Ezoterik ve Batıni Doktorinler ve Alevilik
Halife Ömer döneminde fethedilen Mısır'da Müslümanların ilk işi İskenderiye okulunu dağıtmak ve bu okulca asırlar boyunca toplanmış olan o muhteşem İskenderiye kitaplığını yakmak oldu.
Okulun üyesi filozofların yapabilecekleri tek şey vardı. Müslüman gibi görünerek, öğretilerine İslami bir kılıf geçirmek. Bunun için filozoflar, İslamiyetin içindeki muhalefetten yararlandılar ve böylece, İslamın katı kurallarından bir nebze sıyrılmayı başardılar.
Hilafet iddiaları nedeniyle Ömer'in karşısında olan peygamberin damadı Ali'nin yanını tuttular.
Bu filozoflar, Ali yandaşları görünümü altında İslamiyete bambaşka bir boyut getirdiler (2). Alevilik olarak adlandırılan bu mezhebin bünyesinde, İslam dininin önerdiği anlam değişti. Yaradana tapınma olgusu yerini, Tanrı-evren-insan üçlemesinden oluşan varlık birliğine bıraktı. Sünni ortodoks Müslümanlar bu durumu derhal sapkınlık olarak nitelenirdi. Ama yapabilecekleri birşey yoktu. Karşılarındakiler, peygamberin damadının yandaşıydılar ve hepsi de görünüşte Müslümandılar.
Bu inanış biçimi Arapların zorla Müslüman yaptığı halklar arasında öyle yayıldı ki, Şiilik-Alevilik adı altında, birbirine hiç benzemeyen Zerdüşt İranlılar, Mısır'lı Fatımiler, Şamanist Türkler aynı çatı altına toplandılar. Hepsinin de Ali yanlısı görünmesine karşın Şiiliğin Alevilikle, Batınilikle ve Dürzilikle benzeşmemesinin altında yatan gerçek budur. Zerdüşt yanlıları, kendi dinlerinin birçok normunu koruyarak Şii, Şamanist Türkler Alevi ve Mısır'lılar ile Ali'yi savunan diğer bazı Arap kavimlerinin bugünlerdeki ardılları da Dürzi ya da diğer bazı Batıni mezheplerin üyeleri olmuşlardır.
Ali'nin iki oğlunun ve pekçok yandaşının Kerbela'da öldürülmelerinden sonra, sağ kalan tek torunu Zeynelabidin'in ve onun soyundan gelenlerin Şii mezhebi inanırlarına İmam olmalarını Sünni yöneticiler kabul ettiler.
Ancak bunu, Şiileri kontrol altında tutabilmek için yapıyorlardı ve İmamların hepsi sadece birer kuklaydı. "İsmaililer", İmam Cafer Sadık'ın oğlu İsmail'in imamlığını kabul eden Karamilere verilen ad oldu.
Öte yandan köklerini, peygamberin Sünnilerce öldürülen kızı, Ali'nin karısı Fatma'ya kadar götürmeleri nedeniyle de Mısırlı Karamilere "Fatımiler" adı verildi (8).
İsmaililerin hedefi, filozof Farabi'nin deyimi ile, "gerçek akıl devletini, kardeşliğe ve eşitliğe dayanan bir cumhuriyeti kurmaktı". İmam İsmail'in ölüm yılı M.S. 760 olduğuna göre, İsmaili mezhebinin de bu tarihlerde kurulduğu sanılıyor. Ancak, 7 dereceli inisiasyona dayanan İsmaili örgütlenmesine, İsmaili Şeyh El Cebel'i, Meymun oğlu Abdullah döneminde başlandığı biliniyor (9).
İlk İsmaili devleti, M.S. 874'de Hamat Karmat tarafından, İran körfezinin güneyindeki Lasha'da kuruldu (10). Yaklaşık 150 yıl kadar varlığını sürdüren bu devlet tamamiyle laikti.
Lasha'da oruç tutulmaz, namaz kılınmazdı ve bir tek bile cami yoktu.
Karmatiler adı verilen ve bir meclis tarafından yönetilen bu devletin orduları M.S. 929'da Mekke'yi işgal etti ve Kabe'deki kutsal kara taş "Haceri Esved"i alarak Lasha'ya götürdü. Bu arada mezhebin ortadoğuya yayılmış diğer kollan da boş durmuyor, başta Bağdat olmak üzere tüm büyük İslam kentlerinde gizli İhvan-ı Sefa dernekleri halinde örgütleniyorlardı.
Karmatlar bir süre sonra Bağdat ve tüm Mezopotamyayı kontrol eder hale geldiler. Bağdat'daki halife tam anlamıyla bir kuklaya dönüşmüştü ve ipleri de Lasha'daydı. Mutezile akımının Bağdat'ta ortaya çıkışı işte böyle bir ortamda gerçekleşti (l 1).
Sünni İslami otoritenin yokluğundan faydalanan sufiler her türlü dini ve siyasi fikri tartışır hale geldiler.
Öyle ki, Müslüman topraklarında Tanrının varlığı dahi ilk kez tartışılabildi. 10. yüzyılda, Bağdat hilafeti, yönetimi laikleştirmek zorunda kaldı.
Halifeler, teokratik birçok ayrıcalıklarının yanısıra, örneğin Cuma namazında adlarına hutbe okutmaktan bile vaz geçtiler. Namaz kılma, oruç, haç gibi ibadet zorunlulukları kaldırıldı.
Alkollü içkilerin satışı serbest bırakıldı ve hatta domuz etinin satılmasına izin verildi. Bu arada, kadınların da erkekler ile eşit olduğu kabul edildi.
Karmatlar, Bağdat hilafetinin ricası üzerine, Haceri Esved'i Kabe'deki eski yerine koymayı kabul ettiler. Bağdat'da yönetim "Ümera" denilen, İhvan-ı Sefa derneklerine dayanan sufilerin elindeydi (12). İslamiyetin başkentindeki bu özgür ortam, İran'dan Türkistan'a ve Endülüs'e kadar birçok yerde yankılarını buldu. B[b]"rgb(139, 0, 0)"bu dönemde, "Dinlerin Eleştirisi" ve "Peygamberlerin Aldatıcılığı" adları altında felsefi eserlerin yayınlanması dahi mümkün oldu.
Saygılar Sevgiler Ali karul.Işık'la Kalın.
Biz aşığız ne söylesek
Sözümüzde yalan olmaz
Sır içinde sır saklarız
Hiç kimseye ayan olmaz.