[COLOR="#000000"]İstanbul'un İşgali ve Manastırlı Hamdi Bey
Osmanlı Posta ve Telgraf ve Telefon İdaresi 1919 yılında savaş yıllarında kazandığı bir zaferin yok oluşuna tanık oluyordu. Yabancı Posta şubeleri Mondros ateşkes antlaşmasının ardından yine faaliyete açtıkları şubelerle geri dönmeye başlamışlardı. İtalyan, İngiliz, Fransız posta büroları teker teker açılıyordu. Bu ortamda Posta ve Telgraf Umum Müdürlüğü, sesini çıkarmak bir yana, hâlâ iç çekişmelerle uğraşıyordu. İzmir'in işgali özellikle telgraf memurları arasında derin umutsuzluğun çökmesine neden olmuştu. İzmir telgrafhanesinden gelen son telgraflar, makine başında bulunan memurlar için tam bir yıkım olmuştu. Emrinde çalıştıkları Umum Müdürleri Refik Halit ise, yayınladığı genelgelerle memurlarını sükunete davet ediyor, zarar ziyan var mı onun peşinde koşuyordu.
Sonunda itilaf kuvvetleri, Mondros mütarekesinden beri yerleşmiş oldukları İstanbul'u, 16 Mart 1920 tarihinde resmen işgale başladılar. Karaya asker çıkararak, köşe başlarına makineli tüfekler yerleştirdiler. Bir taraftan da resmi daireleri ele geçirdiler. Ardından Meclis-i Mebusan'ı basarak, Kuvay-ı Milliye taraftarlarını tutukladılar.
Bu her türlü hak ve hukuk dışı davranışlarını uygularlarken bir taraftan da hareketlerini halka haklı gösterebilmek için, duvarlara astıkları beyannamelerle işgali benimsetme çabalarına giriştiler.
İşte bu işgal hareketini, Ankara'da bulunan Mustafa Kemal Paşa'ya ilk kez haber veren telgrafçı, Manastırlı Hamdi Bey olmuştur.
Manastırlı Hamdi Bey, daha sonra Gazi Mustafa Kemal tarafından okunan Büyük Nutuk'ta da yer almış ve Cumhuriyet Dönemi telgrafçılarına örnek gösterilmiştir.55 Bu tarihi telgrafları gönderdiği Mustafa Kemal Paşa ile daha önce de sık sık makine başında görüşmüştür. Mustafa Kemal Paşa, Samsun'dan Erzurum'a geçtiği günlerde yine Manastırlı Hamdi Bey ile karşı karşıya gelmiştir. Bu karşılaşmayı Manastırlı Hamdi Bey şöyle anlatmaktadır:
".O zaman 28 yaşında bir gencik ve İstanbul'da muhabere memuruyum. En acı, en ıstıraplı devreleri yaşıyoruz. Mustafa Kemal, Samsun'dan Erzurum'a gitmiş. Kulaktan kulağa Erzurum'da bizi kurtaracak bir güneşin doğabileceği haberi dolaşıyor. Mustafa Kemal İsmi her yerde hürmetle, ümitle söyleniyor.
Bir gece yarsıydı; makine başında nöbetçiydim. Baktım, makine arıyor: Erzurum. Hemen cevap verdim.
Sordu:-İsmin ne?
-Manastırlı Hamdi.
-Ben Mustafa Kemal.
Yerimden sıçradığımı hatırlıyorum. Gayrı-ihtiyari fesimi düzelttim, önümü ilikledim.
-Emredersiniz Paşam!
-Oğlum, bana Yıldız'ı ver.
Hemen Merkez Müdürüne koştum; heyecan içinde:
-Efendim, Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Yıldız'ı istiyorlar dedim.
Bir müddet düşündü, tereddüt ediyordu. Neden sonra: -"Olamaz". Cevabını verdi. "Vermeyeceksin!"
Odaya döndüm. Paşa'ya hizmet edememenin azabı içindeydim. Dayanamadım. Bu sefer ben Erzurum'u aradım. Aramızda şu muhabere cereyan etti:
-Paşam, bendeniz Manastırlı Hamdi.
-Tekrar ediyorum evladım, bana Yıldız'ı ver.
-Paşa Hazretleri, Merkez Müdürüne arz ettim; imkansız olduğunu söyledi, bir emriniz varsa ben yazayım.
-Hayır, ben Yıldız'ı istiyorum.
-Muhalefet ediliyor Paşam. Bana yazdırınız. Emniyetli bir adamla göndereceğimi vaad ediyorum.
-Peki... Yazdıklarımı Ayandan Fuat Paşa'ya (Deli Fuat Paşa) vereceksin. Benden selam söylersin.
Mustafa Kemal Paşa, bu telgrafında; Milletin mukadderatını kendi eline aldığını, Anadolu'nun İstanbul Hükümetiyle alâkasını kestiğini bildiriyor, Sadrazamın çekilmesini istiyordu. Sabahleyin Bâbıâli'ye koştum. Bin bir müşkülatla Fuat Paşa'nın huzuruna çıkarak, telgrafı verdim. Cevap beklediklerini de ilave ettim. Fuat Paşa'nın vaziyeti hâlâ gözlerimin önündedir. Telgrafı okur okumaz olduğu yerde sallandı. Yüzü kireç gibi olmuştu.
-Peki. diye kekeledi. Peki, Paşa hazretlerine söyle, telgrafı zat-ı şahaneye vereceğim. İki gün sonra gel.
Tekrar telgrafhaneye döndüm. Erzurum'u aradım:
-Paşam, emrinizi yerine getirdim. İki gün sonra cevap verecekler, neticeye intizar etmenizi söylediler.
Paşa teşekkür etti. Artık her gece makine ile beni arıyordu. Ben de 24 saat içinde İstanbul'da geçen hadisatın hülasasını kendilerine söylüyordum. Vazifemi suiistimal ederek yaptığım bu yardımdan çok gurur duymaktaydım. İçimden bir ses "Doğru yapıyorsun!" diyordu. Tehlikeli bir iş gördüğümün farkındaydım; fakat rütbesini terk ederek, kellesini koltuğuna almış, vatanı kurtarmaya koşmuş bir Paşanın yanında benim maruz bulunduğum tehlikenin ne ehemmiyeti olabilirdi?
On altı Mart Hadisesi
15 Martı 16 Marta bağlayan gece. Odada Telgraf Başmemuru da var. Bu adam o zaman Posta ve Telgraf Umum Müdürü olan Sadık'ın mektep arkadaşı...Geç vakit Umum Müdürden bir emir
getirdim; bu emirde:
"Kimse vazifesi başından ayrılmasın. Bazı hadiseler çıkması muhtemel" deniliyordu. Çıkması muhtemel hadiselerin ne olacağını anlamıştım., zaten türlü rivayetler dolaşıyordu.
Derhal makine başına geçerek Ankara'yı buldum. Paşa'nın karargâhını istedim. "Uyuyor" cevabını verdiler. "Uyandırınız" dedim. Sordular: kimsin?
-Manastırlı Hamdi arz ediyor, makine başına teşrif etsinler.
Biraz sonra Paşa makine başındaydı.:
-Paşam, ben Manastırlı Hamdi.
-Söyle oğlum!
-Paşam şimdi İstanbul işgal altına alınıyor.
Muhabere devam ederken, merkezlerden gelen haberlere de göz atıyor, bunları Paşa'ya bildiriyordum.
-Paşam, rıhtıma düşman gemileri yanaşıyor...Tophane işgal edildi; Harbiye Nezareti işgal edilmek üzeredir.
-Bana Harbiye Nezaretini ver.
Tam muhabereyi tesis etmiştim ki, düşman kuvvetleri Harbiye Nezaretine girdiler, muhabere kesildi.
-Paşam, Harbiye Nezareti işgal edildi. Sırasıyla bildiriyorum, Beyoğlu, Üsküdar, Kadıköy işgal altındadır. Buralarla muhabere imkanını kaybettik. Vilayet vehamet kesbediyor. Efendim sabahki müsademede 6 şehit, 15 mecruhumuz var. İşgal Derince'ye kadar devam edecekmiş. Emr-ü devletinize intizardayım.
Biraz sonra emrettiler.
-Hamdi, oğlum, benim imzamı kullanarak Edirne'ye, Cafer Tayyar Bey'e, Bandırma Kolordu Kumandanı Yusuf İzzettin Paşa'ya, İzmir Kumandanlığına vaziyeti haber ver. Sonra da neticeyi bana bildir.
Emirlerini derhal yerine getirdim. Telgrafları çektim, neticeyi tekrar kendilerine arz ve ilave ettim: -Paşa Hazretleri, neredeyse burası da işgal edilecektir. Daha bizim bina işgal edilmeden Paşa ile muhabere kesildi. Çünkü ihanete uğramıştım.
Nöbeti teslim almak üzere gelen başmemur, önümüzdeki kağıtları görmüştü. Hemen dışarı çıktı. Umum Müdüre haber vermeye gittiğini anladım. Müsveddeleri derhal hamur haline getirerek ağzıma attım, bin bir müşkülatla yuttum.56
Aradan beş dakika geçmişti ki, kapı açıldı; içeri pür telaş, redingotlu genç bir adamla memurlar girdiler. Redingotlu zat emretti:
-Ayağa kalk!
Kalktım. -Adın ne? Söyledim. -Vazifen nedir? Anlattım.
-Beni tanıyor musun? -İlk defa görüyorum. -Ben Müdir-i Umumiyim.
Selamladım.
Tok bir sesle:
-Mustafa Kemal'in telgrafını ver! Dedi. İnkâr ettim.
-Bende böyle bir telgraf yok! -Saklama doğruyu söyle!
-Yalan söylemek adetim değildir. Buradan bir yere ayrılmadım arayabilirsiniz. Bunun üzerine Müdir-i Umumi, beni ihbar eden memura sordu: -Hani nerede?
O da şaşırmıştı. Kağıtları, masanın çekmecelerini alt üst ettiler. Tabii bir şey bulamadılar. Çünkü telgraflar midemdeki hazım faaliyetine çoktan başlamışlardı.
Redingotlu Müdir-i Umumi, asabi bir halde odanın içinde dolaşıyor, ikide bir:
-Pekala, pekala! Diye mırıldanıyordu. Bir aralık:
-Yaz! Diye bağırdı. Memurlardan biri kalem kağıt aldı. Müdir-i Umumi Beyefendi dikte ettiriyordu: -Manastırlı Hamdi ve kendisiyle temasta bulunan arkadaşlarının vazifelerine nihayet verilmesi. Müdir-i Umumi, kapıyı vurup çıkıp gitti. Biraz sonra Merkez Müdürü beni çağırttı. -Hamdi Efendi, yaptığın işi beğendin mi? -Ne yaptım?
-Daha ne yapacaksın? Çapulcularla birlik olup, onlarla iş görüyorsun" Ben hizmet-i vataniyemi yaptım!
İşimden çıkarılmıştım. Geç vakit Üsküdar'a geçtim. İhtiyar anamdan başka kimsem, cebimde on param yoktu. Sefalet içinde birkaç gün geçirdik, nemiz var nemiz yok satıyorduk.
İstanbul, vatanını seven insanlar için oturulmaz bir hal almış, cehenneme benzemişti. Benim için yapılacak yegane şey Anadolu'ya kaçmaktı.
O zamanlar, Mudanya Hattına işleyen Paşabahçe isimli küçük bir vapur vardı. Kaptanının Anadolu'ya kaçanlara yardım ettiğini haber aldım. Kaptan ricamı derhal kabul etti. Paşabahçe vapuruna ateşçi olarak girdim. Mudanya'ya iner inmez Kaymakam vekili ve liman Reisi Hâmit Bey'i gördüm. Ankara'ya gitmek istediğimi söyledim. Teşhilat gösterdi. Bursa'dan, Mustafa Kemal Paşa'ya telgraf çektim. Firaren Bursa'ya geldiğimi, emirlerine muntazır olduğumu bildirdim. Ben Bursa'da gelecek emri beklerken, bir felaket de beni bekliyormuş.
Bursa'da Hürriyet ve İtilâfçılar galeyanda.Benim casus olduğum ileri sürülüyor. Bir sabah tevkif edildim. Aman zaman demeye meydan kalmadan beni Mudanya'ya oradan da bir Yunan vapuruna koyarak İstanbul'a sevk ettiler. Artık benim için kurtuluş ümidi kalmamıştı. İstanbul'da kim bilir başıma ne işler açacaklardı? Tevkifimi haber alan bir telgrafçı arkadaş vaziyetimi Ankara'ya bildirmiş. Bunun üzerine Paşa, 56. Fırka Kumandanı Bekir Sami Bey'e telgraf çekerek alakadar olmasını rica etmiş. Fırka Kumandanı, Polis Müdürüne benim Salıverilmemi söylediyse de kabul ettirememiş.
Bunun üzerine İstanbul teşkilatına benim vapurda kaçırılmamı bildirmişler. Tabii bu olan bitenden benim hiç haberim yok. Feci şartlar altında geçen bir vapur yolculuğunu müteakip, geç vakit Galata rıhtımına yanaştık.
Kendi kendime:
-Oğlum Hamdi, firardan başka çare yoktur. Ne yap et kaçmağa bak. Dedim.
Nasıl olsa bu işin sonu kötüydü kaçmasam ne feci akıbetlerle karşılaşacaktım. Hiç olmazsa kaçmaya çalışırım. Yakalansam da akıbetim aynı değil mi?"
Manastırlı Hamdi Bey, daha sonra bir yolunu bulup kaçarak evine dönmüş ve sabaha karşı İstanbul Teşkilatından kendisini kaçırmaya gelenlerle birlikte bir vapur içinde gizilce Mudanya'ya gitmiştir. Burada Bekir Sami Bey'i bulamamış; ancak 56. Fırka Kurmay Başkanı Hüseyin Avni Bey'den yardım alarak kendisi için hazırlanan arabayla yoluna devam etmiştir. Bilecik yakınlarında Bekir Sami Bey ile karşılaşmış ve kendisini tanıtarak durumunu anlatmıştır. Mustafa Kemal Paşa, Bekir Sami Bey'e, manastırlı Hamdi Bey'e para verilmesi konusunda haber göndermiş olduğundan hazırlanan 250 lira kendisine verilmiştir.
Zorlu bir yolculuktan sonra Manastırlı Hamdi Bey, Ankara'ya varmış ve gelir gelmez üstündeki kıyafetlerden utana sıkıla Mustafa Kemal Paşa'nın karargahına gitmiştir. Buradaki karşılaşmayı anılarında şöyle anlatır:
"...Titreyen parmaklarımla kapıya vurdum. Ahenkli fakat tok bir ses emretti:
-Gel!
İçeriye girdim. Gözlerim kararıyor, dizlerim titriyordu. Karşımda iki kişi vardı. İkisi de ayakta
duruyorlardı. Biri sivil, diğeri üniformalıydı. Paşayı tanımıyordum.Acaba hangisiydi?
O hakikaten bir dahi idi. benim düştüğüm tereddüdü derhal anlammıştı. Bir adım ileri attı. Elini uzatarak,
-Hoş geldin oğlum! Dedi. Anladım ki, sivil odur. Öğrendim ki, üniformalı da İsmet Bey'dir. İkisinin de muhterem ellerini öptüm. Paşa, beni İsmet Bey'e göstererek,
-İşte kahraman çocuğumuz Manastırlı Hamdi. Büyük hizmetlerini gördük. Muhabbetimize layıktır.
-Otur oğlum. Diye işaret etti. Nasıl olur da ben bu iki büyük adamın huzurunda oturabilirdim. Oturamadım. Emrettiler:
-Otur evladım. Yorgunsundur.
Oturdum. Sordular:
-Niçin seni tevkif ettiler?
Bursa'da hem Paşa'ya hem İstanbul'a yanaşmak isteyenler, bu işin yanlışlıkla olduğunu söylememi tembih etmişlerdi.
-Yanlışlıkla oldu Paşa Hazretleri! Cevabını verdim.
-Bu pek yanlışlığa benzemiyor. Bunu sonra münakaşa ederiz. Seni İstanbul'a mı gönderdiler? -Evet Paşam.
...-Tevkifini haber alınca Bursa'ya telgraf çektim. Seni Mudanya'ya çevirmediler mi? -Hayır Paşam, İş işten geçmiş, vapur hareket etmişti. Ayağını hiddetle yere vurdu. -Namussuzlar! Seni nasıl tevkif ediyorlar?
İstanbulun feci vaziyetini kendilerine hikâye ettim. Beni alâka ile dinleyen İsmet Bey: -Paşam, böyle gençlerimiz varken vatanımızın halası gecikmez dedi. Müsaademi rica ettim.
-Hayır yemeği beraber yiyeceğiz. Buyurdular."
Mustafa Kemal Paşa tarafından yemekte de övgülerle diğer davetlilere tanıtılan Manastırlı Hamdi Bey, bundan sonra görevini bir asker olarak sürdürmüştür. Terhisinden sonra, Kartal telgraf
şubesine memur olarak atanmış, daha sonra Akşehir'de Müdürlük yapmış iki yıl burada kaldıktan sonra Ankara Yenişehir posta müdürlüğüne getirilmiştir. Rahatsızlığından dolayı kendi isteğiyle bu görevden ayrılarak Konya istasyonuna birinci sınıf memur olarak atanmıştır. Buradan da emekli olmuştur.
Manastırlı Hamdi Bey'in, Atatürk ile yakın dostluk bağları hiç kopmamış, hatta Atatürk tarafından çocuğunun eğitiminde kullanılmak üzere her ay para gönderilmiştir.60 Soyadı kanunu çıktığı zaman da kendisine Atatürk tarafından, 16 Mart günü başlayan İstanbul'un işgalini haber verişinden dolayı Martonaltı soyadı verilmiştir.
Manastırlı Hamdi Bey, 9 aralık 1945 tarihinde hayata gözlerini yummuştur.
Kaynakça;
DH. KMS. 50-2/90-91.
Nutuk, 1927, s. 260.
Nusret Safa Coşkun, "Milli Mücadele Tarihine Eklenecek Bir Yaprak Kahraman Telgrafçı Manastırlı Hamdi'nin Son Posta'ya Anlattıkları", Son Posta, 14 Şubat 1941.
Son Posta, 15 Şubat 1941.
Son Posta, 16 Şubat 1941.
Son Posta, aynı tarih.
Hasan Özönder, "Milli Mücadele Kahramanlarımızdan Telgrafçı Manastırlı Ahmet Hamdi Martonaltı", İletişim, S. 1982/4, s. 253.
Özönder, a.g.m, s. 253.
Eskin, a.g.e., s. 52; Nesimi Yazıcı, "Osmanlı İmparatorluğunda Yabancı Postalar ve Atatürk. s. 156.
Atatürk ve Manastırlı Hamdi
ALİ ÇOKTUR ŞAH-I MERDAN BULUNMAZ.
Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan...
MUSTAFA ŞEREF,
KEMAL GURUR,
ATATÜRK ONURDUR...
Memleketim Yozgat Yemen'dir ilim
Horasan köyünden geliyor pirim
Kırklar binasında var oldu yerim
Sıfatı Zöhre Ana Ali'dir dilim.
Pir Zöhre Ana
Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan...
MUSTAFA ŞEREF,
KEMAL GURUR,
ATATÜRK ONURDUR...
Memleketim Yozgat Yemen'dir ilim
Horasan köyünden geliyor pirim
Kırklar binasında var oldu yerim
Sıfatı Zöhre Ana Ali'dir dilim.
Pir Zöhre Ana
Son Düzenleme: 10/07/2014, 22:31, Düzenleyen: SuLTann.