![[Resim: 59.jpg]](https://www.zohreanaforum.com/images/imported/2010/04/59.jpg)
Tahir (pak, temiz) kadınlardan, parlak ayetlerden, Tanrı sevgisinin bir ateş parçası ve Tanrı'nın bağış lambası olan cenab-ı Tahire'nin mübarek adı Ümmü Seleme idi. Kazvin'li müçtehit Hacı Molla Salih'in kızı ve Kazvin Cuma İmamı olan Molla Taki'nin yeğeni idi. Hacı Molla Taki'nin oğlu olan Molla Muhammed ile evlendi. İkisi oğlan ve birisi kız olmak üzere üç evlat sahibi oldu, ancak çocuklardan her üçü de annelerinin bağışından (imanından) mahrum idiler.
Kısacası, çocukluk çağında babasının tayin ettiği öğretmenden bilim ve fen tahsiline başladı. Edebiyat dalında son derece beceri kazandı. Babası üzülerek derdi ki; eğer bu kız erkek olsaydı, hanedanın ocağını aydınlatırdı ve yerimi alırdı.
Bir gün cenab-ı Tahire halasının oğlu Molla Cevad'ın evine misafirliğe gittiğinde Molla Cevad'ın kütüphanesinde Şeyh Ahmed-i Ahsa'i 'nin teliflerinden bir risale buldu. İçindeki sözleri son derece beğenen Tabire, kitabı eve götürmek istedi. Ancak Molla Cevat çekinerek "Babanız olan Hacı Molla Salih, İki ışık olan Şeyh Ahmet ve Ağa Seyyid Kazımla düşmandır, sizin manalar bahçesinden bir hoş koku aldığınızı anlarsa beni öldürür ve size de öfkelenir" dedi. Tahire cevap olarak "Ben uzun zamandan beri bu badenin susuzuyum, bu anlamlar ve sözlerin talibiyim. Bu gibi teliflerden elinizde ne varsa, babam kızsa dahi siz çekinmeden bana veriniz." dediler. Böylece Molla Cevad, Şeyh ve Seyyid hazretlerin eserini O'na verdi.
Bir gece Tahire kütüphanesinde babasının yanına giderek, rahmetli Şeyh'in meselelerinden ve konularından bahsederken, Molla Salih kızının Şeyh'in düşüncelerinden haberdar olduğunu anladığı andan itibaren O'nu azarlayarak," "Seni Molla Cevad kandırmış mutlaka" dedi. "Alim-i Rabbani, merhum Şeyh'in bütün teliflerinden anladığım kadarıyla kendi konularını, pak olan Ehl-i beytin rivayetlerine dayandırmıştır. Siz kendinizi Ralıbanilur alim sayarsınız, Keza amcam kendini fazilet sahibi ve takva mazharı olarak biliyor, halbuki onda bu sıfatlardan hiç birinden bir iz görülmemektedir." Dedi. Evet; babasıyla bir süre kıyamet, haşır (toplama) neşir (dağılma), bi'set, miraç, Vaad edilen mev'ut hazretlerin zuhuru konularda münakaşalarda bulundular. Fakat babası, herhangi bir delil gösteremediğinden Şeyh'e küfre ve lanete başlar, ta ki, bir gece Tahire iddiasının ispatı için Hz. Cafer-i Sadık'tan bir hadis rivayet ederken babası onunla alay ve istihza etmeye başladı. Tahire "Ey Peder! bu söz Cafer-i Sadık'tandır (O'na selam olsun) nasıl olur onu maskara ve alaya aldınız !" dedi ve ondan sonra bir daha babasıyla bu konuları konuşmayarak tartışmalara girmedi. Gizlice rahmetli Seyyid hazretleriyle çözülmesi zor olan İlahi meseleler üzerine mektuplaşıyordu. Onun için rahmetli Seyyid, Kurretu'l ayn (Göz bebeğin serinliği) lakabını kendisine verdiler, merhum Şeyh'in (Şeyh Ahmed) meselelerin gerçeğine Kurretu'l ayn'ın vukufu olduğunu buyuruyorlardı. Ama "Tahire" lakabı ilk olarak Bedeşt olayında ortaya çıktı ve Hz.A'la bu lakabı onayladılar ve levihlerde yazıldı.
Evet, Tahire coşarak harekete geldi, Hacı Seyyid Kazım-ı Reşti'yi teşerrüfü için Kerbela'ya doğru yol aldı. Fakat Kerbela'ya varmadan on gün öncesinde Seyyit hazretleri yüce aleme yükseldiğinden (vefat ettiğinden) bu teşerrüf gerçekleşmedi. Fakat merhum Seyyit hazretleri vefat etmeden önce kendi talebelerine Vaad edilen zuhuru müjdeleyerek şöyle buyuruyordu " Gidiniz ve Efendinizi arayınız" önde gelen talebeleri Küfe Camisi'ne giderek itikaf (bir yere kapanıp ibadetle vakit geçirmek) ettiler ve riyazetle (perhiz ve kanaat la yaşama) meşgul oldular. Diğerleri ise Kerbela'da beklediler.
Bundan sonra Tahire de gündüz oruçla ve geceleri riyazetle, dua ve münacatla meşgul oldu. Ta ki; bir gece seher vaktinde uykuya dalmışken bu dünyadan geçti ve sadık (doğru ) bir rüya gördü. Rüyada genç, yeşil sarıklı ve siyah cübbeli ayakları yerden kesilmiş havada durup namaz kılmakta olan mübarek bir seyyidi gördü. O kunüt halindeyken bazı ayetleri okuyordu. Tahire bu ayetlerin bir tanesini hatırında tuttu ve sonra (uyanırken) defterine yazdı. Hz.Ala zuhur edince, ilk "Ahsenu'l Kısas" (Yusuf suresinin tefsiri) kitabın metni yayıldı. Ahsenu'l Kısas Tahire'nin eline geçip ezberlediği ayeti orada bulunca derhal secdeye kapandı. Şükürlerde bulundu ve böylece bu zuhurun hak olduğunu emin oldu.
Evet, bu müjde Kerbela'da O'na ulaştığında tebliğ ile meşguldü ve Ahsenu'l Kısası tercüme ve tefsir ediyorlardı. Farsça ve Arapça teliflerle meşgul idiler. Şiir ve gazel yazıyordu, son derece alçak gönüllülükle ibadetlerle meşgul idi. Öyle ki, mustehaplardan( farz ve vacip olanlardan başka sevap kazanılan işler) da vazgeçmezdi.
Kerbela'daki habis olan din adamlarına, bu kadının insanları yeni bir Emre davet ettiği, bazılarına da etkili olduğu, haberi ulaşınca hükümete şikayetlerde bulundular. Bu şikayetler sonucunda şiddetli şekilde engellemeler başladı. Kendisi bu musibet ve belalara şükürlerde bulunuyordu.
Hükümet konuyu araştırırken, ilk olarak Şemsu'd Duha'yı Cenab-ı Tahire zannederek ona taarruzlarda bulundular Fakat adamlar anlayınca hemen Tahire'yi tutukladılar ve sonra Şemsu'd Duha'yı serbest bıraktılar. Bunun nedeni şuydu: Tahire hükümete haber yolladı, ben işte burada hazırım başkalara saldırmayınız! Hükümet O'nu evinde gözaltına aldı. Bağdat'a yazarak yapılması gerekenleri sordular ve emirleri beklediler. Muhafızlar üç ay süre ile evin çevresini kuşattılar. Daha sonra da gidip gelmelerini tamamen kestiler.
Bağdat'tan hükümetin cevabı gecikince Cenab-i Tahire hükümete başvurarak, Bağdat ve İstanbul'dan cevap gelinceye kadar biz kendimiz
Bağdat'a gideceğiz. Oradan İstanbul'un cevabını bekleyeceğiz, dediler. Böylece hükümet izin verdi. Tahire Şemsü'l Duha, Babu'l babın kız kardeşi Verektu'l Firdevs ve annesi ile birlikte Bağdat’a giderek orada Ağa Muhammed Mustafa'nın muhterem babası Ağa Şeyh Muhammed'in evini teşrif ettiler. Halkın gelip gitmeleri çoğalınca evi değiştirmek zorunda kaldılar. Böylece gece ve gündüz tebliğ ile meşgul oldu. Bağdat ahalisiyle daima görüşme halinde idi. Bu yüzden Bağdat'ta meşhur olunca şehirde bir hareketlenme oluştu. Tahire Kazemeyn alimleriyle haberleşmede idi ve son sözüyle onlara ikazda bulunuyordu. Hazır bulunanlara kim olursa olsun sağlam ve kesin deliller öne sürüyorlardı. Sonra Şii alimlere haber yollayarak; "bu kesin delillerle ikna olmuyorsanız sizinle mübahile (İddiasını ispat etmek için bahse girmek ) edebilirim" dedi.
Ulema grubu telaş içinde ağlayıp sızlamaya başladılar, bu durumda hükümet de O'nu diğer bayanlarla Bağdat müftüsü İbn-i Alusi'nin evine göndermeye mecbur oldu. Üç ay Müftünün evinde kaldı. İstanbul'dan bir emir veya haber bekliyorlardı. İbn-i Alusi hiç çekinmeden ilmi tartışmalara giriyor ve sorduğu sorulara tam cevap alıyordu.
Bir gün İbn-i Alusi gördüğü bir rüyanın tabirini rica etti "rüyada; Şii âlimleri Hz. Seyyedu'ş Şüheda’nın (İmam Hüseyin) türbesine girerek mezarını açtılar ve mübarek cesedi ortaya çıktı, kutsal olan o cesedi almak istediler. Ben kendimi o nurlu olan cesedin üzerine attım ve engel oldum." dedi. Cenab-ı Tahire, rüyanızın tabiri şudur ki; Siz beni Şii din adamlarının elinden kurtarırsınız. İbn-i Alusi " ben de rüyamı aynı şekilde yorumladım" dedi. İbn-i Alusi, Tahire'yi ilmi meselelerde ve tefsir konularında bilgili görünce, çoğu zamanını soru ve cevaplarla değerlendirirdi. Haşır, naşir, mizan (terazi), sırat (yol) ve diğer meseleler hakkında hiç çekinmeden müzakerelerde bulunuyorlardı. Bir gece, İbn-i Alusi'nin babası, oğlunun evine geldi ve Tahire ile görüştü. Düşünmeden, soru sormadan kötü laflar söylemeye ve lanetlenmeye başladı ve hakaret ederek ağır laflarlarla konuştu, utanç ve hayası yoktu. İbn-i Alusi çok utanarak özür dilemeye başladı.
İbn-i Alusi, İstanbul'dan cevabın geldiğini haber verdi. Osmanlı toprağında kalmamak kaydıyla serbest bırakılması emredilmişti. Ertesi günden itibaren yolculuk hazırlıklarına başlayıp memleketi terk etmeleri istendi. Böylece Tahire diğer bayanlarla Müftünün evinden ayrıldı. Bağdat'tan çıkarken silahlı bazı Arap ahbaplar da eşlik ettiler. Bunlardan, Şeyh Sultan, şeyh Muhammed ve oğlu Ağa Muhammed Mustafa ve Şeyh Salih sayılabilir. Bütün yol masrafını şeyh karşıladı. Kermanşah'a (İran) vardılar. Bayanlar ayrı erkekler de ayrı bir eve yerleştiler. Şehir halkı ardarda hazır bulunup bu yeni konuklardan bilgi elde ediyorlardı. Kermanşah şehrinde de din adamları yine galeyana geldiler ve ihraçlarına hüküm verdiler. Orada mahalle muhtarı bir grupla eve saldırarak mevcut ne varsa hepsini talan ettiler. Üstü olmayan tahtırevana oturttular. Şehirden kovdular, çöl olan bir mıntıkaya vardıkları zaman bu esirleri indirip taşıma hayvanları alıp şehre geri döndüler. Bu esirler, herhangi bir yiyecek veya gerekli şey olmaksızın çölde yapayalnız, perişan bir durumda idiler.
Tahire vilayetin Emiri'ne; "Ey Adaletli Hakim ! Biz size misafir idik, misafire böyle bir davranış layık mıdır ?" diye mektup yazdı. Mektup Kermanşah Hakiminin eline ulaştıktan sonra " Benim bu eziyet ve cefadan hiç haberim yoktu. Bu fitneyi ulema çıkardı" dedi. Yağma edilen eşyalarını muhtarın iade edeceğine söz verdi. Muhtar, talan edilen tüm malları teslim etti. Şehirden getirilen hayvanlarla Hemedan'a doğru gittiler. O şehirdeki ikametleri çok iyi geçmişti. İleri gelen bayanlar, hatta şehzadeler Tahire'nin huzuruna varıp açıklamalarından feyiz alırlardı. Tahire, Hemedan'da beraberindekilerin bazılarının Bağdat'a dönmelerine izin verdi, bazılarını da Kazvin'e gitmek için yanlarına aldı. Bunlardan Şemşu'd Duha ve Şeyh Salih idiler. Yolculuğun ortalarında Tahire'nin akrabaları karşılamaya geldiler ve kendisini babasının evine götürmek istediler. Ancak, Cenab-ı Tahire kabul etmeyerek "bunlar benimle beraberdirler" dedi.
Bu şekilde Kazvin'e ulaştılar. Tahire babasının evine ve Araplar da kervansaraya yerleştiler. Tahire babasının evinden erkek kardeşinin evine giderek, bayanlar ve eşrafla görüşüyordu. Molla Taki'nin (amcası) öldürülmesi olayından sonra, tüm Kazvin Babi'lerini tutukladılar, birkaç kişiyi Tahran'a yolladılar, Tahran'dan tekrar Kazvin'e getirerek şehit ettiler.
Hacı Molla Taki'nin öldürülmesi olayı şöyle cereyan etti: Zalim ve cahil olan bu adam (Molla Taki) bir gün minberde, celil ve yüce olan şeyhi, yani Hz. Şeyh Ahmet Ahsai'yi kötülemesi ve hayasızlıkla dil uzatmasıyla öyle bir fitne ateşi yaktı ki; herkesi son derece zahmetli bir imtihana soktu. Çatlak bir sesle (cehuri) son derece yakışıksız kötü laflar sarf etti. Şirazlı müptedilerden bir zat da bu mecliste hazır bulunuyordu ve Şeyh'e karşı bu kötü sözlere ve lanetlere tahammül edemedi. Geceleyin mescide gitti, bir hançerle Molla Taki'nin ağzına darbeler vurarak kaçtı. Sabah olunca ahbapları (Babileri) yakaladılar. Birçok işkence gördüler. Fakat hepsi de mazlumdu ve bu olaydan haberleri yoktu. Bu arada her hangi bir araştırma bile yapılmadı. Her ne kadar "biz bu olaylardan haberdar değiliz" demişlerse de, kimse dinlemedi. Birkaç gün sonra katil kendiliğinden hükümete gelip teslim oldu."Ben katilim" diye itirafta bulundu, öldürmemin sebebi; rahmetli Şeyh Ahmed-i Ahsa'i'yi kötülemesi ve lanetlenmesidir. Bu günahsız tutuklular kurtulabilsinler diye teslim oldum. Onu tutukladılar, zincirlere bağlayarak hapsettiler. Öteki tutuklananlarla birlikte zincirlerin altında Tahran'a yolladılar. Tahran'da, itiraflarına rağmen diğer tutuklananların serbest bırakılmadıklarını görünce, gece yarısı zindandan kaçtı. Rıza Han'ın evine girdi, orada birkaç gün gizlice kaldıktan sonra Rıza Han'la birlikte Mazenderan Kalesine doğru koştular. Bu iki süvari Tabarsi Kalesine girdiler ve yüce şahadet kadehini içtiler. Fakat Tahran'daki tutukluların bir kısmını Kazvin'e götürerek şehit ettiler.
Bir gün Divan sahibi Mirza Şefi, katili huzura çağırarak " Ey Cenab ! Siz ya tarikat ya da Şeriat ehlisiniz ! Eğer sizin şeriata bir bağlılığınız var ise neden öyle faziletli bir müctehidin ağzını yaraladınız ! Eğer tarikat ehli iseniz, tarikatın gereklerinden biri eziyet vermemektir. Nasıl olur da Yüce bir alimi katledersin! " dedi. Cevap olarak "Sayın Sahib-i Divan! bir hakikat daha var ki benim bu adamın davranışlarını cezalandırmam gerekiyordu" dedi.
Evet, bu olaylar, hep gerçeklik güneşinin (Hz.Baha'ullah) zuhurundan önceki olaylardı. Çünkü kimse Hz. Ala'nın (Ruhum O'na feda olsun) zuhuru, Cemal-i Mübareğin zuhuru ile sonuçlanacağını ve intikamın esaslarının temelden ortadan kalkacağını bilinmiyordu Yani "Ölmek, öldürmekten daha hayırlıdır" sözünün şeriatın esası olacağı bilinmezdi. Kavga ve dövüş esasların, harp ve öldürmenin temellerinin yıkılacağı bilinmezdi. Onun için o devirde böyle bir olaylar vuku buluyordu. Ancak Cemal-i Mübareğin zuhuruyla hamd olsun ki; barış nuru parladı ve yüce mazlumiyet meydana geldi. Öyle ki; Yezd'de; erkek, kadın ve çocuklar kurşuna hedef oldular ve kılıca maruz kaldılar. Amirler, kötü alimler ve onlara tabi olanlar hep birlikte mazlumlara hücum ettiler ve zavallıların kanını dökmeye çalıştılar. Kadınları bile parça parça ettiler, zulüm gören yetimlerin gırtlaklarını cefa hançeriyle kestiler, parça parça olmuş bedenlerini yaktılar. Bunlara rağmen Tanrı dostlarının hiç birisi elini bile uzatmadı. Hatta bu bela çöllerin şehitleri ve Kerbela şehitleriyle aynı sırada olanların bazıları katillerin çekilmiş olan kılıçları karşısında onların ağzına tatlı verdiler ve "tatlı ağzınla bu miskinin öldürülmesine çalış, çünkü bu feda makamıdır, bu yüce şahadet makam sonsuz amacımdır." dediler.
Evet, konuya dönelim, Tahire Kazvin'de dinsiz olan amcasının öldürülmesinden sonra büyük sıkıntıya düştü. Çok mahzundu. Hapiste bu üzücü olaylardan kan ağlıyordu. Her taraftan muhafızlar, cahil insanlar, bekçiler ve çavuşlar tarafından çok sıkı bir şekilde gözaltında tutuluyorlardı. O bu durumda iken, Cemal-ı Mübarek, Tahran'dan tanınmış Hatun Can'ın eşi olan Ağa Hadi Kazvini'yi yollayarak tedbirli iyi bir şekilde o ortamdan kurtarıp geceleyin Tahran'a ve mübarek saraya ulaştırdılar, Üst kata yerleştiler. Tahran'a haber ulaştı. Aramaya çabalıyorlardı, her yerde de konuşuluyordu. Bunlara rağmen dostları eve sürekli geliyorlardı, Cenab-ı Tahire bulunduğu perde arkasından onlarla sohbet ediyorlardı. Bir gün, Ağa Seyyid Yahya Vahid (yakınların ruhu O'na feda olsun) eşsiz bu yüce zat hazır bulundular. Tahire de beni (çocukken) kucağında oturtturarak perdenin arkasında oturuyordu. Vahid; eşsiz inci gibi ayetleri ve hadisleri ağzından saçıyordu ve bu Emrin ispatı amacıyla birçok ayet ve hadis okuyordu. Birden bire Tahire heyecanlandı geldi ve dedi " Ey Yahya Sen ilimde sağlam isen amelle bunu göster. Şu anda artık rivayetlerin nakli zamanı değildir, açık delillerin vaktidir, sebat vaktidir, evham perdelerinin yırtılma zamanıdır, Tanrı kelimelerinin yükseltilmesi zamanıdır, Tanrı yolunda can feda etme zamanıdır. Amel gereklidir, amel!"
Evet, Cemal-i Mübareğin genişçe malzeme hazırlıkları ve hizmetlileriyle birlikte Tahire'yi Bedeşt'e gönderdiler. Bir kaç gün sonra kendileri de o tarafa hareket ettiler. Bedeşt'te, ortasında sular akan bir meydanın sağında, solunda ve arkasında bulunan cennet bahçesini imrendirecek üç bağ vardı. Bağın birisinde Kuddüs (Yakınların ruhu O'na Feda), gizlice yerleştiler. Diğer bağa Tahire yerleşti ve ötekisinde ise Cemal-i Mübareğin çadırı kuruluydu. Ortada bulunan meydanda ahbapların çadırları bulunuyordu.
Akşamları Cemal-i Mübarek, Kuddüs ve Tahire görüşmelerde bulunuyorlardı. O zaman henüz Hz. A'la'nın kaimiyeti (Mehdiliği) ilan edilmemişti. Cemal-i Mübarek Kuddus'la, külli zuhurun ilanına, şeriatın neshine ve kaldırılmasına karar verdiler. Sonra bir gün hikmet üzere (Hz.Baha'ullah'da) bir rahatsızlık husule geldi. Bu hastalıkları tam bir hikmetti. Kuddus birden göründü ve bağından dışarıya çıktı. Oradakiler (Hz.Baha'ullah'ın) mübarek çadırına koştular, Tahire Kuddus'a, Cemal-i Mübareğin rahatsız olduklarından bu bağa teşrif ediniz diye ricada bulundu. (Kuddus) cevapta, bu bağ daha uysun, "siz buraya teşrif ediniz" dedi. Tahire peçesiz, bulunduğu bağdan dışarıya, bağırarak "in nekre nagur est.* in nafhayi sur est" diye çıkıp Mübarek çadıra doğru geldi. İşte külli zuhur ilan edildi, böylece hazır bulunanlar perişan oldular. " Nasıl oldu şeriat feshedildi ! Bu kadın nasıl oldu da peçesiz dışarıya çıktı." dediler. Sonra Cemal-i Mübarek Vakıa suresinin okunmasını emir buyurdular. Kari (Kur'an okuyan) o süreyi "iza vekaat'tul vakıa"** okudu. Yeni devrenin ilanı oldu ve yüce kıyamet vuku buldu. Böylece bütün sahabeler ilkin firar ettiler. Bazılarından bütünüyle vaz geçtiler, bazıları ise şüphe ve tereddüde düştüler, bazıları da tereddütten sonra tekrar huzura geldiler.
Dip Not : * Bu sura üflenmesidir.
** O beklenen müthiş olay olduğunda, Onun oluşunu yalanlayacak kimse yoktur.
Kimini alçaltır, kimini yükseltir, (ayet 1-3)
Evet, Bedeşt karıştı, ama Külli zuhurun ilanı oldu. Sonra Kuddus Tabarsi kalesine koştular ve Cemal-ı Mübarek mükemmel yol hazırlığı ile geceleyin orduyu yararak Tabarsi kalesine girmeleri için Niyala'ya yola çıktılar. Amol hakimi Mirza Taki bundan haberdar olunca yedi yüz silahlı ile Niyala'ya ulaştı. Gece vakti kuşatarak Cemal-ı Mübareği, 11 süvari ile Amol'a getirtti ve önceden anılan belalar ve musibetler vuku buldu.
Tahire, Bedeşt'in dağılmasından sonra tutuklanarak adamların gözetimi altında Tahran'a yollandı. Tahran'da Mahmut Han Kelanter'in evinde hapsedildi. Ama O, alevleniyordu ve incizap içinde idi. Kesinlikle sükun ve durgunluk içinde değildi. Şehirdeki bayanlar, her hangisi, bir bahane ile huzuruna giderek O'nun konuşmalarını dinliyorlardı. Tesadüfen Kelanterin evinde bir aile kutlama toplantısı vardı. Bu Kelanterin oğlunun bir ziyafeti idi. Şehirdeki muhterem bayanlar, şehzadeler, bakanlar ve ileri gelenlerin bayanları davet üzere hazır bulunuyorlardı. Mükemmel bir eğlence, saz ve söz tertip edilmişti. Geceli ve gündüzlü olan bu toplantıda Tahire konuşmaya başlayınca, bayanları kendine öyle çekti ki; tarı ve tanburu birdenbire bırakarak eğlenceyi unuttular ve böylece O'nun çevresinde toplandılar ve tatlı sözlerini can kulağı ile dinlemeye başladılar.
İşte bu şekilde mazlum ve mahpus kaldı, Şah'ın olayı vuku buldu (Şah'a suikast) ve O'nun ölüm fermanı çıktı. Sadrazam'ın evine götüreceğiz bahanesiyle Kelanter'in evinden çıkarıldılar. O elini yüzünü yıkayarak en güzel elbisesini giyip ıtır ve gülsuyu sürerek evden çıktı. Bir bağa götürdüler. Cellâtlar onun öldürülmesinden çekinerek tereddüt ettiler. Zenci bir hizmetli buldular, sarhoşluk içinde o kara yürekli ve kötü huylu, bir mendili Tahire'nin mübarek ağzına sokarak O'nu boğdu ve sonra pak olan cesedini o bağdaki bir kuyuya attılar ve üzerini toprak ve taş ile kapattılar. Fakat O, son derece güler yüzlü ve gayet sevinçli, en büyük müjde ile müjdelenmiş A'la Melekutuna yönelerek canını feda buyurdu. O'na selam ve övgüler olsun ve O'nun türbesi semadaki nur tabakalarından nazil olan nur ile münevver olsun.
Molla Mustafa Bağdadi
Hz.Abdu'l Baha'nın Tahire hakkında tarihçesinde ondan bahis etmiştir. Ayrıca ayrı olarak onun hayatını anlatmışlar. Bağdatlıdır ve mezarı halen İskenderun’dadır.
Tahire 1263 (hicri) Hz.Bab'ın Emrini tebliğ için Kerbela'ya seldiler. Alimlere ve ariflere sağlam ve şaşmaz delillerle münazara ve sohbette bulunuyorlardı. Özellikle Hz.Bab'ın eserlerini örneğin, Kevser suresinin tefsirini okurlardı. Tahire karşısında, alimler ve mollalar cevap veremedikleri ve aciz kaldıkları için şehrin hakimine şikayette bulundular.
Kerbela hakimi Tahire'yi Bağdad'a göndermek zorunda kaldı. Kendileri babamın evine gittiler. Tanrı Emrine iman eden birçok alimler de kendilerine katıldılar. Bunlardan, Molla İbrahim Mehelati, Şeyh Salih Kerimi, Şeyh sultan Kerbelai. Tahire ile birlikte olan hanımlardan Babu'l Bab'ın anası ve kız kardeşi, Mirza Hadi Nehri'nin eşi ve anası gibi bayanlar sayılabilir.
Tahire babamın evine teşrif ettikten sonra birçok alim grup grup dini konular ve Hz. Bab hakkında bilgi edinmek için geliyorlardı. Tahire de ikna edici ve yeterli bilgileri veriyordu. Bağdat valisi bu izdiham karşısında Tahire'nin Bağdat Müftüsü olan Seyyit Muhammed Alusi'nin evine nakledimesini uygun gördü.
Tahire Valinin emrini kabul etti ve Bağdat müftüsünün evine nakloldular. Müftü ile yeni zuhur hakkında epeyce konuştular ve Hz. Ala'nın (Bab) Emrinin hakkaniyetini sağlam kanıtlarla açıkladılar, öyle ki Bağdat Müftüsü olan Seyyit Muhammed Alusi Emrin gerçeğine boyun eğdi.
Genellikle halk , babamın evinde devamlı toplanırlardı. Hz.Tahire ile birlikte iki bayan ve Müftü tarafından korunması ve güvenlik için tayin edilen bir bayan daha bazen o toplantılara katılırdı. Ayrıca ilahi dostlar da iştirak ederlerdi. Hz.Tahire, onlara ilahi Emrin sırlarından, Hz.Bab'ın zuhur keyfiyetini ve İslam şeriatının Beyan şeriatı şeklinde yenilenmesi hakkındaki kanıtlarını tartışıp sohbet ediyorlardı.
Tahire ahbapların toplantısında peçesiz konuşurdu Ancak mümin olmayanlar topluluğunda perde arkasından sohbet ederdi. Ahbap cem'in deki Tahire peçesiz görünmesi bazıları için sarsıntılara neden oldu. Hz.Tahire geçmiş şeriatı niçin nesh ediyor diye itirazda bulunurlardı. Fakat Tanrı Emrinde sağlam ahbaplar "Tanrı istediği gibi hükmeder"desturuna inanırlardı. İnançlarında sarsıntı geçirenlerden bazıları Kazemeyn kasabasından idiler. Bunlardan; Seyyid Muhammed Cafer, Seyyid Ali Boşr, Seyyid Ta ve Kazım Sufi sayılabilir. En büyükleri ve faziletlileri olan Seyyid Boşr, Hz.Bab'a Tahire hakkında bir şikayet mektubu yazarak Nevruz Ali'ye verdi, onu Maku'ya gönderdiler. Bu mektuba cevap olarak yüce bir Levih (Kutsal yazı, mektup) nazil oldu (indirildi) ve Kazemeyn kasabasında Seyyid Ali'ye teslim edildi. Babam ve Emre bağlı olan birkaç ahbap Bağdat'tan Kazemeyn'e gittiler. 80'den fazla ahbabın bulundukları bir toplantıda O kutsal Levih okundu.
Bu Levih; Emre bağlı olanların şükretmelerine ve sarsıntı geçirenlerin ise itirazına ve Tahire'yi tekfir etmelerine (kafir olduğunu) neden oldu. İşte bu, şer'i hükümlerin nesh edilmesi ve yenilenmesine tahammülü olmayanlara çok zor geldi.
Tanrı Emri Bağdat'ta yayıldı ve yüceldi, öyle ki bu emrin adı dillere düştü ve özellikle Hz. Tahire'nin din adamlarıyla tartışmaları ve hatta mübahileye (doğruluğunu ispat etmek için bahse girmek) hazır oluşu konusu birçoğunda heyecan yarattı. Bu durum İstanbul'a rapor edildi. Bab-i Ali'den emir geldi. Hz. Tahire ile birlikte O'na tabi olanlar, Arap ve Acemden herkes İran'a sürgün edilsin.
Necip Paşa'nın yaveri Muhammed ağa, Hz.Tahire ve beraberindekileri Hanekeyn, yani Osmanlı ve İran sınırına kadar götürülmesi için görevlendirildi. Sınıra yaklaştığımızda rahber (Yaver) Hz. Tahire'nin ikna edici deliller, bilgiler, müstesna cesaret ve yürekliliğine öyle hayran oldu ki; tam huzu ve huşu içinde ağlarken bu saygın insanlardan izin isteyerek ayrıldı.
Tahire'nin yanında alimlerden; Şeyh Salih Kerimi, Şeyh Muhammed Şebel; Şeyh Sultan Kerbelai. Seyyidlerden, Seyyid Ahmed Yezdi, Seyyid Muhammed Bayıgani, Seyid Muhsin Kazemi'nin de bulunduğu toplam 30 kişi Arap müminlerle Kermanşah yolundan Kerend kasabasına vardık. Kerend'de üç gün kaldık. Tahire Tanrı Emrini ve Hz. Bab'ın iddiasını açık bir şekilde ilan ettiler. Yöredeki hanlar ve aşiret reislerin birçoğu müşerref oldular, İlahi Emri kabul ederek iman ettiklerini beyan ettiler. Böylece ziyafetler tertiplendi koyunlar kurban ettiler. On iki bin kişiden ibaret olan aşiretimiz içtenlikle bu İlahi yolda emrinizde amadeyiz ve fermanızı bekliyoruz dediler. Tahire onları kutlayarak herkesin memleketine dönmelerini buyurdu ve kendileri Kermanşah yolunu tuttular.
Kermanşah'a vardığımızda, üç büyük evden; birisini kendisi ve birlikte bulunan bayanlara diğer ahbaplara, üçüncüsünü ise tebliğ ve Tanrı Emri'nin umumi ilanı için tutmasını emrettiler. İlk vardıkları gün evler hazırlandı ve ikinci günde beyt-i tebliğ (beyt; hane, ev) açıldı. Aynı gün şehrin eşrafı, amirler, hanlar ve tüccarlar hazır bulundular. Çok geniş bir ev olmasına rağmen dar geliyordu.
Şeyh Salih Kerimi Kevser suresi okumaya, surenin yorumuna başladı. Sağında oturan Şeyh Muhammed Şebel ve Molla Muhammed Mehelati tercüme ve tefsiri Farsça olarak aktarıyordu. Karşı olan bazı din adamlar münakaşadan tatminkar ve yeterli cevaplar aldılar.
Eşraftan bazı hanımlar, örneğin Kermanşah Valisinin hanımı Tahire'nin toplantısına katıldı ve Tanrı ayetlerini ve yorumlarını dinledi. Akşam ise bazı alimleri, hanlar ve şehrin ileri gelenleri toplantıya geldiler ve Tahire perde arkasından Tanrı Emrinin ispatı için onlara hitaplarda bulundu. Giderken bazıları meftun ve bazıları ise Tahire'nin ruhaniyet ve engin bilgisinden dolayı hayretler içinde kaldılar. Muhip Ali Han Amir olarak tanınan meşhur Vali bizzat kendisi Tahire'ye ziyarete geldi, epeyce tartıştıktan sonra Hz. Bab'ın zuhuru hakkında yeterli delil elde ettikten sonra bu yeni ilahi Emri kabul etti. Ayrıca eşi ve tüm aile fertleri de Emri kabul ve iman ettiler.
Gerçeği arayan halkın izdihamı öyle çoğalıyordu ki tuttuğumuz üç eve de sığmıyordu. Özellikle öğleden sonra gece yarısı saat üçe kadar halkla dopdolu olurdu. Ulemanın birçoğu sorularını yazılı olarak Tahire'ye ulaştırıyorlardı. Tahire de yazılı olarak sağlam delillerle yeterli cevaplar yolluyordu. Öyle oldu ki şaşkınlık ve dehşete düşen alimler, büyük müctehid olan Ağa Abdullah'a şikayet mektupları yazarak kendisinden red veya kabul şeklinde bir fetva istediler. Ağa Abdullah da cevap yerine, Vali'ye bir yazı ile Tahire ve yanındakilerin şehirden ihracını talep etti. Vali, Tahire ile bir mecliste görüşülmesini müçtehitten istedi, fakat müçtehit hastalığını bahane ederek şehrin dışında bir bağda bir müddet gizlendi. Müçtehit bu arada Tahire'nin Kazvin'deki ailesine şikayet mektubu yazdı. Alimlerle münakaşasını, Babın dininin yayılmasında çabaladığını ve şeriatın yerine yeni bir dinin ve zuhurun ispatına çalıştığından uzun uzun yazdı. Tahminen 15 gün sonra ailesinden nüfuzlu ve tanınmış dört alim Kermanşah'a geldiler, Vali'ye haber vermeden doğrudan olarak ordu kumandanı olan Sefer Ali Han'a gittiler ve yapabilecekleri hakkında danıştılar ve gelişlerinin ikinci gününde güneş doğmadan, kiraladığımız üç ev, askerler tarafından kuşatıldı. Başlarında Sefer Ali Han ve diğer subaylar evlere girdiler ve tüm eşyaları dışarıya çıkarmaya gayret ediyorlardı. Bu arada Tabire çarşafını giyerek dışarıya çıktı, gür ve açık bir ifade ile "Kad zehere mevud ya eyyuhe'l gafelun, kad zehere Rebbu'l Vedud ya eyyehe't meyyetun" (Va'd edilen göründü, ey gafiller! Vedud (çok Şefkatli) olan Rab zahir oldu, ey ölüler!) diye haykırdı.
Habis Sefer Ali Han, Şeyh Salih Kerimiyi dövmeye başladı. Askerler tüm eşyamızı toplayarak bizi de zorla şehir dışına çıkardılar. Şehirde kalan Arap ahbaplar 25 kişi idiler ki bunları aynı evde hapsettiler ve kapıları da üzerlerine kilitlediler ve dışarıya kimsenin çıkmaması için kapılara da bekçiler koydular. Nakit ve kıymetli eşya neyimiz varsa aldılar. Bizleri şehirden 2 saatlik mesafesi olan bir yerde çadır kurarak, bizi yalnız başımıza bırakıp gittiler.
Tahire, Vali'ye bir mektup yazarak olaylardan kendisini haberdar ettiler. Bu mektubu Kerbela'lı olan Şeyh Sultan bizzat Vali'ye ulaştırdı. Vali olayları öğrenince çok üzüldü. İlk önce evlerde hapsedilen ahbapların kurtuluşu için emir verdi. Onlara saygı ve ilgi ile davranmak istedi. Sonra kumandanı çağırdı ve açıkça ona hakarette bulundu. Gasbettikleri tüm malları, nakit ve kıymetli eşyaların geri iade edilmesini temin etti. Tahire'ye; bir miktar kesme şeker, helva ve bazı hediyeler gönderdi ve kendisinden tekrar şehre dönmeleri için ricada bulundu. Tüm bu olayları yaratan ve fitnelere neden olan kişinin ulema reisi olan Ağa Abdullah olduğunu izah etti..
Kermanşah'ta 40 gün kaldık. Şehir dışındaki çadırda 3 gün kaldık.
Tahire ve beraberindekilerle Hamedan'a doğru yol aldık. Sahne kasabasına vardığımızda kasaba halkı, Hz.Tahire'nin huzuruna çıkmak istediler. Kasaba halkının bu isteklerini kabul ettiler, büyük bir topluluk oluştu. Tahire konuşmaya başladılar; vaad edilen ve beklenen Mehdi'nin zuhur ettiğini açık bir ifade ile müjdelediler. Beyan kitabından ayetler okudular. Tanrı sözünün etkisiyle; Tahire'nin kutsal nefesi ve sözün akıcılığı bütün kalplere etkili oldu. Hepsi de Tanrı Emri'nin meftunu oldular. Dinleyen halk tümüyle iman ettiler. Bütün aşiret, Tanrı Emri'nin yardımı için Tahire ile yoldaş olmak için müsaade istediler. Fakat Tahire bu isteği kabul etmeyip haklarında bereket ve inayet diledi. İki gün hepimiz onlarda misafir kaldık ve sonra Hemedan'a ulaştık.
Tahire belagatla (güzel söz), sağlam delillerle Hemedan'ın en büyük alimlerine bir mektup yollayarak kendilerini İlahi dine davet ederek beklenen Mehdi'nin zuhurunu müjdeledi. Bu mektubu Molla İbrahim götürdü, Müctehidin evine girince odanın Hamedan'nın ileri gelen din alimleri ile dopdolu olduğunu gördü. Molla İbrahim alimlerin huzurunda mektubu sunduktan sonra Beyan Kitabının kutsal ayetlerinden ve Hz.Bab'ın Emri'nin yüceliğinden söz etti. Bu olay müçtehitlere çok ağır geldi. Müctehidin emriyle tüm alimler, Molla İbrahim'i öldüresiye dövdüler, öyle vurdular ki; Molla İbrahim'in hayatından ümidi kestiler. Kanlar içinde kalan Molla İbrahim’in ayaklarından tutup sürükleyerek caddenin kenarına atıverdiler. Molla İbrahim 7 gün bakım ve pansumandan sonra kısmen şifa buldu ve hep birlikte Kazvin'e doğru yol aldık.
Kazvin'de Tahire tüm ahbaplarına artık Bağdad'a dönmelerini emretti. Arap ahbaplardan iki kişi İran'da kaldı, Birisi Hacı Muhammed Kerradi, Tabarsi kalesinde Hz. Kuddus'un hizmetinde girdi. Diğeri Said Cebbavi, o da Tabarsi kalesine gitti. Her ikisi de o kalede şahadet mertebesine nail oldular. 313 kişilik Tabersi kalesindeki sahabelerden ikisi Arap'tı. Bu Hacı Muhammed son derece güçlü ve cesaretli idi. Gençliğinde bin kişilik bir ordunun kumandanı idi. Birkaç savaşa örneğin; Mısır ve Fransa savaşma iştirak etmişti. Bağdad'a geldiğinde Şeyh Kazım'ın dostları arasına katılmıştır. Gönlünde Tanrı sevgisinin ateşi yandı. Mehdi'nin zuhurunu gözlüyordu. Bu zat okuma yazma bilmediği halde çok zarif, arifane ve anlamlı kasideler söyleyebilirdi (yazardı). Hacı, iman ettikten sonra Hz. Bab'ı ziyaret etmek için Maku'ya yolculuk yapmış, dönüşünde Kazvinde Tahire'nin ziyaretine müşerref olmuş ve Hz. Bab hakkında söylemiş olduğu kasideyi sunmuştu. O her zaman Tanrı Emri'nde bir hizmeti olsun diye arzulardı. Bu yüzden Kuddus ve Babu'l bab’ın hizmetinde Tabarsi kalesine koştu. O zaman Hacı Muhammed 80 yaşlarında idi, gayet güçlü ve dinçti. Kalede iken felç geçirdi. Buna rağmen son derece de hararetli ve heyecanlı idi. Kuddus'tan Tanrı Emri'nde her zaman feda olmayı diledi. Kalede bir top mermisinin isabetiyle muradına ererek şehit oldu ve Ebha melekutuna yükseldi.
Tahire'ye eşlik eden Arap Babiler Bağdad'a döndüler, bu dönüşte havanın aşırı soğukluğundan yolda altı kişi donarak şahadet mertebesine ulaştı.
Molla Muhammed "Nebil-i Azan" tarihçi, şair ve büyük mübelliğdir. Hz. Tahire hakkındaki bu bulgular Nebil Tarihi kitabından alınmıştır.
Bütün bu Diri harfler, Tahire hariç olmak üzere Hz. Bab'ın huzuruna müşerref oldular. Eniştesi olan Mirza Muhammed Ali-i Kazvini'nin yola çıkacağını duyan Tahire, ona bir kapalı mektup yererek, Hz. Mehdi'yi bulduğu takdirde kendisine vermesini rica etti.
Tahire'nin babası olan Molla Salih-i Kazvini ve amcası olan Hacı Molla Taki, İran'ın çok büyük ve tanınmış hocaları idiler. Tahire'nin kocası aynı zamanda amcazadesi olan Molla Muhammed idi. Tahire, Seyyid Kazım-i Reşti'nin öğretilerini son derece benimsemişti ve bu şiddetli benimsemeğe bağlı olarak Şeyh'in öğretilerinin doğruluğu ve onu kabul etmeyenlerin yanlışlıkları hakkında bir risale yazarak Seyyid Kazım-ı Reşti'ye gönderdi. Risaleyi okuyan Seyyid, O'na son derce nazik ve lutufkar bir mektup yazarak Tahire'ye gönderdi. Bu mektupta Seyyid Kazım Tahire'yi "Ey Kurretu'l ayn ve kalplerin ruhu" diye hitap etmişti. O günden sonra, Tahire Kurretu'l ayn lakabıyla tanındı. Sahabeler bedeşt'te toplandıkları sırada, herkes onun gösterdiği cesarete karşı şaşkına dönmüştü. Bazı sahabeler Tahire'nin Bedeşt'te eşine rastlanmayan hareketlerini Hz. Bab'a intikal ederek kendilerine onun dedikodusunu yapmak istediler. Hz. Bab, onlara verdiği cevabında: "Azamet lisanın kendisine "Tahire" lakabını verdiği kimse hakkında ne diyebilirim ki" dediler. Bu cevabı alan sahabeler susmak zorunda kaldılar ve bir daha Tahire hakkında kimse bir şey söylemedi. O zamandan itibaren Kurretu'l ayn sahabeler arasında Tahire adıyla tanınmağa başlandı.
Tahire'nin Kerbela'dan Horasan'a yolculuğu
Hz.Bab tarafından bir emir çıktı.Bu emre göre, İran'daki tüm ahbapların süratle Horasan'a yönelmeleri ve Kuddus'un huzuruna çıkmaları gerekiyordu.
Bu emir mucibince, İran'ın her tarafına dağılmış bulunan sahabeler, Horasan'a yöneldiler. Mübarek emir yıldırım hızıyla yayılmağa ve iman edenlerin kalbinde heyecan yaratmağa başladı. Kerbela'da bulunan Tahire ise, Hz.Bab'ın emri gereğince hemen Horasan'a doğru yola çıktı.
Tahire daha önce kendi memleketi olan Kazvin'den Kerbela'ya gitmişti. Fakat oraya vardığında Seyyid Kazim-i Resti vefat etmişti. Tahire, beklenen Mehdi'nin çağrısını duymaya her zaman hazırdı. Tahire eniştesiyle gönderdiği mektupta iman ettiğini açıklamıştı. Hz.Bab'ın, onu görmeden, kendisine böyle büyük bir lütufta bulunmaları, onun cesaretini daha da çok artırdı. Büyük bir cesaretle Emri yaymağa başlayarak kocasının ve yakınlarının çirkin hareketlerini kınıyordu. Tahire'nin bu ayaklanışı insanlara derin tesirler yaparak onların da fikirlerinde ve hareketlerinde büyük bir değişiklik yarattı. Tahire baştan ayağa, bir ateş kesilmiş ve her an çalışmalarını daha da artırıyordu. Tanrı Emri'nin azametini idrak etmiş ve bir gün, bu çağrışın dünya ehlinin dikkatini çekeceğini ve bütün dünya halkının bu çadırın altına gireceklerine şiddetle inanıyordu.
Kerbela'da Tahire'nin huzuruna çıkan herkes hemen sihirli konuşmasının tesiri altında kalarak O'nun sözlerini kabul etmekten başka bir çare bulamıyordu. Halk Tahire'nin temiz huy, beğenilmiş hareketleri ve tesirli konuşmasını inkar edemezdi. Kerbela'da Tahire vasıtasıyla iman eden ilk kadın, Seyyid Kazım-ı Reşti'nin zevcesi idi. Bu hanım Şiraz'da doğmuş ve Tahire'ye sonsuz bir sevgisi vardı. O'nu, manevi annesi olarak kabul ederdi. Şeyh Sultan şöyle anlatmış: " Seyyid Kazım'ın zevcesi temiz huylu, ve sağlam bir karaktere sahipti. Tahire'yi öyle severdi ki; bir saat bile O'ndan ayrılamazdı. Diğer İran'lı ve Arap kadınlar, bu şiddetli sevgi karşısında hayret ediyorlardı ve imanları artıyordu. Bu saygıdeğer hanım, iman ettikten bir sene sonra hastalandı, hastalığı üç gün sürdü ve vefat etti."
Tahire'nin vasıtasıyla Kerbela'da iman eden diğer bir zat da Şeyh Salih idi. Bu zat Kerbela'nın Araplarından idi ve Tahran'da ilk şehit düşen kimsedir. Tahire her zaman O'nu methederdi ve bazen da o kadar çok severdi ki; bazı kimseler makamının Kuddus kadar yüksek olduğunu zannederlerdi.
Tahire'nin vasıtasıyla Kerbela'da iman eden diğer bir zat da Şeyh Sultan-ı Kerbela'i idi. Daha önce de dediğimiz gibi Şeyh Sultan Şiraz'a gitti ve Hz.Bab'ın huzuruna çıktı. Şiraz'dan döndükten sonra büyük bir gayret ve cesaretle tebliğ etmeğe başladı ve Tahire sayesinde büyük hizmetlerde bulundu. Her zaman Tahire'nin emirlerini yerine getirmeğe çalışıyor ve O'nun dediklerini dikkatle dinliyordu.
Tahire'yi çok sayan diğer bir zat ise Muhammed Mustafa Bağdadi'nin babası, Şeyh Muhammed-i Şibel idi. Bu zat aslen Arap olup Bağdat'ta büyük bir şöhrete sahipti. Bu zatın yardımıyla, Tahire Irak'ta Emrin bayrağını yükseltebildi ve birçok Arap ve İran'lıya doğru yolu gösterdi ve onları öyle değiştirdi ki; İran'lı kardeşlerine katılarak Emri yükseltmeğe çalıştılar, mallarını ve canlarını feda ettiler.
Daha önce de dediğimiz gibi Tahire, Hz. Bab'ın emrini duyunca, Bağdat'tan Horasan'a gitmek üzere hazırlandı. Bazı sahabeler de O'na katıldılar. Kerbela'nın ileri gelenleri Tahire'yi bu yolculuktan vaz geçirmek için çok çalıştılar, Tahire ise onların asıl kötü niyetlerini bildiği için, her birine ayrı ayrı mektup yazarak, yolculuktaki maksadını ve onların kötü düşünceleriyle niyetlerini açıkladı ve sonra Kerbela'dan Bağdat'a gitti.
Tahire Kermanşah'a geldi. Bu şehrin din hocaları kendisine büyük saygı gösterdiler. Tahire Kermanşah'tan Hemedan'a gitti. Buradaki din adamlarının büyük bir kısmı ona saygı gösterdiler, az bir kısmı ise halkı O'nun aleyhine tahrik etmeğe çalıştılar. Buna karşı bir grup hocalar O'nun bilgisini, güzel davranışlarını ve cesaretini açık açık övmeğe başladılar ve minberlerde halka hitaben O'nun yüksek makamından bahsedip Kur'an'ı Kerim'de gizli kalan işaretlerin kendisinden öğrenilmesi gerektiğini söylüyorlardı ve mukaddes kitapların anlaşılması güç olan bahislerin O'ndan sorulmasını O'nun bilgisinin bir deniz ve kendi bilgilerin bir damla olduğunu anlatıyorlardı.
Tahire Hemedan'da iken Kazvin'de bulunan babası Hacı Molla Salih'in gönderdiği bir grup O'nu karşılamağa geldiler ve O'na hoş geldiniz dedikten sonra, bir an evvel Kazvin'e gitmesini ve bir müddet orada kalmasını söylediler. Tahire düşündükten sonra onların söylediklerini yerine getirmeğe karar verdi. Yanında bulunan Şeyh Sultan, Şeyh Muhammed-i Şibel, Onun küçük oğlu Mustafa, Abid ve sonradan Hacı Abbas adıyla tanınan oğlu Nasır gibi bazı ahbapların Irak'a geri dönmelerimi istedi.
Tahire Kazvin'e geldiğinde babasının evine gitti. Amcasının oğlu ve aynı zamanda kocası olan Molla Muhammed, babası ve amcasından sonra kendisini İran'nın en büyük hocası olarak bilinirdi. Tahire'nin geldiğini duyunca, bir kaç kadın vasıtasıyla, Tahire'ye, babasının evinden kocasının evine dönmesi için haber gönderdi.
(Tahire red cevabı verince) Bu sert cevap Molla Muhammed ve babası olan Molla Taki'yi son derece kızdırdı ve öyle öfkelendiler ki; hiç çekinmeden Tahire'yi kafir ilan ettiler. Baba oğul, ondan sonra devamlı Tahire'yi küçük düşürmek ve O'nun insanlar arasındaki sevgisini azaltmak için çaba sarf etti.
Bu sırada Şeyh Ahmed-i Ahsai ve Seyyid Kazım-ı Reşti'nin talebelerinden Molla Abdullah (Salih)-ı
Şirazi, 1263 Hicri senesinin Ramazan ayında (1847 Miladi) Kazvin'e geldi. Bu zat sonra Tahran'da Sahib-i Divan'a, Maku'ya gidip Hz. Bab'ı ziyaret etmek için Kazvin'e gittiğini söyledi ve şöyle anlattı: "O zamanlarda ben Babi değildim,Hakikati araştırmak için Maku'ya gidiyordum. Kazvin'e geldiğimde, şehrin heyecanla dolup taştığını gördüm, her yerde bağrışmalar duyuluyordu. Sokakta yürürken halkın bir kişiyi tuttuğunu gördüm. Adamın sarığı boynuna geçirilmişti. Ayaklarında pabuç yoktu. Halk onu sağa sola çekiştiriyor, dövüyor ve küfrediyordu. "Bu adam ne yapmış neden onu bu hale getirdiniz? " diye sordum. Cevap olarak bana, bu adam büyük bir günah işlediğini ve hiç bir surette affedilmeyeceğini söylediler. Günahının ne olduğunu sorunca, onun açık olarak her yerde Şeyh Ahmed-i Ahsai ve Seyyid Kazim-i Reşti’yi methettiğini
(Hz. Bab'ın müjdecileri) ve bu yüzden Kazvin'nin Hücet'ul İslami olan Molla Taki onu kafir olarak ilan edip şehirden kovulmasını emrettiğini söylediler. Bunu duyunca hayret ederek kendi kendime: "Şeyh ve Seyyid'in talebesi nasıl kafir olur da bunca işkence ve azabı hak edebilir" diye düşündüm ve duyduklarımı doğru olup olmadığını araştırmak için Molla Taki'nin dersine gitmeğe karar verdim ve oraya gittim. Derste Molla Taki'den "Bu şahsın kafirliğine ve dövülüp şe*hirden çıkarmasının lazım geldiğine siz mi fetva verdiniz?" diye sordum. Molla Taki cevap olarak:" Evet, Şeyh Ahmed'in inandığı Allah'a ben hiç bir zaman inanmam. Böyle bir Allah'a tapan kulların hepsi benim gözümde şaşırmış ve Allah'ı tanımayan kimselerdir" diye. Molla Taki'nin bu sözünü duyunca, hemen orada talebeler karşısında, yüzüne bir tokat indirmemek için kendimi zor tuttum, fakat kendi kendime böyle bir laf söyleyebilen dudakları kesmeğe and içtim. Dersten çıkıp hemen çarşıya gittim ve iyi çelikten yapılmış çok keskin bir hançerle bir küçük süngü alarak elbisemin altında sakladım ve maksadımı yerine getirebilmem için müsait bir fırsat kollamağa başladım. Molla Taki'nin sözleriyle içime düşen ateşi, ancak intikam alarak söndürebilirdim. Molla Taki cemaat imamı olduğu camide her gün namaz kılardı. Bir akşam Molla Taki'nin camiine giderek orada sabahladım. Sabaha doğru bir ihtiyar kadın camiye gelerek mihraba bir seccade yaydı. Onun arkasında Molla Taki, tek başına camiye girdi ve mihrapta namaz kılmaya başladı. Ortalıkta kimse gözükmüyordu. Yavaş yavaş arkasına kadar ilerledim, secdeye kapandığı za*man, küçük süngüyü çıkararak kuvvetle ensesini sapladım. Molla Taki dehşet dolu bir çığlık attı, hemen onu sırtüstü çevirerek, hançerimi sapına kadar gırtlağına soktum. Ayrıca arkasına ve yanlarına da bir kaç darbe indirdikten sonra, süratle kaçarak, caminin damına çıktım. Orada halkın gürültüsü ve koşuşmalarını dinliyordum. Büyük bir kalabalık toplandı. Molla Taki'yi büyük bir seccadeye yerleştirerek evine götürdüler. Katil bilinmiyordu. Şehirde bir kasırga kopmuş gibiydi. Aralarında düşmanlık olan herkes, birbirlerini Molla Taki'nin katili olarak hükümete ihbar ediyordu. Çok sayıda insan yakalanarak zindana atıldı. Günahı olmayan birçok kişinin hapse atıldığını görünce büyük bir ızdırap duyuyordum. Nihayet Valiye gidip suçumu itiraf etmeğe ve yaptığım işin sebebini de anlatmaya karar verdim. Valiye çıktığımda hakiki katili tanıttığım takdirde, diğer suçsuz insanları serbest bırakıp bırakmayacağını sordum? Vali, suçsuzları bırakmaya katiyetle söz verdi. Bunun üzerine kendimi katil olarak tanıttım. Bana inanmıyorlardı. Molla Taki'nin seccadesini seren ihtiyar kadını getirmelerini ve durumu ondan sormalarını istedim. İhtiyar kadın getirildi. O da sabaha karşı hoca efendinin seccadesini camiye götürüp yaydığını söyledi. Fakat ihtiyar kadının sözleri yeterli delil olarak kabul edilmedi. Beni Molla Taki'nin evine götürdüler. Oraya vardığımda Molla Taki ölmek üzere idi. Kendisine yaklaşınca beni görüp tanıdı; parmağını telaş ve ızdırapla bana doğru uzatarak, katil olduğumu anlatmaya çalıştı. Sonra eliyle işaret ederek beni görmek istemediğini ve oradan uzaklaştırmamı istedi. Ondan sonra da hemen öldü. Beni zindana attılar, fakat vali verdiği sözü tutmayarak, suçsuz olarak yakalananları serbest bırakmadı."
Molla Abdullah Tahran'da muhakeme edilirken bunları anlattı. Mahkeme reisi, açık yürekliliğini çok beğendi ve gizlice adamlarına, Molla Abdullah'ın kaçmasını temin etmelerini tembih etti. Molla Abdullah hapisten kaçtı, Sipehsalar'ın kardeşiyle yeni evlenmiş olan Rıza Han Serdar'ın evine sığındı. Kimse onun nerde saklandığını öğrenemedi. Şeyh Tabarsi olayı çıkınca, Molla Abdullah,Kale'ye gitmeye karar verdi ve oraya gidince büyük bir gayretle sahabelere yardımcı olmaya çalıştı. Rıza Han onun peşinden kale'ye gitti. İkisi de kalede şehit düştüler.
Molla Taki'nin ölümü, Molla Muhammed ve diğer arkadaşlarında şiddetli bir öfke yol açtı.
Şah ve vezir, Molla Takı'in mirasçılarını sorumlu tutmayıp, onlara hiçbir şey söylemediler. Bu yüzden, Onların cesareti artarak bu sefer de T ahire1 yi öldürmek için planlar hazırlamağa başladılar. Durumu öğrenen Tahire, bağlı bulunduğu hapisten, babası olan Molla Taki'nin yerine, Kazvin'in cemaat İmamı olarak seçilen Molla Muhammed'e bir mektup yazarak şöyle dedi "Ne kadar uğraşırsanız faydası yoktur. Tanrı buyuruyor ki; Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmeğe çalışacaklar. Kafirler bu nuru istemeseler bile, Allah onu mükemmelen yakmayı irade buyurmuştur. Bu müberek Emir, taptığım Tanrı'nın Emri ise bu tarihten itibaren dokuz güne kadar, sizin zulüm dolu hapsinizden kurtulacağıma bahse girerim. Dokuz günden sonra kurtulamazsam, beni istediğiniz cezaya çarptırınız, çünkü inancımın batıl bir inanç olduğu anlaşılmış olacaktır" dedi.
Molla Muhammed bu mektubu okuduktan sonra anlamamazlıktan geldi. Tahire'in şart koştuğu kurtulma meselesine meydan vermemek için büyük bir titizlik gösteriyor ve Tahire'yi öldürmek için bütün gayretiyle çalışıyordu. Bu arada, Tahire'nin belirttiği süre sona ermeden, Hz. Baha'ullah, onun hapisten kurtarıp Tahran'a getirmeğe ve düşmanlarına, yükselmekte olan bu Emrin İlahi Emir olduğunu gösterip onların çizdiği planların Tanrı kudreti karşısında hiç bir şey olmadığını anlatmayı irade buyurdu. Bu karar üzerine Hz.Baha'ullah, Ağa Muhammed Hadi'ye kapalı bir mektup vererek, zevcesi olan Hatun Can'ın vasıtasıyla mektubu Tahire'ye vermesini tembih etti ve "Hatun Can'a bu mektubu Tahire'nin hapsedildiği evin kapısına gitmelidir, mektubu Tahire'nin eline verdikten sonra, sen kapıda bekleyeceksin, Tahire evden çıkar çıkmaz O'nu hemen Tahran'a getireceksin. Ben adamlarından birine akşam üzere, üç cins atla şehrin kapısında beklemesini söyleyeceğim. Bu atları bildiğin bir yerde sakla, Tahire'yi aldıktan sonra bu atlara binip sapa yoldan Tahran'a getir. Güneş doğmadan Tahran'a varmanız gerekir. Şehir kapısı açılır açılmaz hemen benim evime gelin. Kimsenin, sizi tanımasına imkan vermeyeceksiniz. Allah size yol gösterecektir ve sizi koruyacaktır." buyurdular.
Ağa Muhammed Hadi, Hz. Baha'ullah'ın buyurduğu gibi Kazvin'e gitti, Tahire'yi hapisten kurtarıp sağ sağlam Tahran'a getirdi ve kararlaştırılmış saatte Hz.Baha'ullah'ın evine geldiler.
Cemaat imamı olan Molla Muhammed ve arkadaşları, olağanüstü dikkat ve titizliklerine rağmen, Tahire'nin kaybolduğunu öğrenince hayret ve şaşkınlık içinde kalakaldılar. Ahbaplar ve müminler de işin iç yüzünü bilmediklerinden büyük bir dehşete kapıldılar. Tahire'nin düşmanları, O'nu bulmak ümidiyle her evi aradılar fakat hiç bir netice elde edemeyerek ümitleri kesildi. Tahire'nin belirttiği müddet zarfında kaybolması, herkesi hayrette bıraktı. Bazı kimseler, bu işin, insan kudreti dışında olduğunu takdir ederek iman ettiler. Bunlar arasında bir de Tahire'nin erkek kardeşi olan Mirza Abdu'l Vahap vardı. Fakat bu şahıs, Emir'de her hangi bir hizmette bulunmadığından, imanını ispat edemedi.
Tahire kendisini Hz.Baha’ullah’ın evinde emniyette hissediyordu, çünkü Tanrı'nın himayesinde olduğunu biliyordu. Tahire Hz. Baha'ullah'ın yüce makamını idrak etmiş ve hangi kudretle hapisten kurtulduğunu anlamıştı. Kimseden bir şey duymadan Hz. Bab'ın yüce makamını idrak edebildiği gibi, ruhani zekası ile Hz.Baha’ullah’ın da yüksek mevkilerini kavrayabilmişti. 1260 senesinde Kerbela'da iken Tahire bazı şiirler söylemişti. Bu şiirler, yakında zuhur edecek olan Hakkın övgüsünden ibaretti. Ben Tahran'da iken, Seyyid Muhammed Fata'l Melih'in evinde Tahire'nin kendi el yazısı ile yazılmış bu şiirlerin bazılarını gördüm. Bu şiirlerin her kelimesi ve her cümlesinden Hz.Bab ve Hz. Baha’ullah’ın yüce makamları anlaşılıyordu.
Bu şiirlerin bir beyti şöyledir:
Baha güneşi tecelli etti
Aşıkların ruhu, O'nun nuruyla coşmuştu.
Tahire her zaman büyük bir güvenle, Hz. Bah'ullah'ın yüceliğini övüyor ve kabul etmeyenlere, son derece inançla, ispatlamağa çalışıyordu. İşte bu güven, ona en ümitsiz ve kara günlerinde, kurtulacağını müjdelemişti. Tahire Tahran'da bir kaç gün kaldıktan sonra, Hz. Baha'ullah, Horasan'a gitmekte olan bir grup ahbapla kendisini oraya göndermeye karar verdiler. Hz. Baha'ullah kendileri de bir kaç gün sonra Horasan'a gideceklerdi. Bunun üzerine kardeşleri olan Kelim'i Tahire'yi kadın hizmetçisi olan Ganete ile birlikte, Tahran'nın emin bir yerine götürmesini emretti. Tahire oradan Horasan'a doğru hareket edecekti. Cenab-ı Kelim'e son derece dikkatli olmasını tembih ettiler, çünkü şehir kapısının memurları, şehirden bir kadının çıktığını fark edince merak ederek, kim olduğunu öğrenmeden bırakmayacaklardı. Kelim bana anlattı: "Üçümüz yani (Kelim, Tahire ve Ganete) Hz.Baha'ullah'ın emriyle Şemiran kapısından şehrin dışına çıktık, kapı memurları sanki bizi hiç görmemişler gibi davrandılar. Kimse bizim kim olduğumuzu ve nereye gideceğimizi sormadı. Tahran'dan iki fersah (12 Kilometre) uzaklaştıktan sonra bir bahçeye geldik. Burası bir dağın eteğinde yapılmış, akarsular içindeydi. Bahçenin ortasında bulunan ev bomboştu. Evin sahibini bulmak için bahçeye girdim. Bahçeleri sulamakla meşgul olan bir ihtiyara rastladım. Evin sahibinin kim olduğunu sordum. Bana: "Burada kimse yaşamıyor evin sahibiyle kiracıları arasında geçimsizlik baş göstermiş, buna bir çare bulmak için Tahran'a gitmişler, benim burada kalıp bahçeyi beklemem için ev sahibi rica etmişti." diye cevap verdi. Buna çok sevindim, bir kaç gün bu evde kalmamıza müsaade edip etmediğini sordum, ihtiyar orada kalmamıza izin verdi. Öğle vakti onun da, bizimle beraber yemek yemesi için yanımıza çağırdık. Akşamüzeri ben Tahran'a döndüm. İhtiyar, benim yokluğumda Tahire ile Ganete'ye göz kulak olacağına söz verdi. Ona geceleyin ya kendim geleceğimi veya arkadaşlarımdan birini göndereceğimi ve Horasan'a doğru hareket edeceğimizi söyledim. Tahran'a döndüğümde Diri Haflerden biri olan Molla Bakır'ı bir hizmetçi ile, Tahire'ye gönderdim. Durumu Hz. Baha'ullah'a anlattığımda çok sevindiler ve bahçeye (Cennet bahçesi) diye isim vererek: "Allah önceden bu bahçeyi hazırladı ki; ahbaplar orada rahat etsinler." diye buyurdular. Tahire bir hafta Cennet b