You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Bir Alevi sitesinde HZ.Ali'nin Hayatı...

Bir Alevi sitesinde HZ.Ali'nin Hayatı...

Posting Freak
Bir Alevi sitesinde HZ.Ali'nin Hayatı...
Dünyaya Gelişi, Lakabı ve Künyeleri

Hz.Ali Oniki İmâmın ilkidir, aynı zamanda Hz.Muhammed’in dâmâdı ve amcasının oğludur. Hz.Ali Hicret’ten 23 yıl önce (Milâdi 598) Recep ayının 13. gününde Mekke’de, Kâ’be-i Muazzama’nın içinde dünyaya gelmişlerdir ve Kâ’be’nin içinde doğan tek kişidir. Baba ve anne tarafından Hâşimi soyundan gelmiştir.

Hz.Peygamber, Hz.Ali’nin doğumunu duyunca amcası Hz.Ebû Tâlib’in evine geldi. Hz.Ali’yi kucağına aldı, dilini ağzına verip emzirdi. Adını sordu, Fâtıma; “Esed koymak istiyorum” deyince Hz.Muhammed; “Hayır” buyurdu. “Onun adı Ali’dir” dedi ve adını “Ali” koydular.

Künyeleri ise “Ebü’l Hasan” ve “Ebû Türâb”dır. Hz.Muhammed kendilerine, toprağın babası anlamına gelen “Ebû Türâb” künyesini vermişlerdi. Bu yüzden, bu künyeyi çok severlerdi.


İlk İman Eden Hz.Ali

Hz.Muhammed’e ilk vahiy geldikten sonra; erkeklerden İslâmlığını ilk izhâr eden Hz.Ali’dir ve ondan sonra kadınlardan da ilk olarak eşi Hz.Hatice’tül Kübrâ, İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.

Hz.Ali, bütün ömrü boyunca Hz.Muhammed’in en yakınlarından ve yardımcılarından biri olmuş, bütün savaşlarda Hz.Peygamber’in yanında savaşmış, bu savaşlarda çok büyük yararlıklar ve kahramanlıklar göstermiş, canını Hz.Peygamber’in uğruna vermekten hiçbir zaman kaçınmamıştır.


Hicret Gecesi

Hz.Muhammed hicret edeceği o gece, Hz.Ali’yi çağırdı ve “Bu gece Rabbimin emriyle Mekke’den göç edeceğim ve Sevr mağarasında gizleneceğim; sende benim yatağıma yatacaksın, ne dersin?” buyurmuşlardı. Hz.Ali bu haberi canına minnet bilmiş, şükür secdesine kapanarak kabul etmiştir.

Bu olay münâsebetiyle, Kur’ân-ı Kerim’in Bakara Sûresi’nin:

“İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah rızâsına nâil olmak için canını satar ve Allah, kullarını pek esirgeyendir.” meâlindeki 207. âyet-i kerimesi nâzil olmuştur.


Hz.Muhammed ile Kardeş Olmaları

Hz.Peygamber, Medine-i Münevvere’ye Hicret’lerinden sonra; “Ansar (Yardım edenler)” denilen Medineli Müslümanlarla, “Muhacirun (Göçmenler)” diye anılan ve Mekke’den göç eden Müslümanları, birbirleriyle daha da kaynaştırmak için kardeş ettiler. Kardeşlik töreni bitince, tek kalan yalnız Hz.Peygamber ile Hz.Ali idiler.
Hz.Ali:
“Yâ Resûlullah! Ashâbını birbirine kardeş ettin; beni ise yalnız bıraktın” dedi.
Hz.Resûl:
“Yâ Ali! Sen; Mûsâ’ya Hârun ne menziledeyse, bana o menziledesin. Ancak benden sonra Peygamber yok, sen dünyada da benim kardeşimsin, âhirette de” buyurmuşlardır.


Bedir Savaşında Hz.Ali

Medine’ye Hicret’in 2. yılında, Ramazan ayında vuku bulan ve Ebû Cehil ile diğer müşriklerin önde gelenlerinin ölümleriyle sonuçlanan Bedir savaşında, Hz.Ali 25 yaşlarında idi ve İslâmiyet’i koruyanların başındaydı.

Bu savaşta vadideki su kuyuları, daha önce gelen müşrikler tarafından zapt edilmişti. Ashâb da geceleyin susuzluk baş gösterince Hz.Peygamber; “Bize kim su getirir.” buyurdular. Hz.Ali, eline bir kırba alıp hayli uzakta olan su dolu kuyuya vardılar; suyla doldurup sahâbeye ulaştırdılar. Böylece Hz.Ali, Bedir savaşında Kevser sâkiliğinin bir örneğini göstermiş oldu.


Hz. Fatıma ile Evlenmesi

Hicret’in 2. yılının son ayı olan Zilhicce’de Hz.Muhammed, sevgili tek kızı Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’yı, Hz.Ali’ye vererek onu kendisine dâmâd etmiştir.

Hz.Ali’nin, Hz.Fâtıma ile olan evliliklerinden; Hz.İmâm Hasan, Hz.İmâm Hüseyin ve doğmadan düşen, adı Hz.Peygamber tarafından konulan Muhsin ile Zeyneb ve Ümmü Gülsüm dünyaya gelmişlerdir.

Hz.Peygamber’in nesl-i pâk olan soyları “Ehl-i Beyt’i”, Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’den devam etmiştir.


Uhud Savaşında Hz.Ali

Uhud savaşında, müşriklerden sancağı her kim eline aldı ise o kişiler, Hz.Ali tarafından birer birer katledildiler.

Tarih kitaplarında ve Kur’ân âyetlerinde tafsilâtıyla bildirildiği gibi Uhud savaşında müşrikler bozguna uğrayınca; Hz.Peygamber’in bu savaşta, Abdullah bin Zübeyr’in kumandası altına verilen ve bir gediği korumaya memur edilip;

“Her hâlde, yerlerinden ayrılmamaları emredilen okçuların” bozgunu görünce, gânimet hırsına düşmeleri ve yerlerinden ayrılmaları yüzünden, çetin bir bozguna uğrayan İslâm ordusu, Halid bin Velid’in bu gedikten hücumuyla bozulup dağıldı. Abdullah şehit düştü. Hz.Peygamber’in yanlarında, Hz.Ali ile bir kaç kişi kaldı. Ancak Hz.Ali, Hz.Muhammed’e saldıranlarla savaşmadaydı; o gün on altı yara almışlardı. Sonra, ashâbın tekrar Hz.Peygamber’in yanında toplanmaları, Hz.Ali’nin sebâtı sayesinde olmuştur.

Bu savaşta Hz.Ali müşriklerle savaşırken ve Hz.Peygamber’i korurken elindeki kılıcı kırılmış, bunun üzerine Hz.Muhammed kendi kılıcı olan elindeki meşhur “Zülfekâr” adlı kılıcı vermişlerdir. O gün Hz.Muhammed, Hz.Ali için şu meşhur hadisi buyurmuşlardır:

“Lâ fetâ illâ Ali, Lâ seyfe illâ Zülfikâr”
Anlamı: “Ali’den kahraman yiğit yoktur, Zülfikâr’dan üstün kılıç yoktur.”


Mekke’nin Fethinde Hz.Ali

Hicret’in 8. yılı, Ramazan ayında Mekke-i Mükerreme fethedildi. Hz.Muhammed, Ka’be-i Muazzama’nın çevresindeki putları kırdılar; içerisine girip oradaki putları da yerlerinden sökerek dışarıya attılar.

Yüksekteki putların kırılması için Hz.Muhammed, Hz.Ali’ye “Yâ Ali! Omuzlarıma bas çık, şunları indir, kır” diye buyurdular. Hz.Ali, Hz.Muhammed’in omuzlarına basıp putları indirdi. O vakitteki hallerini anlatırken;

“Bana öyle geldi ki, dileseydim göğe ulaşabilirdim” buyurmuşlardır.

ZİYA BABA Karaşar İnanç Eğitim Hayır Vakfı. Tüm hakları saklıdır.

HZ. ALİ'NİN HALİFELİK DÖNEMİ

Hz.Ali, Hz.Muhammed’in ebedi âleme göçüşünden 25 yıl sonra, halifelik makamının başına geçmiştir. Hz.Ali’nin halifelik dönemi 5 yıldır. (Hicret’in 35-40. yılı)

Üçüncü halife Osman’ın katledilmesinden sonra, halifelik makamı yedi gün boş kaldı. Bunun üzerine Hz.Ali’ye başvuruldu; herkes Hz.Ali’ye bey’at etmek istiyordu; çünkü Hz.Ali, Muhammedi ahlâkın, doğruluğun, adâletin bir mümessiliydi. Din ve adâlet; artık bir örtü, bir sığınak olmuştu. Boy gayreti, dünya serveti, yürekleri artıran gözleri ışıklandıran iki mihraktı. Dünya değişmemişti, fakat dünyadakiler değişmişti.

Hz.Ali:
“Size emir olmaya ihtiyacım yok, kimi isterseniz ona bey’at edin, ben de râzı olurum” ve “Bırakın beni, benden başka birini arayın, bulun; çünkü görüyorum ben; bu işin sonunda çok işler var; çok renklere boyanacak bu iş, öyle bir hale gelecek ki yürekler dayanamayacak, akıllar almayacak. Çevre süslendi, delil inkâr edilir oldu. Davetinize uyarsam, biliyorum neye uğrayacağım. Beni bırakırsanız, ben de içinizden biri gibi olurum; kimi emir yaparsanız onu dinlerim, ona itâat ederim; benim size vezir olmam, emir olmamdan daha hayırlıdır sizin için” diyordu.

Sahâbe, Hz.Ali’ye bey’at etmekte ısrar ediyordu. Talha ile Zübeyr de aralarındaydı, diyorlardı ki;

“İnsanlara mutlaka bir imâm lâzım; senden başkasına râzı değiliz biz; İslâm’da en öndesin; Resûlullah’a yakınlıkta senden ileri yok; bu işte senden başka kimsenin hakkı olamaz.”

Evet, hak sahibine gelmişti; Hakkı kabûl edenler vardı; nitekim sonra, Hz.Ali’nin yolunda, Hak yolunda canlarını fedâ ettiler. Fakat Hz.Ali ileriyi görüyordu; ona çekilmek üzere bilenmiş kılıçlar, ona atılmak için hazırlanmış oklar, kınlarından çekilmek, yaylarında gerilmek üzereydi. Ancak başka çare yoktu; Müslümanları da dağınık bırakamazdı.

Hz.Ali’ye bey’at edildikten sonra, Mâlik’ül-Eşter ayağa kalkmış yüksek bir sesle;

“Ey insanlar” demişti; “Bu vasilerin vasisi, Peygamberlere ait bilgilerin vârisi, pek büyük şeylerle sınanmış, zahmet ve meşakketlere katlanmış bir zâttır. Tanrı kitabı, imanına şehâdet eder, Tanrı elçisi, râzılık cennetiyle onu müjdeler. Üstünlükler, onda olgunlaşmış, toplanmıştır. İlk Müslüman oluşunda ve bilgisinde, sonra gelenlerin de bir şüphesi yoktur, evvel gelenlerin de.”

Bey’at tamam olduktan sonra Hz.Ali, kalkıp Tanrı’yı övmüş ve şu hutbeyi okumuştur:

“Gerçekten ulu ve üstün Allah, doğru yolu gösteren bir kitap indirmiştir; o kitapta hayrı, şerri apaçık bildirmiştir. Hayrı yapan şerri bıraksın. Noksan sıfatlardan arı olan Allah’ın farzlarını yerine getirin de, cennete müstahak olun. Şüphe yok ki Allah, haram olan şeyleri, kötü olduğundan haram etmiş, bu sûretle bütün Müslümanlara, bir üstünlük vermiş, Müslümanların haklarını; doğru özlü, doğru sözlü olmak ve Allah’ı bir bilmekle kuvvetlendirmiştir. Bil ki Müslüman; elinden, dilinden diğer Müslümanların emin oldukları kişidir.”


Hz.Ali’ye Karşı ilk Fitne Başlıyor

Hz.Ali, halife olur olmaz Muâviye’yi Şam Vâliliğinden azletti. Sonra da diğer şehirlerin Vâlilerini değiştirdi. Hz.Ali’nin devlet hazinesini halka eşit olarak dağıttırması, bazılarına en ağır gelen bir işti.

Bunlardan birisi; “Ey mü’minler emiri”dedi. “Bu, dün benim kölemdi, bugün onu âzâd ettim; ona ne verdiysen bana da onu verdin” demişti.

Hz.Ali; “Evet” buyurdu; “Sana ne kadar verdiysem, ona da o kadar verdim.”

Talha, Zübeyr, Abdullah ve Mervan’la Kureyş’ten bazı kimseler de buna râzı olmadılar. Bunlardan birisi;“Önceki halifenin verdiği gibi vermezsen, seni bırakır, Şam’a gider, Muâviye’ye katılırız” dedi.

Talha, Zübeyr ve Abdullah da memurlara;“Bunu siz mi yapıyorsunuz, mü’minler emiri mi?” diye sordular. Memurlar; “Biz” dediler; “Onun emri olmadan bir şey yapamayız ki” cevâbını aldılar. Bunun üzerine Hz.Ali’yi aradılar ve aralarında şu konuşma geçti.

Talha, Zübeyr, Abdullah üçü birlikte:

“Bizim, Hz.Resûlullah’a yakınlığımız var; İslâm’ı ilk kabul edenlerdeniz; savaşlarda bulunduk. Senden önceki iki halife böyle vermezdi, bizleri üstün tutardı; sen ise bizi herkesle bir tutuyorsun.”

Hz.Ali:
“-Benden önce mi Müslüman oldunuz?”

“-Hayır; sen ilk Müslümansın; ancak Resûlullah’ın boyundanız, ona yakınlığımız var.”

“-Benden daha mı yakınsınız?”

“-Hâşâ, Onun senden daha yakını yok. Fakat ona uyduk, müşriklerle savaştık.”

“-Benim kadar mı savaştınız?”

“-Hâşâ, senin gibi savaşan yoktur.”

“-Andolsun Allah’a, benimle işçimin arasında bile bir fark gözetmem ben” buyurdular.

Ertesi gün üçü birlikte, paylarına düşen parayı almadılar. Hz.Ali’yi kınamaya koyuldular.

Bu sırada Şam’da Vâli olarak bulunan Muâviye, üçüncü halifenin kanlı gömleğini mihrâba astırmış onun altında oturuyor ve eşinin kesilmiş parmaklarını Şamlılara gösteriyor; gözlerinden yaş çıkmadan hıçkırıyor, işin aslını bilmeyen Şamlıları ağlatıyor, Hz.Ali’den öc almaya yeminler ettiriyordu. Böylece yeni bir “Devr-i cehâlet” başlıyordu.


HALİFELİK DÖNEMİNDE YAPILAN SAVAŞLAR



Cemel Savaşı

Hicret’in 36. yılında Cemel savaşı yapıldı. Hz.Ali, bu savaşta bizzat savaşa girmiş, saflar yarmış, erler öldürmüştü. Savaştan sonra tellâllar çıkarmış;

“Kaçanların ardına düşülmemesini, evlere girilmemesini, kimsenin silahına, elbisesine, malına dokunulmamasını, silahını bırakanın, evine kapananın amânda olduğunu” bildirmişti.

Bu savaşta onbin kişi ölmüştü. Hz.Ali savaştan sonra genel af ilân etti. Bu savaştan sonra Basra’lılar, kendisine bey’at ettiler.


Sıffıyn Savaşı

Cemel savaşından sonra Hz.Ali, Hicret’in 36. yılında Kûfe’ye hareket ettiler. Oraya varınca bir eve konuk oldular. Biraz dinlendikten sonra mescide varıp, orada toplanan Kûfe halkına minberde; “Allah’a hamd-ü senâ, Resûlullah’a ve soyuna salât-ü selâmdan” sonra şu hutbeyi okudular:

“Ey Kûfeliler, gerçekten de Müslümanlıkta üstünlüğünüz var; onu değiştirmediniz, bozmadınız. Sizi gerçeğe çağırdım, geldiniz; kötü işleri bırakıp iyiliğe koştunuz. Ancak hevâ ve hevesinize kapılmanızdan, elde edilmesi güç isteklere kapılmanızdan korkuyorum. Hevâ ve hevese kapılmak, insanı gerçekten saptırır, olmayacak isteklere kapılmak adama âhireti unutturur. Bilin ki dünya, gittikçe elden çıkmaktadır; âhiret geldikçe yaklaşıp çatmaktadır. Her ikisinin de evlâdı var; siz âhiret evlâdı olun.

Bugün iyi işlerde bulunmaya fırsat var; sorgu-suâl yok. Yarın ise sorgu-suâl var; iyi işlerde bulunmaya fırsat yok. Hamdolsun Allah’a ki dostuna yardım etti; düşmanını alt etti. Gerçeğe yardım edenleri yüceltti, sözünden dönenleri alçalttı.
Allah’tan çekinin; Peygamberinizin «Ehl-i Beyt’in»den olup, Allah’a itaât edenlere itaât edin. Onlar Allah’a itaât ettikçe, itaât edilmeye herkesten fazla lâyıktır. Oysa ki halkın bir kısmı, şerefimizle şeref bulduğu halde emrimize karşı durdular, cezalarını da gördüler; daha da görecekler. İçinizden bana yardımdan çekinenlerin, sözlerini tutmayın; onlarla görüşmeyin, görüşürseniz gerçeğe çağırın onları da, Allah bölüğüne uysunlar.”

Hz.Ali, Kûfe’ye yerleşince Muâviye’ye mektuplar yazdı; elçiler gönderdi, bey’at etmesini, Müslümanlar arasına nifak sokmamasını istedi, elinden geleni yaptı.

Fakat Arap İmparatorluğu sevdasına düşmüş olan, gözünü saltanat hırsı bürümüş, gönlünü Hâşimilere düşmanlık kini kaplamış bulunan Muâviye’ye hiçbir tesiri olmadı.


Üveys’ül-Karani’nin Hz.Ali’ye Bey’atı ve Şehit Oluşu

İbn-i Abbâs diyor ki:
Hz.Ali, Sıffıyn savaşında;“Bana bugün, ölüm üzerine bey’at etmek üzere Kûfe tarafından şu kadar kişi gelecek” buyurdular. Onlar gelmeye, ben de saymaya başladım. Buyurdukları sayıdan bir kişi eksik çıktı. Ben düşünceye dalmıştım ki; aba giymiş, uzun boylu, güler yüzlü, elinde bir kılıç, başında keçeden bir külâh bulunan heybetli biri geldi.

Hz.Ali’ye selâm verip, “Elini uzat, bey’at edeyim” dedi. Hz.Ali; “Ne üzerine bey’at edeceksin” diye sordular. “Emrini dinlemek, sana itâat etmek, şehit oluncaya, yahut Allah seni üst edinceye kadar savaşmak üzere” dedi.

“Adın ne?” dediler; “Üveys” dedi. “Üveys’ül-Karani sen misin?” diye sordular.

“Evet”dedi.

Hz.Ali; “Allahu Ekber” buyurdular:

“Habibim Resûlullah’tan işittim; Ümmetinden Üveys’ül-Karani adlı birine ulaşacağımı, onun Allah’ın ve Resûl’ünün bölüğünden olduğunu, benim önümde şehit olacağını, Rabia Mudar boylarına mensûb olanlar kadar çok kişinin, onun şefâatıyla cennete gireceğini bana bildirdiler.”

Bu sıradaydı ki, Muâviye ordusundan deveye binmiş biri, Hz.Ali’nin ordusuna yaklaşıp; “Üveys sizin aranızda mı?” diye bağırdı. “Evet” dediler. “Resûlullah’tan duydum; «Üveys’ül-Karani, tâbilerin en hayırlısıdır» buyurmuştu” deyip geldi ve Hz.Ali’ye tâbi oldu.

Sonra Üveys’ül-Karani bir ip istedi, verdiler; o iple sıkıca belini bağladı; meydana çıktı, savaştı, şehit olup Rabbine ulaştı…

Ondan sonra meydana çıkan Ammâr, doksan yaşını aşmış bir ihtiyardı. Ammâr, Hz.Peygamber’in vefâtından sonra, Hz.Ali’ye uyan dört kişiden biriydi. Ammâr, Bedir savaşında da bulunmuş ve sahâbedendi.

Ammâr; “Bugün, bu savaştan üstün bir ibâdet bulsaydım onunla meşgul olurdum” diyordu.

Ammâr bu arada hem düşmana hücum etmekte, hem de;

“Rabbim uludur, gerçektir, gerçeği söylemiştir. Rabbim sen benim şehit olmamı yakınlaştır; şehit olarak ölmeyi çok isterim ben, çok severim ben” demekte ve “Nerde Rabbinin râzılığını dileyen? Nerde malından oğlundan geçip, Allah râzılığını isteyen? Cennete, cennete” diye halkı savaşa teşvik ediyordu.

Savaşırken Utbe oğlu Hâşim’e rastladı; “Hadi Hâşim, anam babam fedâ olsun sana; hadi, hücum et düşmana” dedi.

Sonunda Ammâr savaş meydanında savaşırken bir fırsatını bulup onu yaraladılar, yere düştü. İbn-i Cevn, mübarek başını kesip Muâviye’ye götürdü. Amr oradaydı, o bile dayanamadı, çünkü Hz.Peygamber’den; “Ammâr’ı öldüreni cehennemle müjdelerim” hadisini duymuştu ve “Öldürenlere cehennemle müjde olsun” dedi.

Muâviye:

“Onu biz öldürmedik ki” dedi; “Onu buraya getiren Ali öldürdü.”

Bu sözü duyan Hz.Ali;

“O halde” buyurmuştu; “Hz.Hamza’yı da Uhud savaşına götüren Hz.Muhammed, hâşâ öldürdü.”

Ammâr’ın şehâdeti gerçeği meydana çıkarmıştı; Muâviye ve kendisine uyanlar isyâncılardı. Bu yaşanılan olaylar üzerine Hz.Ali taraftarlarının mânevi kuvveti arttı, karşısındakiler de şaşkına döndüler.


Kur’ân-ı Kerim’in Yaprakları Mızraklara Takılıyor

Savaş tam kazanılmak üzere idi. Bu sırada Muâviye şaşkın bir halde Amr’a:

“Ne yapacağız?” dedi.

Amr:

“Senin adamların, onun adamlarına dayanamaz; sen de ona denk değilsin. O Allah için savaşıyor sen ise bambaşka bir maksatla dövüşüyorsun. Onları Allah kitabına çağır; bu kitap aramızda hükmetsin de; Kur’ân’ları mızraklara bağlat. Ali ordusuna uzatsınlar; ey Iraklılar, Allah için dullara, yetimlere acıyın; bu aramızdaki Allah kitabı diye bağırsınlar; umarım ki ordusunda fikir ayrılığı çıkar” dedi.

Muâviye hemen emretti, denileni yaptılar. Hz.Ali’nin ordusunda bir gürültüdür koptu. “Allah’ın kitabına kılıç çekemeyiz” diyenlerin sesleri yükselmişti. Hatta ilerde savaşan Mâlik’ül-Eşter’i çağırmasında Hz.Ali’ye ısrar edenler; “Çağırmazsan seni düşmanına teslim ederiz” diyenler oldu.

Hz.Ali, Mâlik’ül-Eşter’e haber gönderdi. Mâlik’ül-Eşter gelince; onlara acı sözler söyledi. Fakat iş işten geçmişti artık; kara taassup haksızlığa, zulme eş olmuştu; iki kara kuvvet el ele vermişti.

Bu sırada Muâviye’den, Hz.Ali’ye bir mektup geldi.

Muâviye diyordu ki:

“Bu iş sürdü gitti, bunca kan döküldü, bundan sonra olacaklar, olanlardan da korkunç görünmede. Sen de kendini haklı görüyorsun, ben de kendimi haklı görüyorum. Bu işi Allah’ın hükmüne bırakalım. Sen bir hakem tayin et, ben de bir hakem tayin edeyim; bunlar Allah kitabına göre aramızda hükmetsinler.”

Hz.Ali, bu mektuba verdiği cevapta:

“Ben, senin ne olduğunu bilirim, maksadın Allah kitabına uymak değildir; fakat sana değil, Allah'ın kitabına onun hükmüne uyuyorum” diyordu.

Bu sıralarda sonradan Hârici olan Kays oğlu Eş’as, Muâviye’nin yanına gitti, onunla görüştü; maksadını anladı. Eş’as ve sonradan Hz.Ali aleyhine dönenler; “Ebû Mûsâ’l-Eş’ari’yi hakem yaptık” dediler. Hz.Ali ise, Abbâsoğlu Abdullah’ın hakemliğini istiyordu; bunu kabul etmediler. Bunun üzerine Hz.Ali; “Eşter’i gönderelim” buyurdu. Eş’as, “Zaten bizi o ateşe attı” dedi ve Hz.Ali ne dediyse kabul etmediler.

Bunun üzerine Hz.Ali;

“Benim, beni dinlemeyenlere hükmüm yok” buyurdu.

Bütün bu olaylardan da anlaşılacağı gibi, Hz.Ali’nin yanında savaşta bulunan topluluktaki insanlar, dört bölüktü.

Birinci bölük: Can gözleri açık, ihlâsları tam, inançları sarsılmaz, sözleri özleriyle bir, onun derecesini ve hakkını adam akıllı bilen ve onun için can vermeyi canlarına minnet sayan kişilerdi. Fakat bunlar azdı. Eşter bunların başındaydı.

İkinci bölük: Yürekten ona bağlı olan, fakat hileye kanan, yaşayışa bağlanan, ölümden korkan bölüktü.

Üçüncü bölük: Yüreklerinde ona karşı ihlâs ve sevgi taşımayan, yalnız kalabalığa katılan, hileye kapılan kısımdı. Hâfızlar bu kısımdandı. Onlar Kur’ân okuyorlar, fakat hükmünü tutmuyorlar, bilmiyorlardı. İbâdet ediyorlardı, fakat yürekleri kararmıştı, maksatları gösterişti. Bu bölükteki insanlar, yalnız Hz.Ali’nin zamanında değil, her zamanda Müslümanlığa ve insanlığa en büyük kötülükleri yapan tayfa olmuşlardır.

Dördüncü bölük: Eş’as ve onun gibi olanlar, yani münâfıklardı. Bunlar Hz.Ali’ye zorla uymuşlardı. İçlerinde ise Hz.Ali’ye karşı büyük bir kinleri vardı.
Sıffıyn savaşı yedi-sekiz gün, gece-gündüz sürmüştü. Bu savaşa katılan Hz.Ali’nin ordusu doksan bin, Muâviye’nin ordusu ise seksenbeş bin kişiydi. Savaş sonucunda Hz.Ali’nin ordusundan yirmibeş bin er şehit olmuştu. Muâviye’nin ordusundan ise kırkbeş bin kişi öldürülmüştü. Bu savaşta Hz.Ali’nin bayrağı kırmızı, Muâviye’nin bayrağı siyah renkteydi.


Hakemler Olayı

Hakemler Hicret’in 37. yılı Şaban ayında, Dûmet’ül-Cündül’de bir araya geldiler. Hz.Ali tarafının hakemi olan Ebû Mûsâ, oraya dörtyüz kişiyle gelmişti. Muâviye tarafının hakemi olan Amr’da dörtyüz kişiyle gelmişti. Ve görüşmeye başladılar.

Ebû Mûsâ, Amr’a:

“Bu ümmetin arasını bulmak istiyorsak” dedi. “Ömer’in oğlu Abdullah’ı halife yapalım; o hiçbir fitneye karışmadı.”

Amr:

“Sende biliyorsun” dedi. “Osman zulümle öldürüldü; onun velisi olan Muâviye kanını istemekte; bu bakımdan hilâfete en lâyık olan o.”

Ebû Mûsâ, Abdullah’ın halife olmasında ısrar etti.

Amr:

“Öyleyse benim oğlum Abdullah’ı halife yapalım” dedi.

Ebû Mûsâ:

“Oğlun gerçekten de dürüst bir adam; fakat sen tuttun onu, fitnenin ta içine attın. Bu işin çıkar yolu Ali’yi de, Muâviye’yi de halifelikten azledelim. Müslümanlar danışsınlar, görüşsünler, kimi isterlerse tayin etsinler” dedi.

Amr:

“Tamam” dedi. “Re’y dediğin de budur işte.”

Mescide gittiler. Amr:

“Sen Müslümanlıkta benden üstünsün; önce sen minbere çık” dedi.

Ebû Mûsâ, minbere çıktı. Halka:

“Biz” dedi. “Bu işe çıkar yol olarak Ali’yi de, Muâviye’yi de halifelikten azletmeyi uygun bulduk. Ben Ali’yi de, Muâviye’yi de azlettim. Siz kimi isterseniz halife yapın.”

Ebû Mûsâ minberden inince, Amr çıktı ve halka dedi ki:

“Ebû Mûsâ’nın sözlerini duydunuz; O, kendisini hakem tayin eden Ali’yi halifelikten azletti, ben de Ali’yi azlettim. Beni hakemliğe tayin eden Muâviye, Osman’ın velisidir; onun kanını istemektedir. Halk içinde onun yerine geçmeye en lâyık olan kişi Muâviye’dir. Muâviye’yi halifeliğe tayin ettim.”

Ebû Mûsâ, bu sözleri duyunca:

“Ne yaptın sen” dedi. “Allah sana başarı vermesin, beni aldattın; sen bir köpek gibisin.”

Amr, bu sözlere şöyle karşılık verdi:

“Sen de kitaplar yüklenmiş bir eşek gibisin.”

Bu olay karşısında halk birbirine karıştı; Ebû Mûsâ’ya lânet edenler oldu.

İbn-i Abbas:

“Ona değil” dedi. “Onun hakem olmasında ısrar edenlere lânet etmek gerek.”


Hâriciler Olayı

“Hüküm ancak Allah’ın” diyorlardı.

Hz.Ali, bu sözü duyunca;

“Doğru söz, ama o sözle bâtıl murâd edilmede” buyurmuştu.

Hâriciler, Kûfe civarında toplanmışlardı. Hz.Ali, Hâricilere nasihat etmesi için önce Abbasoğlu Abdullah’ı göndermişler ve sonra da kendisi de giderek onlara öğütler vermişlerdi. Bunun üzerine bir kısmı hatasını anladı ve Hz.Ali’ye katıldı. Bir kısmı ise; “Hakemi kabul etmekte biz yanlış hareket ettik; suç işledik, tövbe ettik; sen de tövbe edersen ne âlâ; etmezsen seninle savaşırız” diyordu. Diğer bir kısmı ise “Müslümanlara da insanlara da ancak Allah hükmeder” diyor, başka bir emirin bulunmasını istemiyordu.

Hâriciler, Kûfe’ye yakın Nehrevan’da toplanmışlardı. Oradan bir Müslüman geçerse öldürüyorlar, bir Mûsevi yahut Hıristiyan geçerse dokunmuyorlardı. Çünkü onlarca; “Müslüman olmayanlar, vergi vermekle amân altına girmişlerdi; Müslümanlar ise Müslümanlıktan çıkmışlardı.”

Hâriciler, kendilerinden başkalarını Müslüman saymıyorlardı. Ebû Bekir’le Ömer’i seviyorlar, Osman’ı son olaylara, Hz.Ali’yi de hakemi kabûlüne kadar tanıyorlardı. Oysa ki Sıffıyn’de; Hz.Ali’yi hakem tayinine, Muâviye’nin isteğini kabule, zorlayanlar bunlardı.

Bütün bu olaylar olurken Muâviye, Osman’ın kanını bahane ederek, Hz.Ali aleyhine her türlü fitne ateşini alevlendiriyordu. Dahlâk adlı biri Kûfe civarına kadar geldi; Muâviye’nin emriyle oraları yağma etti, yolda hacıların neleri varsa zaptetti, bazılarını öldürdü.

Bu olaylar üzerine Hz.Ali, tekrar Muâviye’nin üstüne gitmeden Hâricileri tenkil etmek lüzumunu duydu. Onlara adam gönderdi, öğütler verdi ve gönderdiği adamlarından biri Nehrevan’da bir yere Hz.Ali’nin vermiş olduğu bayrağı dikti. “Bu amân bayrağıdır; altına gelen, Medine’ye giden, Küfe’ye dönen amândadır” diye bağırttı. Bayrak, Hâricilerin mânevi kuvvetlerinin kırılmasına sebep oldu. Dağılan dağıldı; dört bin kişiydiler, iki bin sekiz yüz kişiye indiler. Ve sonunda; “Gericiliğin, bilgisizliğin mücessem örnekleri olan bu Hâriciler grubu”, Hz.Ali’nin kılıçları altında kaldılar. Yapılan bu savaşta Hz.Ali tarafından da 9 kişi şehit olmuştu. Savaş ikindiden gün batıncaya kadar sürmüştü. Hz.Ali, Hâriciler’den dört yüz yaralıyı Kûfe’ye gönderip, bunlara yaraları iyileşinceye kadar bakmalarını, sonra bırakmalarını emretti.

Bu sırada Muâviye’nin emriyle gönderdiği adamlar, zulümlerini her tarafta gösteriyorlar ve geçtikleri köyleri, kasabaları yakıp yıkıyorlar, mallarını yağma ediyorlar, nerede Ali taraftarı bulursa öldürüyorlardı. Bunlardan birisi de Muâviye’nin emriyle gönderdiği Büsra bin Ertat tarafından, Yemen’e yapılmıştır. Bu adam gönlünde acımak duygusunu taşımayan birisiydi. Bu kişi Yemen’de, Medine’de, Mekke’de çok ev yıkıp yakıp, nerede Ali taraftarı bulursa, Muâviye’nin emriyle öldürmüştü.

“Ehl-i Beyt” ve Hz.Ali düşmanı olan Muâviye; Hicaz’da, Yemen’de tam otuz bin kişiyi “Ali dostu”, “Muhammed-i Âl-i’nin, «Ehl-i Beyt’i»nin dostu” diye öldürtmüştü.

Hz.Ali ile “Ehl-i Beyt’e”, bu kadar düşman olan Mûaviye hakkında kısaca bilgi vermek gerekirse:

“Muâviye’nin yaptıkları olayları tarih kitaplarından okuyup görüyoruz ki, sonradan halifeliğini ilan eden Şam Vâlisi Muâviye; akıllı, zeki, ama hilekâr, düzenbaz ve kurnaz bir adamdı.

Muâviye, düşmanlarını elde etmek için her türlü araca baş vuruyor ve tatlı dili, para siyâseti, memuriyet vaadi ile düşmanlarını elde etmeyi başaramayınca; onları öldürtmekten, hatta zehirletmekten hiç kaçınmaz biriydi. Diri diri toprağa gömdürmekten hiç çekinmezdi. Onun devrinde ve ondan sonra özellikle 80 yılı aşkın zaman içinde, Emevi halifelerinin saltanatlarında hep böyle olmuştur.

Yalnız özel meclislerde değil; camilerde, mescidlerde bile özellikle Cuma namazlarından önce hutbelerde, cemâati müslimin karşısında; başta Hz.Ali olmak üzere Hz.Peygamber’in bütün sülâlesi aleyhinde küfürler ediyor ve ettiriyordu. İtiraz edenleri kılıçtan geçiriyordu. Hz.Ali’yi sevenlerin büyük bir kısmı camilerden bu yüzden uzaklaşmak zorunda kaldılar.”

Halbuki Hz.Peygamber efendimiz:

“Her kim Ali’ye küfrederse bana küfretmiş olur, bana küfreden Allah’a küfretmiş olur” buyurmuşlar, “Bu işi yapanın şirk ehli olacağını” bildirmişlerdi.
Muâviye’nin yaptıkları; küfür, zındıklık, dinsizlikten başka bir şey değildi. Ne yazık ki bazı kişiler Muâviye’ye; “Müctehid süsü vermişler ve cinayetlerine ictihâd etti” demişlerdir. Hiç şüphe yok ki bunları yazanlar tarafsız değillerdi. Bugün aklı başında, okumuş ve tarihi anlamış bir Türk, bir Müslüman hiç şüphesiz ki, onun “Ehl-i Beyt’e” yaptıkları zûlümlerinden dolayı lânet eder.

Çünkü Allah, zalime lânet hakkında Kur’ân-ı Kerim’deki bazı âyetler de şöyle buyuruyor:

“Allah’a kendiliğinden yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerinin huzûruna getirilirler, şahitler «Rableri namına yalan söyleyenler işte bunlardır» derler. Haberiniz olsun ki Allah’ın lâneti zalimlerin üzerindedir.” (Hûd 18. âyet)

“İnandıktan, Peygamber’in gerçek olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine de açık hüccet geldikten sonra kâfir olanları Allah nasıl hidâyete erdirir? Allah zalim ve kâfirleri hidâyete erdirmez.” (Âli İmrân 86.âyet)

“İşte onların cezaları, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların lânetleri üzerlerine olmaktır.” (Âli İmrân 87.âyet)

Ne yazık ki, rakibini ezmek için; yazılı fikirlerini, yalan düşüncelerini öne sürerek milleti aldatanlar her zaman olmuştur.

ZİYA BABA Karaşar İnanç Eğitim Hayır Vakfı. Tüm hakları saklıdır.

HZ. ALİ'NİN ŞEHADETİ

Hicret’in 40. yılı Ramazan ayı gelmişti. Hz.Ali, Muâviye’nin üzerine yürümek için hazırlık yapmakla meşguldü.

Taberi ve İbn’ül-Esir, Hz.Ali’nin şehâdet sebebini şöyle anlatır:

Mülcemoğlu, Haccâc ve Temim boyundan Amr;

“Halkın kurtulması için, Hz.Ali’nin, Muâviye’nin ve Âsoğlu Amr’ın ortadan kaldırılması” gerekli olduğu kanâatine vardılar. Bu işi yapacak kişilerin üçüde Hâricilerdendi.

Mülcemoğlu Hz.Ali’yi, Haccâc Muâviye’yi, Amr da Âsoğlu Amr’ı, öldürmeye karar verdiler. Ramazan ayının 18. günü sabah namazında işlerini başaracaklardı.
İbn-i Mülcem Kûfe’ye geldi, mezhepdaşlarıyla buluştu; fakat yapacağı işi kimseye açmadı. Mülcemoğlu bir gün, mezhepdaşlarından birinin evinde pek güzel bir kadın gördü, vuruldu adeta. Kadına evlenme teklifinde bulundu.

Kuttame adındaki kadın:

“Benim mehrim pek ağır” dedi. “Üçbin dirhem vermedikçe bir köle ve halayık satın alıp bağışlamadıkça ve Ali’yi öldürmedikçe sana varmam ben” demişti.

Mülcemoğlu:

“İlk iki şartı kabul ederim” dedi; “Fakat Ali’yi öldürmek elimden gelmez benim.”

Kadının; babası ve kardeşi, Nehrevan da öldürülen Hâricilerdendi. “İmkânı yok” dedi. “Ali öldürülmedikçe yüreğim soğumaz benim. Ben sana yardımcı bulurum.” dedi. Mülcemoğluna, Şebib ve Verdan’ı tanıştırdı; bunlar da Mülcemoğluna yardım edeceklerdi.

Mülcemoğlu, daha önce Hz.Ali’ye bey’at edilirken, bey’at etmek istemiş, Hz.Ali onu iki kere reddetmişti. Hz.Ali, üçüncüsünde mübarek elleriyle başlarına ve sakallarına işaret buyurarak; “Buradan akacak kanla şunu boyayacak kişiyle ne işim var benim” demiş ve şu iki beyiti okumuşlardı:

“Ölüm gelip çatınca kuşan kemerini sen; seninle buluşunca telâşa düşme, dayan.
Ölüm, mahallene kondu mu, acıklanma, sızlanma dayan.”

Hz.Ali, zaten yaşamaktan bıkmıştı. “Allah’ım, sen beni bunlardan hayırlısıyla buluştur, bunlara da kötü birini musallat et” diye duâ etmişti.

Hz.Ali, bir gece Hz.İmâm Hüseyin’in, bir gece Cafer-i Tayyâr oğlunun evinde kalıyor, üç lokmadan fazla bir şey yemiyor; “Allah’ıma boş karınla temiz olarak kavuşmam daha sevimlidir bence” diyordu.

Ramazan ayının 18. günü, Hz.Ali evden çıkarken Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’e hediye olarak getirilmiş olan ördekler gagalarıyla eteğini tutmuşlardı.
Hz.Ali, onları kovalayanlara; “Bırakın” buyurmuştu; “Onlar ağlayanlardır; seher çağında da kader, yerini bulur.”

Hz.Ali; “O gece Hz.Resûlullah’ı rûyada gördüğünü” de bildirmiş, şehâdete tam hazırlanmıştı.

Mescide giren Hz.Ali:

“Namaz, namaz” diye uyuyanları uyandırmağa başlamıştı ki; Şebib bir kılıç salladı; fakat kılıç mescidin kapısına geldi. Bunun üzerine önceden gelip mescide gizlenen Mülcemoğlu:

“Yâ Ali! Hüküm ancak Allah’ındır” diye bağırarak Hz.Ali’nin mübarek başlarına bir kılıç vurdu. Kılıç, Hendek savaşında Amr’ın yaraladığı yere geldi; imâme yarılmış, kılıç mübarek başlarına gömülmüştü.

Yere düşmüştü Hz.Ali; “Andolsun Kâ’be’nin Rabbine” buyurmuştu. “Kurtuldum” dedi.

Suikastçılar kaçıyorlardı; kaçarken de bağırıyorlardı:

“Emir’ül-mü’minin şehit edildi!...”

Şebib’i birisi yakaladı, kılıcını elinden aldı; fakat o, atik davrandı, kurtulup evine sığındı. Sesi duyan halk birbirine karışmıştı. Şebib’in amcasının oğlu, o gece Şebib’de konuktu. “Hârici” değildi bu zât. Şebib’in telaşını görünce; “Yoksa” dedi, “Mü’minler emirini sen mi öldürdün?”

Şebib:

“Hayır” diyecekken “Evet” dedi; o da kılıcını çekip Şebib’i öldürdü.

Mülcemoğlu’nu da birisi yakaladı, sürüyerek mescide götürdü. Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin ile yakınları mescide girdikleri zaman, Hz.Ali’yi mihrabın önünde yerden toprak alıp; “Ondan yarattık sizi, yine oraya iâde edeceğiz; ordan çıkaracağız bir kere daha sizi” meâlindeki âyeti okuyup, yarasına basıyor buldular. (Tâhâ 55. âyet)

Hz.Ali’yi yaralı halde eve götürdüler. Yaranın şiddetinden, evdekilerin kimi kendinden geçiyor, kimi kendine geliyordu. Hz.Ali bir aralık mübarek gözlerini açıp başucundakilere bakarak şöyle buyurdu:

“En güzel, en yüce arkadaşa, en hayırlı konağa, en güzel huzûr ve istirahat yerine gidiyorum.”

Sonra Mülcemoğlu’nu, elleri bağlı olarak Hz.Ali’nin yanına getirdiler.

Hz.Ali:

“Ey Allah’ın düşmanı” dedi, “Ben sana iyilik etmedim mi?”

Mülcemoğlu:

“Evet” dedi, “İyilik ettin.”

Hz.Ali:

“Peki” dedi, “Bu yaptığın ne?”

Mülcemoğlu:

“Kılıcımı kırk sabah biledim, Allah’tan, onunla halkın en kötüsünü öldürmesini diledim.” dedi.

Hz.Ali:

“Sende onunla öldürüleceksin; halkın en kötüsü, görüyorsun ki sensin” buyurdu ve yanındakilere dedi ki:

“Bunu götürün, hapsedin, eziyet etmeyin, aç bırakmayın; siz ne yiyor, içiyorsanız buna da onu verin. Ben sağ kalırsam ne yapacağımı bilirim; ölürsem, o bana bir kılıç vurdu; siz de onu bir vuruşta öldürün; ama Allah’ın sizi bağışlamasını da istemez misiniz?”

Hak’ka kavuştuğu gece Hz.Ali’ye bir bardak süt sunmuşlardı. Yarısını içtikten sonra bardağı verdi; “Bunu” dedi; “O esirinize götürün, onu sakın aç bırakmayın.”

Sütü Mülcemoğlu’na götürdüler; “Zehirlidir” diye içmedi. Bu olayda, adâletle-zulüm, imanla-imansızlık, yücelikle-alçaklık, faziletle-hıyânet; bir bardak sütle tarihe, insanlık tarihine geçti.

Hz.Ali Emir’ül-mü’minin, Ramazan ayının 21. gecesine kadar yaşadılar. Hz.Ali bu fâni dünyadan göçmeden önce, oğlu Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’i yanına çağırdı; onlara vasiyyetini yazdırdı ve imâmlık emanetlerini Hz.Hasan’a teslim etti.

Hz.İmâm Ali, Hicret’in 40. yılı (Milâdi 661) Ramazan ayının 21. gecesi, Hak’ka vuslat etmiştir. Hz.Ali Hak’ka kavuştuğunda 63 yaşında idi. Türbesi Necef şehri-IRAK’tadır.

En doğrusunu Allah bilir.

ZİYA BABA Karaşar İnanç Eğitim Hayır Vakfı. Tüm hakları saklıdır.

HZ. ALİ'NİN VASIFLARI VE FAZİLETLERİ

Hz.Peygamber buyuruyor :
“Tamam insanlar ve cinler, senin faziletlerini tamamlayamazlar, öyle ise biz nasıl onun faziletlerini tamamlayabiliriz.”

Tarihler boyunca yazan, ünlü müfessirler naklediyorlar ki:
“Eğer denizler mürekkep, bütün ağaçlar kâlem olsa, Âdem oğulları yazıcı olsalar, cin tayfası da hesap tutsalar; Yâ Ali, senin faziletlerini tamamlayamazlar.”

Yine müfessirler diyor ki:
“İmâm-ı Ali’yi seven saadete erişmiştir, ona düşman bulunan şaki’dir, her türlü günahı işleyen hayduttur. İmâm-ı Ali’yi sevmek imandan gelir, ona düşmanlık küfür ve nifâktandır.”

Hz.Ali; Kerem sahibi, cömert, âli-cenâb, âdil, ziyadesiyle merhametli, re’y ve tedbir sahibi, asla doğruluktan ayrılmaz; hıyânet, kin, garez, gizli husûmet bilmez, gıll ü gışştan âzâde, güler yüzlü, mizah ve lâtifeyi sever, cesur, şecâat sahibi, fevkalâde fasâhât ve belâgata ve telâkat-i lisana mâlik; edib, şair ve zamanın bütün ilmine vakıf bir zât olup, batını ilimle de mücehhez idi.

İslâm olarak doğan, dâvete ilk uyan ve erkeklerden ilk Müslüman olan, Hicret’ten önce ve Hicret gecesi, canını Hz.Resûlullah’a fedâ etmeyi, şükür secdesine kapanarak kabûl eden; Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te ve yapılan bütün savaşlarda, İslâm’ı yücelten, Hayber’i alan Hz.Ali’dir.

Hz.Peygamber’i yıkayan, defneden ve ancak İslâm’ın bölünmemesi için sabreden, Hz.Ali’dir.

Kendisinden önceki o makama geçenlerin sayısız mal varlıklarına karşı, halifeliğinde; Şam ülkesinden başka, bütün İslâm diyarına hüküm yürüten, fakat Hak’ka kavuştuğunda ancak dört yüz dirhemi olan Hz.Ali’dir.

Geçiminde kendini taklide kalkışana; “Ben mü’minlerin emiriyim; onların en yoksulunun geçindiği gibi geçinmek zorundayım” buyuran, kışın ısınmak için sırtına attığı köhne kadife parçasını bile, “Beyt’ül-mâl”den almayıp, Medine’den getirten Hz.Ali’dir.

Kuru ekmeği yemeye çalıştığını görüp şaşıranlara; “Hz.Resûlullah bundan daha katısını yerdi” diyen Hz.Ali’dir.

Hz.Ali ancak ulvi fikir, prensip ve kutsal dava için, doğruluk uğruna cenk ederdi. Hatta icap ettikçe İslâmiyet için, Hz.Peygamber için, canını fedâ etmekten katiyyen çekinmezdi.

Hz.Ali, binlerce insan kendisine tâbi olduğu halde, hilâfet makamına geçmek için kılıç çekmedi, yani Zülfekâr’ını kullanmadı. Zira o sabırlı bir kahraman, fedakâr bir cengaverdi ve feragat sahibi idi.

Hz.Ali, tek İslâmiyet sarsılmasında, varsın kendi sarih hakkı çiğnensin diye düşünüyordu.

Hz.Ali ne mala, ne mevkiye, ne makama ve ne de dünyaya önem vermezdi. Katiyyen ihtirâs sahibi değildi.

Hz.Peygamber; “Ben Kur’ân’ın inişi üzerinde, onu kabul ettirmek için savaşmadayım; Ali ise onun te’vili için, hükmünün gereğini bildirmek için savaşır” buyurmuşlar; “O’nun, bey’atinden dönenlerle, gerçekten sapıp zulmedenlerle ve ok yaydan çıkar gibi dinden çıkanlarla savaşacağını” söylemişlerdir. Hz.Ali de bunu, Hz.Resûl’den rivâyet etmiştir.

Hz.Ali; Cemel savaşında bey’atinden dönenlerle, Sıffıyn savaşında gerçekten sapıp zulmedenlerle, Nehrevan savaşında da dinden dönenlerle savaşmıştı.
Hz.Ali en yüce makam olan şehâdet makamına ermiş, canından fazla sevdiği Hz.Resûlullah’a kavuşmuştu.

“Ehl-i Beyt” ve Hz.Ali düşmanı olan Muâviye bir gün; Hz.Ali’yi sevenlerden Dırâr’a ısrarla; “Ali’yi bana anlat” demişti.

Dırâr söze başladı:
“Onun yüceliğine bir son, ululuğuna bir sınır yoktu. Gücü kuvveti çetindi; sözü kesindi. Adâletle hükmederdi. Her yanından bilgi fışkırırdı. Sözünden hikmet dile gelir, coşardı.

Dünyadan, dünya lezzetlerinden çekinirdi. Gece garibliğiyle esenleşirdi. Çok ağlardı, uzun düşünürdü. En değersiz elbise giyer, en değersiz şeyleri yerdi. İçimizden birisi gibiydi; o kadar yakındık ona; yine de heybetinden söz söyleyemezdik. Din ehlini ağırlar, yoksullarla düşer kalkardı. Kuvvetli, o varken kötülük edemez, zayıf adâletinden me’yus olmazdı. Bazı vakitler gördüm, yasa batanlar gibi ağlar; «Ey dünya» derdi; «Benden başkasını aldat; ömrün kısadır senin, değerin az. Âh âh, azığın azlığından, yolun uzunluğundan, yatılacak yerin katılığından , varılacak yerin ululuğundan»”

Bu sözleri duyan, ne düşündü acaba? Kendisini, yaptıklarını, yaşayışını, gözünün önüne getirebildi mi?

Hz.Ali’nin vasıflarını yazmaya, seciyyelerini sayıp dökmeye kalkışsak, sonu gelmez bir kitap olur; yine de Hz.Ali’nin övgüsü olmaz bu kitap. Hz.Ali’yi öven, Hz.Ali’nin kadrince değil, ancak kendi kadrince över.

Biz de burada Hz.Ali’nin yüce kişiliği ve faziletleri hakkında yazılanlardan bir kısmını, kısa bölümler halinde aktarmak istiyoruz.


Şecâatı

Hz.İmâm-ı Ali savaş meydanına ayak attı mı, karşısındaki babayiğitlerin göğüsleri daralır, renkleri sararırdı. Hz.Ali’nin darbeleri kendisine mahsustu. Büyük kahramanlardan bir kısmı, onun bir darbesiyle can vermişlerdi.

İbn-i Hadit, Sait’ten naklen diyor ki;
“Ali Aleyhisselâm demirden dağdır, kâfir ve münâfıklar için tehlikeli idi. Müslümanların izzetini, müşriklerin zilletini Cenâb-ı Hak, İmâm-ı Ali’nin eline bırakmıştı. Ali Aleyhisselâm’ın şecâatı, putperestliğin ortadan kalkmasına sebep oldu.”

Bu sebepten Hz.Peygamber buyuruyor:
-Eğer Ali’nin Zülfekâr’ının darbesi olmasaydı, İslâm ayakta kalamazdı.

Zübeyr bin Avm diyor ki:
“Hiçbir savaşta kimseden korkmadım ve çekinmedim. Ancak Ali’nin karşısına çıkınca onun şiddet ve vahşetinden kendimi kaybeder gibi oluyordum. Onun reşâdeti ve savaşlardaki babayiğitliği herkesi hayret ve taaccüpte bırakıyordu.”

Uhud Savaşında, Hendek Savaşında ve Hayber’de; babayiğitlerin, kahramanların öldürülmesi, Hz.Ali’nin şecâatini herkese tanıttı. Hicret gecesi, Hz.Peygamber’in yatağında korkmadan tek başına yatması, onun şecâatini göstermez mi?

Hz.Ali, savaş meydanlarında düşmanına ancak bir darbe vururdu. İkinciye lüzum görmezdi. Bir darbesi ile karşısındaki pehlivanların pek çoğu yıkılmıştır. Ölse de, ölmese de ikinci defa kılıç vurmazdı.


Sabrı ve Hilmi

Hz.Ali’nin sabrı ve hilmi nefsinin üstün sıfatlarındandır. Bütün dertlerin teskini sabır ile biter. Sabır hakkında Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de; “Muhakkak Allah sabredenleri sever” buyurmuşlardır.

Hz.Ali, her yönü ile hilim sahibi ve sabırlı idi. Onun hareketleri âdilane idi. Sabretmesi ile dâimâ zaferi elde ederdi. Her kaza ve her savaşta sabrederdi. “Her kim sabrederse zafer bulur” sözü gereği; doğru işlerde dâimâ sabrederdi, fakat gerçek karşısında hiçbir hadisede, hiçbir kimseden korkusu yoktu. Cenâb-ı Hak’kın sabredenlerle beraber olduğunu bilirdi.

Hz.Ali’nin hilmi; Hak’kın ihyası, din ve mezhebin ileri gitmesi içindi. Hz.Ali, kendi vasiyyetinde de çocuklarını sabre davet etmişti. Halkı da sabre davet ederdi. Hatta savaşlarda da evvela sabreder, düşman tecavüzünü aleni olarak meydana vuruncaya kadar beklerdi.

Bütün savaşlarda açlığa ve susuzluğa sabrederdi. Meşakkatli işlerde de, tahammül ederdi. Hilâfet fitnesinde Hz.Resûl, ona sabır tavsiye etmişti. İslâmiyetin muhafazası için tam 25 yıl sabretmişlerdi.


Sahâveti (Cömertliği)

Sahâvet, bahşiş ve muhabbet, fertler arasında cazibeli bir duygu uyandırır. Hz.Ali bütün hayatı boyunca, gençlik ve ihtiyarlığında bahşiş ve sahâveti son hadde getirmişti.

Bir gün mübaşirlerden biri mülkünün aidatını Hz.İmâm-ı Ali’ye getirmişti. Hz.İmâm-ı Ali hemen bu paranın hepsini fukaraya taksim etti. Aynı adam, aynı günde Hz.İmâm-ı Ali’yi çarşıda gördü. Ailesinin akşam yemeğini tedarik için, kılıçlarından birisini çarşıda satılığa çıkarmıştı.

Hz.Ali, asla kimseyi geri çevirmezdi: “Bir kimsenin, benden bir şey isteyeceğini hissettiğim anda, o izhâr etmeden ben elimi ona uzatırdım” demiştir.

Hz.Ali’nin bir zamanlar cebinde ancak dört dinarı vardı; birini gece, birini gündüz, birini aleni, birini de gizli olarak fakirlere vermişti.

Hz.Ali, rükû halinde iken parmağındaki kıymetli yüzüğü aç bir fakire bağışlamıştı. Bu olaylardan dolayı âyetler nâzil olmuştur.

Bir gün, kendi hizmetkârı Kamber ile çarşıya gitti. İki gömlek satın aldı. İyisini ve yenisini Kamber’e verdi, eskisini de kendisi giydi.

Hz.Ali’nin sahâvetleri pek çoktur. Yukarıda anlatılanlar, bunlardan sadece bir kısmıdır.


Yiyeceği ve Giyeceği

Hz.İmâm-ı Ali’nin yiyeceği oldukça sade ve az miktarda idi. Ekseriye yediği arpa ekmeği idi ki, kabuğunu ayırmazdı. Hz.Ali ilk üç halife döneminde gündüzleri ve hatta geceleri çalışırdı. Tarlalarda, bağlarda ve hurma bahçelerinde; ağaçlara su verir ve bahçeleri bellerdi. Bir gün Adiy bin Hatem, Hz.İmâm-ı Ali’nin yanına geldi. O Hazretin yemekle meşgul olduğunu gördü. Hz.İmâm’ın yiyeceğine dikkat edince; bir kâse su, bir miktar kuru arpa ekmeği parçaları, azıcık da tuzdan ibaret idi.

Arzetti ki:
-Yâ Emir’ül-mü’minin, siz gündüzleri bu kadar zahmet çekiyorsunuz. Geceleri de Tanrı’ya ibâdet ile vakit geçiriyorsunuz, yiyeceğinizde bunlar. Bu size kâfi gelebilir mi?

Hz.İmâm-ı Ali buyurdu:
-Lâzımdır ki serkeş nefsi mümkün mertebe riyâzete alıştırayım, tuğyân (azgınlık) etmesin, diyerek bir şiir okudu.

Şiir’in meâli şöyle idi:
“Nefsini kanâata alıştır ve illâ kendi istihkakından fazlasını senden ister.”

Hz.İmâm-ı Ali bu sade yemeği yer, ekseri günlerde de oruç tutardı. Hz.Ali’nin giyeceği de yiyeceği gibi sadeydi.

İbn-i Cevzi anlatıyor:
“Hz.Ali’nin şalvarı sert idi, gömleği de kıldan idi. Halbuki Şam’dan gayri bütün Müslüman toprakları onun elindeydi.”

Hz.İmâm-ı Ali elbise ve ayakkabısını kendi yamardı. Diğer işlerini de ekseriya kendisi görürdü.

Hz.Ali buyururdu ki:

“Ben sizin imâmınız ve halifeniz olduğuma göre, fukaranın perişanlığına ortak olmuş olmalıyım. Öyle yemek yiyeyim, öyle elbise giyeyim ki en fakir kimse beni görünce kendi fukaralığına sabretsin. Ben biliyorum, benim gibi kimse yapamaz. Fakat imâmlıkta memurum, siz de benim gittiğim yoldan gidiniz.”


Bilgi ve Hikmeti

Dünyada ,dost ve düşmanlar arasında bilgisinin üstüne kimse yoktu. Zebûr’u, Tevrât’ı, İncil’i ve Kur’ân-ı Kerim’i ezbere bilir, birkaç lisan konuşurdu.

Tarihçiler diyorlar ki:
Hz.Resûl, bir gün Hz.İmâm-ı Ali’nin pazusunu tuttu. Yüksek sesle buyurdu:
“Ben ilmin şehriyim, Ali’de onun kapısıdır. Kim ilim arıyorsa onun kapısına uğrasın, o kapıdan bana gelsin.”

Hz.Ali’ye suâl sordukları zaman, her suâlin cevâbını derhal verirdi. Zira ilhâm vesilesi ile hulûliyyetle irtibatı vardı.

İbn-i Ebil Hadit ve İbn-i Meysem diyorlar ki:
“Bütün İslâm ilimleri Ali’den çıkıyor.”

Hz.Ali, ilim ve bilgiyi her sınıftan üstün tutardı. Buyururdu ki:
“Faziletlerin başı ilimdir”der ve halkı bilgiye teşvik ederdi.

Yine buyururdu ki:
“İlim maldan hayırlıdır.”

Dâimâ isterdi ki karşısına bir kemâl sahibi çıksın. Onunla derdi dil etsin. Bilginin müşkül taraflarını onunla paylaşsın.

Bu kadar alim olan Hz.İmâm-ı Ali diyor ki:
“Her kim, bana bir harf öğretse, ben ona kul, köle olurum.”


İmanı ve İbadeti

Nefsin en büyük fazileti, ulûhiyyet makamına tâzim ve sitayiştir. Nefsi ıslah etmek lâzımdır. İbâdetin neticesi, nefsi kötü alışkanlıklardan çeker. En iyi ibâdet sırf Allah’ın rızâsı için yapılan ibâdettir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerim’de; «Mertlerin en iyisi takvâ sahibi olandır» diyor. Takvâ ile süslenen imâm, hakiki imâmdır.

Hz.İmâm-ı Ali’de; iman, takvâ, ibâdet eksiksiz vardı. Hz.İmâm-ı Ali tam bir aşk ile ibâdet ederdi. O hakiki aşıktı. Münacaat ettiği zamanlar ve namaz ile meşgul olunca; ekseriya kulakları işitmez, gözleri de görmezdi, çünkü fikren başka şeyle meşgul olmazdı. Her şey onun nazarında unutulur, gerçeği gören gözleri ancak Allah’a müteveccih olurdu.

Meşhurdur ki; bir savaşta, bir ok ayağına batmıştı, çok eziyet ediyordu. Oka el sürülünce çok acı veriyordu, bu sebepten çıkaramıyorlardı.

Cerraha dedi ki:

-Ben namazda iken oku çekiniz.

Namaza durdu, secdeye vardığı zaman oku birden çektiler ve çıkardılar Hz.Ali de ağrı duymadı.

Secdeleri uzun sürerdi, secdede iken bazen gözünden yaş dökülürdü. Savaş esnasında bile namazdan gaflet etmezdi.

Bir çok kimseler, cennet için Allah’a ibâdet ederler. Bu konu da Hz.Ali diyor ki:
“Yâ Rabbi! Ben sana cennet için değil, cehennem korkusu için de ibâdet etmiyorum. Belki seni tapınmağa lâyık olarak tanıdığım için ibâdetimi yapıyorum.”

Hz.İmâm-ı Ali’nin fikri, zikri ve hareketleri, gerçek yol içindir. Her ne tarafa baksa Allah’ı görürdü ve buyururdu ki:

“Hiçbir şey görmedim meğer ondan evvel ve onunla, ondan sonra gördüğüm hep Cenâb-ı Hak’tır.”

Hz.İmâm-ı Ali diyor ki:

“Görmediğim Allah’a ibâdet etmedim, tapmam.”

Hz.İmâm-ı Ali’nin ibâdeti, yalnız oruç ve sair farzlar değildi. Belki bütün hareketleri ibâdet idi.


Fasâhât ve Belâgatı

Bir mert; söz söylemedikçe, konuşmadıkça, onun yapı ve hüneri gizli kalır. Hz.İmâm-ı Ali’nin fasâhâti, bütün Arap fasihlerini hayrete düşürmüş, ona “Sözün emiri” adını vermişlerdir.

Ferman yazmak, Arap ediplerinin ikrârınca onun hutbelerinden elde edilmiştir. Hz.İmâm-ı Ali’nin sözleri öyledir ki, cümleler arasında mantıki bir irtibat mevcuttur. Hz.İmâm-ı Ali’nin hatırına gelen matlablar, dilinden tatlı bir şekilde dökülür akardı.

Hz.İmâm-ı Ali’nin fasâhât ve belâgatini tam olarak anlayabilmek için, eşsiz söz ve hutbelerinin kâleme döküldüğü; “Nehc’ül-Belâga” eserinin tamamını okumak gerekir.


Adaleti ve Gerçeği İsteyişi

Hz.İmâm-ı Ali hak ve hakikatı isteyen bir kişi idi. O dâimâ hak ve adâleti nazara alırdı. Kendi çocuğunu, siyah bir habeşi ile bir tutardı. Günah sahibine ve sitem yapanlara şiddetli ceza verirdi. Mazlûmların hakkını alarak kendilerini memnun ederdi.“Zayıflar ve bi-çareler benim gözümde azizdirler. Baş kaldıran sitem sahipleri ve kuvvetliler, benim yanımda zayıftırlar” derdi.

Hz.İmâm-ı Ali’nin, hükümetinin esası; adâlet ve takvâ payesine dayanmıştır. Talha ve Zübeyr, Hz.İmâm-ı Ali’nin hilâfeti zamanında servet sahibi idiler.
Hz.İmâm-ı Ali onlara sordu:

-Sair halktan kendinizi üstün görmenizin delili nedir?
-Ömer İbn-i Hattab, hilâfeti zamanında bize diğer halktan daha fazla para verirdi.
-Peki Peygamber zamanında size verilen para ne kadardı?
-Sair halk gibi idi.
-Bugün de alacağınız sair halk gibi olacak.
-Fakat biz hizmetler ettik.
-Benim hizmetlerim, sizin tasdikiniz ile herkesten daha fazladır, ayrıca bugün halifeyim, fakat kendim ile en fakir adam arasında bir imtiyazım olacağına râzı değilim.

Hz.Ali, halifeliği döneminde; Abdullah bin Abbas’a hitaben yazıyor:

“Ey Basra fermandarı, seni kökten ve necattan doğru bir insan biliyordum. Bununla beraber işittim, memleket dahilinde ben cengi cidal ile meşgul iken, sen de fırsatı gânimet bilerek Müslümanların mallarını yağmaya kalkmışsın. «Beyt’ül-mâl»dan, altın ve gümüş sikkeler ele geçirmişsin. İhtiyarlık için Hicaz’a göndermişsin. Yazıklar olsun sana ey Abbas’ın oğlu. Kocasız kadınların ve yetimlerin, fakirlerin hakkı olan bu parayı kendine nasıl sarf edeceksin? Mahşer gününün hesabından, Allah’ın azâbından korkmadın mı?”

Hz.İmâm-ı Ali adâleti ile meşhur idi. Bütün hayatı boyunca kimseye zulüm yapmamıştı. Hatta kendi kardeşinin, akrabalarının tarafını tutmamış, bütün Müslümanları bir seviyede tutmuştur.

Bir gün mahkemeye düştüğünde Hakime:

“Adâletle hüküm ver, benimle davacım arasında hiçbir fark koyma” demiştir.

Hz.Ali insanlara adâlet ile muamele yapmış, devlet hazinesinin bir kuruşunu kendisine veya yakın uzak akrabasına sarf etmemiştir.

Hz.İmâm-ı Ali’nin, adâleti bu şekilde idi.


Affı ve Acımaları

Hz.İmâm-ı Ali şefkat ve merhamet sahibi, büyük bir âtıfaya mazhar idi. O; çalışır, iş görür, zahmet çeker, sonunda kazandığı paranın cüz’i bir kısmını evine harcar, geriye kalan büyük kısmın
Anamın adı Hüsniye Ana
Babam Şah Üseyin kafası kopa
Horasan ilinden Karyağdı Ana
Kimseler bilemez Sultanım burada


[Resim: zohreanaxq1.jpg]

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.