Bir Psikoz: Paranoid Şizofreni-Altan Arısoy
Altan Arısoy
Yazının başlığını okuyanlar aldanmasın. Tıp bilimiyle ilgim ikide bir hastalanıp iyileşmekten, bu arada genel bazı bilgiler okumaktan ibarettir.
Ama toplum ve siyasetten anladığımı sanıyorum. 21. yüzyılın başında Türkiye’ye yaşatılanların tam bir kötülük olduğu düşüncesindeyim. Bunları ancak korku ve halüsinasyon içindeki birilerinin saldırganlıkları yüzünden verdiği zararlar olarak görüyorum.
Bir tarih yorumudur benimkisi
Osmanlı devleti ulema ve saltanat işbirliğine dayanıyordu. Anadolu ve Rumeli’deki yerel egemenler ise saltanattan aldıkları güce dayanarak; bir yandan üzerine oturdukları büyük toprakların gelirleriyle oluşturulan kuvvetleri kullanıyor; öte yandan tarikatlar, şeyhler, vakıflar ve tekkeleri besleyip, onların desteğini sağlıyorlardı.
Devlet, karşılıklı çıkarlar üzerine kurulmuş bir piramit gibi yapılandırılmıştı.
Piramidin tabanını oluşturan halk; şeyh, medrese, tarikat, tekke kuşatmasında uyuşturulmuş ve tevekkülle kaderine boyun eğdirilmişti. Cehaletin koynunda, ağaların, şeyhlerin, cincilerin, üfürükçülerin kucağında yaşıyor, onlar tarafından her anlamda sömürülüyordu.
Geçen yüzyıllar içinde; İslam gerçek kaynağından uzaklaşmış, onu araç olarak kullanan cahil sömürgenlerin elinde batıl ve hurafelerden oluşan uyumsuz kurallar haline dönüştürülmüştü. Sihir ve büyü adeta dinin bir parçası haline gelmişti. Halk arasında birkaç Arapça dua okuyabilen, nuska yazabilen kişiler sadece saygın olmuyor, aynı zamanda önemli bir gelir kaynağına da sahip oluyorlardı…
Türk Devrimi bu hastalıklı yapıyı yıktı. Saltanatı ve hilafeti kaldırdı. Laiklik yasalarıyla din sömürüsünün önünü kapattı. Devlet yönetimini ile din işleri birbirinden ayrıldı. Dinin devlete ve dünya işlerine müdahalesi önlendi… Aklın ve bilimin bağımsızlaşması için uğraşıldı.
Eski düzenin asalak kesimleri sömürülerinin, iktidarlarının ellerinden alınması karşısında korkuyla yer altına çekildiler.
Aradan çok uzun zaman geçmedi. 1946 yılından itibaren yeryüzüne yeniden çıktılar.
Emperyalizmin Türkiye’de yeniden etkin olmasına koşut olarak güç kazandılar.
1950-1960 arası DP içinde palazlandılar.
1961 Anayasasının sağladığı aydınlıkçı ve özgürlükçü ortamın Türkiye’de yeni bir atılıma yol açacağı görülünce emperyalizm Sovyet sistemi karşısında hem islamcılığı hem de şoven milliyetçiliği siyasal arenaya daha açık olarak sürdü…
1970 Ocak ayında tabanı Adalet Partisi içinde bulunan radikal islamcılık, (kadiri, nurcu, Nakşibendi tarikatları) Milli Nizam Partisi olarak örgütlendi.
Bu arada küçük bir parti olan CKMP, 1969 yılında Milliyetçi Hareket Partisi adını aldı. Bayrağını üç hilal olarak değiştirdi.
Bu iki hareketin aynı yıllarda ortaya çıkması tesadüf değildir. Graham Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” kitabında “yeşil kuşak” itirafları vardır.
Demek ki “milli görüş” diye dini bir görüşün ortaya çıkması bir emperyalist projedir. Ama milli görüş, serbest piyasaya karşıdır. Ortak pazara (AB) karşıdır. Devletçidir. Maneviyatçıdır. Dini değerleri üstün tutar. Din öğreniminin yaygınlaşmasını amaçlar, örtünmeyi milli görüşün gereği sayar, vb…
Bunlar da kitleleri kazanma taktikleridir. Mevcut iktidarlara karşı İslamcı bir seçenek olmanın argümanlarıdır…
Milli Nizam Partisi 1971 yılında anayasa mahkemesince kapatıldı.
1972 yılında benzer Milli Selamet Partisi kuruldu…12 Eylül cuntası tarafından kapatıldı
1983 yılında kurulan Refah Partisi anayasa mahkemesince 1998’de kapatıldı.
Yerine kurulan Fazilet Partisi de 2001 yılında yine anayasa mahkemesince kapatıldı.
Ardı ardına kurulan bu dört parti de “laikliğe karşı hareketlerin odağı” olmaları gerekçesiyle kapatılmıştır.
Bu olaydan sonra, milli görüş gelenekçiler ve yenilikçiler olarak ikiye ayrıldı.
2001 yılının yazında Gelenekçiler Saadet partisini kurarken yenilikçiler AKP’yi kurdu…
Yenilikçiler daha laik, daha hoşgörülü, serbest piyasacı ve Batıcı bir siyaset izleyerek 2002 seçimlerinde büyük çoğunlukla iktidarı kazandılar..
Ama AKP de yargılanmaktan kurtulamadı..
4 yıllık iktidarı sırasındaki söylem ve eylemleri yüzünden anayasa mahkemesince AKP’nin de- bütün öncülleri gibi- “laikliğe karşı odak” olduğuna karar verildi…
Burada durup düşünülmelidir.
Devrim yasaları, anayasa ve yasalar siyasi partilere laik olma zorunluluğu getirmiştir. Diniduyguların sömürülmesini yasaklamıştır.
Ama, buna karşın aynı kesimlerin benzer tüzüklerle dini partiler kurmaları engellenememiştir. Bunda dincilerin takiyyeciliği kadar, devletin laikliği koruma mekanizmalarının iyi işlememesi de etkendir. Din, iman ve inanç konuşulmadan siyaset yapılmamaktadır.. Din adeta siyasi alanı işgal etmiştir.
Hani yasaktı (?)!..
Görüldüğü gibi parti kapatmaları yeterli bir yaptırım olmamış, tersine siyasi dincilik hemen yeni bir partide örgütlenerek elde ettiği kazanımları kaybetmek yerine daha da güçlenmeyi başarmıştır.
Dinci siyasetin örgütlenmesine en baştan karşı önlemler getirilmelidir. Laik görüntülü partilerin oy uğruna cemaat ve tarikatlara hizmet etmelerinin, onları güçlendirmelerinin önüne geçilmelidir…
Bugün iktidarda bulunan parti “laikliğe karşı odak” olarak tescil edilmesine karşın laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetmeye devam etmektedir!..
İnanılmaz ama gerçektir !..
AKP’nin temsil ettiği dinci gelenek yasal siyasi arenadan kezlerce uzaklaştırıldı.
Gerçekte hep siyasette kaldı. Parti kapatmak dinci siyaseti engellemedi. Birkaç ay içinde yeni bir parti kuruldu.
Fakat, bu durum onlarda bir paranoya yarattı. 80 yıl önce iktidarın ve sömürünün kaymağını yiyen güçler bir türlü henüz kendilerini güvende hissedemediler…
Bu nedenle iktidar olduğu halde sürekli bir kuşku ve korku içindedir. Her an kendisinin yeni bir yaptırımla devre dışı kalacağı korkusunu yaşamaktadır. Bu olasılığı ortadan kaldırmak için Batı ile tam bir işbirliğine gidildi. İktidara gelirken emperyalizmin emrine girdi. Türkiye’deki meşruiyetini dış güçlerden aldı …
Ama bu tam bir güvece değildi… “80 yıllık karanlık” diye nitelendirdikleri kuşku ve korku ortamında yerleşen paranoya yüzünden kendisini asla güvende göremedi…
İşte bu yüzden iktidar olduktan sonra o eski paranoyaya bir de şizofreni eklendi.
Deliliğe dönüşen bir ruh haliyle iktidar gücü saldırı amacıyla kullanılmaktadır…
Ülke içinde Türk devrimini koruyan kurum ve kuruluşların etkinliklerine son vermek için başta Milli eğitim ve emniyet örgütleri olmak üzere bütün kamu görevlileri yandaş hale getirildi. Mülki amirler ve emniyet müdürleri değiştirilerek hizmette kusur etmeyecek olanlara görev verildi.
Üniversiteler uzun bir mücadele sonunda YÖK yoluyla kontrol altına alındı.
Medyanın nerdeyse tümünü baskı, şantaj, el koyma, satın alma yollarıyla ele geçirildi.
Yargı organlarına karşı savaş açıldı. Yüksek mahkemeler etki altına alındı. Sayıştay ve Yüksek Seçim kurulları iktidarın denetimindedir. Anayasa mahkemesinin yapısı atamalarla değişmektedir. Adalet Bakanlığının yargıya müdahale ettiğini bilmeyen yoktur.
Birkaç yıldır da halk katında en güvenilir kurum ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kollayıcısı olan Türk Silahlı Kuvvetleri komplo tezgahlarıyla yıpratılmaya başlandı.
Öyle ya… Silahlı kuvvetler en büyük güçtür. Bu kurumun zayıflatılması, iç hizmet yasasındaki görevlerini yapamaz hale getirilmesi, Atatürk devrimine bağlılığının ortadan kaldırılması dış güçlerin de Türkiye üzerindeki emellerinin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engeldir !..
Bu engeli ortadan kaldırmadan siyasal dincilik güven içinde bir iktidar sürdüremez !..
İktidarla iç ve dış destekçileri gün geçmiyor ki bu kurumlardan birine saldırmasın!...
Bağıra- çağıra konuşmaların, meydan okumaların, övünmelerin arkasında korku, haksızlık ve güvensizlikle gelen paranoid şizofreni nöbetleri vardır…
Üst üste yanlışlar yaparak ve her yanlışı doğru sayarak yeni suçlara imza atmaktadırlar.
Türk ordusundan çok korkuyorlar. Çok korktukları için çok saldırıyorlar…
Dinci iktidar arkasındaki büyük medya gücünü silahlı kuvvetlere saldırtmakta, Ergenekon denilen tepeden tırnağa saçma bir soruşturmayı intikam aracı olarak kullanmaktadır..
O kadar ki beyinsel özürle felç geçirmesine neden olunan bir orgeneralin GATA’ ya sevk edilmesi bile bir sahtecilik olarak gösterilmeye çalışılmıştır...
Bu tam bir paranoid şizofreni tablosudur…
Hasta ne kadar büyük kötülük yaparsa yapsın durmak bilmez. Hiçbir kontrol mekanizması devrede değildir. Yaptığı her kötülükten haz alır..
AKP iktidarı bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesinde tedavi edilemezse Türkiye’nin ölümüne neden olabilir…
Yazı başlığındaki tanılama ile söylemek istediklerimi bilmem anlatabildim mi?..
Altan Arısoy
Bir Psikoz: Paranoid Şizofreni-Altan Arısoy
Bir Psikoz: Paranoid Şizofreni-Altan Arısoy
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi