Alevilikte - Ma/ Kadın Ana Gelenegi.
Kadın Ana Geleneği
Aşık Paşazade’nin, 13. yüzyıl Anadolu’sunda, varlıklarından bir cümle ile bahsettiği, Ortaçağ’da Ön Asya’da unutulmuş bir köşede, savaş bezgini, mahzun ve meczup dervişleri ağırlayan, onları doyurup giydiren, mutsuzluklarına merhem olmaya çalışan, bu talihsiz dervişlerden sırları, kerametleri ve emanetleri devir alarak sonraki kuşağın o hırslı, yürekli, akıllı ve becerikli ustasına teslim eden ünlü kadınlar teşkilatı; Anadolu tarihinin aydınlatılmaya muhtaç karanlıkta tutulmuş bir sayfası olarak bugüne kadar esrarını korudu.
Bin yıllar boyunca, Anadolu sosyal hayatının önemli bir parçası olan bu Sufi Kadınlar Topluluğu hakkında Aşık Paşazade’den sonra ilk çalışmayı Alman araştırmacı Fr. Taeschner yaptı. ‘Futuvva’ adlı eserinde konuya değinen Fr. Taeschner, Ortaçağ’ın koşullarında Anadolu’da, kadınların böylesi geniş alana yayılmış bir sosyal yapı olarak örgütlenebilmiş olmalarının ihtimal dahi olamayacağını öne sürdü. Fr. Taeschner’e göre Aşık Paşazade’nin metninde bir yazım hatası vardı. ‘Bacıyan-ı Rum’, yanlış aktarım sonucu ortaya çıkmış bir kelimeydi. Doğrusu ‘Hacıyan-ı Rum’ (Anadolu Hacıları) ya da ‘Bahşıyan-ı Rum’ (Anadolu Ruhbanları) olmalıydı..
Fuat Köprülü, ‘Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu’ adlı eserinde Aşık Paşazade’nin, Bacıyan-ı Rum olarak adlandırdığı Ortaçağ Anadolusu’nda kadınlar tarafından oluşturulmuş bir sosyal zümrenin varlığını doğruladı, ancak gerektiğinde savaşabilen Sufi Kadınlar Topluluğu olarak nitelendirdiği bu sosyal sınıfın, tarihi ve işlevi konusunda herhangi bir bilgi vermedi.
Fuat Köprülü’den yaklaşık altmış yıl sonra, Mikail Bayram, Sencer Divitçioğlu, Ö.L.Barkan ve Selahattin Doğuş yazdıkları metinlerde, Bacıyan-ı Rum üzerine görüşler belirttiler. Bu konuda bugüne kadar ortaya atılan akademik ciddiyeti bulunmayan tespitlere göre Bacıyan-ı Rum:
- Ortaçağ Anadolusu’nda Türkmen kadınlarının kurduğu bir teşkilattır.
- Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında ortaya çıkan dini, tasavvufi bir zümredir.
- Anadolu’nun İslamlaşma ve Türkleşme sürecinde aktif görevler üstlenmiş Türk kadınlar topluluğudur.
Araştırmacılar, Türk-İslam sentezinin kırmızı çizgileri içinde yorumlar yaptılar, fakat yorumlarına ,doğal olarak kanıt gösteremediler. Aşık Paşazade, 20. yüzyılın Türk İslam sentezcilerine ve konudan bihaber, işin esasından uzak araştırmacılara, içinden çıkamayacakları büyük bir muamma bırakmıştı.
Aşık Paşazade’nin tarihinde 13.yy’ın inkar edilemez ve görmezden gelinemez gerçeği olarak ifade bulan Anadolu’nun en köklü sosyal örgütlenmesi olan Alevi Bacıları’nın dayatmacı tarihçiler tarafından İslam misyonerleri ve Türk kadın kolonizatör dervişleri oldukları israrla öne sürülse de; eski çağın taş ve kil tabletleri, orta çağın yazılı belgeleri, epik destanlar ve Alevilerin toplumsal belleği , bu çağdaş yalanlar karşısında kendi kadim doğrularını söylemeye devam ediyorlar.
‘Kadın Ana’ ya da ‘Ma’ Luvi’lerin, bilinen ilk kadın önderiydi..Anadolu güneşinin altında,tohumu tarlaya ilk eken ,toprağa suyu ilk veren,ilk meyve fidanını aşılayan ve hayvanı evcilleştiren ‘Kadın Ana’ oldu.O toprağı işleyen,besleyen doğuran ve koruyan ilk canlı varlıktı,Luvi’lerin anaerkil toplum yapıları ve toprağa bağlı ekonomik yaşamları onun ellerinde şekillendi.Luvi’ler onun çocukları olmaktan her zaman büyük bir övünç duydular Ona ve sonraki kuşaklarda Luvi kadın örgütlülüğünün başında bulunan ve onu temsil eden ‘Kadın Ana’lara sonsuz saygı gösterdiler.Kadın Ana bu toplumsal düzen içinde sevgi ve sadakat ile bağlı bulunulan bir üstün irade idi.Luvi’lerin ‘Kadın Ana’ya olan bağlılıkları hürmet ve vefaya dayanıyordu.Ona kulluk etmiyorlar yada ona tapınmıyorlardı.
Eski çağın gizemli, saygın ve kutsal ‘Ma/Kadın Ana’sısı sonraki çağlarda Anadolu’da ve komşu coğrafyalarda ortaya çıkan uygarlıkların tanrılar panteonunda ‘Ana Tanrıça’ haline getirildi. Asur kolonisi Kültepe’de ‘Kubaba’, Hitit’lerde ‘Arinna’, Hurri’lerde ‘Hepat’adı ile anılan Ana Tanrıça Frigya’da ‘Kyebele’ye, Lidya’da
‘Kyebebe’ye dönüştü. Helen’lerin Ana Tanrıça Artemis’i ve onun Latin versiyonu Diana aslında Luvi’lerin ‘Ma /Kadın Ana’sının tanrıçalaştırılmış biçimleriydiler.
Anadolu’da Hıristiyanlık ile birlikte yaşamın tüm alanlarını kaplayan ataerkil düzenden önce var olan bilinmeyen bir çağda ‘Kadın Ana’ tarafından biçimlendirilen, anaerkil toplum yapısı erkeğin tüm yaşamı tek başına yönlendirdiği ataerkil düzenin ‘öznesi değişmiş’ bir benzeri değildi.Anaerkil toplum düzeninde-ataerkil düzende olduğu gibi- tüm otoritenin ve gücün kadınlar elinde toplanması ve erkeklerin kadınlar tarafından baskı altında tutulmaları akıllara bile gelmezdi.
‘Kadın Ana’ tarafından kurumlaştırılmış bu,ilk büyük sosyal yapı içinde kadın ve erkeğin birbirine üstün gelme mücadelesi yoktu.Cinsiyetler arasında ‘hükmeden ve hizmet eden’ ayrılığı bulunmuyordu. Bu toplumsal yaşam biçiminde kadınlar ve erkekler hayatın zorluklarını büyük bir dayanışma içinde, birlikte omuzluyorlar,yaşamın getirilerini birlikte paylaşıyorlardı.Üretim ve paylaşım, kişisel servet edinmeye değil,toplumsal fayda sağlamaya yönelikti ve komünal bir nitelik taşıyordu.Kadın ve erkek arasında statü farkı yoktu, saygınlıkları birbirlerine denkti ve aynı itibarı paylaşıyorlardı.
İznik konsilinden sonra Ön Asya’da misyonerlik faaliyetlerini devletin de desteğini arkasına alarak arttıran Hıristiyan kilisesinin yayılmacılığının önündeki en büyük engel ‘Kadın Ana’ oldu.Anadolu halkı ‘Kadın Ana’ imgesi ile o kadar bütünleşmişti ki, ‘Kadın Ana’ halk arasında o kadar saygındı ve o kadar vazgeçilmezdi ki,Hıristiyan Kilisesi kendi varlığını ve kendi inanç sistemini halka kabul ettirebilmek için ‘Meryem Ana’ figürünü ortaya atmak zorunda kaldı.
Hıristiyanlar ‘Kadın Ana’ profili ile bire bir örtüşen bir ‘Meryem Ana’ ortaya koymuş olsalar da ;İsa’nın annesi Meryem Ana,Anadolu’nun ‘Ma/Kadın Ana’sını ikame etmede başarılı olamadı.Kadın Ana geleneğinin ödünsüz takipçileri Alevi bacılar, Hıristiyanlığa ve ‘Kadın Ana’nın Hıristiyan doğması içinde deforme edilmesine en çok karşı koyanlar oldular,
Ortaçağ karanlığını kurumlaştıran Hıristiyan kilisesinin kayıtları, Kadın Ana ve Alevi bacıların Hıristiyanlık karsısında gösterdikleri direncin en açık kanıtıdırlar.Bu kanıtlardan açıkça anlaşılan odur ki;Türk-İslam sentezcilerinin kolonizatör İslam dervişleri olarak sundukları Anadolu Alevi bacılar topluluğu bu toprakların en eski kadın sosyal örgütlülüğüydü.
İslamiyet’in Arap yarımadasında ortaya çıkışından üç yüz yıl evvel ve Orta Asya çıkışlı göçler Anadolu’ya ulaşmadan yedi yüz yıl önce Anadolu’da toplanan Ekümenik Gangra (Çankırı) Hıristiyan konsilinin kayda alınmış ve bugüne ulaşmış tutanakları, Aleviler’in ve Alevi Bacılar örgütlenmesinin bu topraklarda her şeyden ve herkeslerden önce var olduklarını hiçbir tartışmaya mahal bırakmayacak biçimde teyit etmektedirler.Çankırı Hıristiyan konsili kayıtlarının lanetlerle donatılmış satırları –kendi küfürleri içinde de olsa-kısa saçları ve derviş kılıkları içinde dergahlarda komün yaşamı süren Anadolu kadınlarının geçmişlerinin aydınlatılmasında en önemli kaynaklardır.
Saygılar Sevgiler Ali karul.Işık'la Kalın.
Biz aşığız ne söylesek
Sözümüzde yalan olmaz
Sır içinde sır saklarız
Hiç kimseye ayan olmaz.