Alıntı:
[B]Hemen şunu belirtmek istiyorum ki alevi-sünni diyalogunun yapılabilmesi için her ikisinin de ehl-i tevhid manasında ve İslâmın gölgesi altında düşünülmesi gerekir. Aksi takdirde bugün Aleviliğe özellikle belli çevreler tarafından öyle manalar verilmektedir ki bu manaları ne Aleviliğin ileri gelenleri ve ne de din mensubu bir insanın kabul etmesi mümkün değildir. Mesela “Alevilik bir inanç sisteminden ziyâde hayât tarzıdır. Alevilik öte dünya üzerine değil bu dünya üzerine; efsâne üzerine değil insan üzerine kuruludur. Osmanlı değil ve Arap hiç değildir. Çoğunlukla Türk biraz Kürt’tür. Orta Anadolu insanının yaşam tarzıdır. İslâmdan etkilenmiştir; ama Şamanist karakter taşır. Kısmen Budizm ve Hıristiyanlığın etkisi altında kalmıştır. Şi`i hareketiyle çok az ilgilidir ve soyut bir Ali sevgisi vardır.”1. Dikkat edilirse bu sözleri söyleyen insan başta âhireti inkâr etmektedir; İslâmiyetle olan bağını sadece Şamanizm kadar görmektedir. Hz. peygamber’e uymayı Arap olmak gibi takdim etmektedir.
Şimdi burada şunun tesbit edilmesi gerekir: Tarih boyu başta Alevilerin ve biz sünnilerin hürmet gösterdiği on iki imam olmak üzere alevisi ve sünnisiyle bütün Müslümanlar Kur’an ve Sünnet’in temel esasları olan Allah’ı bir bilmekte; Hz. Muhammed’i O’nun hak peygamberi olarak kabul etmekte ve Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğuna iman etmekte ittifâk halindedirler. Bu üçünden taviz verenin adı ister sünni olsun ister alevi olsun müslüman olarak karşımıza diyalog için çıkması mümkün değildir. Ancak başka bir dinin mensubu olarak onunla mu`â-mele edilir. Zann ediyorum ki bu noktada hakiki alevilerden hiçbirinin itirâzı yoktur. Ayrıca başta İmam Ca`fer-i Sâdık olarak bütün imamlar ve İslâm âlimleri zarûriyât-ı diniye olarak adlandırdıkları namaz oruç ve zekât gibi farzları; içki içmemek fuhuş yapmamak ve kumar oynamamak gibi yasakları dinin tabi`i parçaları görmede ittifâk halindedirler. Bizim tesbitlerimize göre bunları yapamamak ayrıdır; reddetmek ayrıdır. Alevi veya sünni bir insan bu saydıklarımızı yerine getirmeyebilir; ancak dinde yoktur demeleri mümkün değildir. Böyle bir inkâr karşısında alevi sünni diyalogunun da manası yoktur.
O halde bizim diyalogumuz Allah’a iman eden Hz. Peygamber’i hak Peygamber kabul eyleyen ve Kur’an ile onun getirdiği emir ve yasakları yaşayamasa bile reddetmeyen hakiki alevilerle olacaktır. Aksi takdirde biraz sonra arz edeceğimiz gibi İslâmın tasavvuf ve itikâdi bir kolunun Anadolu âdetleriyle yoğrulmuş şekli demek olan alevilikle bahsi edilen ve aleviliği yeni bir din gibi kabul eden anlayışı bağdaştırmak mümkün olmayacaktır.
Bu sebeple Alevilik konusundaki bazı kırmızı çizgileri hatırlatmakta fayda vardır:
1. Alevilik ve Bektaşilik Anadolu’da bir tarikat şeklinde yürümüştür ve bu sebeple de Bektaşi ve Alevi tekkelerine veya dergâhlarına son zamanlarda ve özellikle de 28 Şubattan sonra Cem Evi denmeye başlanmıştır. Eskiden beri cem âyinleri vardır. Bu manada Cem Evleri tekke veya dergahtır; asla mabed değildir. Eğer mabed kabul edilirse Aleviliği müstakil bir din kabul edenlerin görüşü desteklenir ki hükümet bu günahın ardından kıyamete kadar kalkamaz. Batılıların isteği de budur. Batılı İslamologlar Alevileri müstakil bir din mensubu olarak göstermeye çalışmaktadırlar.2
2. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması ve Din Derslerinin Anayasadan çıkarılması gibi istekler Aleviliği yeni bir din olarak sunanların isteğidir.
3. Eğer Cem Evlerine bütçeden maddi bir destek verilirse Türkiye’de mevcut bütün tarikatların da Bütçeden tahsisat isteme hakkı vardır.
4. AK Parti hükümeti Kilise ve Havra açma konusundaki hatasını burada tekrarlamamalıdır. Cumhuriyet döneminde Ecevit Hükümeti bile bu tavizi vermemiş ve daha doğrusu verememiştir.
Bilindiği gibi Erdebil Şeyhlerinden Şeyh Cüneyd şeyhliğine şahlık katmak istemiş ve ancak muvaffak olamayarak 1460 yılında katl edilmiştir. Yerine geçen oğlu Şeyh Haydar da aynı gayeyi devam ettirmiş ve Anadolu’yu Şi’alaştırmak metodunu kullanarak şahlığını pekiştirmek istemiştir. Kucaklarında büyüdüğü Akkoyunlu Devletine de hıyânet edince Yakub Bey tarafından 1488 yılında o da öldürülmüştür. Yerine geçen Şah İsmail ise Erdebil Sofuları veya Halifelerini Anadolu’ya göndererek hem Anadolu’yu Şi’alaştırmayı ve hem de böylece Anadolu’yu hâkimiyeti altına almayı hayatının gayesi edinmiştir. Nitekim temkinli davranmayan Akkoyunlu Devleti torunları olan Şah İsmail tarafından ortadan kaldırılmıştır.
Akkoyunlu Devletini ortadan kaldıran ve hem şeyhliği ve hem de şahlığıyla Anadolu üzerine yürüyen Şah İsmail halifeleri vasıtasıyla Anadolu’yu tam bir anarşiye sürüklemekte maalesef muvaffak olmuştur. 1507 yılında üzerine yürüdüğü Alâüddevle Bey’in mağlubiyeti üzerine Elbistan Harput ve Diyarbekir’i yakmış ve yıkmıştır. Bu arada Erdebil Sofuları da Anadolu’da anarşi çıkarmaya başlamışlardır. Şah İsmail’in taraftarları olan askerler kırmızı çuhadan taclar giydiklerinden dolayı onun taraftarı olan herkese Sürhser; yani Kızılbaş denmiştir. Şah İsmail’in halifelerinden olan Rumiyeli Nur Ali Halife başkanlığındaki Erdebil sofu ve müritleri Tokat’a saldırmışlar ve yüzlerce insanı kılıçtan geçirmişlerdir. Maalesef Şehzâde Ahmed üzerlerine ordu göndermişse de muvaffak olamamıştır. Bu arada Antalyalı Hasan Halife ve oğlu Şahkulu veya Osmanlı tarihçilerinin ifadesiyle Şeytan Kulu (Şahkulu Baba Tekeli veya Karabıyıkoğlu da denmektedir) eliyle Anadolu’daki Alevileri Osmanlı Devleti aleyhinde teşkilâtlandırmaya başlamıştır.
Bunları bertaraf eden Yavuz Sultan Selim’i soykırım yapmakla suçlamak ve hatta Alevi Çalıştaylarında onun isminin mahallelerden ve diğer mekân isimlerinden kaldırılmasını teklif etmek tarihin ters çevrildiğinin delilidir. Ak Parti hükümetinin açılım uğruna kendisi ile milleti arasında uçurumlar meydana getirecek açılımları kabul etmemesi gerekir.
Bu konuda sözün özünü Bediüzzaman söylemiştir:
Ey ehl-i hak olan ehl-i sünnet vel-cemâ`at! Ve ey âl-i beytin muhabbetini kendilerine meslek edinen aleviler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz haksız ve zararlı olan tartışmaları aranızdan kaldırınız. Yoksa geçmişte komünizm ve dinsizlik cereyânı birinizi diğeri aleyhinde kullandığı gibi bugün de vatan ve millet düşmanları vatanımızı ve milletimizi bölmek için birimizi diğeri aleyhine kullanabilirler. Hepimiz de ehl-i tevhid olduğumuzdan kardeşliği ve birliği emreden yüzlerce kudsi bağ aramızda varken ayrılığı gerektiren cüz`i meseleleri bırakmak elzemdir.
1 Ali Balkız Daily News Gazetesi Eki; 15.7.1993 tarihli Zaman Gazetesi sh. 5 Mustafa Özcan'ın yazısı.
2 Örnek olarak bkz. Mordechai Nisan Minorities in the Middle East: a history of struggle and self-e
xpression (McFarland 2002)ö sh.118 duslerforum.org [/B]