Cumhuriyet
19 Mayıs 2009
ÖZGEN ACAR
Göbeklitepe’nin Dili Neceydi?
İnsan bir hayvandır… İnsanı hayvandan ayıran, insan yapan olgu, düşünmesidir. Aristo’dan alıntı yaparsak “İnsan, düşünen bir hayvandır!”. Ancak bu tanımlama da yetersizdir. Çünkü insan, düşüncesini “dili” ile anlatabilen bir hayvandır…
Tarih, Sümer’de (İÖ 3300) “yazı” ile başlar. Yazı düşüncenin; çeşitli dillerde taşa, kile, parşömene, beze, kâğıda geçirilerek belgelenmesidir. İnsanoğlu kendi tarihini, çeşitli dillerde yazılmış belgelerden okuyup öğreniyor. O belgelerden, insanların coğrafyanın yatay; tarihin dikey oluşumlarında hangi dilleri, nerelerde kullandıklarının saptanmasıyla tarih kitapları yazılabiliyor. Ya yazı öncesindeki “dil” ya da “diller” nasıldı? Toplum yaşamında hiçbir şey bir gecede gökten zembille inmez. Her şeyin bir öncülü, bir ardılı ve belki de birden fazla yancıl etkileşimi vardır.
Aynı olay “dil” için de geçerlidir. Diller de doğar, büyür, ölürler. İstanbul’da yaşayan Tevfik Esenç 1990’da öldüğünde Kafkasya’da konuşulan “Ubik” dili de yitip gitmişti. İngiliz üniversiteleri “Ubikçe” için seferber olup Balıkesir’in Manyas ilçesinde bu dili konuşan son “Ubik” kökenlilerin peşine düşmüşlerdi. İngiliz araştırmacılara göre son yarım yüzyılda Kafkasya’da 40 kadar dil ve lehçe yok oldu! Bu dil ve lehçelerden 23 kadarı günümüzde Adapazarı-Düzce yöresinde yaşam savaşı veriyor.
Bugün Anadolu’da 3 bin kadar antik kent kalıntısı var. Yunanistan’dan fazla Yunan, İtalya’dan fazla Roma kenti… Ayrıca Anadolu’ya özgü kentler… Çoğunun adları biliniyor… 20 bin kadar da höyük var… Yazı öncesine uzanan bu höyüklerin adlarını bilmiyoruz. Ama en yakın köyün, tepenin adıyla “Çatalhöyük”, “Hacılar”, “Nevali Çori”, “Samsat”, “Göbeklitepe” deyip geçiyoruz. Aynı höyüğün değişik katmanlarının belki de değişik adları, farklı dilleri vardı! Dünyada bilinen en eski tapınağı Göbeklitepe’ye 12 bin yıl önce yapan insanoğlu, elbette işaretle konuşmuyordu. Kesinlikle kendisine özgü bir “dili” vardı. Ama tepe adını günümüz Türkçesinden alıyor. Ya sular altından yok olan komşu höyüklerden birinin adı olan “Nevali Çori” ne demek?
Göbeklitepe’ye yerleşmeden önce o insanlar Doğu Anadolu’nun yüce dağlarındaki mağaralarda yaşarken acaba nece konuşuyorlardı? Peki, o mağaralardaki kalıntıları ne oldu? Nevali Çori, baraj suları altında yitip gitti! Bugün PKK teröristlerine ev sahipliği yapan o mağaralarda en eski Anadolu insanının, yöre halkının atalarının izleri de yok edilmiyor mu?
10-15 bin yıl boyunca yöredeki diller, lehçeler acaba ne gibi değişimlere uğradılar? Çeşitli uygarlık, kültür ve din etkileşimleri ile ne gibi diller geldi geçti! Yitirilmiş her dilin şiiri, öyküsü, destanı kim bilir, ne denli güzeldi! Ne ozanlar, ne destancılar, ne yazarlar bilinmezliklere karıştılar!
Bugün “Troia Destanı” diyoruz. Troia, 20 bin höyüğün en küçüğü, ama en ünlüsü. Çünkü İzmirli hemşerimiz ozan Homeros gibi bir “halkla ilişkiler” uzmanı, “İlyada Destanı” ile Troia’yı günümüze taşıdı. Ya 20 bin höyüğün de Homeros gibi birer “halkla ilişkiler uzmanı” olsaydı! Kim bilir Nevali Çori ile ilgili ne gibi destanlar okurduk!
Öncül, ardıl, yancıl… Bugün Türkçede “selam” diyoruz. Geriye gidersek: Arapça “salam”… İbranice “şalom”… İÖ 2350’lerin Akadcasında “salamu”… Ondan birkaç yüzyıl öncesinin Sümercesinde “salım”… Anlamı sağlıklı, sağlam demek!
Bir örneği de Cumhurbaşkanı’nın adından izleyelim! Abdullah… Ab-dullah… Arapça “Allah”… İbranice “eloah (ilah-tanrı)”… Akadca “elü”…Ve ilk hece yine Akadcadan “abdu” köle, tutsak… Abdullah ise Akadcadan devşirme “tanrının kölesi” oluyor.
Bir başka örneği de Irak sınır kapımızdan verelim: “Habur”… Kimimiz bunun Arapça, kimimiz Kürtçe, kimimiz de Ermenice olduğunu savlayabilir… Geçmişe yolculuk yaparsak şu sonuca ulaşırız: Akadca’da “hubur”, yeraltı dünyasının ırmağı… Ondan öncesi Sümercede “he(n)bur” yeraltının bolluk ırmağı… Bir başka deyimle Habur sınır kapımızın adının 5 bin yıllık geçmişi var!
Yöreden iki kent adı… “Harran”… Akadcaya Sümerceden geçen “harranu”… Anlamı yolgeçen, kavşak… “Urfa”… Arapça “Arruha”, Akadcada “urha”… Binlerce örnek verilebilir. Anadolu’nun batısına gittiğimiz zaman pek çok sözcüğün Yunanca olduğu görülür. Ancak onun da altını kaşırsak karşımıza Anadolu’nun yerli halkı Luvilerin, Kafkaslar’dan gelen Hititlerin ve onların öncülleri olan Hattilerin dillerine ulaşırız.
Günümüze ulaşan yerleşim, dağ, nehir, göl adlarının içinde elbette Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Rumca, Farsça, Arapça, Çerkezce, Gürcüce pek çok sözlüğe rastlarız. Keşke bunlar aynen korunabilseydi de genç tarihçilerin işleri daha da kolaylaşsaydı… Ya da tarihsel, kültürel, dinsel dil zenginliği bu adlarla yaşatılabilseydi. Ancak bilinmesi gereken en önemli nokta, yakın yüzyılların, örneğin Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Rumca, Farsça, Arapça, Çerkezce, Gürcüce olarak bilinen sözcüklerinin çoğunun geçmişinin Sümer, Akad, Hatti, Hitit, Luvi, Huri, Urartu, Asur, Frig dilleri ya da Yunanca ve hatta Latince olduğu da göz ardı edilmemelidir.
Anadolu’da 1940-2000 yılları arasında 12 bin köy adının değiştiği biliniyor... Bir başka deyimle her üç köyden birinin 3-5 bin yıllık ya da 300-500 yıllık adları değiştirildi. Ha Harran’ın adını değiştirmişsin ha Harran’ın konik evlerini yıkmışsın! Ha Hasankeyf’i sular altında bırakmışsın ha Habur’un adını değiştirmişsin…
Tenzile Hanım’dan Türkçeler!
Türkiye’de ilginç bir eğilim var! Özellikle aydın geçinenler konuşmalarında, yazılarında ne kadar “gâvurca” kelime attırırlarsa o kadar “entel (aydın!)” olduklarını sanıyorlar.
Spor eleştirmeni, bir takımın oyunundan “saldırgan” yerine “agresif” diyerek “bilgiçlik” taslıyor… Ya da “performans… performans” diye tutturan spor yazarlarımızın yanı sıra şimdi de Hadise’nin Moskova’daki “şov’unun performansı” tartışılıyor.
“Performans” sözcüğünü dilimize 1972 Münih Olimpiyat Oyunları’nda, o tarihte TRT’nin spor muhabiri olan Uğur Dündar, yüzme yarışlarını aktarırken yamadı. Her cümlesinden yüzücünün “performansını” öğrendik, ama bunun Türkçesinin “başarım” olduğunu 37 yıldır hâlâ öğrenemedik!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “one minute” diyecek kadar İngilizce bildiğini öğrendik. Herhalde Erdoğan, annesi Tenzile Hanım’dan “provokasyon, provokatör, ajitasyon, revizyon” demeyi ve bunların Türkçesini “çek etmemeyi” öğrendi. Eski Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik “revizyon” sözcüğünün ne demek olduğunu Erdoğan’dan öğrenemeyince kendini hükümet dışında buldu.
TRT’cilere “Euro”ya “Avro” demesini öğrettik, ama hâlâ “detay”ın “ayrıntı”, “konsept”in “kavram”, “sorti”nin “çıkış”, “etap”ın “aşama-adım”, “vaka”nın “olay”, “arbede”nin “kavga-çatışma” olduğunu öğretemedik. Hatta, “kazı” yerine “hafriyat” sözcüğünü kullanırken “harfiyat” diyenleri de duyar olduk.
Valilerimize, emniyetçilerimize “illegal (yasadışı)” örgüt demeyi bir türlü öğretemedik. Sanki “illegal” olunca “yasadışılığın” daha güç kazandığını mı sanıyorlar ne?
Gazete başlıklarında, Cumhuriyet’te bile “şov” sözcüğüne rastladıktan sonra öteki gazete başlıklarına “private (özel)”, “take off (kalkış)”, “start (başlama)” başlıklarını atan meslektaşlarımızın ukalalıklarına ne diyebiliriz ki!
Göbeklitepeânin Dili Neceydi?
Konu Sahibi / Yazar
Dogan
Kategori / Forum
Eğitim - Öğretim
Yorumlar / Cevaplar
0
Okunma / Görüntüleme
4553
Göbeklitepeânin Dili Neceydi?
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi