Dört Mum
Dört mum yavaşca yanıyordu.
Ortam çok yumuşaktı ve konuştukları duyuluyordu.
İlki söyledi:
‘’ ben barışım!"
Artık kimse benim yanık kalmamı sağlamıyor, sanıyorum söneceğim. "
Alevi hızla azaldı ve bütünüyle söndü.
İkincisi söyledi:
‘’ ben inancım!"
neredeyse herkez benim artık gerekli olmadığımı düşünüyor
o nedenle daha fazla yanık kalmama hiç gerek yok’’
Konuşmayı bitirdiği zaman, bir rüzgar hafifçe esti ve onu söndürdü.
Üzgünce üçüncü mum sırası gelince konuştu:
” ben sevgiyim!"
yanık kalmak için artık gücüm kalmadı. İnsanlar beni bir kenara bıraktı ve önemimi anlamadı. Kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular "
Ve hiç zaman yitirmeden söndü.
Ansızın...
Bir çocuk odaya girer ve üç mumun yanmadığını görür
”neden yanmıyorsunuz sizin sonuna kadar yanmanız gerekir "
Bunu söyleyerek, çocuk ağlamaya başlar.
Ardından dördüncü mum söyler:
”korkma ben hala yanıkken diğer mumları yeniden yakabiliriz
"ben umudum!’’
Umudun alevi yaşamınızdan asla sönmemesi dileğiyle..
Hayata Yön Veren Hikayeler...
Konu Sahibi / Yazar
HEROCUK
Kategori / Forum
Güzel Sanatlar
Yorumlar / Cevaplar
3
Okunma / Görüntüleme
4852
Hayata Yön Veren Hikayeler...
Hayata Yön Veren Hikayeler...
"18 Kasim 1995 günü keman sanatçisi Itzhak Perlman, New York'ta, Lincoln
Center'daki Avery Fisher Salonu'nda bir konser vermek üzre
sahneye çikti. Eger herhangi bir Perlman konserinde bulunmussaniz bilirsiniz ki onun
için "sahneye çikmak" hiç de küçümsenecek bir basari degildir.
Çocukluk yillarinda çocuk felcine yakalanmis olan Perlman'in her
iki
bacaginda da destekleyici ateller vardir ve ancak kol degnegi
yardimiyla
yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasinda sadece bir
adim
atabilmek suratiyle aci içinde ve yavas yavas yürüken görmek
unutulmayacak
bir bir görüntüdür.
Agrilar içinde ama ihtisamla yürümektedir, sandalyesine
erisinceye
kadar.
Sonra oturur; yavasça koltuk degneklerini yere koyar,
bacaklarindaki
atellerin klipslerini açar, bir ayagini geriye iter, ötekini öne
uzatir.
Daha sonra yere egilerek kemanini alir, çenesinin altina koyar,
orkestra
sefine basiyla isaret verir ve çalmaya batlar.
Su zamanda degin, izleyiciler bu ritüele alismislardir.
O, sahnenin bir ucundan sandalyesine dogru ilerlerken sessizce
otururlar.
Bacaklarindaki klipsleri açarken inanilmaz bir sessizlikle
beklemektedirler.
Çalmaya hazir olana dek beklerler.
Ancak o konserde birseyler ters gitti. Daha ilk birkaç satiri
çalmisti
ki
kemanin tellerinden bir tanesi koptu.
Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna
tabancadan
firlayan kursun gibi gitmisti ses. O sesin ne anlama geldigi
konusunda
yanilmak imkansizdi. Ve bunun akabinde ne yapilmasi gerektigi konusunda
da...
O gece orda olan insanlar kendi kendilerine söyle düsündüler:
"Anlamistik ki, yeniden ayaga kalkmasi, atelleri yeniden
takmasi,
koltuk
degneklerini almasi, yavas yavas sahne arkasina gitmesi ve ya
yeni bir
keman bulmasi ya da yeni bir tel takmasi gerekecekti"
Ama o öyle yapmadi. Bunun yerine bir dakika kadar
bekledi,gözlerini
kapadi
ve sonra sefe yeniden baslamasi için isaret verdi. Orkestra
basladi ve
o
kaldigi yerden devam etti. Ve daha evvel hiç görülmemis bir
tutku, güç
ve saflikla çaldi. Elbette herkes bilmektedir ki senfonik bir eseri
sadece
3
telle çalmak imkansizdir. Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin,
herkes
bilir.
Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmisti. Onu parçayi
kafasinda
molüde
ederken, degistirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz.
Bir noktada,
telleri nerdeyse yeniden tonlamisçasina sesler çikarmaktaydi
kemandan,
daha
evvel hiç vermedikleri sesleri vermelerini saglamak için...
Bitirdiginde salonu olaganüstü bir sessizlik kapladi. Ve akabinde seyirciler ayaga kalkti ve tezahürata basladilar. Oditoryumun her yanindan inanilmaz bir alkis patladi.
Hepimiz ayaktaydik bagiriyor, islik çaliyor, alkisliyor,
yaptigini ne
kadar
takdir ettigimizi, begendigimizi anlatacak her türlü hareketi
yapiyorduk.
Gülümsedi, yüzünden akan terle ri sildi, yayini kaldirarak bizi
susturdu
ve
böbürlen degil ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla söyle dedi:
"Bilirsiniz,
bazen de sanatçinin görevidir, elinde kalanlarla ne kadar daha
müzik yapabilecegini bulmak..."
Bu ne güçlü bir cümledir. Duydugumdan beri aklimdan çikmiyor. Ve
kim
bilir? Belki de bu bir yasam tarzidir, - sadece sanatçilar için
degil
hepimiz için. Burada, tüm yasamini bir kemanin 4 teli ile müzik
yapmak
üstüne kuran ve birden bire, bir konserin ortasinda kendini
sadece 3
tel
ile
bulan bir adam vardir.
Öyleyse o da 3 tel ile müzik yapmayi seçer, ve o gece yaptigi,
sadece
3
telle yaptigi müzik, daha evvel yaptigi, 4 teli varken yaptigi herseyden
daha güzel, daha kutsal, daha unutulmazdi...
O zaman belki de bizim görevimiz, yasadigimiz bu sallantili,
hizla
degisen, ürkütücü dünyada kendi müzigimizi yapmaktir; önce elimizde olan
herseyle;
ve
daha sonra bu artik imkansiz oldugunda, sadece elimizde
kalanlarla..."
Center'daki Avery Fisher Salonu'nda bir konser vermek üzre
sahneye çikti. Eger herhangi bir Perlman konserinde bulunmussaniz bilirsiniz ki onun
için "sahneye çikmak" hiç de küçümsenecek bir basari degildir.
Çocukluk yillarinda çocuk felcine yakalanmis olan Perlman'in her
iki
bacaginda da destekleyici ateller vardir ve ancak kol degnegi
yardimiyla
yürüyebilmektedir. Onu sahne üzerinde her defasinda sadece bir
adim
atabilmek suratiyle aci içinde ve yavas yavas yürüken görmek
unutulmayacak
bir bir görüntüdür.
Agrilar içinde ama ihtisamla yürümektedir, sandalyesine
erisinceye
kadar.
Sonra oturur; yavasça koltuk degneklerini yere koyar,
bacaklarindaki
atellerin klipslerini açar, bir ayagini geriye iter, ötekini öne
uzatir.
Daha sonra yere egilerek kemanini alir, çenesinin altina koyar,
orkestra
sefine basiyla isaret verir ve çalmaya batlar.
Su zamanda degin, izleyiciler bu ritüele alismislardir.
O, sahnenin bir ucundan sandalyesine dogru ilerlerken sessizce
otururlar.
Bacaklarindaki klipsleri açarken inanilmaz bir sessizlikle
beklemektedirler.
Çalmaya hazir olana dek beklerler.
Ancak o konserde birseyler ters gitti. Daha ilk birkaç satiri
çalmisti
ki
kemanin tellerinden bir tanesi koptu.
Telin kopma sesini duyabilmek mümkündü, salonun bir ucuna
tabancadan
firlayan kursun gibi gitmisti ses. O sesin ne anlama geldigi
konusunda
yanilmak imkansizdi. Ve bunun akabinde ne yapilmasi gerektigi konusunda
da...
O gece orda olan insanlar kendi kendilerine söyle düsündüler:
"Anlamistik ki, yeniden ayaga kalkmasi, atelleri yeniden
takmasi,
koltuk
degneklerini almasi, yavas yavas sahne arkasina gitmesi ve ya
yeni bir
keman bulmasi ya da yeni bir tel takmasi gerekecekti"
Ama o öyle yapmadi. Bunun yerine bir dakika kadar
bekledi,gözlerini
kapadi
ve sonra sefe yeniden baslamasi için isaret verdi. Orkestra
basladi ve
o
kaldigi yerden devam etti. Ve daha evvel hiç görülmemis bir
tutku, güç
ve saflikla çaldi. Elbette herkes bilmektedir ki senfonik bir eseri
sadece
3
telle çalmak imkansizdir. Bunu ben de bilirim, sen de bilirsin,
herkes
bilir.
Ama o gece Itzhak Perlman bilmeyi reddetmisti. Onu parçayi
kafasinda
molüde
ederken, degistirirken ve yeniden bestelerken görebilirdiniz.
Bir noktada,
telleri nerdeyse yeniden tonlamisçasina sesler çikarmaktaydi
kemandan,
daha
evvel hiç vermedikleri sesleri vermelerini saglamak için...
Bitirdiginde salonu olaganüstü bir sessizlik kapladi. Ve akabinde seyirciler ayaga kalkti ve tezahürata basladilar. Oditoryumun her yanindan inanilmaz bir alkis patladi.
Hepimiz ayaktaydik bagiriyor, islik çaliyor, alkisliyor,
yaptigini ne
kadar
takdir ettigimizi, begendigimizi anlatacak her türlü hareketi
yapiyorduk.
Gülümsedi, yüzünden akan terle ri sildi, yayini kaldirarak bizi
susturdu
ve
böbürlen degil ama sessiz, güçlü, dingin bir tonla söyle dedi:
"Bilirsiniz,
bazen de sanatçinin görevidir, elinde kalanlarla ne kadar daha
müzik yapabilecegini bulmak..."
Bu ne güçlü bir cümledir. Duydugumdan beri aklimdan çikmiyor. Ve
kim
bilir? Belki de bu bir yasam tarzidir, - sadece sanatçilar için
degil
hepimiz için. Burada, tüm yasamini bir kemanin 4 teli ile müzik
yapmak
üstüne kuran ve birden bire, bir konserin ortasinda kendini
sadece 3
tel
ile
bulan bir adam vardir.
Öyleyse o da 3 tel ile müzik yapmayi seçer, ve o gece yaptigi,
sadece
3
telle yaptigi müzik, daha evvel yaptigi, 4 teli varken yaptigi herseyden
daha güzel, daha kutsal, daha unutulmazdi...
O zaman belki de bizim görevimiz, yasadigimiz bu sallantili,
hizla
degisen, ürkütücü dünyada kendi müzigimizi yapmaktir; önce elimizde olan
herseyle;
ve
daha sonra bu artik imkansiz oldugunda, sadece elimizde
kalanlarla..."
Hayata Yön Veren Hikayeler...
FISILTI
Adam fısıldadı, " Tanrım konuş benimle" ve bir kus cıvıldadı ağaçta ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı " Tanrım konuş benimle!" Ve gökyüzünde bir şimşek
çaktı, ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve " Tanrım seni görmeme izin ver" dedi. Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde. Ama adam farkına varmadı.
Ve adama bağırdı, " Tanrım bana bir mucize göster! " Ve bir bebek
doğdu bir yerlerde. Ama adam bunu bilemedi.
Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı, " Dokun bana Tanrım ve burada
olduğunu anlamamı sağla! " Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü ve adama dokundu.
Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı ve yürüyüp gitti.
Adam fısıldadı, " Tanrım konuş benimle" ve bir kus cıvıldadı ağaçta ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı " Tanrım konuş benimle!" Ve gökyüzünde bir şimşek
çaktı, ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve " Tanrım seni görmeme izin ver" dedi. Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde. Ama adam farkına varmadı.
Ve adama bağırdı, " Tanrım bana bir mucize göster! " Ve bir bebek
doğdu bir yerlerde. Ama adam bunu bilemedi.
Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı, " Dokun bana Tanrım ve burada
olduğunu anlamamı sağla! " Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü ve adama dokundu.
Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı ve yürüyüp gitti.
Hayata Yön Veren Hikayeler...
beş önemli ders
'' Birinci önemli ders..."
Size hizmet edenleri hep
hatırlayın..
Bir pastanın uc otuz paraya satıldığı günlerde 10
yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk
sordu: "Cukulatali pasta kaç para?.."
"50 cent!.."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha
sordu:
"Peki dondurma ne kadar.."
"35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla..
Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.
Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaslar temizleyecekti. Bos dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu..
İkinci önemli ders..
Onemli olan vermektir..
Yillar once hastanede calisirken, agir hasta bir
kiz getirdiler.
Tek yasam sansi bes yasindaki kardesinden acil kan nakli
idi. Kucuk oglan ayni hastaliktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kaninda o
hastaligin mikroplarini yok eden bagisiklik olusmustu. Doktor durumu bes
yasindaki oglana anlatti ve ablasina kan verip vermeyecegini sordu. Kucuk cocuk
bir an duraksadi. Sonra derin bir nefes aldi ve
"Eger kurtulacaksa, veririm kanimi" dedi.
Kan nakli ilerlerken, ablasinin gozlerinin icine
bakiyor ve gulumsuyor-du. Kizin yanaklarina yeniden renk gelmeye baslamisti,
ama kucuk cocugun yuzu de giderek soluyordu.. Gulumsemesi de yok oldu.
Titreyen bir sesle doktora sordu:
"Hemen mi olecegim?.."
Kucuk doktoru yanlis anlamis, ablasina vucudundaki butun kani verip, olecegini sanmisti.
Üçüncü önemli ders..
Yağmurda otostop!..
Bir gece vakit gece yarısına doğru Alabama
otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan
yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60 li yıllarda bir
beyazın bir zenciye hem de Alabama da yardıma kalkışması pek olağan
şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir
taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi.
Verdim. Bir hafta sonra kapım calindi. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu
adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda..
"Gecen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç
yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.
Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin
sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının bas ucuna zamanında
ulaşmayı başardım.
Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve
başkalarına karşılık beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasın!..
En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."
Dördüncü önemli ders..
Yolumuzdaki engeller..
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun
üzerine kocaman bir kaya koydurmus, kendisi de pencereye oturmustu. Bakalim neler olacakti?.
Ulkenin en zengin tuccarlari, en guclu kervancilari, saray gorevlileri birer birer geldiler, sabahtan oglene kadar. Hepsi kayanin etrafindan dolasip saraya girdiler. Pek cogu krali yuksek sesle elestirdi. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyordu. Sonunda bir koylu cikageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sirtindaki kufeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya
sarildi ve ikina sikina itmeye basladi. Sonunda kan ter icinde
kaldi ama, kayayi da yolun kenarina cekti. Tam kufesini yeniden sirtina almak
uzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu gordu Acti. Kese altin doluydu. Bir de kralin notu vardi icinde.. "Bu altinlar kayayi yoldan ceken kisiye aittir" diyordu kral.
Koylu, bugun dahi pek cogumuzun farkinda olmadigi bir ders almisti. "Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir..
Beşinci önemli ders...
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını
dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi:
"Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adi nedir?.."
Bu herhalde bir çeşit saka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün
görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı.
50 lerinde falan olmalıydı.
Ama adini nerden bilecektim ki!.. Son soruyu
yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Sure biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
"Tabii dahil" dedi, hocamız.. "İş yaşamınız boyunca insanlarla
karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar.
Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve`Merhaba demeniz gerekse bile.."
Bu dersi hayatim boyunca unutmadım. O hademenin adini da.. Dorothy idi.''
'' Birinci önemli ders..."
Size hizmet edenleri hep
hatırlayın..
Bir pastanın uc otuz paraya satıldığı günlerde 10
yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk
sordu: "Cukulatali pasta kaç para?.."
"50 cent!.."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha
sordu:
"Peki dondurma ne kadar.."
"35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla..
Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.
Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaslar temizleyecekti. Bos dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu..
İkinci önemli ders..
Onemli olan vermektir..
Yillar once hastanede calisirken, agir hasta bir
kiz getirdiler.
Tek yasam sansi bes yasindaki kardesinden acil kan nakli
idi. Kucuk oglan ayni hastaliktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kaninda o
hastaligin mikroplarini yok eden bagisiklik olusmustu. Doktor durumu bes
yasindaki oglana anlatti ve ablasina kan verip vermeyecegini sordu. Kucuk cocuk
bir an duraksadi. Sonra derin bir nefes aldi ve
"Eger kurtulacaksa, veririm kanimi" dedi.
Kan nakli ilerlerken, ablasinin gozlerinin icine
bakiyor ve gulumsuyor-du. Kizin yanaklarina yeniden renk gelmeye baslamisti,
ama kucuk cocugun yuzu de giderek soluyordu.. Gulumsemesi de yok oldu.
Titreyen bir sesle doktora sordu:
"Hemen mi olecegim?.."
Kucuk doktoru yanlis anlamis, ablasina vucudundaki butun kani verip, olecegini sanmisti.
Üçüncü önemli ders..
Yağmurda otostop!..
Bir gece vakit gece yarısına doğru Alabama
otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan
yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60 li yıllarda bir
beyazın bir zenciye hem de Alabama da yardıma kalkışması pek olağan
şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir
taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi.
Verdim. Bir hafta sonra kapım calindi. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu
adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda..
"Gecen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç
yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.
Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin
sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının bas ucuna zamanında
ulaşmayı başardım.
Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve
başkalarına karşılık beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasın!..
En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."
Dördüncü önemli ders..
Yolumuzdaki engeller..
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun
üzerine kocaman bir kaya koydurmus, kendisi de pencereye oturmustu. Bakalim neler olacakti?.
Ulkenin en zengin tuccarlari, en guclu kervancilari, saray gorevlileri birer birer geldiler, sabahtan oglene kadar. Hepsi kayanin etrafindan dolasip saraya girdiler. Pek cogu krali yuksek sesle elestirdi. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyordu. Sonunda bir koylu cikageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sirtindaki kufeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya
sarildi ve ikina sikina itmeye basladi. Sonunda kan ter icinde
kaldi ama, kayayi da yolun kenarina cekti. Tam kufesini yeniden sirtina almak
uzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu gordu Acti. Kese altin doluydu. Bir de kralin notu vardi icinde.. "Bu altinlar kayayi yoldan ceken kisiye aittir" diyordu kral.
Koylu, bugun dahi pek cogumuzun farkinda olmadigi bir ders almisti. "Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir..
Beşinci önemli ders...
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını
dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi:
"Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adi nedir?.."
Bu herhalde bir çeşit saka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün
görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı.
50 lerinde falan olmalıydı.
Ama adini nerden bilecektim ki!.. Son soruyu
yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Sure biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
"Tabii dahil" dedi, hocamız.. "İş yaşamınız boyunca insanlarla
karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar.
Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve`Merhaba demeniz gerekse bile.."
Bu dersi hayatim boyunca unutmadım. O hademenin adini da.. Dorothy idi.''
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi