İlk yayla yollarında tanışmıştı küçücük umutların yarına ertelenen öyküleriyle. Göç, zor koşullar içinde yapılırdı o zamanlar. Ormanlar arasında uzayıp giden eğri büğrü patikalara gömülürdü erkenci sevinçleri. Küçük birikintilerden küçücük omuzlarına sıçrayan yol çamurları olurdu biricik armağanı. Kekremsi kokuşmuşluğa bulanan mavi düşleri, ilk sırdaşı ilk yoldaşıydı yolculuğunun. Bazen saatler boyu yürürler, harita üzerindeki yerlerini değiştiremezlerdi bir türlü. Kuş olmalı uçmalı ve bir guguk sesinde dökülmeliydi derin vadilerin sessizliğine.
Canhıraş, nefes nefese, Gelevera deresinin bir yamacından kayar gibi inerler, soğuk suları körpe tenlerinde ürperterek tırmanırlardı karşı tepelere. Hercai tanyelinden kararsız akşam esintilerine kadar göçebeydi günleri. Çocuk adımları el örgüsü yün çoraplar içinde büzüşür, duyumsuzlaşırdı minicik ayak parmakları. Sağır sis damlalarının suladığı büyülü yeşile, tan ağarırken itinayla dürülmek üzere kurulurdu yol çadırları. “Düşün yeri” denirdi konakladıkları orman arası küçük düzlüklerin adına. Gecenin soğuğunda yün yorganlara sarıp çocuksu düşlerini, deliksiz uyurlardı sabaha kadar.
Şimdi, anılarda kalan masum uykularını çok özlüyordu, yorgun yıllar ötesinde büyüttüğü uykusuzluğu.
Küçücük şeylerden kocaman mutluluk yapar, annesinin sevecen gülüşlerine asardı sabahlara yeniden uyandığında. Saadet anne, çoğunlukla önden gider yemek hazırlardı geriden gelenlerine. Maharetini katarak pişirdiği yol çorbaları içini öyle bir ısıtırdı ki. Ondan aldığı mutluluğu bildiği dillerin hiçbir sözcüğüne sığdıramayacaktı yaşamı boyunca.
Her defasında;
“Oğlum oku da adam ol, bu meşakkatli hayattan kurtul, biz çektik sen de çekme” deyişi kulaklarında iz bırakan küpelere dönüşüyordu. Sessizliğinin en derinine törensiz gömüyordu suskunluğunu.
Anne yadigârı nasihatleri yerine getirebilme çabası içinde geçti okulculuk oyunları. “Okudu, adam oldu” onun deyimiyle. Ama bir şeyi bir türlü öğretememişti cefakâr annesi, duru benliğine. Kendisi de bilmiyordu belki. O yolların yaşattığı çocuksu mutluluğu bir daha tadamayacaktı çilekeş yaşamının çileli yolculuğu.
“Meşakkati” özler duruma mı gelmişti yoksa? Bu kadar yolu kat ettikten sonra yeniden başa dönmek, mutluluğu çocuksu düşlerinde aramak?
Ne kadar da adil değildi değişken yaşamın kararsız ritmi böylesine!
Yaylaya varıldığında, yollara serilen yorgunluklarını günler sonrası zorla kaldırabiliyordu ayağa. Ancak sonrasında sarılabiliyordu bitimsiz bellediği oyunlarına sevecen avuçları.
Gelevera'nın çığırtkan bir kolu olan ve adını çok sevdiği yaylasından alan, “Güven deresi” onun muştulu çığlıkları arasında açıyordu yaşama gözlerini. Sert kayaların çatlağından müthiş bir hızla fışkırıyor, bir an önce düşlerinde büyüttüğü denizlerle öpüşmek için sabırsızlanıyordu adeta. Geçeceği hırçın vadilerden habersizdi kendiyle yarışan koşusu. O vadiler ki duru bedenini yoran, kirleten ve sulandırılmış toprak rengine dönüştüren sinsi sarnıçlara bölünmüştü kapkaranlık yüzleriyle.
Adı, alınyazısı mı olmalıydı? Gelevera deresi gene çocuksu bakışların tanıklığında buluşuyordu yemyeşil deniziyle. Buluşma ki ne buluşma. Yorgun, bulanık, unutkan. Oradan baktığında ne deresi onu tanıyordu, ne de o deresini. Yoksa yazgısızlığını mı haykırıyordu kulaklarına. Galiba sırdaşı, anlaşılmamak adına ayak diretiyordu inatçı kişiliğiyle. Sadece anlamsız çağıltı sesleri yer ediyordu şaşkın belleğine.
Bir bayram arifesi daha gelip çöreklenmişti karakışın ayazına. Aymaz yılların zoraki büyüttüğü adam, varlık nedeni olan anne ve babasının mezarını ziyarete gidecekti ertesi sabahın kuşluğunda. Gürültülü kalabalıklar arasında yorgun ve de yapayalnız. Her gittiğinde sanki onu görüyorlar, geldiği için teşekkür ediyorlar gibi bir duygu kapılıyordu içini. Son kez yakarışlarına açılan avuçları semada, ayrılırken yanlarından;
“Neden hemencecik gidiyorsun oğlum, işin yoksa biraz daha kalır mısın bizimle?” diye fısıldıyor gibiydi yapraksız fındık dallarının yetim bakışlı hışıltıları kulaklarına. Tekrar dönüp mezar taşlarına sarılıyor;
Ağlıyor...
Ağlıyor...
Kurumaya yüz tutmuş gül yapraklarına gizliyordu gözyaşlarını. Kim bilir, bir daha hangi bahar hüznünde bükülecekti kadife dudakları gülümsü gülücüklerin?
Onlarca yıl, ardı ardına yinelenen bayram öyküsü buydu istemsiz büyüyen çocukluğun. Ağıt, gözyaşı ve acı.
Bütün bunları ta öncesinden beri biliyordu da sanki söylemiyormuş gibi bakıyordu Gelevera deresi, yorgun yol arkadaşının sürgün gözlerine. Ne de olsa vefasızdı. Kimlerde kalmıştı ki karanlık vadilerde akan bulanık bir derede olsundu, en son yitik zaman senfonilerine sığınan umarsız vefa?
Sustu adam, suskun sitemini imgesiz düşmeliydi satırlarına;
Gelevera deresi
-sitem -
terk edilmişliğin tanığıydı yaylalarımız
kekik kokulu dağlarında
sağır taşlara gizlendi anılarımız
sert bir kaya çatlağında açtın çiçek çiçek
çileli yaşamına buz mavisi gözlerini
umut yükünü yüklenip omuzlarına
düştün sonunu bilmediğin dolambaçlı yollarına
ışıltılı-berrak-akışkan-özverili
geçtiğin hırçın vadiler mi yordu
duru bedenini
suçu neydi ki yemyeşil sularımın
neden toprak rengine boyadın denizimi
engin yamaçlarında katledildi çam ormanları
sende başladı utanca ilk yolculukları
ve metrelerce sürüklenen bedenleri
sevdam yatar benim ta diplerinde
neden toprak rengine boyadın denizimi
çocukluğumu verdim ben sana
kütük tutan derme çatma ızgaralarına
işte tam orada öpüşürdün denizimle
yanak yanağa dudak dudağa
bakamazdım kapardım gözlerimi
neden toprak rengine boyadın denizimi
acemiydi ilk öpücüklerin
savrulurdu çocuksu bağrıma
ve ben senle ıslanırdım
hani demir köprün vardı ya
yorgunluğumla boylu boyunca
katranlı tahtalarına yaslanırdım
benimkisi çocukluktu işte
ya sen
neden toprak rengine boyadın denizimi
Canhıraş, nefes nefese, Gelevera deresinin bir yamacından kayar gibi inerler, soğuk suları körpe tenlerinde ürperterek tırmanırlardı karşı tepelere. Hercai tanyelinden kararsız akşam esintilerine kadar göçebeydi günleri. Çocuk adımları el örgüsü yün çoraplar içinde büzüşür, duyumsuzlaşırdı minicik ayak parmakları. Sağır sis damlalarının suladığı büyülü yeşile, tan ağarırken itinayla dürülmek üzere kurulurdu yol çadırları. “Düşün yeri” denirdi konakladıkları orman arası küçük düzlüklerin adına. Gecenin soğuğunda yün yorganlara sarıp çocuksu düşlerini, deliksiz uyurlardı sabaha kadar.
Şimdi, anılarda kalan masum uykularını çok özlüyordu, yorgun yıllar ötesinde büyüttüğü uykusuzluğu.
Küçücük şeylerden kocaman mutluluk yapar, annesinin sevecen gülüşlerine asardı sabahlara yeniden uyandığında. Saadet anne, çoğunlukla önden gider yemek hazırlardı geriden gelenlerine. Maharetini katarak pişirdiği yol çorbaları içini öyle bir ısıtırdı ki. Ondan aldığı mutluluğu bildiği dillerin hiçbir sözcüğüne sığdıramayacaktı yaşamı boyunca.
Her defasında;
“Oğlum oku da adam ol, bu meşakkatli hayattan kurtul, biz çektik sen de çekme” deyişi kulaklarında iz bırakan küpelere dönüşüyordu. Sessizliğinin en derinine törensiz gömüyordu suskunluğunu.
Anne yadigârı nasihatleri yerine getirebilme çabası içinde geçti okulculuk oyunları. “Okudu, adam oldu” onun deyimiyle. Ama bir şeyi bir türlü öğretememişti cefakâr annesi, duru benliğine. Kendisi de bilmiyordu belki. O yolların yaşattığı çocuksu mutluluğu bir daha tadamayacaktı çilekeş yaşamının çileli yolculuğu.
“Meşakkati” özler duruma mı gelmişti yoksa? Bu kadar yolu kat ettikten sonra yeniden başa dönmek, mutluluğu çocuksu düşlerinde aramak?
Ne kadar da adil değildi değişken yaşamın kararsız ritmi böylesine!
Yaylaya varıldığında, yollara serilen yorgunluklarını günler sonrası zorla kaldırabiliyordu ayağa. Ancak sonrasında sarılabiliyordu bitimsiz bellediği oyunlarına sevecen avuçları.
Gelevera'nın çığırtkan bir kolu olan ve adını çok sevdiği yaylasından alan, “Güven deresi” onun muştulu çığlıkları arasında açıyordu yaşama gözlerini. Sert kayaların çatlağından müthiş bir hızla fışkırıyor, bir an önce düşlerinde büyüttüğü denizlerle öpüşmek için sabırsızlanıyordu adeta. Geçeceği hırçın vadilerden habersizdi kendiyle yarışan koşusu. O vadiler ki duru bedenini yoran, kirleten ve sulandırılmış toprak rengine dönüştüren sinsi sarnıçlara bölünmüştü kapkaranlık yüzleriyle.
Adı, alınyazısı mı olmalıydı? Gelevera deresi gene çocuksu bakışların tanıklığında buluşuyordu yemyeşil deniziyle. Buluşma ki ne buluşma. Yorgun, bulanık, unutkan. Oradan baktığında ne deresi onu tanıyordu, ne de o deresini. Yoksa yazgısızlığını mı haykırıyordu kulaklarına. Galiba sırdaşı, anlaşılmamak adına ayak diretiyordu inatçı kişiliğiyle. Sadece anlamsız çağıltı sesleri yer ediyordu şaşkın belleğine.
Bir bayram arifesi daha gelip çöreklenmişti karakışın ayazına. Aymaz yılların zoraki büyüttüğü adam, varlık nedeni olan anne ve babasının mezarını ziyarete gidecekti ertesi sabahın kuşluğunda. Gürültülü kalabalıklar arasında yorgun ve de yapayalnız. Her gittiğinde sanki onu görüyorlar, geldiği için teşekkür ediyorlar gibi bir duygu kapılıyordu içini. Son kez yakarışlarına açılan avuçları semada, ayrılırken yanlarından;
“Neden hemencecik gidiyorsun oğlum, işin yoksa biraz daha kalır mısın bizimle?” diye fısıldıyor gibiydi yapraksız fındık dallarının yetim bakışlı hışıltıları kulaklarına. Tekrar dönüp mezar taşlarına sarılıyor;
Ağlıyor...
Ağlıyor...
Kurumaya yüz tutmuş gül yapraklarına gizliyordu gözyaşlarını. Kim bilir, bir daha hangi bahar hüznünde bükülecekti kadife dudakları gülümsü gülücüklerin?
Onlarca yıl, ardı ardına yinelenen bayram öyküsü buydu istemsiz büyüyen çocukluğun. Ağıt, gözyaşı ve acı.
Bütün bunları ta öncesinden beri biliyordu da sanki söylemiyormuş gibi bakıyordu Gelevera deresi, yorgun yol arkadaşının sürgün gözlerine. Ne de olsa vefasızdı. Kimlerde kalmıştı ki karanlık vadilerde akan bulanık bir derede olsundu, en son yitik zaman senfonilerine sığınan umarsız vefa?
Sustu adam, suskun sitemini imgesiz düşmeliydi satırlarına;
Gelevera deresi
-sitem -
terk edilmişliğin tanığıydı yaylalarımız
kekik kokulu dağlarında
sağır taşlara gizlendi anılarımız
sert bir kaya çatlağında açtın çiçek çiçek
çileli yaşamına buz mavisi gözlerini
umut yükünü yüklenip omuzlarına
düştün sonunu bilmediğin dolambaçlı yollarına
ışıltılı-berrak-akışkan-özverili
geçtiğin hırçın vadiler mi yordu
duru bedenini
suçu neydi ki yemyeşil sularımın
neden toprak rengine boyadın denizimi
engin yamaçlarında katledildi çam ormanları
sende başladı utanca ilk yolculukları
ve metrelerce sürüklenen bedenleri
sevdam yatar benim ta diplerinde
neden toprak rengine boyadın denizimi
çocukluğumu verdim ben sana
kütük tutan derme çatma ızgaralarına
işte tam orada öpüşürdün denizimle
yanak yanağa dudak dudağa
bakamazdım kapardım gözlerimi
neden toprak rengine boyadın denizimi
acemiydi ilk öpücüklerin
savrulurdu çocuksu bağrıma
ve ben senle ıslanırdım
hani demir köprün vardı ya
yorgunluğumla boylu boyunca
katranlı tahtalarına yaslanırdım
benimkisi çocukluktu işte
ya sen
neden toprak rengine boyadın denizimi
![[Resim: zohreanaxq1.jpg]](http://img83.imageshack.us/img83/4249/zohreanaxq1.jpg)