Ankara'da öğrenci olduğum zamanlardı, 90'lı yılları sağ eğilimli bir şekilde geçiren, nam salmış bir devlet yurdunda ilk kez ailemden uzakta kalıyordum. Herkes birbirini tanımak adına ismini sorardı... Sonra biraz daha kendine yakın hissetmek için manası derin olan ''nerelisin'' sorusu sorulurdu.
Yurtta ilk ramazan ayıydı, birçok kişi oruç tutar, sabah dörde kadar açık olan kantinin keyfi sürülürdü. Okuldan erken geldiğim bir zamanda kantinden aldığım meşrubatı içerken, ''ooo Özcan oruç değilsin'' diyen oda arkadaşıma eveleyip geveleyip hasta olduğumu anlatmaya çalışırken isyan edermişçesine ''Aleviyim la ben'' demiştim. Vereceği tepki sorun değildi ama yurtta deşifre edilmek istemiyordum. Çünkü bizler şehirlerde ''Alevi olduğunu kimseye söyleme diyen'' bir anne-babaya sahiptik. Arkadaşım bu tepkimi duyar duymaz ayaklandı ve bana sarıldı, meğersem o da Aleviymiş, hem de Amasya'dan...
Anadolu'da bu kadar mağrıptan maşrığa yayıldığımızı bilmezdim. Bir ailemin memleketi Tunceli, biraz Malatya, bir de 1993'teki çocukluk aklımdan kalma bir Sivas vardı.
Arkadaşlık için Alevi olması kıstas değildi. Amacım yurtta cem-i cemaat kurmak da sayılmazdı ama tanıdık simaları görmek ortak korkuların giderilmesi veya paylaşılması açısından bir biçimsiz dayanışma örneğiydi. Yeri geliyor bir türküyü, deyişi beraber dinleyebiliyorduk.
Aslında hepimizin kaygısı vardı. Bizim gibi olanlar ve özellikle şehirlerde yaşayanlar sürekli dışlanmıştı. Çünkü Alevilik, bizler çocukken bile çok yakın arkadaşımızın ailesinden öğrendiği bir gerekçeyle ertesi günü bize küs olmasına ve bizimle konuşmamasına ve bize yanlış bir şey yaptığımızı hissettirmeye sebep olacak bir kimlikti.
Doğuştan bir formasyon kazanmışız ya da kaybetmişiz ve birçok kişiden farklı kılınmışız.
Mesela sünnilerin belli kuralları varmış müslüman olmak için, islamın beş şartı yerine getirilmez ise müslüman olunmazmış. Hepsi olmasa da bazı Aleviler ''bizler de sizin gibiyiz, peygamberimiz, Allahımız bir'' diyerek onlara kabul ettirmek istemişler kendilerini ama namaz kılınmadığı için Müslüman olamayacağımızı onlar defalarca dile getirmiş, kendisinden olmayana karşı keskin bir sınır konarak tüm sosyal ilişkileri yok denecek kadar asgari düzeyde tutulan, kapı dışı edilerek ''tarih öncesi köpeklerin havladığı zamanlarda'' soykırıma ve yakın zamanlarda katliamlara maruz kalarak şiddet mekanizmalarının türlü çeşitleri görülmüştür.
Bu sorun Anadolu'da tarihsel bir temele dayanarak, kimi zaman ayanbeyan, kimi zaman da dolaylı bir şekilde dile getirilmiştir ve bunların neticesinde Aleviler için tehdit edici bir toplumsal bilinci ortaya çıkarmıştır.
Siyasal bir temsiliyet olmadığı için ne böyle katliamlara, ne de dışlayan kişilere karşı Alevilerin bir sesi de çıkmamış ve sürekli bir sabır ve hoşgörüyle bütün haksızlıklara karşı adil olmayı sürdürebilme gayretinde olmaya çalışmışlardır. Ama özellikle adil olma gayreti, çünkü iktidarın Alevileri sevmemelerinin haklı bir gerekçesi varmış; yargı ve askeriyenin yüksek yerlerinin vakti zamanında Alevi işgalinde olduğunu dile getirenler ve bundan mağdur olduğunu dile getirerek dolaylı bir şekilde kinini sunanlar, yakın tarihte haksızlıklara karşı ses çıkaran Alevi bireylerin hep karşılarında bu yargı ve askeriyeyle karşılaşmış olmalarından bihaber olmalılar.
Türkiye toplumsal bilinci Aleviler için sürekli bir dezenfermasyon, hakaret ve tehdit unsuru oluşturmuştur. Bu toplumsal bilinç ise yeri geliyor kıvılcımla alevlenen şiddet mekanizmalarına dönüşebiliyor. Mesela Alevi olup, Ramazan ayında davul sesinden şikayetçi olsanız yüzlerce kişi dakikalar içinde evinizin önünde toplanabilir. Ya da sizler sunni olsanız dahi şiddet görmeniz için Alevilik bir araç haline gelebiliyor... Dindar bir neslin inşaasında etkin rol alan bir din kültürü öğretmeni 'Alevi ile evlenen Sünni'ye 140 kırbaç, çocuk yaparsa ölüm!' diye şiddeti öğütleyerek ders verebiliyor.
Sunni ya da Alevi kimliklerini bir yana bırakalım ve TRT'de bir ilahiyatçının toplumsal bilinçten güç alarak, hamile kadınların sokakta gezmemesi gerekiyor dediğini, devlet kanalında sabır testine tabi tutulduğumuzu hatırlayalım. Ayrıca gebeliğe kutsiyet veren Nazım Hikmet'in Akşam Gezintisi isimli şiirindeki ''...Karnı burnunda hatunun, nazlı nazlı taşıyor mukaddes yükünü, sen saygılı ve kibirlisin...'' bölümü hatırlayalım...
Tabanı güdümleyen Türk bürokrasisi tarafından, mezhepçiliğe indirgenen Suriye iç savaşında Alevi köylerinde, mahallelerinde katliam yapanlara tırlarla mühimmat gönderenlerden güç alanlar, İstanbul'un göbeğinde Alevi köylerinde katliam sembölü olarak kullanılan bayrakla stand açarak yardım toplayabilmektedir. Böyle bir formasyona dayalı toplumsal bilinç ise sistemli bir şekilde iktidar tarafından geliştirilmekte olup tabana yayılırken, alenen tehdit edici unsurlar veya bu tür söylemler geçiştirilerek üzeri örtülmeye çalışılmaktadır.
Herkesin aynı olduğunu deklare eden iktidar kendi ahlaki çizgisini çizmekte ve çizgi dışında kalanları ise dışarda kalmaya mahkum etmektedir. Alevilerin özelinde en son Amasya'da karşımıza ''milli eğitimleriyle'' çıkan bu toplumsal bilincin dışavurumu, şiddeti öğütleyenleri, toplumsal ''linci'' ve bir ahlak çerçevesinde nefret suçu işlemeye hazır bir halde ayrımcılık yapanları gün geçtikçe arttıyor. Böylesi bir eğitime dayatılan ve aynı sınıfta olan Alevi öğrenciler kendilerini kusurlu bulacaklar, saklanacaklar ve ''Ben Aleviyim'' diyemeyecekler.
Radikal-blog-Özkan Çiçek
Ben Aleviyim la
Konu Sahibi / Yazar
donanma44
Kategori / Forum
Alevi Haber
Yorumlar / Cevaplar
0
Okunma / Görüntüleme
3126
Ben Aleviyim la
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi