Donanma44'ün Bloğuna Hoşgeldiniz
Konu Sahibi / Yazar
donanma44
Kategori / Forum
Üye Blogları (Günlükler)
Yorumlar / Cevaplar
70
Okunma / Görüntüleme
85163
Donanma44'ün Bloğuna Hoşgeldiniz
Donanma44'ün Bloğuna Hoşgeldiniz
Bir üniversite profesörü öğrencilerine su soruyu sorar:
- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar.
- Evet her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine evet efendim diye yanıtlar. Profesör devam eder:
- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır. Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur. Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar:
- Bir soru sorabilir miyim profesör?
Profesörde sorabileceğini söyler. Öğrenci ayağa kalkar:
- Soğuk var mıdır, diye sorar.
- Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır diye yanıtlar. Sen hiç soğuktan üşümedin mi?
- Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda / realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir der ve devam eder.
- Profesör, karanlık var mıdır?
- Tabii ki vardır.
- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü, karanlık da yoktur. Yaşamda / realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ancak karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık isini karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekanın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz. Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekan için kullanılan bir kelimedir.
Son olarak öğrenci profesöre tekrar sorar:
- Efendim şeytan var mıdır?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar:
- Tabii ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde onu görürüz. Şeytan / kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki islenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir, der.
Öğrenci devam eder:
- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrının yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanın tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan / kötülük insanin tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.
Profesör yerine oturur. Genç öğrencinin adı Albert Einstein’dir.
- Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?
Cesur bir öğrenci ayağa kalkar ve yanıtlar.
- Evet her şeyi Tanrı yarattı!
Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine evet efendim diye yanıtlar. Profesör devam eder:
- Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise ve şeytan var olduğuna göre şeytanı da Tanrı yaratmış olur ve çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de Tanrı şeytandır. Öğrenci böyle bir önerme karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör ise öğrencilerine bir kez daha Tanrı’nın içindeki kaderin bir efsane olduğunu kanıtlamaktan ötürü oldukça mutludur. Bu arada bir öğrenci ayağa kalkar:
- Bir soru sorabilir miyim profesör?
Profesörde sorabileceğini söyler. Öğrenci ayağa kalkar:
- Soğuk var mıdır, diye sorar.
- Nasıl bir soru bu böyle, tabi ki vardır diye yanıtlar. Sen hiç soğuktan üşümedin mi?
- Aslında, fizik yasalarına göre soğuk yoktur; yaşamda / realitede biz soğuğu sıcaklığın yokluğu olarak düşünürüz. Herkes veya nesneler o enerji oradaysa veya bir şekilde enerji iletiyorsa onu deneyimler. Örneğin, Absolute 0 (-460 derece F) sıcaklığın kesin yokluğudur (hiç olmadığı seviyedir). Tüm maddelerin bu seviyede reaksiyon verme özellikleri bozulur ve değişir. Soğuk yoktur, o yalnızca sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için yarattığımız bir kelimedir der ve devam eder.
- Profesör, karanlık var mıdır?
- Tabii ki vardır.
- Korkarım gene yanılıyorsunuz efendim. Çünkü, karanlık da yoktur. Yaşamda / realitede karanlık ışığın yokluğudur. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Ancak karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık isini karanlık bir mekanı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar. Siz belli bir mekanın/uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçersiniz. Bu doğrudur değil mi? Karanlık insanlık tarafından, ışığın olmadığı yer/mekan için kullanılan bir kelimedir.
Son olarak öğrenci profesöre tekrar sorar:
- Efendim şeytan var mıdır?
Bu kez profesör pek emin olamamakla birlikte yanıtlar:
- Tabii ki, açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde onu görürüz. Şeytan / kötülük bir kişinin başka bir kişiye her gün sergilediği insaniyetsizliğinin bir örneğidir. O, dünyadaki islenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey de değildir, der.
Öğrenci devam eder:
- Şeytan yoktur efendim. Yani o kendi başına yoktur. Şeytan basit olarak Tanrının yokluğudur. O aynen karanlık ve soğuk ta olduğu gibi insanın tanrının yokluğunu tarif etmek üzere yarattığı bir kelimeden ibarettir. Tanrı şeytanı yaratmadı. Şeytan / kötülük insanin tanrısal sevgiyi yüreğinde duyumsamadığı zaman deneyimlerinin bir sonucudur. O aynen sıcaklığın olmadığı yere gelen soğuk ya da ışığın olmadığı yere gelen karanlık gibidir.
Profesör yerine oturur. Genç öğrencinin adı Albert Einstein’dir.
Donanma44'ün Bloğuna Hoşgeldiniz
Bir zamanlar iki ayrı ülkenin kralı olan iki kardeş varmış. Bu iki kardeş birbirlerini hiç sevmezlermiş ve dargınlarmış. Sevmezler ama kardeş oldukları içinde savaş yapmazlarmış. Birbirlerine sürekli bilmeceler, sorular, akıl oyunları sorarak alt etmeye çalışırlarmış. Büyük kardeş küçük kardeşe şöyle bir mektup yazmış.
“Sana üç tane altın heykel göndereceğim. Üçü birbirleriyle aynı aralarında kıl kadar fark var bakalım bulabilecekmisin?”
Abi üç heykeli yaptırır ve kardeşine gönderir. Kardeş heykelleri eline alır, sağına bakar soluna bakar çevirir ama fark göremez. Üç gün üç gece heykelleri incelemiş ama nafile fark bulamamış. Vezirlerine göstermiş tellaklar çıkarmış, bu heykeller arasındaki farkı bulana büyük ödül diye. Ama kimse farkı bulamamış. Bu duyuruyu zindandaki daha önce hapise attırdığı veziri de duymuş. Demiş “Ben o heykellerin sırrını çözerim” Yalnız vezir gözünü budaktan sakınmayan ve söyleyeceği laftan çekinmeyen birisiymiş. Krala durumu bahsetmişler. Kral “Tamam getirin” demiş.
Adamı getirmişler. Heykelleri eline almış, evirmiş, çevirmiş.Daha sonra heykelin kulağına üflemiş. Bi bakmış ki nefes heykelin ağzından geliyor. İkincisinin kulağına üflemiş. Onunda diğer kulağından nefes çıkıyor. Üçüncü heykele üflemi ama hava çıkmamış.
Demiş bana ince bir tel getirin. Adamlar getirmiş. İlk heykelin kulağından teli sokmuş ağzından çıkmış.İkincisinin kulağından sokmuş diğer kulağından çıkmış. Üçüncüsünün kulağından sokmuş ve ince bir delikten boşluğun kalbe indiğini tespit etmiş ve krala dönmüş:
“Kralım söz varki ağızdan çıkar bunu kulak duymaz işte bu boş söz”
“Söz var ki bir kulaktan girer öbür kulaktan çıkar işte bu taş söz”
“Söz varki kulaktan girer kalbe işler işte bu hoş söz demiş”
Kral bu cevabı mektuba yazdırıp abisinde yollamış. Abisi “Aferin bulmacayı çözmüşsün” demiş ve aralarındaki dargınlığı bitirmiş kardeşinin yanına yerleşmiş. ikisi beraber mutlu bir hayat yaşamışlar.
Ağzımızdan çıkan ya da duyduğumuz sesin hoş ses olması dileğiyle….
“Sana üç tane altın heykel göndereceğim. Üçü birbirleriyle aynı aralarında kıl kadar fark var bakalım bulabilecekmisin?”
Abi üç heykeli yaptırır ve kardeşine gönderir. Kardeş heykelleri eline alır, sağına bakar soluna bakar çevirir ama fark göremez. Üç gün üç gece heykelleri incelemiş ama nafile fark bulamamış. Vezirlerine göstermiş tellaklar çıkarmış, bu heykeller arasındaki farkı bulana büyük ödül diye. Ama kimse farkı bulamamış. Bu duyuruyu zindandaki daha önce hapise attırdığı veziri de duymuş. Demiş “Ben o heykellerin sırrını çözerim” Yalnız vezir gözünü budaktan sakınmayan ve söyleyeceği laftan çekinmeyen birisiymiş. Krala durumu bahsetmişler. Kral “Tamam getirin” demiş.
Adamı getirmişler. Heykelleri eline almış, evirmiş, çevirmiş.Daha sonra heykelin kulağına üflemiş. Bi bakmış ki nefes heykelin ağzından geliyor. İkincisinin kulağına üflemiş. Onunda diğer kulağından nefes çıkıyor. Üçüncü heykele üflemi ama hava çıkmamış.
Demiş bana ince bir tel getirin. Adamlar getirmiş. İlk heykelin kulağından teli sokmuş ağzından çıkmış.İkincisinin kulağından sokmuş diğer kulağından çıkmış. Üçüncüsünün kulağından sokmuş ve ince bir delikten boşluğun kalbe indiğini tespit etmiş ve krala dönmüş:
“Kralım söz varki ağızdan çıkar bunu kulak duymaz işte bu boş söz”
“Söz var ki bir kulaktan girer öbür kulaktan çıkar işte bu taş söz”
“Söz varki kulaktan girer kalbe işler işte bu hoş söz demiş”
Kral bu cevabı mektuba yazdırıp abisinde yollamış. Abisi “Aferin bulmacayı çözmüşsün” demiş ve aralarındaki dargınlığı bitirmiş kardeşinin yanına yerleşmiş. ikisi beraber mutlu bir hayat yaşamışlar.
Ağzımızdan çıkan ya da duyduğumuz sesin hoş ses olması dileğiyle….
Donanma44'ün Bloğuna Hoşgeldiniz
Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektas Veli’nin dergâhına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergâhlar ayni zamanda aşevi işlevi görüyordur. Durumu Hacı Bektas Veli’ye anlatır ve Hacı Bektas Veli ” Helal değildir,” diye bu kurbanı geri çevirir.
Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve ayni durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise ; bu hediyeyi kabul eder. Adam ayni şeyi Hacı Bektas Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.
Mevlana söyle der:
- Biz bir karga isek Hacı Bektas Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektas dergâhı’na gider ve Hacı Bektas Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektas Veli’ye sorar.
Hacı Bektas da söyle der:
- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.
Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve ayni durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise ; bu hediyeyi kabul eder. Adam ayni şeyi Hacı Bektas Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.
Mevlana söyle der:
- Biz bir karga isek Hacı Bektas Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektas dergâhı’na gider ve Hacı Bektas Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektas Veli’ye sorar.
Hacı Bektas da söyle der:
- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.
Donanma44'ün Bloğuna Hoşgeldiniz
O Eşekler Neden Korkuyor ?
Mevlana şöyle der;
Yolunu kaybettiğinde eşeği takip et. Nereye giderse zıttına git. Doğru yol oradadır…
Eşek, bilgiye kapalı zihnin tasavvuf dilindeki tasavvurudur. Yani, hakları temsil edilen değil, kendisi gibi olanlara teslim olan, güdülen yığınlar…
Televizyon seyretmem. Açtığımda, falanca dizi, filanca evlilik programı gördüğümden, zihnimi bulandırmamaya çalışıyorum.
Neden mi ?
Çünkü ‘’bunun adı din dilinde zinadır.’’
Yanlış duymadınız. Zina, salt anlamda ‘’kadın ile erkeğin cinsel birleşimi değildir.’’ O birleşim işin sadece son noktasıdır.
Zina, doğrudan ‘’aile kurumuna karşı olmak, aile kurumunu yıkıcı fiiller içinde bulunmaktır.’’
Kuran dilindeki karşılığı budur.
Peki neden ‘’aile’’ bu kadar önemli ?
Bunun temel nedeni İslam’ın çıkış sloganında gizlidir. ‘’Fekku Ragabe/Kölelere özgürlük.’’
Kodamanları, elitleri, üsttekileri ve oluşturdukları sınıfsal düzeni eleştirirken, toplumu ve halkı öne çıkartır, ihya edersiniz.
Toplumun en küçük prototipi kimlerdir ?
‘’Ailedir.’’
Dolayısı ile aile kurumunun varlığını koruması, İslam’ın ana önceliklerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır.
Efendim, Kuran’ın haramlarının tamamı, doğrudan ‘’sınıfsaldır.’’ Bunları görelim dilerseniz;
1. Zina :Aile kurumuna karşı olmak, böylece ‘’yalnız birey yaratmak’’, toplumculuğa karşı bireycileşmek.
2. Sarhoşluk :Kuran’da ‘sükara’’ olarak geçen, aklın örtülmesi hali. Bilinci yitirerek, algının körelmesi ve ‘’eşekleşmek.’’ Bu bağlamda sadece ‘’alkol ile sarhoş olunmaz…’’ Bazen, 2 paket makarna ile de sarhoş olabilirsiniz…
3. Kumar : Mal arttırma sevdasından dolayı, eldeki malı riske atmak. Kapitalizmin büyülü oyunu… Sınıfsal temelde bir üst sınıf alışkanlığı.
4. Büyü : Bir başkasının sahip olamayacağı, sahip olanın üstün olacağı bir bilgiye sahip olduğunu ilan etmek sureti ile, kazanç elde etmek. Kültür Emperyalizmi…
Genel olarak incelediğimizde Kuran’ın haramları, sosyolojik bir temelde önemli vurgulara dönüşüyor.
Peki birileri neden Aşk’ı Memnu’lar yoluyla, aile kurumunu yok eden yayınlar yapıyor ?
Amcasının hanımına göz diken aşağılık bir adamın insanlara sevdirilmesi, hangi amaca hizmet ediyor ?
Aile denilen kurumun karşısında kim olabilir ?
Yorum sizindir.
Eren Erdem
Mevlana şöyle der;
Yolunu kaybettiğinde eşeği takip et. Nereye giderse zıttına git. Doğru yol oradadır…
Eşek, bilgiye kapalı zihnin tasavvuf dilindeki tasavvurudur. Yani, hakları temsil edilen değil, kendisi gibi olanlara teslim olan, güdülen yığınlar…
Televizyon seyretmem. Açtığımda, falanca dizi, filanca evlilik programı gördüğümden, zihnimi bulandırmamaya çalışıyorum.
Neden mi ?
Çünkü ‘’bunun adı din dilinde zinadır.’’
Yanlış duymadınız. Zina, salt anlamda ‘’kadın ile erkeğin cinsel birleşimi değildir.’’ O birleşim işin sadece son noktasıdır.
Zina, doğrudan ‘’aile kurumuna karşı olmak, aile kurumunu yıkıcı fiiller içinde bulunmaktır.’’
Kuran dilindeki karşılığı budur.
Peki neden ‘’aile’’ bu kadar önemli ?
Bunun temel nedeni İslam’ın çıkış sloganında gizlidir. ‘’Fekku Ragabe/Kölelere özgürlük.’’
Kodamanları, elitleri, üsttekileri ve oluşturdukları sınıfsal düzeni eleştirirken, toplumu ve halkı öne çıkartır, ihya edersiniz.
Toplumun en küçük prototipi kimlerdir ?
‘’Ailedir.’’
Dolayısı ile aile kurumunun varlığını koruması, İslam’ın ana önceliklerinden biri olarak karşımıza çıkmıştır.
Efendim, Kuran’ın haramlarının tamamı, doğrudan ‘’sınıfsaldır.’’ Bunları görelim dilerseniz;
1. Zina :Aile kurumuna karşı olmak, böylece ‘’yalnız birey yaratmak’’, toplumculuğa karşı bireycileşmek.
2. Sarhoşluk :Kuran’da ‘sükara’’ olarak geçen, aklın örtülmesi hali. Bilinci yitirerek, algının körelmesi ve ‘’eşekleşmek.’’ Bu bağlamda sadece ‘’alkol ile sarhoş olunmaz…’’ Bazen, 2 paket makarna ile de sarhoş olabilirsiniz…
3. Kumar : Mal arttırma sevdasından dolayı, eldeki malı riske atmak. Kapitalizmin büyülü oyunu… Sınıfsal temelde bir üst sınıf alışkanlığı.
4. Büyü : Bir başkasının sahip olamayacağı, sahip olanın üstün olacağı bir bilgiye sahip olduğunu ilan etmek sureti ile, kazanç elde etmek. Kültür Emperyalizmi…
Genel olarak incelediğimizde Kuran’ın haramları, sosyolojik bir temelde önemli vurgulara dönüşüyor.
Peki birileri neden Aşk’ı Memnu’lar yoluyla, aile kurumunu yok eden yayınlar yapıyor ?
Amcasının hanımına göz diken aşağılık bir adamın insanlara sevdirilmesi, hangi amaca hizmet ediyor ?
Aile denilen kurumun karşısında kim olabilir ?
Yorum sizindir.
Eren Erdem
Donanma44'ün Bloğuna Hoşgeldiniz
Küresel elitlerle işbirliği yapıp, Vatikan papazları ile kol kola yürüyenler; Allah’ın ayetlerinden bihaberdirler. Esas sıkıntı ise; halkın, bu zorbalarca dillendirilen meseleleri ‘’din sanarak’’, dinin gerçeğinden uzaklaşmasıdır.
Tam olarak Tevbe Suresindeki ayet hayata geçmiştir. Bir avuç kenzo; mal ve mülk edinmek için; halkı Allah yolundan uzaklaştırmış, Kurani ve Muhammedi hakikatleri insanlık vicdanında esirgemiştir.
Bugün, özgürlük diye yırtınıp, kenz ettiği servetin üstünde kuluçkaya yatan ulema(!)dan, 3 kelimesinden birine ‘’besmele’’ ile başlayıp, George Soros’un ismiyle iş bitiren ihanet şebekesinden, Allah’ın ve Resulünün dinini pusu kurma aracı haline getiren zorbalardan, Abdestli ve Abdestsiz Kapitalistlerden Allah’a sığınırım…
Muaviye, Hz. Peygamber tarafından hem kendisi hem de babası lanetlenmiş bir adamdı. Allah’ın kullarını havel, Müslümanların mallarını düvel, Allah’ın gönderdiği dini değel yaptı. Sonra da yok olup gitti… (el-Beyan vet-Tebyin; 2/123)
‘’köleleştirmek’’, düvel; halkın malını gasp ederek saltanat kurmak, değel ise; bir değeri ya da bir kurumu pusu kurma aracı haline getirmek Havel,
Kabrinden hortlayan Muaviye, bugün de aynı mesleği icra etmektedir. Üstelik; sayıca çoğalmış ve zulmün elebaşları ile ittifak etmiş bir halde…
Tam olarak Tevbe Suresindeki ayet hayata geçmiştir. Bir avuç kenzo; mal ve mülk edinmek için; halkı Allah yolundan uzaklaştırmış, Kurani ve Muhammedi hakikatleri insanlık vicdanında esirgemiştir.
Bugün, özgürlük diye yırtınıp, kenz ettiği servetin üstünde kuluçkaya yatan ulema(!)dan, 3 kelimesinden birine ‘’besmele’’ ile başlayıp, George Soros’un ismiyle iş bitiren ihanet şebekesinden, Allah’ın ve Resulünün dinini pusu kurma aracı haline getiren zorbalardan, Abdestli ve Abdestsiz Kapitalistlerden Allah’a sığınırım…
Muaviye, Hz. Peygamber tarafından hem kendisi hem de babası lanetlenmiş bir adamdı. Allah’ın kullarını havel, Müslümanların mallarını düvel, Allah’ın gönderdiği dini değel yaptı. Sonra da yok olup gitti… (el-Beyan vet-Tebyin; 2/123)
‘’köleleştirmek’’, düvel; halkın malını gasp ederek saltanat kurmak, değel ise; bir değeri ya da bir kurumu pusu kurma aracı haline getirmek Havel,
Kabrinden hortlayan Muaviye, bugün de aynı mesleği icra etmektedir. Üstelik; sayıca çoğalmış ve zulmün elebaşları ile ittifak etmiş bir halde…
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi