Aşağıdaki yazı Üstün Bilgen Reinart ın Porcelain Moon and Pomegranates (Porselen ay ve Narlar) adlı kitabından alınmış ve Türkçeye üyemiz bilim tarafından çevrilmiştir..
Üstün Bilgen Reinart'ın bir inanç mozayiği olan Anadolu topraklarında farklı inanç ve kültürleri gözlemleyerek, izlenimlerini aktardığı, tamamı İngilizce olan kitabına Google Booksta aşağıdaki adresten önizlemeli olarak ulaşabilirsiniz:
[align=left[U]RL]http://books.google.com.tr/books?id=TspsG3A1PuMC&printsec=frontcover[/URL][/align]
Alıntı:
[BZöhre Ana, Yabancı Değerler ve İslam’ın Yeniden Doğuşu[/B]
Ankara’nın doğusuna doğru uzanan tepeler üzerindeki Keçikıran’ın gecekondu mahallelerinde, kırmızı kiremit çatılı, beyaz badanalı evler arasında sarmal yapılı dış merdivenli, geniş pencereli uzun yeni bir bina göze çarpıyordu. Cephesinde üç dev resimli bayrak asılıydı. Resimlerden ikisi bilinen resimledi: Peygamber Muhammed’in damadı Ali ve ülkenin kurtarıcısı Atatürk. Üçüncü yüz ise tanınmıyordu; kısa saçlı ve sıradan özellikli orta yaşlı bir kadın. Çatının üzerindeki bir işaret yerin Zöhre Ana kuruluşu olduğunu belirtiyordu.
Yer yer asılmış Ali ve Atatürk resimleri kuruluşun, Atatürk’ün laikliğini Sünni baskısından kurtulmak olan kendi kurtuluşlarıyla birleştiren Kemalistlere ait olduğunu gösteriyordu. Fakat Ali ve Atatürk arasındaki bir kadının resmi bambaşkaydı.
Bir Alevi olan temizlikçi kadınım, Döndü Hanım, ondan şöyle bahsetmişti: “O kadın bir evliya. Bir şifa verici. İnsanlar ona kurban kesiyorlar. Asıl ismi Süheyla fakat Zöhre Ana olarak biliniyor.”
Alevi binasının girişinde, ela gözlü, esmer, genç bir adam karşılıyor beni. “Ana’nın sizi görüp görmeyeceğini bilmiyorum.” diyor. “Size biraz çay vereyim” diyor ve ekliyor. “Sonra ona danışayım.” Adamın ismi Erdal. Üniversiteden Fransız Edebiyatı derecesiyle mezun olduğundan beri Ana’nın hizmetindeymiş.
[align=leftZöhre Ana kuruluşu, bir türbeyle bir sosyal hizmet merkezi arasında bir yer. Girişte, sarılan bir oğlan ve bir kızın pirinçten heykelinin bulunduğu bir havuzda su çağlıyordu. Erdal bana giriş kattaki Zöhre Ana’nın çerçeveli fotoğrafları, nazarlık ve nakışlı eşarpların satıldığı kafe-hediyelik eşya dükkânına kadar eşlik etti. [/align]
Kendisine Zöhre Ana diyen kadın, Erdal’ın dediğine göre, İç Anadolu’daki Yozgat’ın bir ilçesinin köyünde Süheyla Toker olarak doğmuş. 14 yaşında, bir transa geçmiş. Ailesi onun hasta olduğunu düşünmüş fakat ulu Alevi evliyalarının ruhlarıyla karşılaştığını söylediği zaman, onun “seçilmiş” olduğunu anlamışlar. Translar tekrarlamış ve çok geçmeden kadın mucizeler göstermeye başlamış. Ailesinin ondan önce baş eğmekten başka seçeneği yokmuş.
“O bir ışık kaynağı”, diye fısıldadı Erdal. “Onun şifa veren dokunuşunu arayan insanlar her yerden geliyorlar. Buraya kalplerindeki acı ve vücutlarındaki hastalıkla geliyor ve şifa almış ve değişmiş olarak geri dönüyorlar.
Bitişteki masada genç bir çift sessizce oturuyordu. Bıyıklı adam bir köylü kasketi takarken ve terbiye edilmemiş bir bebek tutarken kadının başı nakışlı başörtüsüyle sarılıydı. Erdal bana, “Kötü niyetli insanlar mübareği defalarca mahkemeye verdiler.”, diye sır verdi. “O bir kadın ve bir Alevi olduğu için hocalar ve mollalar ondan nefret ediyorlar. Onu sahte peygamber olmakla suçluyorlar. Fakat o, ona gelenlerden hiçbir şey istemiyor.” Zöhre Ana’ya inananların kuruluşu iftira saldırılarına karşı bir savunma olarak kurduğunu söyledi.
Erdal beni bina içinde bir tura çıkardı. Donuk bir şekilde aydınlatılmış mağara alt katta, üç tane kadın bir tahttan önce serilmiş bir koyun postunun önünde yüzükoyun yere uzanmıştı. Erdal, “Ana’nın sandalyesine biat ediyorlar”, dedi. “O orda değil, fakat sandalyesi ve post kutsal.”
Fakirin ücretsiz yemek yediği aydınlık yemek odasında, gönüllü bir temizlikçi olarak çalışan bir köylü bana hayatının Zöhre Ana’ya ait olduğunu söyledi: “Akciğer kanserinden dolayı komadaydım. Ailem öleceğimi gözlüyordu. Kocam Ana’dan kutsanmış suyu getirdi ve birazını ağzıma döktü. Kalktım ve yürüdüm. Hastalıktan hiçbir iz kalmadı.”
Mutfağın gerisinde temiz, modern bir kurban kesimhanesinde bir koçun derisi yüzülüyordu. Kasabın yanında duran mütevazı giysili bir kadın, Ana’dan onun oğluna ve gelinine bir çocuk vermesini istediğini söyledi. “Onları buraya getirdiğimden birkaç hafta sonra dilekleri oldu.”, dedi. Bahsettiğim koç adaktı.
O anda hediyelik eşya dükkânı tezgâhının arkasındaki kız koşarak kurban kesimhanesine girdi ve kulağıma “Ana şimdi sizi görecek. Sizi ona götüreceğim”, diye fısıldadı. Yapının dışındaki yeşil halı döşemeli sarmal merdivenlerden çıkmadan önce ayakkabılarını çıkardı.
Ben makine örgülü halılarla döşenmiş odanın girişinde oyalanırken rehberim dört ayak üzerine düştü (falls to all fours) ve yerde emeklemeye başladı. Odanın bir köşesinde akvaryum balıklarıyla dolu bir akvaryumdan kabarcıklar çıkıyordu ve kristal vazolarda kırmızı ve sarı yapmacık güller vardı. Sıradan görünüşlü, kalıplı, kısa saçlı, makyajsız Anadolu kadını Ana, bir duvar boyunca dayalı olan bir divana oturtulmuştu. Çiçekli bir buluz, pantolon ve yüksek topuklu ayakkabılar giydirilmişti. Takım elbiseli iki adam sandalyede otururken, diğerleri yerde oturuyordu. Desteksiz adımlar atan bir bebek yere düşüyor ve tekrar tekrar kalkıyordu.
Rehberim Zöhre Ana’ya ulaştığı zaman onun ayaklarını öptü ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Gülümsedim. Fakat Ana geri gülümsemedi. Acemicesine, onun karşısındaki divana doğru yöneldim, oturdum ve beni kabul ettiği için ona teşekkür etmek için mırıldandım. Hiçbir şey söylemedi.
Yerdeki insanlar sessizleşti. İçlerinden bazıları zaman zaman ayaklarını öpmek ve bir şeyler söylenmek için Ana’ya doğru emekliyorlardı. Zöhre Ana sabit bakışlarını aşağıya indirmeden parmak uçlarıyla onların başlarına dokunuyordu.
Sessizlik devam etti. Bu bir dilekler savaşı mıydı? Yüksek pozisyonum ile hoşnut olmayan ve onu korkuyla saydığım ya da onu küçük gördüğümden emin olmayan Ana’nın (?) …. yaptığını zannediyordum. Sonra yanındaki adamlardan biri konuştu: “Ona sorular sorabilirsiniz.”
Böylece ona açık bir soru sordum: “Bütün bunlar bir kadın olarak özel yaşamınızı nasıl etkiledi?”
“Benim özel yaşamım yok”, diye yanıtladı. “Yaşantım bana ihtiyacı olan insanlara ait.” Fakat Erdal bana onun bir kocası ve iki çocuğunun olduğunu anlatmıştı. Bir mobilya satıcısı olan kocasının kıskançlığı yenmesinin biraz zaman aldığını, ama sonuçta Allah vergisini kabul ettiğini ve ona uyum sağladığını.
Sonra Ana kendiliğinden konuştu. “Ne bir şarlatanım ne de bir büyücü. Gördüğünüz gibi başımı bağlamıyorum. Bütün yaptığım bana verilen iç güzelliği onu isteyen insanlarla paylaşmak. Düşmanlarım dini çevrelerde-Evliyalığın erkeklere ait olduğunu düşünenler ve yeteneklerimden rahatsız olan şarlatanlar.”
Gözü bebeğin üzerinde olan yerdeki genç kadınlardan birisi kulağıma evinin Almanya’da olduğunu ve bebek ruhani liderine ait olduğu için Ana’yı ziyarete geldiğini fısıldadı.
“Onun Ana’ya ait olduğunu söylemekle ne demek istediniz?”, diye sordum.
“Bir çocuğum olmasını istiyordum, o nedenle annem Zöhre Ana’yı görmeye geldi. (?) Zöhre Ana beni aradı ve bir oğlum olacağını söyledi. Ve işte oğlum burada.”
“Ve bir işareti var mı?”, diye sordu sandalyelerdeki adamlardan biri.
“Evet.”, diye cevapladı genç kadın. “Kalçası üzerinde, belinin hemen altında.”
“Ne işareti?”, diye sordum.
“Zöhre Ana’nın çocuklarının hepsinde işaret vardır.”, dedi sandalyedeki adam. “Ya elmalar ya da aylar…”
“Onunki bir elma”, dedi genç kadın. “Küçük yuvarlak bir doğum işareti…”
Doğum işaretini görmeyi istemedim.
Hayalimde, divanın üzerindeki sade kadın, davullar ve flütlerin sesiyle durmadan kendi etrafında dönen (?)(ilkel kabilelerdeki) sihirbaz hekime dönüştü. Zöhre Ana tekrar konuştuğunda halı döşemeli odaya geri döndüm. “Bir konferansta akademisyenlerle buluşmak ve bu şeyleri tartışmak istiyorum.”, dedi. “Belki siz öyle bir forum oluşturabilirsiniz.”
“Hiçbir şeye söz veremem.”, diye cevapladım. “Belki bazı antropologlar ilgilenebilir.”
Bu söylemle, akvaryumdaki kabarcıkların kulaklarımdaki yankılarıyla ayrıldım.
Üstün Bilgen Reinart kimdir?
Üstün Bilgen-Reinart Türkiye ve Kanada merkezli bir kariyer sürdüren Türk yazar, gazeteci ve televizyon yayıncısı.
İlki 1956 yılında Kanada'da zorunlu tehcire tabi tutulan Sayisi Dene yerli halkının acılarını ve diğeri Bergama köylülerinin bölgelerinde siyanürlü altın arama faaliyetlerine direnişini konu alan iki kitabı ile dikkatleri çekmiştir.
Ankara doğumludur. TED Ankara Koleji'nden mezuniyetinin ardından Kanada'ya giderek Winnipeg Üniversitesi'nde Edebiyat ve Sosyoloji dalında öğrenimini sürdürmüştür. Kanada devlet televizyon kanalı Canadian Broadcasting Corporation'da araştırmacı, sunucu ve prodüktör olarak çalışmaya başlamıştır.
1995'de bir Kanada devlet bursundan yola çıkarak Ila Bussidor ile birlikte Sayisi Dene yerli halkının 1956'da ata topraklarından zorunlu tehcire tabi tutularak kent ortamında yerleştirilmelerini konu alan "Night spirits" (Gece ruhları) kitabını yazmıştır (kitabın tam adı; Night Spirits: The Story of the Relocatio n of the Sayisi Dene). Kendisi de bir Sayisi Dene yerlisi olan Ila Bussidor ve Üstün Bilgen Reinart'ın yerlilerin gözünden gerçekleştirdikleri bu kitap çalışmasında Sayisi Dene yerli halkının tehcir sonrasında bağımsızlıklarını ve kimliklerini kaybetmeleri ve Kanada hükümetinin plansız programsız bir tarzda gerçekleştirdiği Sayisi Dene toplam nüfusunun üçte birinin tehcir şartlarında zayıf düşerek ölmeleri anlatılmaktadır.
2003'de "Biz Toprağı Bilirik!" kitabı yayınlanmıştır. Kitap Bergama'nın 17 köyünün sakinlerinin bölgelerinde siyanür kullanarak altın arama faaliyetlerine uzun süreli direnişini konu etmektedir.
Son kitabı "A woman's trek through Turkey" (Bir kadının Türkiye gezisi) Ocak 2007 içinde İngilizce olarak yayınlanmıştır. Üstün Bilgen Reinart, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Yabancı Diller Bölümü'nde İngilizce öğretim üyesi olarak çalışmakta, OpenDemocracy gibi çeşitli uluslararası forumlar adına yazı ve röportaj çalışmalarını sürdürmektedir.