Aşağıdaki makale, 7 Kasım 1937 de A. Hamdi Başar tarafından Kamâl ATATÜRK’ün 1 Kasım 1937 yılında yaptığı meclis açış konuşmasına ita fen kaleme alınmıştır.
“1937 senesinin ikniciteşrininin (Kasım) ilk günü, onu bir buçuk saat Millet Meclisi kürsüsünde huşu içinde dinledik. Vakur, hakim ve inandırıcı olan bu ses, onun bir yıl içinde millet vekillerinden, hükümetten neler istediğini bize duyurdu. Dünya’nın en büyük işini yapmış olan bu en büyük adamın sözlerinde en ufak bir ibhamın (belirsizlik), bir hayalin yeri olamazdı. Güneş kadar kati bir görüşle, yapılması tamamen imkan içinde olan işlerden bahsetti. Millet vekilleri karşısında yarattığı ve yaşattığı inkılâbın bir senelik ömrü esnasında, dinamik Türk hayatına devlet tedbirleriyle eklenecek yeni ilerleme merhalesini (aşama) son derece realist bir şekilde çizdi.
Atatürk’ün nutkunda, Celal Bayar kabinesinin muvaffakiyetle iş görmesine büyük amil olacak mühim direktifler vardır. Fakat nutkun asıl mühim olan noktası, onun açık ve realist hüviyetini canlandıran ideolojik tarafıdır. Türk inkılabının seyrini ve ana prensibini en hakim bir lisandan, onu yaratan ve yaşatan ağızdan dinliyoruz: Ekonomiyi milletçe yapılan faaliyetlerin heyeti mecmuası olarak görüyor ve bir kül olan ekonomik hayatla siyasi varlık makinesinin ve fikir hayatının birbirine tabi ve bağlı olduklarını kabul ediyor. Madem ki bu üç hayat birbirine tabi ve bağlıdır; şu halde bunun tabii neticesi olarak “bir milletin kültür seviyesi, üç sahada –devlet, fikir ve ekonomi sahalarında –ki faaliyet ve başarıları neticelerinin hâsılasıyla ölçülür” diyor.
Cemiyetin üzerine kurulduğu bu üç direğin aynı kuvvet ve ehemmiyette görülmesi, fikir köşesi karanlık, hayat köşesi karanlık, ideal köşesi karanlık olan insanlığa nurlu ve ileri bir ufuk açmaktadır. Fikre hakim rolü vererek, diğer ekonomik ve siyasi hayatı ona tabi gibi mütalaa eden liberal görüş bir tarafta, ekonomiyi hakim temel addederek diğer bütün hayatı ona bağlı gören sosyalist görüş öbür tarafta, ideolojik mücadelelerini yapadursunlar, Kemalizm en doğru görüşü ve hakikati bulmuş ve tatbik yoluna geçmiştir:
Bu üç hayat da birbirine tabi ve bağlıdır. Kemalizm’e göre, bir milletin yükselmesi için evvela maarif (eğitim) lazım olduğunu, bu olduktan sonra arkasından her şeyin geleceğini iddia ne kadar çürükse, evvela fabrika ve bol istihsal (üretim) yaparak halkı zenginleştirdikten sonra kendiliğinden diğer sahalardaki ilerlemelerin geleceğini iddia da o kadar yanlıştır. Bunlar ve siyasi varlık makinesi yanı zamanda ve aynı ahenge tabi olarak ilerlemelidir. Bir taraflı ilerlemiş, öbür tarafı geri ve zayıf kalmış olan cemiyetler, muvazenesiz (dengesiz) temel üzerine konmuş binalar gibi, gün geçtikçe ve sıkleti fazlalaştıkça çökmeye mahkûm olurlar.
Tarih, bize bunların yüzlerce misalini verir. En yeni numunesini garp vermektedir. Zengin garp memleketlerindeki huzursuzluk, buhran ve geniş memnuniyetsizlik bu üç direk arasındaki muvazene (denge) bozukluğunun tabii bir neticesidir. O memleketlerde her şey vardı; fakat siyasi mekanizma çok zayıftı. Onun içindir ki bu buhran ve muvazenesizliğin (dengeszilik) önüne geçmek, ancak siyasi mekanizmayı kuvvetlendirmekle mümkün oldu. Bu suretle o memleketlerde son haddine kadar otoriter hatta anti demokratik devletçilik doğdu.
Kemalizm, tarihin ve hayatın en iyi ve doğru görüşünün ifadesidir. Bu itibarla cemiyet telakkilerindeki bu eksik ve bir taraflı görüşleri reddederek, hayatın bu bütünlüğünü ve beraberliğini kabul etmiş ve icraatını bu ana prensibe göre ayarlamıştır.
Atatürk, nutkunda bu esas umdeyi böylece canlandırdıktan sonra ekonomik hayata geçerek ziraatı bu hayatın temeli olarak alıyor ve zirai bir rejimin, daha doğrusu zirai bir inkılabın nasıl ve nereden başlayacağını gösteriyor. “Ekonomik kalkınma, Türkiye’nin, hür, müstakil, daima daha refahlı Türkiye idealinin bel kemiğidir.” Bu ideali, endüstri, finans, münakalat (ulaştırma) sahalarında adeta bir bel kemiğinin halkaları gibi birbirine bağlı, fakat temeli ziraat olan ekonomik hayatın inkişafı temin edecektir. Bunun için bir taraftan fikrin ve hareketin canlılığı lazımdır.”Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh (refah ve varlık içinde yaşayan) millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de temelli bir inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için, fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz.” Atatürk’ün nutkunda müjdelediği büyük kültür inkılâbı, Türkiye’nin doğudan batıya doğru üç büyük üniversiteye malik olması, işte bunu temin edecek başlıca harekettir. Atatürk Üniversiteleri doğuda, batıda ve yurdun göbeğinde yalnız şarkın değil, yirminci asır dünyasının en büyük ilmi görüşünü, tarih ve felsefesini doğuracaktır. Zaten onun dehasıyla kültür kaynaklarımız dil, tarih sahalarında ilk meyvelerini vermiş ve dünyaya da yaymış bulunuyorlar. Atatürk’ten işittiğimiz Türk inkılâp ideolojisi, daima ileri milli refahın ideolojisidir. Şu halde bu ideoloji, hayatın kendisinden doğan ve hayatla ve onun ilerlemesindeki değişikliklerle ahenkli olarak genişleyen dinamik bir ideolojidir. Atatürk, nutkunda bu ideolojiyi, bu dinamizmi çok canlı ve çok realist bir şekilde ifade etmiştir. Hayat durmuyor, kanun ne için dursun? Hatta Büyük Önder, Fırka programımıza ve bugünkü icraatımıza ve devlet teşkilatımıza hâkim olan esasların gökten inmiş şeyler olmadığını, onların değil, onları hayata tabi kıldığımızı ve kılacağımızı kati ve açık bir lisanla ifade etmiştir. Her şekil dogmatizmin böyle açıkça aleyhinde olmak Kemalizm’in başlıca vasfıdır.
Her yeni rejim, yeni bir fikir veya dinle beraber doğar ve her yeni fikir veya din de eskilerini bir takım yanlış fikirlere ve itikatlara (inanç) saplanmış dogmatik bularak, onlara hücum eder. Fakat kendi fikirlerini de yeni bir “dogma-nas” halinde herkese kabul ettirmeye çalışır ve bunların ebediliğinin, değişme olduğunu iddia eder.
Bu kaide en yeni rejim ve fikir olan liberalizmle sosyalizm içinde caridir (geçerli olan). Bütün dogmatizmle mücadele eden hürriyet ideolojisi, liberal sistemin ebediliğini, nihayet insanların doğru yolu bulduklarını, hakikatin insan fikrinin tekâmülüyle (olgunlaşma) elde edildiğini ilan etmişti. Bu ideolojiye sadık olan liberalizmin zavallı softaları Büyük harpten sonra liberalizmin yıkılışını anlayamamışlar, yeni rejimlerin doğuşunu birer biat irtica olarak mütalaa etmişler ve yakında bu İşlerin düzeleceğini ummuşlardı. Liberalizm kendi «doğma» larını o kadar hakikatin kendisi gibi yapmıştı ki, meselâ, Rusya da yeni bir dünya şartının o memlekette ifadesi olan Sovyet rejiminin kurulmasını anlayamayan Rus mültecileri senelerce Rusya’nın gene eski halini bularak oraya dönebileceklerini bekleyip durmuşlardı.
Bahsi uzatmaktan korkmasaydık, sosyalizmin de yeni doğmalarla dolu olduğunu birçoklarımızın malûmu olmasına rağmen, birkaç misalle ispat ederdik.
Kemalizm’in kendinden evvel yaşamış rejimler gibi dogmatizmin aleyhinde olması, kendi «doğma» larının ebediliğini iddiaya vesile olmak İçin yapılmamıştır. Bilâkis kendisine bugün hâkim olan umdelerin dahi hayata tâbi olduğunu, icap ederse onları hayata kolaylıkla feda edebileceğini açıkça ve liderinin ağzından korkmadan ifade eder ve en büyük kuvveti de bu açık hakikatten alır. İdeolojisi bu kadar canlı bir kaynaktan beslenen bir rejimin ne derece dinamik, hareketli ve müthiş bir kuvvet olacağı kolaylıkla anlaşılabilir. Fakat şunu da İzah etmeliyiz ki cemiyetin devamlı canlılığına ve dinamizmine inanarak anti dogmatik olan bir takım fikirler ve adamlar da vardır. Bunlarla Kemalizm arasında hiçbir iştirak yoktur. Nasıl «müstakil ve hür Türkiye ve Türk» idealimizle on dokuzuncu asrın hürriyet telâkkileri başka başka şeylerse, Kemalizm’in «doğma» aleyhtarlığıyla onlarınki öylece başka başka şeylerdir. Anti dogmatik olanların çoğu kanun, .disiplin ve program aleyhindedirler. Bu aleyhtarlıkları derece derece çoğalarak gerek kafalarında ve gerek ideolojilerinde bir anarşiye kadar varır. Kemalizm İse bilâkis tamamen mazbut, kanunlu ve programlı bir rejimdir. Lâkin kanunlar hâkim olan ana umdelerin nas halinde daima yaşayamayacağını da kabul eder, ve hayatın dışında hiçbir umdenin ayakta kalamayacağını, millet işlerinde programlı ve disiplinli, ayni zamanda hür bir idarenin mevcut olması icap ettiğini İddia eder.
Fakat bütün umdelerimize esas olan hayatı yaşatan, nedir? Buna dinamik kuvvet diyoruz. Bu kuvvet, bizim asıl tarihimizden kök alan ve vatan dediğimiz hür ve müstakil toprakta ekonomik, siyasi ve fikri kaynaşmasını yapan milli varlığımızdan çıkıyor. «Toprağının İklimleri, zenginlikleri ve başlı başına bir servet olan coğrafi vaziyeti, ve bir de Türk milletinin silâh kadar makinede tutmaya yaratan kudretli eli ve milli olduğuna inandığı işlerde ve zamanlarda tarihin akışını değiştirir celâdetle tecelli eden yüksek sosyal benlik duygusu.»
Bu dinamik kuvvet, asırlarca gür bir çağlayan, boşuna akıp giden bir nehir gibi israf edilmiş, gitmişti. Bu büyük dinamik kuvveti keşfederek milletin mukadderatını değiştiren ve cemiyet hayatını hükmüne alan büyük önder Atatürk olmuştur.
Hayat yürüyor; duran bir şey yoktur; duran çiğnenir, ölür: her gün ileri gideceğiz; her sene refahı biraz daha fethedeceğiz. Cemiyetin bu kaynaşmasına, bu ileri hareketine ancak doğmalar, fikri ve hareketi baltalayan iptidai kafalar set çekebilirdi. Din doğması, asırlarca Türk ve İslam âleminin inkişafına mâni olmuştu. Türk inkılâbı onun için evvelâ bununla mücadele etti. Artık yeniden din yaratamayız. Hayat ne isterse o olacak; fakat hayatı da başı boş bırakmayarak hükmümüze alacağız.
İşte Kemalizm’in en büyük vasfı. Atatürk’ün nutkundan anladığım» büyük İdeolojik mâna... .”
A.Hamdi Başar