You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Alevilik üzerine 56yıl önceki biryazı.

Alevilik üzerine 56yıl önceki biryazı.

Posting Freak
Alevilik üzerine 56yıl önceki biryazı.
Her şeyden önce karanlıkta kalabilecek bir noktayı aydınlatmak isterim..Alevilik üzerine bu satırları yazan insan, bütün ataları Sünni olan bir ailenin, Baltacıoğulları’nın çocuğu olarak dünyaya gelmiş, Sünni terbiyesi almış, Sünni kalmış bir insandır. Onun için burada bilim sayar bir inancın eseri olan düşünceleri ve yargıları bir Alevi’nin duysal düşünceleri olarak almak, hem yersiz, hem de haksız olur. Gerçekleri -başka bir mezhebin, hatta başka bir dinin bile olsa- olduğu gibi, doğru olarakanlamaya çalışmak,öylece söylemek bilim adamı olduğuna inanan bir insanın töresi olmalıdır.

Her Sünni Türk gibi ben de, Alevilere karşı sevgisizliği gönlümde taşıdım. Aleviler üzerine bir takım yanlış düşünceleri de kafamda yaşattım. Bundan otuz yıl önce Fuat Köprülü’nün Bektaşilerden söz açan bir yazısında ’Bektaşilik eski Türk aşiret din ananelerinin İslâmiyet içinde devamından doğmuştur’ düşüncesi beni birdenbire uyandırdı. Alevilik konusunu olduğu gibi incelemeye başladım. Aleviliği eskiden olduğu gibi Sünni çekingenliğiyle değil, bir bilim adamı sempatisiyle incelemeye koyuldum. Siz de benim gibi yarım asır sosyoloji, psikoloji bilimleri üzerinde kafa patlatır, kitapları ezberlemektense olayları görmeye, anlamaya çalışırsanız, hiç şüphe yok ki, din denilen sosyal gerçek üzerinde de yıllarca duracaksınız. Din oluşu nasıl bir oluştur diye yaşamınız boyunca sorup soruşturacaksınız. Siz de benim gibi ta ilk günlerden beri ’milliyet’ denilen o çözülmez, açılmaz düğümü çözmeye, açmaya uğraşmış iseniz, Ernest Renan’ın ’psikolojik birliğe dayanan milliyet’ tarifini öğrenmiş, Ziya Gökalp’in kültür birliğinde kendini bulan tarifini de eleyip eleştirmiş olacaksınız. Ancak,ömürlere bedel olan bu tariflerden hiçbiriyle yetinemeyeceksiniz. Neden? Yanlış oldukları için mi? Hayır! ’milliyet’ denilen sosyal gerçek çok girift, bu tarifler de çok dar olduğu için. O zaman ne yapacaksınız? Kitaplara kapanıp bunalmış olan insanlar gibi, Rönesans insanları gibi, tabiata yani olaylara döneceksiniz. Bu dönüş size gerçeğin giriftliğini, gerçeğin zenginliğini, hatta gerçeğin estetiğini sağlayacaktır. Bu gerçekler arasında milliyetin tarifi için bulabileceğiniz en temelli karakterler neler olacaktır? Siz de benim gibi göreceksiniz ki, bu temelli karakterler ’gelenek’ adını verdiğim -hayvandaki belkemiği gibi hiç değişmek bilmeyen- bir takım özelliklerdirBig Grinilde yapı, müzikte melodiler, anlatımda mimikler,bezemede motifler, mitler, masallar, atasözleri, bir takım deyimler gibi hemen hemen değişmek bilmeyen bir takım geleneklerdir.

Sünni Türkler vardır, Alevi Türkler vardır. Sünni Türkler anatomik,morfolojik karakterler bakımından ne iseler Alevi Türkler de odurlar. Türk ırkdaşı olarak Sünni’yi Alevi’den ayırmak kimsenin elinde değildir. Bu iki ırkdaş bölük arasında din bakımından bir ayrılık var mıdır? Aleviler, Alevi kolları olan Kızılbaşlar, Tahtacılar,Bektaşiler Tanrı’yı tek Tanrı, yaratıcı acıyıcı, esirgeyici olarak anlarlar. Muhammed’i Tanrı’nın gönderdiği, yalvacı olarak anarlar,Kuran’ı da doğru olarak anlarlar, bütün bunlara kayıtsızca, şartsızca inanırlar. Bu inançlar tıpkı tıpkısına Sünnilerinkidir. Bu üç inancı diliyle hem de gönlüyle doğrulayanlara ’Müslüman’ denir. Her kim onlara ’kâfir, zındık, dinsiz, imansız’ diyecek olursa Tanrı’nın,peygamberinin, meleklerinin laneti onun üzerine olur. Müslümanlara Müslüman değilsin demek günahların en büyüğü, dinsizliğin kendisidir. Sünni Türkler ile Alevi Türkler arasında din bakımından, hiçbir ayrılık yoktur. İkisi de Müslüman’dır. Hz.Ali’ye gelince, onu biz de severiz, sayarız, Alevi Türkler de severler, sayarlar. Alevilerin Ali sevgisinde şu saygı, şu özellik, şu gürlük vardır: ’Ali büyük peygamber İbrahim’in soyundandır. Büyük peygamber İbrahim Turani’dir,Türk’tür, Ali de Türkoğlu Türk’tür. Üstelik Ali doğrudur, iyidir,güzeldir, Türk kamu vicdanının insan değeri olarak ayırdığı,benimsediği bütün erdemler Ali’de, Ali’nin kişiliğinde, hem de tam
olarak, vardır. Onun için Ali Alevilerin göz bebeğidir, öyleyse Ali sadece Türk değil, hem de Türklüğün sembolü, uyruğudur.’

Şimdi Türk din tarihinin karanlık sırlı bir durağında duralım. Neden Türkler böyle olan Ali’yi kendilerine uyruk edinmek zorunda kaldılar? Bu soruya doğru bir karşılık verebilmek için dinlerin sırlarla dolu evrimini yönelten yolda mı gezmek gerektir. Her din gibi, Müslümanlık da, içinde doğduğu, yaşadığı ulusun, Arap ulusunun, gelenekleriyle karışmıştır! Türkler Müslüman oldukları zaman işte bu Arap gelenekleriyle karşı karşıya kaldılar; eşitsizlik, erkek zorbalığı,kadının aşağı görülmesi, kölelik, mistiklik ve mistikçilik. Türk gelenekleri bu geleneklerin taban tabana tersi idi. Türkler dünyanın en eşitçi ulusu idiler. Tarih boyunca bir eşine daha rastlanmayan eşitçi aile tipini onlar yarattılar. ’Türkün’ denilen bu karı-koca ailesinde erkek için ayrı od, kadın için ayrı od yakılırdı. Hakan hatunsuz elçi kabul edemezdi. Hakanın fermanı hatunun inhası olmadıkça yürürlüğe giremezdi. Bu kadın erkek eşitliği nerede görülmüştür? Töresi eşitlik, hürlük olan Türk ulusu saldırıcı Arap gelenekleri karşısında ne yapacaklardır? Var olmak, ya da yok olmak, hangisi? Şimdi biraz da Alevi töresi üzerinde duralım.

Aleviler, Kızılbaşlar,Tahtacılar, Bektaşiler için insanlar eşittirler. Onlar için ana-bacı saygı konusudur. Onlara göre herkes birbirine yardım etmelidir,taassup kötüdür, sağduyu her şeyin üstündedir, tabiat sevilmelidir.


Alevile
r, bu arada Kızılbaşlar için yapılan yergilerin hepsi onları yakından bilmemekten, yadırgamaktan ileri gelmektedir. Bütün Aleviler gibi Kızılbaşlar da gelenekçi Türklerdir. Sevgi ve saygı onların yaşayışında en büyük değer olarak görülmektedir. Bir Kızılbaş’taki töre, ülkü ve Türklük sevgisi her şeyin üstündedir.Hatta Kızılbaşlar Türklerin ahlâkça en mutaassıp koludur; İşte Sünnilik fikri, daha çok, İslâm ümmetçiliği fikri, İslâm medeniyetçiliği fikridir. Tarihte Arapçaya, ölü metinlere, şehir aristokratlığına, Arap, Acem kültürüne, medreseye, Hilâfete sarılanlar hep Sünniler olmuşlardır.

Alevilik fikri, daha çok, kültürcülük,gelenekçilik,Türkçülük fikridir. Tarihte bütün bu yabancı değerlere,geleneklere, arkasını dönüp Türkçeye, Yunus Emre’ye, Karacaoğlan’a dini törenlerinde yer verenler; köyü, bucağı, sazları, nefesleri,nükteleri ile şenlendirenler, ’eline, beline, diline’ töresini benimseyenler, yalan söylemeyenler, dilenmeyenler, çalmayanlar,kendilerini aşağı görmeyenler, bacıya, kadına eşitliğe en yüksek yeri verenler, aklın üstünlüğünü kabul edenler, tabiatı sevenler,nükteciler, gelenekçi Türkler hep Aleviler olmuşlardır. Eski Türk dininden gelen gelenekler ile bir ümmet dini olan İslâm dini örflerinin Osmanlı tarihinde, Anadolu’nun göbeğinde nasıl çarpışmış olduğunu gösteren şu satırlar okunmaya değer:’Türklerin dini iptidaileri ile monizmi İslâmiyet’te telife muvaffak olan yegâne mübdi dâhi, ancak Hacı Bektaşi Veli’dir. Bektaşiliğin esraralût safahatı asırdidesinden tereşşuh eden bir kaç ’eser’e ancak nail olduğumuz halde, Bektaşi ayini aslını kaybetmemiştir. Bütün tutulan yollar sofiye bu aslını kaybettirdiği halde Bektaşilik ve Kızılbaşlık kadim Türk dinini, ocak geleneklerini, hürriyet ve hürmeti nisvanı, saz ve sözünü bilfiil kabul etmiş ve yaşamıştır.



Osmanlıların Anadolu’da teessüsüyle ’milli bir mezhep’ doğmuştu. Bu da Bektaşilik. Buna ihtiyaç vardı. Çünkü Mesnevi’nin ’parsi taklidi’ ile ’nay ve nefirinden’ Selçuk Türkleri denilen Oğuz Türkleri hiç bir şey anlamıyorlardı. Şüphesiz Türkün ’kaval’ına benzeyen ’nay’ın eninkâr,pür heyecan nagamatından Türkler hoşlanmıştı. Fakat ’nay’ farisi ötüyordu. Selçuk aristokrasisi bunu anlamaya özenirken milli benliğini de harcıyordu. Avam ise bir şey anlamıyor, hem de o kahraman, bahadır ’batır’ alplarını farslaşmış görerek ellerinden kaçırıyordu. Âşık Paşa’yı Veli, Ahi Evran (yahut Ahi Elvan), Şeyh Süleyman, Hacı Bektaş, bir günün, bir asrın, bir fikrin müçtehitleri olduğuna hiç şüphe edilemez. Kırşehir’deki Cace Bey Medresesi’nde toplanan Hacı Bektaş’tan maad bu asri müçtehitlerin içtihadı, Konya’nın Mesnevi medresesi olan Karatay’a rekabet etmekte idi. Karatay Konya mektebi Faris felsefe ve içtihadı ile uğraşırken Case Bey Medresesi de Âşık Paşa’nın Garipname’sini ibda ediyor, Şeyh Süleyman Tezkiret-ül-Evliya’yı Ahi Elvan Gülşen-i Râz’ı ve kim bilir daha bilmediğimiz yazıcılar daha neler yazıyorlardı’.Bu milli tarikatlar eski Türk geleneklerini korumakla kalmamış,tarikat yoluyla Arnavutları, Ermenileri bile Türkleştirmiş, Türkçülük ateşiyle tutuşturmuştur.[tabii burada "Türkleştirmek" le kastedilen,Türk gelenek ve töresine imrenen insanların, severek ve isteyerek türk milletinin bir ferdi olmalarıdır..æ] Türk halk gelenekleriyle kaynaşmış olan bu tarikatlar Arap, Acem milli gelenekleriyle anlaşmış olan öteki tarikatlara hiç benzemezler. Birinciler yabancı milliyetlerin insanlarını Türkleştirirken bu sonuncular öz Türkleri Arap, Acem kültürüne aşılamışlardır. Türklerin bütün kültür alanlarında olduğu gibi, din alanında da milli benliklerini belirttiklerini gösteren daha birçok belgeler vardır. Bunlardan dinde hoş görücülüğü ele alalım. İşte bir tarih belgesi:


XVII’inci asırda Türklerin dini toleransları başlığıyla Macar müellifi Oskar Kolling ’den çevrilen bir makalede şu hüküm vardır: ’İstilâcı Türkler hiç bir zaman cebri dinden çevirme usulüne başvurmamışlar, bilâkis, herkesi serbest bırakmışlardır. Hatta bu hususta yardımı esirgememişlerdir’.


Yine o yazıtla Simontoruya Beyi Ahmet Olay’ın 1669′da Macar diliyle yayınladığı bir buyruğun metnini veriyor. Bu buyruğun birinci maddesini de şunlar okunuyor:


’Muhtar kişi Allah korkusunu bilen, kiliseye giden, yurdunda iken vaizleri kaçırmayan, duasını unutmayan insan ola’. Bütün bu dinleşmiş töreleriyle Alevilik bir mezhep, bir İslâm mezhebi karakteri taşımaktadır. Aleviliğin bir mezhep olmayıp ancak bir tarikat olduğu direntisi hiç bir bilim temeline dayanmamaktadır. Bunu direnenlerin her şeyden önce; ’mezhep nedir, tarikat nedir?’ diye bir soru sorup karşılığını objektif çalışmayı bilen bilim adamlarından almaları yerinde olur. Kelimeleri herkes istediği anlama çeker, herkes istediği gibi anlarsa, ortada ne gerçek, ne de bilim kalmaz. İşte ben ’Türk’e Doğru’yu yazdığım tarihlerde gelenek birliği üzerine kurduğum milliyet tarifinin ışığı ile Alevi adı altında toplanan Kızılbaşlık,Tahtacılık, Bektaşilik ve özellikle Alevilik gerçeğini incelemeye,eleyip eleştirmeye koyuldum. Gördüm ki bütün bunlar tarih boyunca softaların, mutaassıpların bizlere anlatmak ve tanıtmak istedikleri sapkınlık ve sapıklık yolları değil, belki Türklerin Müslümanlığı kabul ettikten sonra din ve dil yoluyla Türk yaşayışına ve Türk kamu vicdanına sokulmak isteyen Arap gelenek ve göreneklerine karşı Öz Türk ruhunun yaptığı tepkilerden doğmuş töre ve eğitim yollarıdır. Nüfusu yirmi milyonu geçen [1954 te 23,4 milyon æ] Türkiye’nin Türklerini Sünnilerden ibaret sanmak en aşağı bir coğrafya bilgisizliğidir. Hele namusu, arılığı, erdemliliği yalnız bir mezhebin inhisarı sanıp da ötekileri yermek ne gerçeğe uyar, ne de yurttaşlığa yakışır. Bu eğriliğin ta kendisidir. Bilim adamlarına, üniversite adamlarına, din tarihçilerine yakışan, doğruluk, objektifliktir. İleri kültürü, ileri medeniyeti olan bir ulusa yakışacak olan tarih boyunca dedikodu, kara çalma konusu olmaktan bir türlü kurtulamayan bu Alevilik gerçeğini felsefe, ilahiyat fakültelerinde bilim gözüyle incelemek, aydınlatmaktır. Bu yurdun esenliği, bütünlüğü tence, tince kalkınması için artık anlaşılmalıdır ki Sünnilikle Alevilik aynı gövdenin iki büyük parçasıdır. Birbirlerinden ayrılamayan bu iki varlık tek varlıktır. Bu birliği, bu bütünlüğü belirtmekte Türk tarihi için büyük bir kazanç vardır.


* Büyük Kurultay Dergisi-6-7-8 Türk Düşüncesi C.3, S.13, s.1–5, 1
Aralık 1954 İst. 1908′de Darülfünun’un tabiye bö1ümünü bitiren İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Darülmuallimin’de öğretmenlik yaptıktan sonra 1910′da pedagoji veelişleri öğretimini incelemek üzere Fransa’ya gönderildi. Türkiye’ye dönünce bir süre gene Darülmuallimin’de [eğitim fakültesinde] görev aldı. 1913′te Darülfünun’da pedagoji profesörlüğüne getirildi. 1917′de Edebiyat Fakültesi dekanı oldu. 1923–1925 arasında Darülfünun rektörlüğü yaptı. 1933 Üniversite Reformu’nda kadro dışı bırakılan Baltacıoğlu, 1934′te haftalık kültür,edebiyat dergisi Yeni Adam’ı yayımlamaya başladı. 1939′da Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne atandı. 1942′de Afyon’dan, 1946′da Kırşehir’den milletvekili seçildi; 1942–1957 arasında da Türk Dil Kurumu Terim Kolu Başkanlığı’nda bulundu. ’Kendi kendine öğrenim’,’Açık hava okulu’ benzeri, kurumsal olmaktan çok, uygulamaya yönelik eğitim konusundaki görüşlerini Rüyamdaki Okullar (1944) gibi eserlerinde ortaya koyan İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Yeni Adam Dergisi’nde, özelliklede 1942’de yayımladığı Türk’e Doğru kitabında çağdaşlaşmanın ulusal kaynaklardan kopmadan gerçekleştirilebileceğini savundu. Felsefe, toplumbilim, pedagoji ve estetiğe ilişkin yapıtlarının yanı sıra, ortaoyunu gibi geleneksel tiyatro türlerinden yararlanarak oyunlar, Batak (1942) adlı roman ve Yalnızlar (1942) adlı bir öykü kitabı yayımladı. Eğitim alanındaki atılgan tutumu ve çağdaş düşünce akımlarına açık görüşüyle tanınan Profesör İsmail Hakkı Baltacıoğlu 1 Nisan 1978′de Ankara’da öldü.

Prof. Dr. İsmail Hakkı BALTACIOĞLU

Yazı paylaşımı:prof.Dr.Dursun Ali Ercan
Benden evvel ben oldum
Beni bende ben buldum
Sahralara indim durdum
Bana Ali dediler

Merdan idim dirildim
Her bedene verildim
Kırk Kapı dört makamda
Öldüm öldüm dirildim.

Mürşit Zöhre Ana..

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.