![[Resim: 323.jpg]](https://www.zohreanaforum.com/images/imported/2009/09/323.jpg)
Alevilik, tektanrıcı dinler ölçü alındığında “vahiy dışı” bir gerçeklik olarak çıkar karşımıza. Tektanrıcı dinlerde inanç, “****fizik-idealizm” bağlamında gökyüzünden yeryüzüne indiğine inanılan “Tanrı buyruklarına” bağlanır.
Alevilik, tektanrıcı dinler ölçü alındığında “vahiy dışı” bir gerçeklik olarak çıkar karşımıza. Tektanrıcı dinlerde inanç, “****fizik-idealizm” bağlamında gökyüzünden yeryüzüne indiğine inanılan “Tanrı buyruklarına” bağlanır.
Tektanrıcı dinlerin vahyini yadsımakla birlikte Aleviliğin de “düşünceci-idealist” felsefi yaklaşımlarla kotarılmış bir “vahiy” anlayışları vardır. Bu tasarım kapsamında vahiy, “varlığın içinden dışına doğru taşınan ve dönüşümler geçirerek somutluk kazanan” bir enerjiden başka bir şey değildir.
Tektanrıcı dinlerin vahyini yadsımakla birlikte Aleviliğin de “düşünceci-idealist” felsefi yaklaşımlarla kotarılmış bir “vahiy” anlayışları vardır. Bu tasarım kapsamında vahiy, “varlığın içinden dışına doğru taşınan ve dönüşümler geçirerek somutluk kazanan” bir enerjiden başka bir şey değildir.
Alevilikte Vahiy, Varlık Kökenli İlkeler-Kurallar Bütünüdür Anlaşılacağı gibi Ortodoks tasarımlarda inanç, varlık dışı ****fizik bir kabullenme iken Alevilikte “varlık” kökenli bir ilke-kural ya da eğilimdir. Kuran ayetlerinin tamamı Cebrail tarafından, Hz. Peygamber’e “vahiy” yoluyla verilir.
Peygamber ya melek sıfatına yükselerek Cebrail ile buluşup vahyi alır ya da Cebrail insan düzeyine inerek Peygameber’e vahiy verir. İnanca göre Cebrail vahiyi Peygamber’e “sesli” olarak iletir ya da vahyi O’nun kalbine yazar. Kuran Cebrail tarafından okunarak verildiği için Kuran ayetlerine “vahy-i metlüvv”(okunan vahiy) adı verilir. Melek Cebrail “soyut anlamları” Tanrı’dan alır ve başka meleklerin “koruması” altında Hz. Muhammet’e getirir. Cebrail ortodoks inançta peygamberden daha işlevlidir: Tanrı’dan aldığı soyut anlamları, insanların anlayabileceği söze, kalıba döker; bir bakıma Tanrı ile insanlar arasında “çevirmen”dir. Alevilikte insanın aklı “cebraildir”; kendini yetiştiren insan “cebraili” aracılığıyla “fiziğin sırrını çözer”.
Doğa, yapısında “gizli” olan “neden” tarafından “belli bir sona yazgılıdır”: Örneğin “tohum”, ağaç olmaya, “yumurta” civciv olmaya yazgılıdır. İşte Bâtınilikte, bu yazgıyı “yazana” tanrı adı verilir. Kendini yetiştiren “yazgı defteri” olarak algılanan “levh-i mahfuzda” yazılanları okuyabilen “zamanın yerine geçer” ya da “zaman olur” ve “hareketi ölçer”. Sen zamanı ölçemezsen, zaman seni ölçer; küfretmek isterse küfreder, dövmek isterse döver. Kimi kez kötü iş yapanlar bunu zamandan bilir; bu doğru değildir. Kendini zamanın yerine geçiremeyenler için “zaman”, yaşamın ayak bağıdır; bilinçsiz olursan, yani kendini bilmezsen “zaman” denilen zincire bağlı kalırsın. O zaman Tanrı’yı bilmek istersen, “kendini bil”. Yol olmayan yerde “yol arama”; yol olmayan yerde yol gözlemek ya da yol aramak “azgınlık” işaretidir.
Vahdet, “birliği” ifade eder; onun için Tanrı “birdir” deriz. Kesret, “çokluk”tur; çokluk hep “çifttir”, yani “ikişer-ikişer”dir: Örneğin nesne-can, dağılma-derilme, akıl-nefs vb. gibi. Nesne-can “karşıtlığında”, varlık yokluktan, zâhir-bâtından, güzellik-çirkinlikten “iyi”dir; bu “iyi” düşünebilmemizin “aracı” olmasından dolayıdır. Yoksa zâhirin “özü” ile bâtının “niteliği” arasında bir özdeşlik vardır; demek ki o da “iyi”dir. Daha doğrusu “karşıtlara” iyi-kötü nitelemesiyle bakılmaz.
Doğayı ve doğa parçalarını, “belli bir sona yazgılı kılan neden”, her şeye gücü yeten bir “kimlik” olarak algılanır. Doğanın Canı-Doğanın Aklı Kendiliğinden var olan, varlığı kendisinden başka bir varlığı gerektirmeyen, önsüz-sonsuz olarak algılanan, her şeyin varolma nedeni durumundaki güce ya da canlı ve cansız doğayı güden doğa yasalarının kimliklendirilmesi biçiminde algılanan doğanın canına, doğanın aklına, doğanın yeteneğine “Tanrı” adı verilmiştir. Ama diğer taraftan biliyoruz ki Bâtınilikte Tanrı, “sonuç” üretmek zorundadır. Ürettiği sonucu da kucaklayacak biçimde tanımlarsak Tanrı, “evrensel madde ve biçimdir”. Gizil durumdaki evrensel madde, doğasındaki “eğilime” uyarak “biçimlenme”ye başlayınca “eyleme” geçmiş olur. Düşünce, ötesinde bilinç, işte bu “eylemli madde” üzerine kurulur. Doğayı Tanrı’nın yarattığı savı, tektanrıcı dinlerle birlikte ortaya çıktı; ilkin, köleci toplumun dini olan Yahudilik’te ileri sürüldü. Yine de Yahudi tektanrıcılığı, birçok tanrılar arasından birini yeğleme sonucu tektanrıcı bir nitelik kazanmıştı.
Hıristiyanlıktaki “Baba-Oğul-Kutsal Ruh” üçlemesinde, Yahudilikteki bu “yeğleme” olgusunun izleri görülür. Gerçek anlamda tektanrıcılığı gerçekleştiren tek din Müslümanlıktır. Müslümanlığın tektanrıcılığı şu önermeyle açık olarak dile getirilir: “Allah’tan başka tanrı yoktur” (Lâ ilâhe illallah) . Bâtıni felsefe, geleneksel tasavvufun yaygın olarak kullandığı Vahdet-i Vücut(Varlıkbirliği) kalıbı yerine Vahdet-i Mevcut(Mevcutbirliği) kalıbını kullanır. Varlıkbirliği bağlamında, vücutbirliği anlamına gelen Vahdet-i Vücut kalıbındaki “vücut” teriminin, hem “gövde” hem de “varolan” anlamı bulunduğu için bir “ikilem”den, bir “yanılsama”dan kaçınmak ister. Varbulunanı daha net biçimde karşılayan “mevcut” terimini kullanmayı yeğler. Vahdet-i Mevcut, varbulunanların birliği anlamına gelir: Varbulunanın ötesinde, yani maddesiz, varlıksız bir varbulunmayanı düşünmek saçmalıktır; yani, nesnel evrensiz bir Tanrı’yı kabul etmek olanaksızdır. Tanrı her zaman maddeyle, varlıkla, varbulunanla vardır.
Şeyh Bedrettin, “doğa ve Tanrı bir ve aynı şeydir”, diyor. O’na göre, farklılıkların, çelişkilerin ve karşıtlıkların ortadan kalktığı mutlak varlık; “birlik” olarak Tanrı, “çokluk” olarak doğa ya da evrendi. Mutlak varlık madde ve ruh biçiminde ortaya çıkıyordu; bunları birbirinden ayırmak olanaksızdı; bunlar eş düzeydeydi. Bu nedenle kıyamet belirtileri olarak Deccal ya da Mehdi gelmeyecek, kıyamet kopmayacaktı; Cennet ve Cehennem dünyaya ilişkin simgelerdi. Kuran bağlamında ayetler de aynı durumdaydı. Demek ki Tanrı, “kaba” anlamda Maddeci Doğatanrıcılık’ın anladığı biçimde doğadaki tüm canlı-cansız maddelerin toplamıdır. Düşünceci materyalizm anlayışı bağlamında ise varbulunanların varbulunmasını sağlayan ve varbulunanlarda ortak olan yasa/kural/ilke anlamındaki soyut değerlerin bağımsızlaşmış biçimidir Tanrı.
Bu anlayış; doğanın insan bilincinden bağımsız olduğunu ileri süren; bilinçten bağımsız olarak varolan her şey, varlıktır diyen, materyalist anlayışla örtüşür. Buna karşın; doğayı bilincin ürünü sayan; varbulunanların gerçekte varolmadıkları, varbulunmayanların gerçek ve var olduğunu ileri süren ****fizik-idealist anlayışla çatışır. Tektanrıcı dinsel değerlerin ve dinsel kimliklerin “tersine dönüşümü”nün gerçekleştirilmesiyle “belletilmiş dünya” tarafından “bilincin ayaklar altına alınmasına” son verilmiştir. Doğasal değerleri, doğaötesi değerlere karşı harekete geçirilerek, “****fizik idealizmi” ideoloji edinmiş dinsel toplumun “sahte” anılarını yerle bir edilmiş; bilinen başkaldırı türlerinden farklı bir başkaldırı, yani “****fizik tanrıya” isyan yaşamın içine taşınmıştır.
Esat Korkmaz
Görüşler Esat Korkmaz'a ait olup, forumumuzla bir ilgisi bulunmamaktadır.