You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Alevileri kalıba sokma gayretimiz yok

Alevileri kalıba sokma gayretimiz yok

Administrator
Alevileri kalıba sokma gayretimiz yok
İftarda Alevilerin önderleri ile bir araya gelen Cumhurbaşkanı adayı Başbakan Erdoğan: Alevi vatandaşlarımızı tanımlamak, belli kalıpların içine sokmak gibi bir gayemiz yok ve olamaz.

Başbakan ve cumhurbaşkanı adayı Recep Tayyip Erdoğan Ankara Palas’taki iftarda, aralarında Cem Vakfı, Ehl-i Beyt Vakfı ve Hacı Bektaş Veli Derneği’nin önde gelenlerinin bulunduğu akademisyen ve Alevi önderler ile bir araya geldi. Alevi Bektaşi Federasyonu ise iftara katılmadı.

Erdoğan iftarda şunları söyledi:
Alevi ve Sünniler, Selçuklu devletinin, Osmanlı cihan devletinin, Türkiye Cumhuriyeti devletinin hem mimarlarıdır hem de eşit asli unsurlarıdır. Bin yıldır ne başardıysak birlikte başardık. Bin yıldır bütün sevinçlerimizi birlikte yaşadık. Bin yıldır bütün sorunları bütün badireleri birlikte aştık. Vatanımız için birlikte savaştık, istiklalimiz için birlikte mücadele ettik. Devletlerimizi hep birlikte inşa ettik, birlikte imar ettik. Aynı köy içinde, aynı mahalle, aynı semt, daha ileri gidiyorum, aynı apartman içinde birbirimize komşu olarak, birbirimize dost olarak kardeş olarak yaşadık.

’Eşit unsurlarız’

Öyle yetiştik, öyle gördük. Anacağım Alevi komşularımın elbiselerini dikerdi, mektepli değildi anacığım ama iyi yetişmişti. Hem ucuz dikerdi, hem de onların o arzularını seri olarak yerine getirirdi. Bir tas çorbayı paylaşırken hiç kimse komşusunun Alevi mi, Sünni mi olduğuna bakmadı. Somun ekmeğini bölüşürken hiç kimse komşusunun yaşam tarzına, mezhebine inancına bakmadı. Hepimiz Türkiye Cumhuriyeti devleti vatandaşlarıyız. Bu devletin ve bu toprağın eşit unsurlarıyız.

’Kimlik dayatma yok’

Biz Alevi vatandaşlarımıza bir kimlik dayatma peşinde olmadık ve bugün de bunun peşinde değiliz. Alevi vatandaşlarımızı tanımlamak, belli kalıpların içine sokmak gibi bir gayemiz yok ve olamaz. Biz her meselenin istişareyle danışarak konuşarak çözüleceğine yürekten inanıyor, bu inancımızı muhafaza ediyor ve geleceğe de bu inançla yürüyoruz.

İftara katılanlar değerlendirdi

[Resim: mehmet-%C3%A7amur-300x168.jpg]
İstanbul Şahkulu Dergahı Başkanı Mehmet Çamur, Başbakan’ın değerlendirmelerini ılımlı bulduğunu söyledi.

İftara katılan Şahkulu Dergahı Başkanı Mehmet Çamur, Başbakan’ın değerlendirmelerinde daha ılımlı yaklaştığını söyledi. Çamur, ’Çözüm ile ilgili düşünülebileceğini bu konuda çaba harcanabileceğini, ama Alevilerin de belirli konularda kendi arasında birlik sağlaması gerektiğini söyledi. Yaklaşım olarak çok ılımlıydı. Olayların çözümüne daha olumlu yaklaştı, çözüm yolunda çaba sarfetti, bunu söyleyebilirim. Taleplerde 10 Ağustos’a kadar birşeylerin olması gerektiği söylendi’ dedi.

Mehmet Çamur Erdoğan’ın Alevlerin en temel taleplerinden biri olan cemevlerinin ibadethane sayılması konusunda ise şunları söylediğini belirtti:
’İbadethane sayılması konusunda; bunun müslümanları bölebileceğini, ama insanların da zaten orayı inanç merkezi olarak gördüklerini, o şekilde sürdürüldüğünü belirtti. Kuran’da mescidin olduğunu söyledi. Caminin sonradan yapıldığını ama Kuran’da ilk ibadet yerinin Mescid olduğunu söyledi.’

İftara katılanlara diğer alevi örgütleri tarafından yöneltilen eleştiriler konusunda ise Çamur, ’biz sorunların konuşularak çözülmesinden yanayız. İnsanlar gelecek biraraya, uygar toplumlarda biraraya geliniyor, sorunlarını yetkililerle tartışıyorlar. Bu yetkililer tartışmalardan olumlu sonuçlar çıkarmaya çalışır. Ben başka bir çözüm yöntemi göremiyorum aklıma da gelemiyor’ diye konuştu.

’İftar çok olumlu geçti’

[Resim: fermani-altun-300x168.jpg]
Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun iftarın çok olumlu geçtiğini belirtti.

Dünya Ehl -i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun ise iftarın çok olumlu geçtiğini ve ’Başbakan’ın verdiği mesajlarla sorunun çözüleceği inancının hasıl olduğunu’ söyledi. Altun şöyle konuştu:
’Bu kutsal gündeki iftar yemeği çok olumlu geçmiştir. Sorunları dile getirdik. Benim şahsi önerilerim şöyle olmuştur; Türkiye’de yanlız alevilerin sorunları olarak ele alınmaması gerektiğinin, din ve vicdan özgürlüğünün demokrat ülkeler standartları düzeyinde sağlanması gerekir. 1925′de din devletleştirilmiştir, yasaklanmıştır, dergahlar kapatılmıştır, tasavvuf ve kavramlar yasaklanmıştır. Yani önce bu zincirin kırılması gerektiğini, yine imar yasasında yanlızca belli 3 tane semavi dinin ibadethanesi kabul edilmiştir. Asıl meselenin Türkiyenin genel bir sorunu olduğunu, din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili, o zaman alevilerin sorunları kendiliğinden çözümlenmiş olacak. Kim neye inanıyorsa, kim hangi ibadethanede ibadet yapacaksa kendi imkanlarıyla, kuruluşlarıyla bu hizmetlerini yapacaklardır. Alevilerin sorunu, cemevinde 2 personele maaş verilmesi gibi basit şeyler değil. Alevilerin sorunu eşit vatandaşlık, din ve vicdan özgürlüğü’

Kaynak: aljazeera.com.tr
Junior Member
Alevileri kalıba sokma gayretimiz yok
Kuranda oruç ramazandır. Bundan da başka oruç yoktur. Gerçeği gören bu insanlar ramazan davetine gitmişler helal olsun.

Güle Güle Ramazan-ı ŞerifNe çabuk geçti bir ay’
Ruhumuzun en ücra köşesini dahi kuraklıktan kurtaran rahmet yağmuru; sabah gibi karanlıksız, bahar gibi hazansız, riyasız, yalansız olan ümit mevsimi; bütün günahlarımızdan arındığımız mağfiret çeşmesi, dünya kazuratını silip süpüren gusül abdesti’ Gidiyorsun öyle mi?..

Hekim-i Lokman’ın şifalı ilacı, Hz. Hızır’ın âb-ı hayat çeşmesi; Hz. İsa’nın nefesi, Hz. Meryem’in cennetten inen sofrası’ Üzerinde yolculuk âlâmetleri mi var? Gelirken marifet, muhabbet, zikir, fikir, şükür, hikmet, huzur hediyeleriyle gelen; giderken rıza, fazilet, kemâlat, mağfiret armağanlarını bırakan oruç yüzlü sevgili, hasretine nasıl dayanacağız?..

Her anında sokaklarımızda yankılanan Kur’an, yürek denizlerini cezbeye getirdi’ Melekût boyutlu dalgalar günah dağlarını yıktı; israf ateşini, şehvet yangınını söndürdü; azgın olan nefse oruç zincirini takıp, ıslah etti; kibir, gurur hastalıklarını cehennemin dibine attı; kabir kuyusunu, cennetin bekleme salonuna, ölüm korkusunu vuslat aşkına çevirdi; evham, vesvese gibi aklı, kalbi kemiren ne kadar kurt varsa hepsini imha etti; şapşallaşan sıfatlara ciddiyet, aşırıya kaçan duygulara istikamet, kalbe derûni muhabbet, akla tefekkür ve marifet, dile zikir ve tesbih verdi’ Ey bize Kur’an’ı getiren, her gelişinde Kur’an bayramı yaptıran aziz misafir, keşke bir ömür içimizde kalsaydın, gitmeseydin olmaz mıydı?..

İftar sofralarına konan çeşit çeşit nimetti, nimetin etrafında halka olan tefekkürdü, itaattı, ubudiyetti; sahur sofralarına yağan yağmurun adı huzurdu, bereketti. Çocuklar gibi koşuşmuştuk teravih namazı kılmaya, tadı damağımızda kaldı, ne çabuk bitti.. tıpkı dondurma gibi.. şimdi çocuk gibi ağlayalım mı?.. Ezanlar ruhumuza işledi, müezzinlerin içli sadaları yüreğimizi yürek yaptı, cana can kattı.. Tam kanatlanıp uçacağımızı sanırken, ayrılık zamanı geldi çattı, sahiden ayrılacak mıyız?

Öksüzleri öksüzlükten, yetimleri yetimlikten kurtardın; kimsesizlerin yanına, dertleriyle dertlenen kimseler gönderdin’ Çıplağa elbise, aça aş, fakire zenginlik, acize güç, hastaya şifa oldun’ Toplumun asayişine bahar getirdin; kavgalar dindi, cinayetler intihar etti, hırsızlar elini yıkadı. Sanki cennette nefes alır gibiydik, ne güzeldi hayat seninle. Hiç bitmesini istemediğimiz rüya, ne olur dur, uyanmak istemiyoruz.

Ey şerefli Ramazan, bize şeref veren mübarek ay’ Şimdi gitsen de, seni içimizde yaşatacağız, sensiz kalmayacağız hiç’ Tekrar geldiğinde bizi çok aramayacaksın, bıraktığın yerde olacağız.

Madem gitmek istiyorsun, haydi öyleyse git’ Uğurlar olsun, güle güle Ramazan-ı Şerif.
Junior Member
Alevileri kalıba sokma gayretimiz yok
Ramazan Bayramı ve Peygamber Efendimizin Bayramı
Bayram bir sevinç ve neşe günüdür. Yüce duyguların coştuğu, sevgi ve saygı, hislerinin mü'minler arasında alabildiğine canlandığı güzel günlerden biridir. O günde yardımlaşma ve kaynaşma son sınırına varır.

Bayram insanları kaynaştırıp biraraya getiren en güzel vesilelerden biridir. Öyle ki, bayramda şahlanan yardımlaşma ve hediyeleşme ruhu yalnızca hayatta olanlara bağlı kalmaz, dünyadan gidip kabirlerinde bir Fatiha bekleyenlere kadar uzanır. Onların bu dileğini yerine getirmek için mü'minler bayramda kabirleri ziyaret ederler; ruhlarına Kur'ân'lar, Fatihalar ve dualar okuyarak onları da sevindirirler.

Ramazan Bayramının mü'minler arasında ayrı bir yeri vardır. Çünkü Ramazan Bayramı, hergün tutulan orucun iftar vaktindeki sevinci gibi, tutulan bir aylık orucun toplu bir iftar sevincini ifade eder. Bir ay gibi uzun bir süreyle, özellikle Ramazan'ın yaz mevsimine denk geldiğinde sıcak günlerde nefislerine oruç tutturan mü'minler, sabır imtihanını vererek manevi sorumluluktan kurtulmanın sevincini Ramazan Bayramında yaşama imkânına kavuşurlar.

Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin 2. yılından ıtibaren kutlanmaya başlanmıştır. Ramazan orucu da ilk defa bu yıl farz kılınmış, bu ayı oruçla geçiren rnü'minler sonraki ayın (şevval) ilk üç gününü bayram olarak kutlamışlardır. Bu sebeple bu bayrama Ramazan Bayramı denmiştir.

"Bu günümüzde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır"(1) mealindeki hadise dayanarak Ramazan ve Kurban bayramları bayram namazlarının kılınmasıyla başlar.

Hz. Peygamber, "Arefe günü, kurban günü ve teşrik günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bu günler yeme içme günleridir"(2) buyurmuştur.

Ramazan Bayramım da bu manada bir gün olarak kabul etmiş ve bu bayramı Ramazan orucunun iftar günü olarak nitelendirmiştir.(3) Bu sır içindir ki, Ramazan ve Kurban Bayramlarında oruç tutmak haram kılınmıştır. Bir gün önce oruç bozmak haramken, bir gün sonra oruç tutmanın haram olması, mü'minlerin düşünce ve duygu dünyasında nimetlerin gerçek Sahibini hatırlatan en etkili bir sebeptir.

Herkes bir gün önce kimin emrine uyarak oruç tutuyorsa, bugün de O'nun rızasına uyarak orucunu açar. Ve Onun gerçek nimet Sahibi olduğunu hakkıyla idrak ederek, gerçek bir şükre yol bulur.

Bayram bir aylık orucun toplu bir iftarı olduğu için, günlük iftarların sünnet türünden âdabı bayramda da yerine getirilir. Nitekim orucunu tatlı bir şeyle açmayı adet edinen Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Ramazan Bayramına da tatlı yiyerek başlarlardı. Bayram sabahında hurma gibi bir tatlı ile bir aylık oruçlarını açmadan evlerinden ayrılmazlardı. (4)

Her vesile ile bizleri ibadete ve ahiret amellerine teşvik buyuran Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, yılın iki bayram gecesinde kalkıp ibadet etmeyi tavsiye ederlerdi. Bu gecelerde uyanık bulunmanın, kalbin uyanıklığına vesile olduğunu bildirirlerdi. Bunu bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade etmişlerdi:
"Sevabını Allah'tan umarak iki bayram gecesinde kalkıp ibadet eden kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü gün ölmez." (5)

Bayramlar saadet asrında da bambaşka bir hava ve neş'e içinde yaşanırdı. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bayram sabahında namazgaha çıkardı. Peygamber hanımlarının da, diğer hanımlar ve kızlarla birlikte namazgaha çıkması istenirdi. Kadınlar cemaatin arka tarafında yer alırlardı.(6) Kılınan bayram namazından sonra Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam cemaate hitaben bir hutbe okuduğunu anlatan ibni Mes'ud (r.a.) devamla şöyle der:

"Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam üzerine şehadet ederim ki, o namazı hutbeden önce kıldı. Sonra hutbe okudu. Daha sonra kadınlara işittiremediğini düşünüp onların yanına geldi. Onlara hatırlatmalarda bulundu. Ve şu ayeti okudu: ’Ey Peygamber! İnanmış kadınlar Allah’a hiçbir şey ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleri ve ayakları arasında uydurdukları iftira ile gelmemek, iyi işlerde sana isyan etmemek konusunda biat etmeye geldikleri zaman, biatlerini kabul et ve onlar için af dile! Şüphesiz ki Allah, Gafûr ve Rahim’dir.’ Sonra:
– Bütün bunlar üzerine biat eder misiniz? diye sordu. İçlerinden biri:
– Evet Yâ Resûlallah! dedi. Allah Resûlü (a.s.m.):
– Sadaka verin! buyurarak onları zekât vermeye teşvik etti. Onu dinleyen hanımlar kulaklarındaki küpeleri, kollarındaki bilezikleri çıkarıp ne kadar yüzük gerdanlık varsa onları çıkardılar. Bilâl-i Habeşi elbisesini yere serdi:
– Anam babam size feda olsun bağışlarınızı getirin diye seslendi. Hanımlar bileziklerini, küpelerini, yüzüklerini Bilâl-i Habeşi’nin elbisesinin üzerine koymaya başladılar. Elbise takılarla doldu. Allah Resûlü (a.s.m.) bayram bittikten sonra orada durmayıp evine ailesinin yanına döndü.’
(7)

Bu hadiseyi anlatan sahabilerden biri, "Kadınların bu verdikleri Ramazan Bayramı zekatı mı idi?" sualine şöyle cevap verdi: "Hayır, lakin o vakit verdikleri bir sadaka idi. Kadınlar yüzüklerini atıyor ve atıyorlardı."(8)

Aynı olaya işaret eden Ebu Saidi'l-Hudri de (r.a.) bayram gününde en çok sadaka verenlerin kadınlar olduğunu anlatır.

Ramazan Bayramı, bağışlanmış olmanın bir sevinç işaretidir. Bu bağışlanma müjdesini insanlara melekler veriyor.

Sa'd bin Evs el-Ensâri anlatıyor: Resulullah Sallal-lahü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur.

Ramazan Bayramı sabahı melekler yollara dökülür ve şöyle seslenirler: "Ey Müslümanlar topluluğu! Keremi bol olan Rabbinizin rahmetine koşunuz. O, bol iyilik ve ihsanda bulunur. Sonra onlara bol bol mükâfatlar verilir. Siz gece ibadet etmekle emrolundunuz ve emri yerine getirdiniz. Gündüz oruç tutmakla emrolundunuz, orucu tuttunuz ve Rabbinize itaat ediniz, mükâfatınızı alınız.

Bayram namazını kıldıktan sonra bir münadi şöyle seslenir:
"Dikkat ediniz, müjde size! Rabbiniz sizi bağışladı, evlerinize doğru yola ermiş olarak dönünüz. Bayram günü mükâfat günüdür. Bugün semâ âleminde mükâfat günü olarak ilan edilir.
"(9)

Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim'de ayrı bir bab ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hazret-i Âişe (r.a.) şöyle anlatır:

"Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken rakseder gibi oynuyorlardı. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam beni çağırdı. Başımı onun omuzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vaz geçen ben oluncaya kadar."(10)

Ancak bayramdaki sevincin gaflete dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Esasen bayram Allah'ın bize verdiği İlahi bir ziyafettir. Bu bakımdan, bayram gününde en çok Allah'ı hatırlayıp şükretmeye ihtiyacımız vardır. Zaman şeridi içinde bayram yeni bir değişimin başı, bir dönüm noktası ve bir muhasebe vaktidir. Ömürden bir yılın daha geçip gittiğini, kabir alemine doğru bir adım daha yaklaşıldığını hatırlatan vesilelerden biridir.

"Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istila edip gayr-i meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha (Allah'ı zikretmeye) ve şükre azim tergibat (büyük teşvikler) vardır. Ta ki, bayramlarda o sevinç ve sürür nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir, gafleti kaçırır." (11)

Nitekim büyük cemaatler halinde kılınan bayram namazları esnasında getirilen tekbirler, gafletin giderilmesine ve şükür vazifesinin yerine getirilmesine en büyük bir vesiledir. Sadece bir ülke halkının değil, yeryüzünde sayısı milyarlara varan Müslümanların hep beraber aynı anda tekbir getirdiklerini hayal ettiğimizde, karşımıza çıkan muhteşem tablo, bayramlarımızı kâinat çapında bir manaya kavuşturur. O anda adeta yeryüzü tek bir ağız olur, tekbir getirip namaz kılar gibi bir hale bürünür. Misâl âleminde birleşen o seslerin bir anda yeryüzünden yükselişi, adeta muhteşem bir koro halinde dünyamızın göklere doğru tevhidi haykırmasıdır.

Bu muhteşem manaların yaşandığı bayram günlerinde küçük meselelerden çıkan kırgınlıkların, dargınlıkların ne önemi olabilir? Onun için bayramda her mü'minin kardeşleriyle kardeşlik sözleşmesini yenilemesi, kuvvetlendirmesi, fakirlerin yardımına koşması, çocuklarını sevindirmesi lazımdır ki, o manalar yaşanan hayata geçsin.

Bayramların asıl süsü ve zineti tekbirlerdir. Getirilen her tekbir ruh ve gönüllerde manevi coşkuyu ve heyecanı canlandırır. Kulu, Rabbinin azameti karşısında yüce duygulara taşır.
Ebû Hüreyre anlatıyor: Resulullah Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur: ’Bayramınızı tekbir getirmek suretiyle süsleyiniz.’ (12)

Bayramlara sünnet çerçevesinde hazırlanmak bu âdeti de ibadet haline getirir, bu sevinç günlerini biri iman şuuru içinde geçirmeyi temin eder.

Bunun için sünnette yer aldığı gibi bayrama önceden hazırlanmak, temiz ve güzel elbiseleri giymek, gusletmek, misvak kullanmak veya dişleri fırçalamak, güzel kokular sürünmek, güler yüzlü olmak, namazdan önce Ramazan Bayramında hurma vb. tatlı bir şey yemek bugünlerimize ayrı bir mana kazandırır.

Asıl itibariyle fıtır sadakası olarak bildiğimiz fitre de bayram günü verilir. Ramazan ayı içinde verilmemişse fitrenin de o gün verilmesi gerekir. Zaten Ramazan Bayramının hadislerde geçen adı "ıydü'I-fıtr", yani Fıtr Bayramı demektir. Yaratılışın gereği olan kulluk görevleri yapıldığı için bu adı almıştır.

Bayramların en güzel şekli tanısın tanımasın mü'minlerin tokalaşarak, kucaklaşarak birbirleriyle bayramlaşması, bayramlarını kutlaması ve tebrikleşmesidir. Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle "Bârekâllâhü lenâ ve leküm" diyerek bayramlaşılardı, yani "Allah bizden de, sizden de kabul etsin" dedikleri rivayet edilir. Bu tebrikleşme bizim dilimizde "Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar" gibi sözlerle ifade edilir.
Kaynaklar
1) Buhâri, İdeyn: 3; Müslim, edâhi: 7.
2) Ebu Davud, Savm:50; Tirmizi, Savm:59; Nesai, Menasik:195.
3) ibni Mace, Sıyam: 32.
4) A.g.e., Sıyam: 49.
5) A.g.e., Sıyam: 67.
6) Müslim, Selatü'l-İdeyn: 11.
7) A. g .e., Salatü'l-İdeyn, 2.
8) A.g.e., Salatü'l-İdeyn, 3.
9) el-Tergib ve't-Terhib Trc. 2:332.
10) Müslim, Salatü’l-İdeyn, 20.
11) Lem’alar, 230.
12) et-Tergib ve't-Terhib Trc. 2:332.
Junior Member
Alevileri kalıba sokma gayretimiz yok
Şehr-i Ramazan
Bütün karanlıkları en ücra zaman dilimlerinde bile yakalayıp aydınlatan yüce Kur`an, Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.v.) en büyük mucizesi olarak, Ramazan ayında yeryüzünü aydınlatmaya başladı. Yüce Resul, peygamberliğinin ilk yıllarında olmasına rağmen, kâinatın bu en büyük hâdisesini hisseder ve onu, farz olmadığı halde, haftada iki gün oruç tutmakla tes`id ederdi. Efendimiz (s.a.v.) pazartesi günlerini Kur`an`ın inzalinin başladığı gün olarak, persembeyi`de Kur`an`ın bütün insanlara tebliğ ve ilânına, yani açıklanmasına izin verildiği gün olarak her an gönlünde yaşatır ve o günleri oruçlu geçirirdi.

Çünkü oruç, nefsin Allah adına dünyayı ve zevkleri terk etme sanatıydı. Gönüllere mânâ âleminden açılan ziyafet sofrasının zevki de, ancak nefislerin teslim olup secde ettiği oruçlu anlarda yaşanabilirdi .[Resim: duaciamca.gif]
Mekke`de on iki yıl akıl almaz kahırların, sıkıntılı günlerin elemlerini, Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) orucun bu sonsuz sırrı içinde yok ederdi. O yıllarda yine pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere, sadece çok yakınlarına oruç tutmalarını söylemişti. Ve nihayet Medine`nin huzur dolu günleri başladı. Ne çare ki şerler, âlemlerin Efendisine (s.a.v.) orada da rahat vermiyor ve gönüllerde açan iman çiçeklerine gölgeler düşürmek istiyordu. Efendimiz`in (s.a.v.) çok ince ve hikmetli dualarına nihayet İlâhi cevap geldi:

"Oruç tutunuz!"

Ve oruç âyetleri nazil olmaya başladı. Allah, oruçla beraber İslâm dünyasına ve dolayısıyla insana verilen sonsuz mucize hikmetlerini göstermek için, ilk Ramazan ayında Bedr mucizesini lütfetti. Bütün müşrikler, ilk oruçlarının henüz ilk yarısını tamamlamak üzere olan müminlere saldırdılar. Fakat orucun sırrı ile yıkanmış, gönülleri mânâ nuru ile dolu bir avuç islâm mücahidinin dizleri dibinde topyekûn eriyiverdiler.

Yüce Rabbimiz, İslâm`ın bir bakıma kurtuluş ve kuruluşunu temsil eden Bedr`in zafer meşalesini yakmasıyla:
"Gönüllerin önündeki nefs perdesini orucun teslimiyet ateşiyle yakın ki, size mânâdan fetihler müyesser edeyim" demek istemişti.
Alemlerin en yüce varlığı Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) Ramazan ayının hazzını öyle derinlerde yaşardı ki, koca mübarek ayın bir saniyesini dahi telef etmez, boşa geçirmezdi.
Orucun bu kadar ince mânâ sırrı acaba nereden geliyordu?
"Ben arza, semâlara ve arşa sığmam, ancak tertemiz olmuş bir müminin gönlüne sığarım" hikmetini seyretmenin "arınmışlık" şartıyla olan paralelliğini bildirmektedir. Bu arınma ise, gönül penceresi önündeki iki kalın perdenin kaldırılmasına bağlıdır. Bunlardan biri yeme-içme, diğeri ise cinsi duygulardır. Mühim olan bu duygulardan temelli kopmak değil, o duyguları belli bir süre için Allah adına durdurabilmektir. Ömür boyu çabalayıp bir türlü açamadığımız "nefsin kasası"nın gizli şifrelerini elde etmenin en emin yolu da budur.

Nefsin bizi mânâ âleminden mahrum etmek için kurduğu her türlü tuzağı bozmak, orucun en önemli hedefidir. Zaten oruç tutanın davranışlarına ait şeriatın getirdiği hükümler, bu söylediklerimizi açıkça ortaya koyar.

Orucun "mânâ"dan kaynaklanan bir sır olduğu, orucu ilk tutanlarca bile kolaylıkla fark edilir. Oruçlu bir insan az besin ve enerji aldığı için, duygu melekeleri zayıflaması gerekirken aksine güçlenir. Daha iyi koku almaya başlar. Kulakları ve gözleri, tok halinden daha hassas ve aydınlıktır. Çünkü insan, beynin hücrelerinden emir almaz, ruhun güçlü himayesine girer. Zaman içerisinde oruçtan gelen bu yücelmenin ve mânâdan gelen sezgilerin sırrı daha da derinleşir. Bir mümin, kendisini Allah`a götüren yolda kalbine ve ruhuna diken gibi batan dünya ihtiraslarının çirkinliğinden sıyrılır. Daha önceleri her attığı adımda ızdırap çekerken, oruca devam ettikçe koşar adımlarla mânâya yaklaştığını fark eder. Bir süre sonra da gündüz Allah için yememenin, akşam da Allah için yaşamanın ayrı bir haz olduğunu sezer. Zaten kulluğun sırrı da yemek, içmek, hevesler peşinde koşmakta değil, yaptığı herseyi Allah için yapmaktadır. Yine Ramazan`ın sırrı içinde sırf hayır yapmak ve kimsesizlere el uzatmak için para kazanırsa, Allah`ı (c.c.) ne kadar hoşnut edeceğini sezer. Bu noktadan baktığımızda, İslâmiyetin hiçbir dinde olmayan muhteşem bir sırrı ortaya çıkar: Hayat, Allah`ın emrettiği bir vazife olarak sürdürülmelidir. Bunun en iyi sezilebileceği ibadet ise oruçtur.
[Resim: ayasofya.gif]
Bu güzel ibadet, bizim dört temel unsurumuza birden ayrı ayrı hayat veren bir sırra sahiptir.

l- Orucun ruha verdiği hayat hazzı:
Ruhumuz, ruhlar âleminden gelip bedene haps olunca, dünya sıkıntıları içinde kıvranan nefsin ızdırabını çeker. Çok iyi tanıdığı gerçek güzellikler dururken, kırılmaya mahkûm bir oyuncaktan farksız olan dünyanın peşinde koşturmak ona çok ağır gelir. Oruçla terk edilen yemek-içmek lezzeti, birden insanı meleklerle aynı özelliğe kavuşturur ve ruh bir anda yücelerek âdeta sıla hasretinden kurtulur. Kendi yurdunda yaşıyormuşçasına mutlu olur.

2- Orucun kalbe verdiği haz:
İlâhi sevda ile soluma arzusuyla yanıp tutuşan kalp, nefsin kirli perdesi altında kıvranmaktan bir türlü "hay" sırrına kavuşamamaktadır. Bu yüzden de neticede bütün ışıkları söner ve karanlık bir kuyuda kaybolur gider. Oruç başladığı zaman kalp, özünden aralanan nefis perdesinin ardından İlâhi güzellikleri seyretmeye başlar ve yavaş yavaş canlanarak hazların en güzeline erişir.

3- Orucun nefse verdiği nimetler:
Bütün ihtiras ve şaşkınlığına rağmen bu huyundan en şikâyetçi olan yine bizzat nefsin kendisidir. Ne kadar çılgınlık yaparsa yapsın, mutlu olamaz. Çünkü mutlu olmak için kullandığı ihtiras, aslında mutsuzluğun temel sebebidir. İşte nefs, Ramazan`da hırslarına vurulan oruç gemiyle bu gerçeği anlar ve mutsuzluğun kendinden doğduğunu bilerek, yavaş yavaş gerçek mutluluğa doğru koşar.

4- Orucun bedene verdiği nimetler:
Oruç bedenin zindeliği ve sağlığı için tam bir altın reçetedir. Ana başlıklar halinde özetlersek:

a- Kalbin önündeki sıvı barajını azalttığı için, su içmemekle kalbe mutlak bir istirahat sağlamış olur.

b- Oruç, özellikle küçük tansiyonu mutlaka düşürdüğü için, dolaşım sisteminin en iyi sakinleştiricisidir.

c- Kan içindeki besin artıklarını özellikle orucun son saatlerinde tamamen yok eder ki, bunların başında yağ artıkları (Lipit kolesterol) gelir.

d- Oruç, ömür boyu kesiksiz çalışan sindirim sistemi hücrelerinin revizyonu için bulunmaz bir fırsat sağlar. Böylece Ramazan`da mide ve bağırsaktaki bir çok aksaklıklar giderilmiş olur.

e- Sindirim salgı bezleri, bir aylık nefis bir tatilden sonra daha randımanlı çalışmaya başlar.

f- Cinsi fonksiyonlara karşı konan sınırlama sebebiyle, hipofiz salgı bezi istirahate sevk edilerek ahenkli bir hormonal denge elde edilir.

g- Oruç, hücre arası suda nisbi bir azalma sağladığı için, hücrelerin biyosentez olayını kolaylaştırır.

h- Orucun hücre uyarıcı tesiri, inanan inanmayan bütün batılı ilim çevrelerince de kabul edilmektedir. Hatta kronik kanser vakalarında vücutta biriken zehirleri atmak için aralıklı oruç uygulamaları yapılmaktadır.

ı- Orucun en büyük hizmeti ise bizzat karaciğer hücresinedir. Hatta Ramazan yaklaştıkça karaciğer hücreleri manâ telefonuyla "Ramazan ne zaman?" diye haberleşip dururlar. Ömür boyu kesintisiz çalışan ve birbirinden farklı pek çok biyolojik görevleri bulunan bu hücreler, ancak Ramazan`da bir soluk alma şansına sahiptir. Çağımızın insanı artık karaciğerin önemini anlamış ve elinde karaciğer tahlil kâğıtlarıyla dolaşıp durur olmuştur. Buna karşılık karaciğer hücrelerinin "gayesiz dolaşıp durma, oruç tut" dediğini işitmezlikten gelir.

Cenab-ı Hak, nimetlerin en güzelini, ibadet formülü içinde Fahr-i Kâinat Efendimiz`in (s.a.v.) ümmetine lütfetmiştir. İnşaallah en kısa zamanda bu ülkede orucun nimetinden faydalanmayan kimse kalmayacak ve Rabbimiz, ilk oruçlulara ihsan ettiği Bedr zaferinin bir numunesini, İnşaallah bu kullarına da nasip edecektir. Hepinizin Ramazan`ınızı, Efendimizin (s.a.v.} ümmetliğine lâyık bir biçimde geçmesi dileğiyle tebrik ediyorum.
Onk. Dr. Halûk Nurbâki
Junior Member
Alevileri kalıba sokma gayretimiz yok
Dua Ayı Ramazan
Dua her zaman mü`minin dayanıp güveneceği bir esastır. Hayatının her safhasında duaya sarılıp İlahi rahmete iltica etmek, mü`mini diğer insanlardan ayıran belli başlı vasıflardan biridir. Mü`min duayı hayatının her anına sindirmiştir. Günde beş vakit kıldığı namazın manası "duâ"dır. [Resim: duaben.gif]
Akşam yatarken, sabah kalkarken, yemek öncesinde ve sonrasında, evden çıkarken, dostuyla el sıkışırken, kısacası bütün hal ve hareketlerinde dua, mü`minin vazgeçilmez bir alışkanlığı halindedir. Bu alışkanlık, kaynağını Resulullahın sünnetinde bulur. Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam her halinde ve hareketinde dua eder, mü`minlerin de dua etmesini emrederdi. Çünkü dua onu Rabbine yakınlaştıran bir vasıtadır.
Duayı bir esas olarak benimseyen mü`min nimet ve bolluk anlarında Rabbini hatırlayıp şükran hisleriyle dolduğu ve bunu hamdleriyle dile getirdiği gibi, darlık ve sıkıntı zamanlarında da Rabbine sığınıp sadece Ondan yardım ister. Çünkü dua kulluğun değişmez bir vasfı ve ayrılmaz bir parçasıdır.
Cenab-ı Hak da mü`min kullarının her zaman Kendisine dua etmesini istemektedir:
"Ey Habibim, kullarım Beni sana sorarlarsa haber ver ki: İşte Ben muhakkak yakınımdır. Onlardan biri dua edince, muhakkak duasına icabet ederim. O halde onlar da Benim davetime itaatle icabet ve Bana imanda devam etsinler. Ta ki, doğru yola ulaşmış olsunlar."1
Bu, her zaman için böyledir. Ama bazı vakitler vardır ki, o vakitlerde yapılan dualar diğer zamanlarda yapılanlara nisbetle kabule daha yakındır. Bu mübarek vakitler arasında seher vakitleri, Cuma günlerinin belli bir saati, kandil geceleri ve bilhassa Kadir Gecesi, Ramazan`lar ilk sırada yer alır. Çok sayıdaki hadis-i şeriflerde bununla alakalı sayısız müjdeler vardır.
Bunlara göre, böyle vakitlerde İlahi rahmet coşmakta, hem de mü`min duanın makbuliyeti için gerekli olan ihlas ve hakiki kulluk tavrını gereken şekilde yaşayarak Cenab-ı Hak nezdinde makbul bir kul haline gelmektedir.
Hadis-i şerifte bu manaya dikkat çekilir ve mü`minler duaya teşvik edilirler:
"Ramazan`ın ilk gecesinde Cennet kapıları açılır. Her gece sabaha kadar bir münadi seslenir: Günahlarının affedilmesi için istiğfar eden yok mu? Tevbe eden yok mu? Allah tevbesini kabul buyursun. Dua eden yok mu? Cevap verilsin. Kendisi için bir şey isteyen yok mu? isteği hemen karşılansın."2
Bir hadis-i şeriflerinde oruçluyu, duası reddedilmeyecek üç kişi arasında zikreden Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyururlar:
"Üç kişinin duası geri çevrilmez: Adaletle hükmeden hakimin, iftar edinceye kadar oruçlunun ve mazlumun. "3
İslâm`ın diğer meselelerinde olduğu gibi, bu hususta da en güzel örnekleri kendi mübarek hayatlarında yaşayan Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam, Ramazan ayında her türlü ibadet ve dualarını fazlalaştırırlardı. Ayrıca etrafındaki mü`minlere de ikram ve hasenatta bulunmak suretiyle onların da bol bol dua etmelerine vesile olurlardı.
Baştan sona İlahi rahmet tecellilerine sahne olan Ramazan`da iftar vakitlerinin ayrı bir feyzi ve kıymeti vardır. Bu müstesna vaktin dualar açısından taşıdığı ehemmiyeti Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam şöyle ifade buyururlar:
"Oruçlunun iftar vaktindeki duası reddedilmez."4
Abdullah bin Ömer`in (r.a.) rivayetine göre Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam, iftar vakitlerinde şu duayı sık sık tekrar ederlerdi:
"Ya Rabbi, her şeyi kuşatan rahmetinin hakkı için beni af ve mağfiret eyle."5
Hatasızlığı ve günahlardan korunmuş olmasıyla bilinen Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselamın bu duasında, ümmetine bir irşad ve örnek gösterme manası vardır.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu şekilde dua etmek suretiyle, mü`minlere iftar vakitlerinin feyiz ve bereketinden istifade etmenin en güzel yollarından birini göstermiş ve iftar vaktinin istiğfarla değerlendirilmesinin ehemmiyetine dikkat çekmiş olmaktadır.
İşte böyle iftarlarda ve seher vakitlerinde dergah-ı İlahiye gönderilen ihlaslı dua ve istiğfarlar sayesindedir ki, mü`minler Ramazan ayının sonunda günahlarından arınmış, ter temiz bir ruh ve maneviyata sahip olmaktadırlar.
Bu bakımdan, şuurlu bir mü`min, içinde yüzdüğü bu eşsiz fırsatlar denizinden azami derecede istifade etmeye çalışır. Tevbelerin en ziyade kabul edilip günahların en fazla affolunduğu ve dileklerin en yüksek nisbette kabul edildiği bu mübarek ayda her vesile ile Cenab-ı Hakka iltica eder.
Rahmet deryasının taştığı Ramazan ayı boyunca en güzel duaları okur; salavat ve münacatları fırsat buldukça tekrar eder; Kur`ân`dan ve hadislerden alınan kıymetli dualara yapışarak Allah`a biraz daha yakınlaşmaya çalışır.
1- Bakara Suresi, 186.
2- Müsned, 4:22.
3- İbni Mâce, Siyam:,48.
4- Tirmizi,Daavat,129.
5- İbni Mâce, Sıyam,48.
Junior Member
Alevileri kalıba sokma gayretimiz yok
Ramazan Bereketi
Ramazanda tuttuğumuz orucun şaşırtıcı yönleri beni hep tefekküre sevk etmiştir. Bazılarından bahsetmek istiyorum.
* Oruç, tutan için çok keyifli, haz veren bir ibadettir. Oruçlu gönül huzuru içindedir. Çünkü kendini yaratan Allah`ın (C.C.) emrine uymanın mutluluğunu da duymaktadır. Bu yüzden oruç ona külfet değil, zevk verir. Orucun şişmanlık ve hastalık perhizlerinden, ateistlerin anlayamadığı önemli farkı budur. Allah`ın rızasını kazanma arzusu, onu huzur ve mutlulukla doldurur.
* Oruç tutan kişinin açlık hissetmemesi çok enteresandır. Halsizleşir, süzgünleşir fakat iştahı yoktur. Oruçlu iken, hattâ sahura bile kalkamadığım günler, en cazip kokular saçan lokantaların önünden en küçük bir acıkma hissetmeden geçtiğim hep dikkatimi çekmiştir. Halbuki Ramazan dışında karnım tok olsa bile nefsim büyük istek ile arzulamasına rağmen.. Çünkü açlık, beyinden gelen emre bağlıdır ve Ramazan`da mü`minin imanı beynine "dur" diyerek hükmetmektedir.[Resim: allah1.gif]
* Oruç saf açlık da değildir. Oruçtaki açlık muayyen vakitler içindir. Kişi iftar ve sahurda yine gıdasını kendine gerekli olan protein ve vitaminleri alır. Oruç tutan kimselerde beslenme yetersizliği vuku bulmaz. Günlük faaliyetlerine aynen devam edebilir. İnsanın formunda kalmasına herhangi bir mâni teşkil etmez.
* Oruçlu olduğumuz sırada ****bolizma devam etmektedir. Dışarıdan gıda almadığımız için bedenimiz kendi maddesini, kendi dokularını ve özellikle de yağlarını yakarak hazmeder. Ancak vücudumuz bu işi rast gele yapmaz. Önce hastalıklı, yaşlı ve ölü olanları yok eder. Bu da bedenimizin gençleşmesi, yenilenmesi, adeta taze kana kavuşması demektir Peygamberimizin (A.S.M.) "Oruç tut, sağlık bul" demesi bu yüzdendir.
* Oruçlu iken beynimiz de yedek maddeleri kullanarak çalışmasına aynen devam eder. Şahsın zihni kapasitesinde herhangi bir noksanlık zuhur etmez. Aksine günlük stresleri azaldığı için konsantrasyonu ve düşünme kabiliyeti artar.
* Oruç, vücudumuzu maddi artıklardan temizlediği gibi benliğimizi de manevi kirlerden arındırır, paklaştırır.
Dr. Mustafa Reyhanlı
Junior Member
Alevileri kalıba sokma gayretimiz yok
Ramazan Müjdesi
Ramazan'ın ilk günü ile birlikte nur ve feyiz dolu bir mevsimi yaşamaya başlarız. Kâinat şenlenir, dünya Cennetten süzülen nurâni bir hava ile dolup taşar.. Ulvi âlemlerin masum ve mübarek sakinleri öbek öbek mü'minlerin çevresini sarar. Rahmet ülkesinden müjdeler, kâinatın Rabbinden selâmlar ve mağfiret ümitleri getirir, Ramazan ayı...

Mukaddes kelâmın nazil oluşunun yıldönümünü mü'minlerle birlikte cinler, melekler; ağacı, çiçeği, böceği, kurdu, kuşu, denizi ve deryasıyla yaşlı dünyamız da kutlar. Görünen ve görünmeyen âlemlerde tam manâsıyla bir bayram havası yaşanır.

Bu ayın Cenâb-ı Hak katında müstesna bir yeri vardır. Yüce Rabbimiz kendisine muhatap olarak seçtiği kullarına sonsuz rahmetinin en geniş tecellilerini bu aya tahsis eder. Başta Kur'ân-ı Kerim olmak üzere! Tevrat, Zebur ve İncil gibi diğer semavi kitapların da bu ayda indirilmiş olması, bu günlerin kıymet ve kudsiyetini artıran diğer bir husustur.

Mü'minlere İlâhi bir ihsan olarak bu günleri birer güzel fırsat bilerek değerlendirme, Rablerine olan kulluk derecelerini gösterme, Ona muhatap olabilme gayreti içine girerek tam bir ihlâs ve şuurla ibadet ve taate koşarlar.

Bu gayretin neticesi elbette karşılıksız kalmayacaktır. Oruç tutup, Ramazan ayını bir kulluk şuuru içinde geçirenler tatlı bir ânı yaşadıkları, huzura erdikleri gibi pekçok nimete de mazhar olurlar.

Ubâde bin Samit anlatıyor:
Ramazan ayının başladığı bir günde Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:

[INDENT]"İşte bereket ayı olan Ramazan geldi. Artık Allah'ın rahmeti sizi kuşatır. O ay, yeryüzüne bol bol rahmet iner. Günahlar affedilir. Dualar kabul olunur. Allah sizin iyilik ve ibadette yarışmanıza bakar da, bununla meleklerine karşı iftihar eder. Öyle ise kulluğunuzla kendinizi Allah'a sevdirin. Asıl bedbaht olan da, bu ayda Allah'ın rahmetinden nasibini alamayandır."(1)[/INDENT]

Ramazan her yönüyle bir ibadet mevsimidir. Her mü'min namazı, orucu, iyilikleri hizmetleri ve duâsıyla bu rahmet ve bereketten nasibini almaya çalışır. Bilerek veya bilmeyerek yapmış olduğu günahları için Allah'tan af diler. Rabbine niyazda bulunur.

Cenâb-ı Hak da kulunun bu samimi dua ve niyazını karşılıksız bırakmaz, günahlarını affeder, rahmetine garkeder.

Ramazan ayının kudsiyet ve bereketini bildiren şu hadis-i şerifi birlikte okuyalım. Peygamber Efendimiz geniş anlamda bu hususu dikkatimize vermektedir.

Selmân-ı Fârisi (r.a.) anlatıyor:
Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam Şaban ayının son günlerinde bize irad ettiği bir hutbede şöyle buyurdu:

[INDENT]"Ey insanlar büyük ve mübarek bir ay yaklaştı, gölgesi başınızın üstüne düştü. Bu öyle bir aydır ki, içinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir Gecesi vardır. Allah o mübarek ayın gündüzlerinde orucu farz, gecelerinde nafile namazı meşru kıldı. Bu ayda küçük büyük bir hayır yapan insan, başka aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap alır.
Bu ayda bir farzı yapmak, başka aylarda yetmiş farz yerine geçer.
Bu ay Allah için açlık ve susuzluğun, taat ve ibadetin meşakkatlerine sabır ve tahammül ayıdır. Sabrın karşılığı da Cennettir.
Bu ay yardımlaşma ayıdır.
Bu ay mü'minlerin rızkını arttıracak aydır.
Bu ayda her kim oruçlu bir mü'mine iftar edecek bir şey verirse, yaptığı bu iş günahlarının bağışlanmasına ve Cehennemden kurtulmasına sebep olur. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmeden onun kadar sevaba kavuşur
."

Ashâb-ı Kiramdan bazıları, "Ya Resulallah, hepimiz oruçluya iftar edecek bir şey bulup verecek durumda değiliz" dediler.
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Allah bu sevabı bir tek hurma ile, bir içim su ile, bir yudum süt ile oruçlu mü'mine iftar ettirene de verir" buyurdular ve hutbelerine şöyle devam ettiler:

"Bu ayın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da Cehennemden kurtuluştur.
Bu ayda kim kölesinin (işçi ve hizmetçisinin) işini hafifletirse, Allah da onu affeder ve Cehennemden uzak tutar.
Bunun için bu ayda şu söyleyeceğim dört hasleti fazlasıyla bulundurmaya çalışınız. Bu dört hasletten ikisi ile Rabbinizi razı edersiniz, diğer ikisinden ise hiçbir zaman ayrı kalamazsınız.

Rabbinizin rızasına sebep olan hasletlerin birisi, kelime-i şehadete devam etmeniz, diğeri de Allah'tan mağfiret dilemenizdir.
Vazgeçemeyeceğiniz iki hasletin biri Allah'tan Cenneti istemek, diğeri de Cehennemden Allah'a sığınmaktır.
Her kim oruçluya bir yudum su verirse, Allah da ona benim mahşerdeki havuzumdan öyle bir su içirecektir ki, Cennete girinceye kadar bir daha susuzluk çekmeyecektir
.(2)[/INDENT]

Kaynaklar:
(1) et-Tergib ve't-Terhib, 2:99.
(2) A.g.e, 2:94.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.