You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Kadere İman, Kaderin İşleyişi, Allahın Sabrı, Anlayışı

Kadere İman, Kaderin İşleyişi, Allahın Sabrı, Anlayışı

Member
Kadere İman, Kaderin İşleyişi, Allahın Sabrı, Anlayışı



Kadere iman bilindiği üzere imanın altı rüknünden birisidir. Kader içerisinde en önemli konu ise hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiği hususudur. İnsanlar hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiğini unutup sebeplere bakarlar. Şer karşısında öfkelenip deliye dönerler, dinden imandan çıkıp katil bile olurlar; hayırda da Allah’a (c.c.) şükretmeyi unutup vesilelere takılıp kalırlar.

Allah (c.c.) kullarına karşı her zaman lütufkardır. Onları kaldıramayacakları yüklerle imtihan etmez. “Şu kesindir ki, Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, ayet 40).” Allah’ın (c.c.) ed-Dârr (Şer, zarar hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir) güzel ismi insanın zararına değil hayrınadır. Şöyle ki: Dünyada başımıza gelen kötü şeyler bir hikmete dayanır. Dünya hayatı geçicidir, asıl olan ahiret yurdudur. Bu dünyada kötü olarak görülen şeylerin altında insanların ahiret hayatlarında kurtuluşa, ebedi mutluluğa vesile olan pek çok hayırlar bulunabilir. Bu açıdan asıl şer, zarar bu başa gelen kötü şeylerden gereği şekilde yararlanmamaktır.

Bu durumda başımıza gelen kötü şeyler, her ne kadar Allah’ın (c.c.) izni ve yaratması ile meydana geliyorsa da bu durumun sünnetullaha, ilahi bir kurala dayanan bir nedeni bulunmaktadır. Allah (c.c.) bela ve musibetleri yaptığımız kötü şeylere karşı vermektedir: “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder (ŞÃ»râ suresi, ayet 30).”, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsinden dolayıdır (Nisa suresi, ayet 79).”

Başına böyle bir bela ve musibet gelen, bununla ruhu daralıp sıkılan bir müminin hemen geçmişini değerlendirip günahları için gözyaşı döküp tövbe ile Allah’ın (c.c.) rahmetine sığınması gerekir. Bu tür bir davranış yerine isyan etmek, birilerini suçlayıp öfkelenmek insana bir şey kazandırmaz. Belki pek çok şeyi alıp götürebilir. Yalnız Allah’ın (c.c.) el-Adl güzel ismi gereği bir zulme uğramışsak hakkımızı savunmamız, adaleti gerçekleştirme yolunda mücadele etmemiz de gerekir. Tabii işin bu cephesi yanında iç muhasebe ile kendimizde bazı kusur ve hataları aramak, bunlardan pişmanlık duyup Allah’ın (c.c.) merhametine sığınmak da icap eder.

Başa gelen, özellikle başkalarının başına gelen bela ve musibetleri yalnız yukarıda sözünü ettiğimiz sünettullahla, yani ilahi kuralla açıklamak Allah’ın (c.c.) kaza ve kaderi üzerine ileri geri konuşmak anlamına geleceğinden çok tehlikelidir. İnsanı maazallah dinden çıkarır. Çünkü Allah’ın (c.c.) olayları yaratmadaki ilahi hikmetini kimse tam anlamıyla kavrayamayacağı gibi böyle bir konuda söz ve hüküm sahibi de değildir. Hele başkaları için böyle birtakım yargılarda bulunmak, örneğin bir hasta yada kaza nedeniyle geçmiş olsun ziyaretinde ilgili hastalığın yada kazanın gerçek nedenini yapılan günah yada günahlar yüzünden olduğunu söylemek, bu konuda açıklamalarda bulunmak büyük bir edepsizliktir. Allah’ın (c.c.) öfkesine yol açabilecek bir kendini bilmezliktir.

Bela ve musibetleri yukarıda sözünü ettiğimiz sünnetullah, yani ilahi kanun yanında Allah (c.c.) başka nedenlerle de yaratabilir. Bunu kimsenin tam olarak bilmesine olanak yoktur. Örneğin Allah (c.c.) kulun katındaki derecesini yükseltmek için bela ve musibete uğramasına izin verebilir. Nitekim Mekke döneminde ilk Müslümanlar böyle bir sınavdan geçmiş, büyük bela ve musibetlere uğramışlardı. Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Ey müminler, (itaat edeni asi olandan ayırt etmek için) sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan ve mahsullerden eksiltmek ile imtihan edeceğiz. Ey resûlüm, sabredenleri müjdele! (Bakara suresi, ayet 155)”

Bir Müslüman’ın kendi başına gelen bela ve musibetleri günahları ile, başkalarının başına gelen bela ve musibetleri Allah (c.c.) katındaki derecelerin yükselmesi ile açıklamaya çalışması edep ve nezaket gereğidir. Bu yolla hem kendisinin sabırlı olmasında hem de başkalarına sabrı tavsiye etmede önemli bir manevi güç bulabilecektir.

Sabır, şükür gibi Allah’ın (c.c.) sevdiği duygulardan birisidir. Allah (c.c.) ed-Dârr güzel ismiyle kulda sabır meyvesinin oluşmasını arzular. En-Nâfi’ güzel ismiyle de kulda şükür ister. Bunların ahiretteki karşılığı çok büyüktür. İnsan sabır ve şükür ile Allah (c.c.) katındaki derecesini yükseltir: “Sabredenlere mükafatları hesapsız verilecektir (Zümer suresi, ayet 10).”

Genellikle hoşumuza giden şeyleri hayır, gitmeyenleri şer olarak adlandırırız. Halbuki bu değer ölçüsü son derece görecelidir. Sadece insanın bu dünyadaki yaşamına göredir. Ebedi ahiret yurdu göz önünde bulundurularak yapılmış değildir. Çünkü bu dünya ödül ve ceza yurdu olmadığı için başa gelen hayır ve şerrin hikmetini de bilmek olanaksızdır. Yüce Allah (c.c.) bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır. Yine olur ki, sevip arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerlidir. Gerçeği Allah bilir, siz bilemezsiniz (Bakara suresi, ayet 216).” Savaş görünüşte şerlerin, kötülüklerin simgesi gibidir. Çünkü onda her türlü bela ve musibet vardır: Açlık, yoksulluk, can ve evlat kaybı, ölüm korkusu, mal ve namus kaygısı… Her şey başa gelebilir. Allah (c.c.) işte böyle şerrin ve kötülüğün simgesi olan savaşta bile hayırların gizli olduğunu belirtmektedir. Bizim hayır sandığımız şeyler ise ahiretimiz için, Allah (c.c.) bizleri onlardan korusun, kim bilir nice bela ve musibetleri içeriyor olabilir. Gerçekten insanın Allah’ı (c.c.) el-Vekil olarak kabul edip (Hasbünallahu ve ni’mel-Vekil [Allah bize yeter, O ne güzel vekildir] deyip,) O’na sığınmaktan başka bir çaresi yoktur. Çünkü ahiretimiz için neyin yararlı neyin zararlı olduğunu ancak Allah (c.c.) bilebilir.

Ed-Dârr (Şer, zarar hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir) ve en-Nâfi’ (hayır, iyilik hikmeti gereği Allah’tan [c.c.] gelir) güzel isimleri ile kula düşen görev, hayır ve şerrin Allah’tan (c.c.) geldiği bilincine sahip olmaktır. Başına gelen hayrı Allah’ın (c.c.) bir lütfu ve ihsanı olarak görüp şükretmek, şerri ise günahlarının bir meyvesi olarak düşünüp tövbe etmektir.

Allah (c.c.) kullarının günahlarına karşı çok sabırlıdır. Hemen cezalandırmaz. Onların yola gelmeleri için süre tanır. Bu zaman zarfında onları anlayacağı dillerle uyarır.

Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de kullarını hemen cezalandırmamasının nedenini şöyle açıklamaktadır: “Eğer Allah insanları işledikleri günahlar yüzünden cezalandıracak olsaydı dünyada tek bir insan bile bırakmazdı. Ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. O vadeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü Allah kullarını tamamen görmektedir (Fâtır suresi, ayet 45).”

Es-Sabûr (cezaları erteleyen, çok sabırlı) güzel ismi, el-Halim (kulun yaptığı kötü şeylere yumuşak davranan, anlayışlı olan) güzel ismine anlam olarak çok benzer. Ama aralarında bir anlam ayırtısı da bulunmaktadır. El-Halim güzel isminde kulların günahlarını hemen cezalandırmamanın yanında bunlardan vazgeçme, bağışlama gibi bir anlam inceliği söz konusudur. Çünkü el-Halim güzel ismi Kuran-ı Kerim’de genellikle (altı ayrı ayette) el-Gafûr güzel ismi ile birlikte kullanılmaktadır. Oysa es-Sabûr güzel isminde sadece kullarının günahlarını hemen cezalandırmama, sonraya bırakma anlamı bulunmaktadır. Bir insan çaresizlikten, zayıflıktan, yoksulluktan dolayı insanlara yumuşak huylu görünebilir. Ama aynı insan diş geçireceği birisini buldu mu arslan kesilebilir. İşinde üstlerinin karşısında elleri böğründe nice kişi evlerinde çoluk çocuğuna zulmedebilir. Asıl ağır başlılık ve anlayışlı olma, elinde bir güç ve olanak olduğu halde ve her türlü iktidar imkanına kavuştuktan sonra da çevredeki tüm insanlara yumuşaklık göstermektir.

Allah (c.c.) sonsuz ve sınırsız bir güç ve kudrete sahipken ve bundan dolayı kimseye hesap vermeyecek bir makamda iken tüm kullarına yumuşak davranır. Allah (c.c.) kafirleri el-Kahhâr güzel ismi ile ebedi cehennemle cezalandıracaktır. Böyle iken dünya yaşamında onlara yumuşak davranmakta, mühlet vermekte, onların rızklarını bile kesmemektedir.

Allah’ın (c.c.) el-Kahhâr [COLOR=white] (öfkesi ve cezası şiddetli olan; her varlığa hakim olan ve üstün gelen) güzel ismi ile birlikte el-Halim olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Bu bize kızgın, öfkeli anlarda durup düşünmemiz gereken bir uyarı anlamı taşımaktadır. Çünkü bir Müslüman’a Allah’ın (c.c.) ahlakı ile ahlaklanmak yakışır.

El-Halim güzel ismi Kuran-ı Kerim’de genellikle el-Gafûr (günahları bağışlayan) güzel ismi ile birlikte geçmektedir. Bu da el-Halim güzel isminde ifadesini bulan yumuşak başlılığın ve anlayışın günahların üzerini örtme, günahları affetme ile tamamlandığını göstermektedir. Demek ki Allah (c.c.) hem yumuşak başlılığı hem de affetmeyi bir arada daha çok sevmektedir. Kendisini bu isimlerle andığına göre bizim de böyle bir ahlak anlayışına sahip olmamızı istemektedir.

Peygamberimiz (s.a.s) Allah’ın (c.c.) sabrı hususunda şöyle buyurmuşlardır: “İşittiği ezaya Allah’tan daha sabırlı hiçbir kimse yoktur. Çünkü O’na çocuk isnat ederler. Sonra O, yine bu kimselere afiyet ve rızık veriyor.”

Allah (c.c.) evrene, yeryüzüne sabrı ile tecelli etmiştir. Şöyle ki: Kutsal kitabında yerleri ve gökleri altı günde yarattığını bildirmiştir. Gece gündüz, mevsimler birbirlerini yavaş yavaş karşılarlar. Bitkiler, hayvanlar, insanlar gözle takip edilemeyen bir yavaşlıkla büyürler, gelişirler. Halbuki Allah (c.c.) dileseydi tüm bu işler bir anda da olabilirdi. Ama O’nun ezeli hikmeti bu gibi şeylerde sabrın tecellisini öngörmüştür.

Peygamberimiz (s.a.s) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Sabır, imanın yarısıdır.” Bu açıdan sabır, Allah’ın (c.c.) güzel bir ahlakıdır. Bir mümine de bu ahlakla olmak yaraşır. Ama insanda nefsani bir zayıflık olarak acelecilik, isyan, nankörlük, tahammülsüzlük, zevk ve eğlenceye düşkünlük, sıkıntılara katlanamama gibi sabra ters düşen özellikler bulunmaktadır. Bu açıdan sabır ahlakını edinmek için insanın kendisi ile mücadele etmesi, kendisini aşması gerekmektedir. Bu da haliyle her insanın yapabileceği, üstesinden gelebileceği bir iş değildir. Bunun için müminler genellikle Allah’ın (c.c.) kendilerini sabırla imtihan etmemesi için duada bulunulurlar.

Allah (c.c.) bir kutsi hadiste şöyle buyurmuştur: “Kullarımdan bir kuluma bedeni, malı veya evladı yüzünden bir musibet verirsem o da bunu sabr-ı cemil (kimseye şikayettebulunmama, kaderine razı olma hali) ile karşılarsa kıyamet günü kendisi için terazi kurmaktan veya amel defterini açmaktan haya ederim.”

Sabır üçe ayrılır: a. Günahlara sabır: Nefis günahlara düşkün bir yapıya sahiptir. Onların çoğundan zevk alır. Günahlardan el çekmek Allah (c.c.) korkusu ve sabırla olur. b. İbadetlere sabır: İbadetlerin nefse ağır gelen bir yapısı vardır. Ama onlara devam etmekle bu zorluk aşılır. Zira nefis alıştığı şeyi yapamadan da edemez. c. Bela ve musibetlere sabır: İşte gerçek sabır böyle anlarda gösterilir. Hastalıklar, sıkıntılar, âfetler, kazalar, belalar … insanların ağır bir biçimde imtihan edildiği zamanlardır. Bu sıralarda sabır gösterilirse Allah’ın (c.c.) kullarına karşı şefkati de hissedilir. Böyle bir anda iken vesilelere takılmadan Allah’ın (c.c.) iradesinin tecelli ettiğini gören, kadere teslim olup rıza gösteren, haline şükreden birisi büyük bir ecir kazanır. Bu belki de ahireti için bir kurtuluş olur.

Bir işe başlarken nasıl besmele, yemekten sonra elhamdülillah çekiliyorsa bela ve musibet anında da “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn (Biz muhakkak Allah içiniz ve muhakkak O’na döneceğiz)” dememiz gerekir. Bu zikir bir ayet-i kerimede anıldığı için (Bakara suresi, ayet 156) böyle bir durumda iken onu söylemek üzerimize farz veya en azından vacip olmaktadır.

Bir hadis-i şerifin işaretiyle de anlaşıldığı üzere sabır bela ve musibetin karşılandığı ilk anda gösterilir. Daha sonra bela ve musibete insan ister istemez katlanır. Ama ilk an imtihan için uygundur. Tepkimiz Allah’ın (c.c.) rızasına uygun biçimde olursa ilgili cümle ağzımızdan çıktığında başa gelen bela ve musibet bir ibadet hükmüne dönüşür. Bu anda mümine verilen ödül çok büyüktür: “Ancak sabredenlere ödülleri hesapsız olarak verilecektir (Zümer suresi, ayet 10).”

Tabii insan unutkandır. Bela ve musibet anlarında Allah’ı (c.c.) unutabileceği gibi ilgili cümleyi de söylemek hatırına gelmeyebilir. Peygamberimiz bir hadis-i şeriflerinde geçmişteki bir bela ve musibeti akla getirerek “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râci’ûn (Biz muhakkak Allah içiniz ve muhakkak O’na döneceğiz)” zikrini sonradan tekrar eden kimseye de bela ve musibetin ilk anında söylenmesine eşdeğerde sevap verileceğini belirtmektedir.
Allahın ahlakı ile ahlaklanması gereken bir Müslümanın da insanlara karşı sabırlı ve anlayışlı olması gerekir. Başa gelen iyilik ve kötülüklerin imtihan gereği Allahın izni ve yaratması ile meydana geldiğini düşünmeli ve bilmelidir. Bunun doğal sonucu olarak da hatayı kendisinde arayıp sabrı ve anlayışı elden bırakmamalıdır.
Muhsin İyi
Posting Freak
Kadere İman, Kaderin İşleyişi, Allahın Sabrı, Anlayışı
muhsin iyi yazdı:Allah (c.c.) kullarına karşı her zaman lütufkardır. Onları kaldıramayacakları yüklerle imtihan etmez. “Şu kesindir ki, Allah kullarına zerre kadar bile zulmetmez (Nisa suresi, ayet 40).” kötü şeylere karşı vermektedir: “Başınıza gelen her musibet, işlediğiniz günahlar nedeniyledir. Hatta Allah günahlarınızın çoğunu da affeder (ŞÃ»râ suresi, ayet 30).”, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her kötülük ise nefsinden dolayıdır (Nisa suresi, ayet 79).”


Allah (c.c.) kullarının günahlarına karşı çok sabırlıdır. Hemen cezalandırmaz. Onların yola gelmeleri için süre tanır. Bu zaman zarfında onları anlayacağı dillerle uyarır.

Yüce Allah (c.c.) Kuran-ı Kerim’de kullarını hemen cezalandırmamasının nedenini şöyle açıklamaktadır: “Eğer Allah insanları işledikleri günahlar yüzünden cezalandıracak olsaydı dünyada tek bir insan bile bırakmazdı. Ama Allah onların cezasını belirlenmiş bir vadeye kadar erteler. O vadeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezalandırır. Çünkü Allah kullarını tamamen görmektedir (Fâtır suresi, ayet 45).”


Allah (c.c.) sonsuz ve sınırsız bir güç ve kudrete sahipken ve bundan dolayı kimseye hesap vermeyecek bir makamda iken tüm kullarına yumuşak davranır. Allah (c.c.) kafirleri el-Kahhâr güzel ismi ile ebedi cehennemle cezalandıracaktır. Böyle iken dünya yaşamında onlara yumuşak davranmakta, mühlet vermekte, onların rızklarını bile kesmemektedir.

Peygamberimiz (s.a.s) Allah’ın (c.c.) sabrı hususunda şöyle buyurmuşlardır: “İşittiği ezaya Allah’tan daha sabırlı hiçbir kimse yoktur. Çünkü O’na çocuk isnat ederler. Sonra O, yine bu kimselere afiyet ve rızık veriyor.”

Muhsin İyi

Bu kısımlarına katılıyorum,Allah çok yücedir ,bağışlayandır,kullarından güçlerinin yetmeyeceği hiç bir şey istemez,sabırlıdır,inanmayana da aynı lütfu gösterir,rızıklandırır.

Allah,dönem dönem kendi şanını giydirdiği kimseleri ,insanları doğru yolu göstermek için gönderir, en başta Peygamberler olmak üzere,daha sonra da Evliya,Derviş,Erenleri gönderir.

Kimi insanlar,Hz. Peygamberimizle bunun noktalandığını söylemekte ve Allah'ın evliyalarını inkar gelmektedirler.Buna rağmen Allah O insanlara da yukarıda bahsettiğimiz lütuflarından yararlandırmaktadır ta ki ahiret zamanına kadar.

Evliyaları inkar gelenlerin azabı orada sorulacaktır,demez mi Allah;ben yerime size ışık,keramet sahibi kişileri gönderdim niye inanmadınız,benim vekilim onlardı,vekillerimi inkar etmeniz beni inkar etmeniz anlamına gelir.

Benzetmek gibi olmasın, nasıl ki herhangi bir kurumun başkanı olmayınca yerine vekilleri icazet ediyorsa,Allah'ın gönderdiği vekillere de öyle saygı duyup,inanmak gerekir.

Sözüm, böyle düşünenlere.....
Kelimelerim sistem hatasından yanlış yerden ayrılıyor...

“Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”
[Resim: imza3cp.gif]


Özü bitmiş, gümanı pak olmamış,şeytana tapmış, nefsi çıkarı için arayıpta birşey bulamamış, kuyruk acısı varsa,Derviş Muhammed'in de dediği gibi" bir kılını çektiyse" Zöhre Ana, onu değerlendirmek ister aklısüre.Ehlibeyt'in meyvası bitmez, dalı budağı kurumaz,sen ne kadar kezzap dökersen dök, O'nun Zemzem çeşmesi ALİ'dir

Derviş'in HAK kelamını can kulağıyla dinliyebliyorsan yeter,firdevs bağından bir gül alabiliyor musun,O'nun ibadetine,saldığı yola,yaşatmak istediği güzelliğe canı gönülden yürüyebiliyorsan en büyük mutluluk budur.
(Pir Zöhre Ana)
Member
Kadere İman, Kaderin İşleyişi, Allahın Sabrı, Anlayışı
ben de senin bu söylediklerine aynen katılıyorum. bütün ehli sünnet uleması da özellikle ehli tarik de bu söylediklerinize katılıyor. on iki imam haktır. Zamanında onlar insanları hakka ulaştırmışlardır. onlara karşı olanlar adeta peygamberlere karşı çıkmışlardır. tarikatler de bu on iki imamın yollarından zuhur etmiştir. Tabii mesele o nura sahip olan insanları bulmakta ve onlara tabi olmakta. onun için alevi dede ve pirlerini dolaşma yanında sünni Allah dostlarının da bir yanlarına gidip misafir olmak ve onlarda gerçekten bu nurun olup olmadığını objektif olarak araştırmak gerekir diye düşünüyorum.
Posting Freak
Kadere İman, Kaderin İşleyişi, Allahın Sabrı, Anlayışı
muhsin iyi yazdı:ben de senin bu söylediklerine aynen katılıyorum. bütün ehli sünnet uleması da özellikle ehli tarik de bu söylediklerinize katılıyor. on iki imam haktır. Zamanında onlar insanları hakka ulaştırmışlardır. onlara karşı olanlar adeta peygamberlere karşı çıkmışlardır. tarikatler de bu on iki imamın yollarından zuhur etmiştir. Tabii mesele o nura sahip olan insanları bulmakta ve onlara tabi olmakta. onun için alevi dede ve pirlerini dolaşma yanında sünni Allah dostlarının da bir yanlarına gidip misafir olmak ve onlarda gerçekten bu nurun olup olmadığını objektif olarak araştırmak gerekir diye düşünüyorum.


Bugün gerek Alevi dedeleri olsun, gerekse sünni hacı hoca ve mollaları olsun Allah'ın nurundan zerre kadar nasiplerini alabilmiş değillerdir. Tek Allah'ın nuruna sahip olanlar ve de Allah dostu olanlar Peygamber ve evliyalardır. Bugüne kadar da gerçek tek bir Hak yoluna bağlı tarikat olmuştur. O da Allah Muhammed Ali yolunun tarikatı olmuştur. O yolun sahipleri ve bekçileri de her dönemde Evliyalar olmuştur. Yanlız Onlar Allah yolunda can cömertliği yapıp her türlü eziyete ve sıkıntıya katlanmış oldukları için tek Allah dostları O Evliyalardır...

Bugün de Pir Zöhre Ana Allah Muhammed Ali yolunun bekçiliğini yapıp insanlara açtığı Hak kapısında Allah'ın ışığını saçmaktadır. Dolayısıyla bugün ne Alevi dedeleri ne de sünni din adamları Pir Zöhre Ana'nın ışığında gelip aydınlanmadıkça dünyanın bütün kitaplarını da okusalar Allah'ın ne bir nurundan haberdar olabilirler, ne de insanlara Hak yolunu doğru ve gerçek olarak anlatabilirler...

Eğer Alevi dedesiyle veya hacı hocalarla Allah'ın işleri yürüseydi bugüne kadar ne bir peygambere ne de bir evliyaya ihtiyaç olmazdı. Gerçekler yanlızca Allah'ın yeryüzündeki vekilleri olan Allah elçisi evliyalardan öğrenilir. Çünkü onlar Alevi dedeleri veya hacı hoca mollalar gibi sağdan soldan okudukları kitaplardan değil direk Allah'tan bildirirler...

]"Allah ile oturup kalkmak isteyenler evliyalarla oturup kalksınlar" Mevlana
Mustafa dediler benim adıma
Bir sıfatı Ali bindi atıma
Şimdi de ZÖHRE ANA geldi sıfata
Duyulsun şanımız Yüce Allah' a

(PİR ZÖHRE ANA)
Posting Freak
Kadere İman, Kaderin İşleyişi, Allahın Sabrı, Anlayışı
muhsin iyi yazdı:ben de senin bu söylediklerine aynen katılıyorum. bütün ehli sünnet uleması da özellikle ehli tarik de bu söylediklerinize katılıyor. on iki imam haktır. Zamanında onlar insanları hakka ulaştırmışlardır. onlara karşı olanlar adeta peygamberlere karşı çıkmışlardır. tarikatler de bu on iki imamın yollarından zuhur etmiştir. Tabii mesele o nura sahip olan insanları bulmakta ve onlara tabi olmakta. onun için alevi dede ve pirlerini dolaşma yanında sünni Allah dostlarının da bir yanlarına gidip misafir olmak ve onlarda gerçekten bu nurun olup olmadığını objektif olarak araştırmak gerekir diye düşünüyorum.


Mesela kimleri dolaşmak, var mı örnek verecek sünni Allah dostları,daha doğrusu Allah dostu çoktur da nurlu olanlar kimlerdir?

Varsa paylaşınız.
Kelimelerim sistem hatasından yanlış yerden ayrılıyor...

“Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını aramayı itiyat haline getirmiş milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkumdurlar.”
[Resim: imza3cp.gif]


Özü bitmiş, gümanı pak olmamış,şeytana tapmış, nefsi çıkarı için arayıpta birşey bulamamış, kuyruk acısı varsa,Derviş Muhammed'in de dediği gibi" bir kılını çektiyse" Zöhre Ana, onu değerlendirmek ister aklısüre.Ehlibeyt'in meyvası bitmez, dalı budağı kurumaz,sen ne kadar kezzap dökersen dök, O'nun Zemzem çeşmesi ALİ'dir

Derviş'in HAK kelamını can kulağıyla dinliyebliyorsan yeter,firdevs bağından bir gül alabiliyor musun,O'nun ibadetine,saldığı yola,yaşatmak istediği güzelliğe canı gönülden yürüyebiliyorsan en büyük mutluluk budur.
(Pir Zöhre Ana)
Member
Kadere İman, Kaderin İşleyişi, Allahın Sabrı, Anlayışı
Bunun için adres göstermek doğru değil. bunun sana nasip olması gerekir. geçmişte peygamberler neyse şimdi de Allah dostları odur. İnsan tek başına yola çıkarsa şeytanlar ona musallat olunca ne yapacağını bilemez. bir Allah dostunun kulavuzluğu şart. bunu biz sünnilerden bilen az. maşaallah sizler Hz. Alinin On İki İmamın duaları ile bunları bizden iyi biliyorsunuz. Allah dostunu bulmak için nacizane şu yöntemleri tavsiye ederim.

Allaha yakın olmak istiyorsan bunun yolu her gün günahlarına ağlayıp gözyaşı dökmen, kesin tövbe (tövbe-i nasuh) ile Allahın emirlerini eksiksiz yapman sonra da ondan bir Allah dostunu kendisinden istemendir. Bu genellikle rüya ile kişiye gösterilir. Rüya yolu ile olmazsa arama yolu ile olursa gezeceksin tek tek Allah dostlarını. sana bir kapıda açık işaretler verilir. mesala dünyaya ait olmayan cennet kokuları alırsın o mekanda. yanındaki almaz ama senin burnunun direği kırılır kokudan. ve o kokunun eşini dünyada görmediğin için yanarsın, yanarsın, çıra gibi yanarsın...kimse seni anlayamaz. anlatsan da anlamazlar. dünya kokuları ile karıştırırlar. daha başka şeyler de olabilir. ama nasibin varsa ikna olursun. yoksa zaten bunlar hiç olmaz. ikna olmana da gerek yok. tasavvuf tarikat zorunlu değil yani. Allahın emirlerini yapan haramlardan sakınan da cennete girer. ama sen ben illa yakın olayım deyince bu sohbeti yaptım. bunun için bu işin ehlini bulman gerekecek. kimseden adres isteme. kendin dolaş, bak, ara, kuşku duy, iyisini nasibin olduğun kapıyı bul. işaretleri görünce tamamen teslim ol. bunu başkasından beklersen hiç bulamazsın. kendin bu yola baş koyacaksın
Posting Freak
Kadere İman, Kaderin İşleyişi, Allahın Sabrı, Anlayışı
muhsin iyi yazdı:Bunun için adres göstermek doğru değil. bunun sana nasip olması gerekir. geçmişte peygamberler neyse şimdi de Allah dostları odur. İnsan tek başına yola çıkarsa şeytanlar ona musallat olunca ne yapacağını bilemez. bir Allah dostunun kulavuzluğu şart. bunu biz sünnilerden bilen az. maşaallah sizler Hz. Alinin On İki İmamın duaları ile bunları bizden iyi biliyorsunuz. Allah dostunu bulmak için nacizane şu yöntemleri tavsiye ederim.

Allaha yakın olmak istiyorsan bunun yolu her gün günahlarına ağlayıp gözyaşı dökmen, kesin tövbe (tövbe-i nasuh) ile Allahın emirlerini eksiksiz yapman sonra da ondan bir Allah dostunu kendisinden istemendir. Bu genellikle rüya ile kişiye gösterilir. Rüya yolu ile olmazsa arama yolu ile olursa gezeceksin tek tek Allah dostlarını. sana bir kapıda açık işaretler verilir. mesala dünyaya ait olmayan cennet kokuları alırsın o mekanda. yanındaki almaz ama senin burnunun direği kırılır kokudan. ve o kokunun eşini dünyada görmediğin için yanarsın, yanarsın, çıra gibi yanarsın...kimse seni anlayamaz. anlatsan da anlamazlar. dünya kokuları ile karıştırırlar. daha başka şeyler de olabilir. ama nasibin varsa ikna olursun. yoksa zaten bunlar hiç olmaz. ikna olmana da gerek yok. tasavvuf tarikat zorunlu değil yani. Allahın emirlerini yapan haramlardan sakınan da cennete girer. ama sen ben illa yakın olayım deyince bu sohbeti yaptım. bunun için bu işin ehlini bulman gerekecek. kimseden adres isteme. kendin dolaş, bak, ara, kuşku duy, iyisini nasibin olduğun kapıyı bul. işaretleri görünce tamamen teslim ol. bunu başkasından beklersen hiç bulamazsın. kendin bu yola baş koyacaksın


Herşeyden önce Evliyalardan başka Allah dostu yoktur. Gerçek Allah dostu onlardır. Çünkü onlar Allah'ın nurundan yaratılmışlardır...

Biz sıradan insanlardan ancak Allah'ın yolundan gitme gayretini gösterebilirsek, müminler olur o kadar. Müminlk de Allah dostu falan değildir. Allah dostu olmak öyle kolay bir şey değildir. Haşa Allah kimsenin askerlik arkadaşı mertebesinde değil ki insanlar ona dost olabilsin. Sıradan bir insanın eti ney, budu ney ki koskoca kendi yaradanının dostu olabilsin. Hele bir de cennete gidebilmek gibi bir menfaat içerisindeyken hangi dostluktan bahsedeceksiniz...

Allah dostları için öyle rüyalara yatmak, saklambaç oynar gibi onu arayıp bulmaya çalışmak falan bunlar çok komik yollardır. Ayrıca Cennet kokusunu duyabilmen için önce bir cennete gidip gelmen gerekmez mi? Cennet kokusu olduğunu nerden biliyorsunuz? Öyle bir şey de yoktur. Onca günahımızla hangi cennetin kokusunu duyacağız. Bu tür rüyalarla hareket eden ve koku falan duyan varsa bence bir an önce tedavi olması gerekir. Çünkü bu tür şeyler insanların kafalarında kendi kendine yarattığı vesveselerden başka bir şey değildir...

Hak yoluna gitmeye niyetlenmen yeterlidir. Hak seni alır bir sebep vererek kendi yoluna sokar. Bir Allah dostu ile bir şekilde seni mutlaka karşıkarşıya getirir...

Peygamberimiz Allah elçisi olduğunu bildirdiği için insanlar onun peşinden gitmişlerdir. Yoksa peygamberimiz bir yerlere saklanıp da kimse arayıp kendisini bulmadı. Peygamberimiz kendini insanlara tanıttı. İçinde iyi niyetler ve duygular taşıyan insanlar Ona iman getirdi. İçi pislik insanlar ise her dönemde iftiralar ve karalamalarla O Mübarekleri hep inkar ettiler...

Bu gün de Pir Zöhre Ana diye bir Allah dostu, bir Hak evliyası gelmiş. Işığını kendini merak edip saygıyla gelen insanlara göstermektedir. İlmini ışığını keramet ve mucizelerini gösterek insanlara Hak dostu olduğunu kanıtlamaktadır...

Bizler de Zöhre Ana'yı rüyalara yatarak, diyar diyar dolaşıp arayarak bulmadık. Bir şekilde kısmet oldu gördük. Ancak dediğim gibi şahsen ben niyet olarak hep bir Hak evliyasını tanımak istemiştim. Çok şükür o da kısmet oldu...

Dolayısıyla bir insanın Hak dostu olduğunu rüyayla, aramayla, kokuyla değil, Hak dostunun gösterdiği, ilim irfan, ışık keramet ve mucizelerle anlayabiliriz. Topluma gösterdiği güzelliklerle, önderliğiyle, örnek modern yaşantısıyla ve de Allah Muhammed Ali, Ehlibeyt, Oniki İmamların yoluna bağlılığıyla anlayabiliriz...
Mustafa dediler benim adıma
Bir sıfatı Ali bindi atıma
Şimdi de ZÖHRE ANA geldi sıfata
Duyulsun şanımız Yüce Allah' a

(PİR ZÖHRE ANA)
Son Düzenleme: 07/09/2011, 18:35, Düzenleyen: adgan.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.