlar veya ona karşı çıkanlar yalnız Şiiler veya Peygamber sülalesi değil, aynı zamanda Sünni çevrelerdi. İslam tarihinde merkezi yönetimlerin veya mahalli idarecilerin zaman zaman baskı ve zulmüne maruz kalanlar, yalnız Sünni olmayanlar değil, aynı zamanda Sünni halk, hatta Sünni ulema idi. Çünkü bu baskılar sonucu çıkan isyanlara, her iki kesimden insanların katıldığını biliyoruz. Bu söylediklerimizi ispat edebilmek için Osmanlı arşiv kayıtlarına bakmak yetecektir. Bu meselede Alevi kökenli yazarların ayırt edemedikleri şey, filan veya falan devrinde Sünni iktidarların, meşru veya gayri meşru birtakım siyasi amaçlarla ortaya koydukları tavır ve davranışları, pür siyaset şeklinde değerlendirmek yerine, Sünnilikle özdeşleştirmektir.

Alevi-Bektaşi yazarlar Sünni İslam’la muhasebelerini yaparken, Emeviler devrinde Osmanlıların sonuna kadar siyasi iktidarların bir politik araç olarak kullandıkları siyasallaşmış Sünni İslam’la, daha doğrusu siyasi iktidarların Sünni İslam’ı kullanarak yürüttükleri siyasetle, Sünniliğin birbirinden farklı şeyler olduğuna dikkat etmemektedirler
. Bu, son derece nazik ve gözden kaçırılmaması gereken bir noktadır. Bir kere daha vurgulayalım ki, burada özenle ayırt edilmesi gereken ince nokta, Sünnilik, Şiilik veya Alevilik adına yapılan siyasetle halk arasında bir inanç sistemi ve hayat tarzı olarak yaşamakta olan Sünnilik, Şiilik veya Aleviliğin ayrı şeyler olduğudur. Nitekim Alevi-Bektaşi yazarların hemen hiçbiri ne Şiiliği, ne de Sünniliğin -ele aldıkları daha pek çok meselede olduğu gibi- ciddi bir biçimde incelemek gereğini duymamışlardır. Bibliyografyalarına, dipnotlarına şöyle bir göz gezdirmek bunu ispata yeterlidir. Bu ise çok önemli bir eksikliktir; çünkü bugün için artık Şiiliğin ve Sünniliğin muhtelif biçimlerinin tarihi çok iyi bilinmektedir. Bu tarihi yetkiyle ortaya koyan yüzlerce bilimsel araştırmayı yok sayarak polemiğe ve spekülasyonlara sapmak fuzuli bir mesaiden başka bir şey değildir. Çünkü tarihi değiştirmek mümkün değildir.

4- Osmanlı tarihi ile ilgili yanlış perspektifler

a) ilk Osmanlıların Alevi olduğu iddiası

Alevi-Bektaşi kesimini bugüne kadar bu meseleye, yaşadığı ıstırapların etkisiyle belki haklı olarak duygular ve tepkisel bir biçimde yaklaştı ve Osmanlı'yı lanetledi. Günümüzde Alevi yazarların bu konudaki düşünceleri bu tespitlerimizin bir göstergesidir. Bu konuda yapılan yayınlar, Osmanlı dönemine henüz soğukkanlı ve objektif yaklaşımlardan uzaktır. Kanaatimizce bu meselenin çözüm yolu ancak doğrudan doğruya dönemin orijinal kaynakları üstünde yapılacak bilimsel araştırmalardan geçer. Üstelik bu konuda Batı'da yapılan çok ciddi ve önemli araştırmalar da vardır. Alevi yazarları bunları dikkate almaları gerekir.

İşte bu çalışmalar dikkate alınmadan ve ilgili kaynaklar iyi ve doğru okunmadan ileri sürülen iddialardan biri de, ilk Osmanlı hükümdarlarının Alevi oldukları iddiasıdır. Bu, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda rol oynayan Rum Abdalları meselesinin tamamıyla eksik ve yanlış algılanmasından ileri gelmektedir. Çoğu Alevi-Bektaşi yazarlar, Abdal Musa, Geyikli Baba, Şeyh Edebali gibi Abdalan-ı Rum'un, Alevi olduklarını, dolayısıyla bunlarla yakınlıkları çok iyi bilinen ilk Osmanlı padişahlarının da bazılarının bunlardan gelmesinden hareket ediyorlar. Oysa heterodoks bir Müslümanlık anlayışına mensup bulunduklarından şüphe olmayan bu şahsiyetlerin, henüz Şii motifleri tanımadıkları, dolayısıyla Alevi olarak nitelendirilmelerinin mümkün olamayacağı Batılı tarihçilerce de yıllardan beri bilinmekte ve yazılmaktadır. Rum Abdalları'na bağlı ocakların Alevilik -Bektaşilikle ilgisi ise başlangıçtan değil, heterodoks kesime mensup bulunmaları sebebiyle, Safevi propagandası sırasında ona bağlanmalarından ileri gelmektedir.

b) "Alevi katliamı" ve "Alevi isyanları" meselesi

"Alevi katliamı" meselesi, Alevi-Bektaşi yazarların Osmanlı tarihiyle ilgili yanlış perspektiflerinin en nazik ve üzerinde en çok spekülasyon yapılan konularından biridir. Alevi-Bektaşi yazarlar bu konuda henüz, arşiv kayıtları başta olmak üzere ana kaynaklarla doğrudan temasa geçerek araştırma yapacak konuma gelmedikleri için, bilimsel verilerden çok spekülatif fikirlere itibar etmektedirler. "Alevi katliamı", Osmanlı merkezi iktidarının Alevi aleyhtarı politikasının temel ve gerçek sebepleri, "Alevi isyanları" dedikleri XVI. yüzyıl Orta Anadolu ayaklanmaları hakkında bilimsel yaklaşıma dayalı araştırmalardan çok, ikinci, üçüncü elden araştırmalarla yetinmekte ve daha ziyade tepkisel yaklaşımlarla ideolojik perspektifleri tercih etmektedirler.

Alevi katliamları denilen olayları, Yeniçağ Avrupa’sında Reformasyon hareketleri sırasında rastlanan bilinçli ve sistematik Protestan katliamları cinsinden olmadıkları, bu konuda bilimsel araştırmalar yayımlayan Batılı tarihçilerce de gösterilmiştir.

Bu araştırmalar, Yavuz Selim zamanındaki bu "katliamları"n hakikaten Anadolu'da Alevileri ortadan kaldırmaya yönelik sistematik katliamlar olmaktan çok II. Beyazıt zamanında isyan çıkaran veya isyanlara katılan Alevilere yönelik bir cezalandırma hareketi olduğunu ortaya koymuşlardır. Tabii bu cezalandırmalar esnasında "kurunun yanında yaşın da yakıldığı" olayların olmadığını söylemek mümkün değildir. Osmanlı ve İran kaynakları, bu devirde ne Osmanlı yönetiminin, ne de Sünni halkın, Batıda olduğu gibi, Alevi toplumuna karşı gerçekten bir katliam hareketine giriştiğini tespit etmiyor.


Buna karşılık Şah İsmail'in, İran’da Safevi devletini kurarken, İran'ı bütünüyle Şiileştirmeye yönelik geniş çaplı bir Sünni (Şafii) Kürt katliamına giriştiği ise, bizde hiç temas edilmeyen, ama dönemin Iran kaynaklarına yansıyan bir tarihsel vakıa olduğu gibi, Batılı tarihçilerce de kabul edilmektedir.

"Alevi isyanları" denilen XVI. yüzyıl Orta Anadolu isyanlarının ise, bir Sünnilik-Alevilik çatışması, birer dini isyan değil, tamamen sosyo-ekonomik rahatsızlıklardan kaynaklanan bir takım ayaklanma hareketleri olduğunu, bunlara yalnız Alevi konar-göçer veya köylü Türkmenlerin Kürtlerin değil, Sünni köylülerin de katıldığını yine arşiv kaynaklarından rahatlıkla görebiliriz. Dolayısıyla bu isyanları sırf Alevi halkın çıkardığını varsayarak bir çeşit mezhep isyanları olduğu şeklinde bir algılama, tamamıyla tarih dışı bir algılamadır. Merhum Mustafa Akdağ'ın çalışmaları bu hususu yeterince kanıtlamaktadır.

Sonuç olarak, Alevilik , Bektaşilik araştırmaları bizim için sırf bir bilimsel ve kültürel merak konusu olmaktan çok öteye, bugünün ve geleceğin Türkiyesi için, Türkiye'de yaşayanlar için, son derece hayati bir önem arz etmektedir. Bu sebeple bu araştırmaların ideolojik, siyasi ve mezhebi propagandaların etkisinden arındırılarak yürütülmesi şarttır. Mutlaka ve mutlaka bilimsel yöntemlerle ve çok iyi bir hazırlıkla yola çıkılması olmazsa olmaz bir başka şarttır. Ayrıca, Türkiye içinden ve dışından şu veya bu görünümde vuku bulan her türlü siyasi ve bilimsel kılıklı manipülasyonlara karşı çok dikkatli ve bilgili olmanın vazgeçilmez olduğuna da inanmak gerekir...

Pir Sultan Abdal Kültür Sanat dergisi Mayıs 1999 Sayı: 33

(vurgular bana aittir)
[size=7]"Benim Testim Kerbela Suyudur..."[/size]

[size=7]Zöhre Ana[/size]

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.