Bir dinin ve/veya inanç sisteminin ne olduğuna dair bir belirleme yapmanın en nesnel yöntemi; o dini ve/veya inancı oluşturan ana kuramsal/ yazınsal külliyata ve sosyal pratikteki inançsal ritüellere bakmaktır. Bu yazının ana omurgasını oluşturan "Aleviliğin İslam dışı olduğu" önermesini de, yukarıdaki tespitten hareketle, bu her iki inanç sisteminin(İslam ve Alevilik/Kızılbaşlık) yazınsal külliyatını ve sosyal pratikte açığa çıkan ritüellerini referans alarak; bir analoji yapma yöntemiyle açımlayacağız.
Bilindiği gibi İslam'ın yüzlerce (ve hatta belki de binlercece) kuralı/kaidesi vardır. Bu kural/kaideler; kimi yapılması zorunlu olan, olmazsa olmaz olarak tanımlanan, mutlaka yerine getirilmesi gerekli olan emir (farz) biçiminde; kimi ise yapılması kesin bir zorunluluğa dayanmasa da yapılması istenen şeyler, yerine getirilmesi istenen şartlar (vacip, sünnet) biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Şu durumda bir toplum ya da bir birey olarak öznenin, Müslüman kabul edilmesi ya da Müslüman olması için, bir ön kabül olarak bu kural ve şartlara uyuyor olması gerekir. Zira bu şartlar, uyulması gereken kurallar sistemi olarak oluşturulmuş dinin varlık nedenidir. Bir öznenin, bir inanca mensup olup olmadığını sınayan yegane denek taşı da, öznenin o inancın kurallarını kabul edip etmeyişinin tespitidir.
Şu halde, bir bireyin ya da tolumun İslam içinde kabul edilmesi için gerekli olan, olmazsa olmaz olarak tanımlanan; zorunlu en temel beş İslam şartı başta olmak üzere, kimi ana momentlere değerek, Alevilik ve İslam arasındaki farklılıkları teşhire kalkalım.
NAMAZ: Biçimsel bir ibadet türü olarak namaz, İslam'ın en temel beş şartından biri ve Müslümanlar tarafından zorunlu olarak yapılması gereken bir ritüelidir. İslam'ın tüm mezheplerinde namaz olmazsa olmaz bir ibadet biçimidir.
Kızılbaş/Alevilik'te ise namaz kılma gibi bir ibadet yoktur. Genel olarak Alevi felsefesi, batıni öğretisi gereği biçimsel ibadete karşıdır. Bu felsefe, "insanın kıldığı namaza ihtiyaç duyan tanrı ol(a)maz" gibi tutarlı bir mantıktan hareketle, namazı reddeder.
''İbadet namına kalkıp oturma, çağırma tepinme göğsüne vurma
Allah Allah deyi köpürüp durma, zikri hak hazm için geviş değildir''
(Rıza Tevfik)
''İnan ki sözlerim haktır, din iman güzel ahlaktır
İbadetin şekli yoktur, türlü şekil göstermişler''
(Aşık Ali Metin)
''Hakiki ibadetin hiçbir vakit, kayıt ve şartı yoktur''
(Şeyh Bedreddin)
''Bütün evren semah döner, aşkından güneşler yanar
Aslına ermektir hüner, beş vakitle avunmayız''
(Hüdayi)
''Diz çöküp yerlere dinlemem vaazı, kıble denen taşa etmem niyazı
Peçeli sarıklı kara yobazı, Arap çöllerine süresim gelir''
(Mahmut Erdal)
KELİME-İ ŞEHADET: Biçimsel ibadet türlerinden bir başkası olan "kelime-i şehadet" de, İslam'ın tüm mezhep ve yorumlarında, -küçük değişikliklerle- görülmektedir. İslam'ın tüm mezheplerinde "kelime-i şehadet" olmazsa olmaz bir ibadet biçimidir.
Kızılbaş/Alevilik'te ise "kelime-i şehadet getirmek" gibi bir ritüel bulunmamaktadır.
ZEKAT: Biçimsel bir ibadet biçimi olarak, varlığının çok küçük bir parçasını yılda bir kere bağışlamak gibi bir uygulama İslam'ın en temel şartlarından biridir. Adına zekât denen bu uygulama, esasında dini bir zorunluluk olduğu için; insanlara yardım etmek gerektiği gibi bir mantığın ürünüdür.
Kızılbaş/Alevilik'te ise zekât gibi bir uygulama görülmez. Alevi felsefesi kendisini, yardımlaşma ve eşitlik gibi kavramlar üzerine kurguladığından, yardımlaşmayı dini bir zorunluluk olarak değerlendirmez ve insanın en temel insani değerlerinden biri olarak tanımlar. Bundan kaynaklıdır ki, bu türden bir yardımlaşmayı biçimsel formüller (varlığın/gelirin yüzde iki buçuğu vb. gibi) üzerinden oluşturulmuş dini zorunluluklar olarak görmez.
''Oruç, namaz, zekat, hac, cürmü cinayettir
Fakir bundan zattır, has-ül havas içinde''
(Yunus Emre)
''Israr etme sana fitremi vermem, zekatım verip de günaha girmem
Tarlamı satıp da Kabe'yi görmem, n'olur biraz da bu yolda öğüt ver''
(Şems-i Yastıman)
RAMAZAN ORUCU: Ramazan Orucu tutmak tüm Müslümanlar için yapılması zorunlu bir ibadettir. Ramazan bayramı, bayram namazı, iftar ve sahur bu süreçte görülen diğer figürlerdir.
Kızılbaş/Alevilik'te ise Ramazan Orucu tutulmaz, Ramazan Bayramı kutlanmaz, bayram namazı kılınmaz ve İftar, sahur gibi kavramlar bulunmaz. Alevi felsefesi oruç bittiği için düğün/bayram yapmayı da mantıksal ve etik gerekçelerden dolayı kabullenmez.
Alevilik'te (Xızır)Hızır ve On iki imam Orcuçları vardır. Yalnız bu oruçlar İslam orucundan farklıdır. Oruç boyunca su içilmez(genelde), sahura kalkılmaz, sade bir akşam yemeği yenir; iftar yapılmaz. Tutulan bu oruçlar nedeniyle Aleviliğin İslam içi olduğunu iddia etmek nesnel dayanaklardan yoksun bir argümandır. Zira İslam orucuyla hiçbir ortak noktası bulunmamaktadır. Zamanı, biçimi, yöntemi, amacı ve felsefesi farklı olan bu oruçları İslam içi olmak için yeterli görmek demek, yine İslam orucuyla; zamanı, biçimi, yöntemi, amacı ve felsefesi farklı olan diğer inançlardaki (Hristiyanlık, Musevilik, Dürzilik, Hinduizm, Brahmanizm, Taoizm, Budizm ve çeşitli pagan inançları) oruçlardan hareketle, onların da İslam içi olduğunu kabul etmek anlamına gelir.
''Gidilen ay nurdu hani, toprak taş çıktı dört yanı
Kabe namaz ramazanı, bayramdan da geçmişim ben''
(Aşık Yener)
''Abdestimiz katlanmak, namazımız sabretmek
Biz bir oruç tutarız, ramazana benzemez''
(Seyit Nesimi)
''Oruç namaz gusül aşk; hicaptır aşıklara, haktan ayrı ne vardır kalma güman içinde''
(Yunus Emre)
Ramazan ayında kapanan meyhanelerin, dervişlere vermiş olduğu sıkıntıyı, ironik bir dille şu şekilde ifade etmiştir Fuzuli:
''Ramazan ayı gerek açıla cennet kapusu, ne reva kim ola meyhane kapısı bağlu
Fethi meyhane için kılayım Fatihalar, ola kim yüzümüze açıla bir bağlu kapu''
(Fuzuli)
HACCA GİTMEK: İslam dininin zorunlu kıldığı beş temel ibadetin sonuncusu da hacca gitmektir. Hacca gitmek Müslümanlar için olmazsa olmaz nitelikte bir ibadettir.
Kızışlbaş/Alevikil'te ise hacca gitmek gibi bir ibadet bulunmamaktadır. Alevi felsefesi; ''yüzünü hacca, kabeye, Mekke'ye dönmek yerine, insana dönmeyi'' doğru bulan bir mantık üzerinden, haccı reddeder. Bu felsefe 'insanı en kutsal kabe' olarak adlandırır. Durumu daha net kılabilmek adına, bu felsefenin ve Anadolu Aleviliğinin en önemli yapıtaşı olarak bilinen Hacı Bektaş'a kulak kabartalım:
''Ellerin kabesi var, benim kabem insandır''
''Ateş nardadır sacda değildir
Keramet hırkada tacda değildir
Ne arar isen kendinde ara
Kudüs'te Mekke'de hacda değildir''
(Hacı Bektaş)
Seyit nesimi ise şöyle demektedir:
''Al yezit seccadeni, git mescidinin yoluna
Pir eşiği benim kabem, kıblegahım kime ne''
(Seyit Nesimi)
Yunus Emre ise şöyle der:
''Sorun bana aklı olan, gönülmü iy kabe mi iy
Ben aydırım gönül iydir, gönüldedir hak durağı''
(Yunus Emre)
TANRI: İslam inancına göre tanrı, yaratıcı irade olarak doğaya ve evrene aşkındır. Bu inanca göre tanrı bir anlamıyla yaratmış ve çekilmiştir. Dışarıdan bir gözlemci olarak yarattığı bu evreni ve büyük sınavı denetlemektedir. İslam'a göre tanrı, insanı kendisine itaat etsin diye yaratmış ve bu itaat süreci içerisinde insanı çeşitli sınavlara tabii tutarak, ceza(cehennem) ve ödüllendirme(cennet) gibi yaptırımlar uygulayan bir varlıktır.
Kızılbaş/Alevi inancına göre ise tanrı(hak), doğaya ve evrene aşkın değil, tam tersine ona içkindir. Başta insan olmak üzere tüm varoluş tanrının(hak) kendisidir. Alevi felsefesi tanrıyı insanda aramak ve insanı tanrılaştırarak ona bir kutsiyet atfetmek üzerine kurulu bir düşünce zeminine dayanmaktadır. Bu felsefe ayrıca; ''var olan en büyük şey şayet tanrı ise; o halde var olan en büyük şey olarak tüm evrenin kendisi tanrıdır'' der. Tanrıyı doğada arayan bu inanç, bu nedenden kaynaklı insana ve doğaya bir kutsiyet atfeder ve bunlara karşı büyük bir saygı duyulması gerektiğini belirtir. Alevi inancının en kutsal mekânlarının doğanın bağrında olması ve bu felsefenin doğada bulunan çok çeşitli canlıları kutsallaştırması da, bu durumla ilişkilendirilerek açıklanmaktadır.
Alevi felsefesine göre tanrıdan korkmak, tanrı denen 'şey'in kendi varlık nedenine aykırıdır. ''tanrıdan korkulmaz, ona sevgi duyulur'' diyen bu felsefe; ''En-el hak''(ben Allahım) biçiminde insanın tanrılığını formüle ettiği duruma binaen, insana büyük sevgi duymayı öğütler.
Alevi inancının ve felsefesinin en önemli isimlerinden Hallacı Mansur ve Seyit Nesimi gibi isimler ''En-el hak'' düşüncesini dillendirdikleri için Müslümanlar tarafından derileri yüzülerek katledilmişlerdir.
Bununla birlikte Alevi inancında, İslamiyet'te asla görülemeyecek bir davranış biçimi olarak; Müslümanlığın ve diğer tüm ''semavi'' dinlerin tanımladığı tanrıya ironik eleştiriler sunulması yaygındır.
''Sofu olan taşa döner, biz döneriz yâre karşı
Hakkı insanda bulmuşuz, dönmeyiz duvara karşı''
(Kul Ahmet)
''El erliği ile anılır, filan oğlu filan diye
Anan yoktur baban yoktur, sen benzersin piçe tanrı''
(Kaygusuz Abdal)
''Ademi balçıktan yoğurdun yaptın, yaptın da n'eylersin bundan sana ne
Hallettin insanı saldın cihana, salıp da n'eylersin bundan sana ne''
(Behlül Dana)
'Kazanlarda katranların kaynarmış, yer altında balıkların oynarmış
On bu dünyaya kadar ejderhan varmış, şerbet mi satarsın yalancı mısın (tanrı)''
(Azmi)
''Mahkeme var diyorlar burdaki niye, sen yarattın bizi gel diye diye
İşkence varmış orda ölüye, maksat öyle idi niçin yarattın''
(Dertli Zebunu)
İslam'ın en temel beş şartını bile yerine getirmeyi kabullenmeyen bir inanç sistemi olarak Aleviliği İslam içi biçiminde tanımlamak; hem İslam'ın kendisini yanlış yorumlamaktır, hem de Aleviliğin kendisine yapılmış bir hakarettir.
İslam'ın bu beş temel şartının dışında, inanç sistemlerinin(islam ve Alevilik) ana momentlerine bakarak durumu irdelemeye, yazımızın ikinci ve belki de üçüncü bölümlerinde devam edeceğiz.
Serhat HALİS
Aleviler Gayri Müslimdir
Konu Sahibi / Yazar
GAMZE
Kategori / Forum
Alevi Haber
Yorumlar / Cevaplar
1
Okunma / Görüntüleme
3174
Aleviler Gayri Müslimdir
Aleviler Gayri Müslimdir
Yazımızın ilk bölümünde İslam’ın olmazsa olmaz en temel beş kuralına ve tanrı algısına değerek, Alevilik ve İslam arasındaki uzlaşımsızlığı teşhir etmeye çalışmıştık. Bu yazıda da yine bu konuya ışık tutabilecek kimi ana momentlere değinerek Alevilik ve İslam arasında bulunan uzlaşımsız çelişkileri teşhire yelteneceğiz.
ALKOL/BADE: Müslümanlar için alkol içilmesi günah ve yasaktır. İslam'ın tüm mezhep ve yorumlarında alkol kaçınılması gereken, birçok kötülüğün anası olarak tanımlanır.
(Ey iman edenler, içki, kumar, putlar, fal okları şeytanın necis işleridir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık hepiniz vazgeçin!) [Maide 90,91]
Alevilik'te ise içki yasak değildir. Alkol içilmesi, yapılmaması gereken davranışlardan değildir. Alkol(şarap) birçok Alevi deyiş, şiir ve söylencesinde ''ehil olana(Alevi'ye) helal, ehil olmayana(Müslüman'a) haram'' olarak ifade edilmiştir:'' Ehline helâldir, naehle haram; biz içeriz bize yoktur vebali. Sen münkirsin sana haramdır bade, bekle ki içesin öbür dünyada''
Alevi inancına göre öğretinin temelini oluşturan ''Kırklar Cemi''nde bade içilmesi, esasen bade ve alevi felsefesi arasındaki ilişkiyi açıklamaktadır. Anadolu ve İran dergâhlarında, Hassan Sabbah'ın Alamut kalesi ve dergahlarında ve birçok cem ve Alevi ibadetinde bade içildiği bilinen bir gerçektir. Bu gün hala bu gelenek kimi ibadetlerde görülmektedir. Alevi inanç adamları da dâhil olmak üzere, bu inanca sahip insanlar alkol içmek konusunda bir beis görmemektedir ve alevi toplumunda alkol içmek yaygın bir alışkanlık olarak görülmektedir.
''Ey zahit şaraba eyle ihtiram, insan ol cihanda bu dünya fani
Ehline helaldir, na ehle haram; biz içeriz bize yoktur vebali
Sevap almak için içeriz şarap, içmezsek oluruz düçar-ı azap
Senin aklın ermez bu başka hesap, meyhanede bulduk biz bu kemali.
Sen münkirsin sana haramdır bade, bekle ki içesin öbür dünyada
Bahs açma Harab-i bundan ziyade, çünkü bilmez haram ile helali.''
(Harabi)
Ramazan ayında meyhanelerin kapalı olması nedeniyle alkol içmenin sıkıntısını yaşayan Fuzuli, bu durumu şu şekilde dile getirmiştir:
''Ramazan ayında kadeh güneşi doğmuyor ey tanrım
Bizim için bu ne beladır, bu ne kara gündür
Gül renkli şarabı bayram ayına değin bekleye bekleye
Neredeyse gözümüze kara su inecek''
(Fuzuli)
''Bizlere ne lazım teşbih seccade, düşmez elimizden daima bade
Defevvuk etmişiz bazrı belada, eyüp peygambere meydanımız var''
(Rindi)
''Namaz ile Allah kanar zannetme, hac ile peygamber anar zannetme
Sarhoş cehennemde yanar zannetme, bir gün meyhaneye gel de öğüt ver''
(Şems-i Yastıman)
''hakka giden gerçek yolu, bulana cennet gerekmez, sakinin elinden dolu(bade) alana cennet gerekmez''
(Derviş Kemal)
''Softalar haram demiş bu aşkın şarabına, ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne''
(Seyit Nesimi)
CAMİ: Tüm inanç sistemlerinin kendi dinlerince belirlenmiş ve sadece o dinin mensuplarınca kutsal sayılan ve ibadet merkezi olarak kabul edilen mekânları vardır. İslam dininin kendi ibadet mekanı ise camidir. İslam'ın tüm mezheplerinde cami olmazsa olmaz bir ibadet yeridir. Tüm islam mezheplerinde ve yorumlarında cami en temel kabul edilen ibadetgâhtır.
Alevilik inancına göre ise, ibadet yeri cami değildir. Cami aleviler tarafından hiçbir dönem bir ibadet mekanı olarak kabul edilmemiştir. Detaylı bir inceleme yapılırsa görülecektir ki, Hacı Bektaş Dergahı'nda bulunan cami de dâhil olmak üzere, tüm Alevi yerleşimlerinde bulunan camiler Müslümanlar tarafından zorla yaptırılmışlardır. Sadece Dersim'de zorla yaptırılan camilerin bugün samanlık, ahır, odunluk gibi kullanılıyor olması bile Alevilik ile cami arasında bir ibadetgah ilişkisinden bahsedemeyeceğimizi kanıtlar.
Kızılbaş/Alevi inancına göre; Alevilerin ibadet yeri genellikle doğanın bağrında bulunan birçok kutsal olarak adlandırılan mekan ve cem ayininin yapılacağı evdir. Bugün cem ayininin yapılacağı bu mekânlar kurumsallaştırılmış ve bu mekânlara Cemevi denmiştir.
''Derviş Kemal hakka yettik, ne cami ne hacca gittik
Biz âdeme secde ettik, insandadır rahmanımız''
(Derviş Kemal)
''Camilere gitme put haneye git, hakka vasıl ol hakla kalk yat''
(Zühtü)
''Al yezit seccadeni git mescidin yoluna, Pir eşiği benim kabem, kıblegahım kime ne''
(Seyit Nesimi)
''Dünyada yaşayan bunca zevatlar, gökte neler arar o asıl zatlar
Camide olmaz bu kerametler, çalışmakta çirkin huylar yok olur''
(Ali Özsoy Dede)
ALİ: İslam'da bulunan Hz. Ali ile Alevilikte bulunan ''Ali'' figürü ontolojik olarak birbirinden ayrıdır. İslam'da bulunan Hz. Ali İslam uğruna kılıç sallamıştır ve ****l kılıca sahiptir; Alevilikteki Ali ise hümanizmanın en önemli temsilcisi olarak tanımlanır ve elindeki Zülfikar tahtadandır. İslamdaki hz. Ali namaz kılan ve batıni gelenekle yakından uzaktan alakası olmayan bir yapıya sahip iken; Alevi felsefesine göre tanımlanan Ali, Kırklar Cemi'nde semah döner ve batıni bir derinliğe sahiptir. Alevilikteki Ali; ''Görmediğim Tanrıya inanmam'' diyecek kadar batıni Alevi geleneğini temsil eden bir yapıya sahiptir.
Bununla birlikte Ali figürü Alevilikte çoğu zaman hak ya da hakkın yeryüzündeki ''don''u(görüngüsü) olarak tanımlanır.
dost dost,
şah-ı merdan coşa geldi sırrın aşikar eyledi
yağmuru yağdıran benim diye adem'e söyledi
ol demde şimşek balkıyıp yedi sema gürledi
hem sakidir, hem bakidir nur-i rahman'ım Ali
yetiş carımıza kurtar medet mürvet ya Ali
kün deyin kün deyince var eyledi onsekiz bin alemi
hem yazandır hem bozandır levh-i mahvuz kalemi
küllü dertlerin dermanı yaraların melhemi
hem sakidir, hem bakidir nur-i rahman'ım Ali
yetiş carımıza kurtar medet mürvet ya Ali
Bu deyişte şahı merdan diye adlandırılan Alevilikteki Alidir. Şahı merdan çoşa gldi sırıını aşikar eyledi(ali çoşkunlukla sırrını söyledi), yağmuru yağdıran benim diye ademe söyledi(yağmuru yağdıran benim diye insana söyledi). Ali'nin bir çoşku anında söylediği sırrı; yağmuru yağdıranın kendisi olduğudur. Bu inanca göre yağmuru yağdıran tanrıdır, o halde yağmuru yağdırma yetisine sahip olan Ali ise, Ali tanrıdır.
-Yağmuru yağdıran tanrıdır
-Ali yağmuru yağdırır
-Ali tanrıdır
Alevi felsefesinin diğer bir önemli deyişi; ''aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme'' biçimindedir. Bu felsefe durumu şu şekilde ifade eder: Aynanın yüze tutulması durumunda insan kendini görür, kendisi yerine Ali'yi görmesi insanın aynı zamanda Ali olduğu anlamına gelir. Şu durumda yukarıdaki önermeden hareketle;
-İnsan Ali'dir
-Ali tanrıdır
-İnsan tanrıdır, gibi bir sonuca ulaşılır.
KURAN: Yukarıdan, semadan, gökten bir yazılı dinin yeryüzüne indirildiğini düşünen, tanrının önce insanları yaratıp, sonra dinleri yeryüzüne gönderdiğini ileri süren inançlara, gök ile ilişkilendirilen bu durum nedeniyle semavi din denmektedir. Semavi diye adlandırılan dinler; gökten yazılı metinlerin indirilerek, peygamberler vasıtasıyla insanlığa yol gösterildiğini ileri süren bir 'mantık' üzerine kuruludur. İslam dini de, o dine inananlar tarafından gökten indirildiğine inanılan, tanrının buyruk ve talimatlarının yazılı hale getirilmiş formu olarak, kuran kitabını kutsal saymaktadır. Kuran tüm Müslümanlarca temel referans kaynağı sayılan ve hemen her Müslümanın okuması zorunlu hale gelmiş bir kitaptır.
Alevilikte ise, kuran kitabı referans alınan bir yapıt değildir. ( Bu makalenin yazarı da, nüfusunun tamamı Alevi/Kızılbaş olan bir bölge olarak Dersim'de yapmış olduğu alan çalışması, röportaj ve gözlemleri sonucunda; otantik Aleviliği yaşayan Desimlilerin ve dahi geleneksel alevi inanışını ve ritüellerini sürdüren alevi din insanlarının(pir, rehber, mürşid, dede) kuran kitabını okuyarak, inançlarını onun referansıyla şekillendirmeleri bir kenara -geleneksel Aleviliğini yaşayan bu insanların- hayatları boyunca bir tek kuran kitabı dahi görmemiş olduklarını tespit etmiştir.) Esasen batıni bir felsefe üzerine kurulu Alevilik, kutsal diye adlandırılan kitaplarda yazılı olanlara değil, onların batıni içeriğinin olduğunu belirterek, o içeriğe mana yüklemektedir. Bu anlamıyla kutsal diye adlandırılan kitaplarda yazılanlara ve dolayısıyla kutsal diye adlandırılan kitapların kendilerine ehemmiyet verilmemesini salık veren bir öğretiye sahiptir. Bu öğreti, ''kutsal'' kitaplar içerisinde hiçbir ayrım gözetmeden, hepsinin batıni yönünü benimser ve kuran kitabına diğer dinlere ait kitaplardan daha fazla mana yüklemez. Alevi felsefesi bu kitaplarda yazanların hiçbir önemi olmadığını zira ayrı ayrı kitapların olmasının, başlı başına kitapların varoluşuyla büyük bir çelişki oluşturduğunu belirtmektedir.
''Sen sana ne sanırsan, ayruğa da onu san
Dört kitabın manasın, budur eğer varısa''
(Yunus Emre)
''Kuranda bahsi geçen huriler, köşkler, ırmaklar, ağaçlar vb. şeylerin hepsi cisim aleminde değil, hayal aleminde gerçeklenir''
(Şeyh Bedreddin)
''Derviş Kemal der inanma, adem denmez her adama
Müslümanlık kolay ama, insan olmak zordur hoca''
(Derviş Kemal)
''Hey Arapça okuyanlar, Allah Türkçe bilmiyor mu?
İngilizce Fransızca bize hitap kılmıyor mu''
(Mahsuni)
''Dört kitap insana buyruk edildi, ayetler hadisler kuyruk edildi
Bölündü gönüller ayrık edildi, kopmaz halat bile bağlayamadı''
(Mahmut Erdal)
''Gel zahit kuranı çıkar koynundan, hidayet vermemiş o kitap sana
Semini hatmetmiş yaradan, gelmemiş içinden bir hitap sana''
(Rıza Tevfik)
CENNET CEHENNEM/SEVAP GÜNAH: Semavi dinlerin tamamı kendisini cennet ve cehennem tasavvuru üzerinden şekillendirmiştir. İslam dini de, diğer kitaplı dinler gibi; ölümden sonra cennetin ve cehennemin varlığına ilişkin bir kuramsal salınımla örgülenmiştir. Bu dünyada yapılacak iyiliklere ve kötülüklere bağlı olarak, öte dünya diye adlandırılan, ölümden sonraki yaşamda, cennete veya cehenneme gidileceğini ileri süren bir ''mantığa'' dayanmaktadır islam. İslam dinine göre; sevap ve günah gibi kavramların, tabir yerindeyse matematiksel bir karşılaştırmasından sonra açığa çıkacak sonuca göre, insanın mükâfat ve cezalandırılma dozajları ortaya çıkacaktır. Bu anlamıyla İslam dininde, sevap ve günah kavramları, cehenneme ve cennete giden yolların anahtarları olarak değerlendirilmektedir.
Alevi inancında ise; cennet ve cehennem gibi kavramlar bulunmamaktadır. Bu felsefe ''cennet de cehennem de bu dünyadadır'' diyerek, kutsiyet atfetmiş olduğu evrene ve doğaya bir önem vermektedir. Alevi felsefesine göre ölümden sonra, diğer semavi dinlerde ve dahi İslam'da olduğu gibi bir sorgulama süreci yaşanmayacaktır. Bu inanç, yanlışların ve doğruların öte dünya diye adlandırılan farazi bir mekânda değil; aleviler tarafından 'ulu divan' diye adlandırılan, yaşamın bin bir çeşit evresinde var olduğu söylenen, bir sürekli değişim hali içerisinde gerçekleşen bir soğulama hali olduğunu belirtmektedir. Yine Alevi inancında sevap ve günah gibi kavramlara rastlanmaz. Bu inançta günah yerine yasak gibi başka muhtevaya sahip bir kavram bulunmaktadır. Bu felsefe sevap gibi bir kavramı; cennete gidebilmek için gerekli olan puanı toplama derdinde olan ve bu uğurda çetrefilli matematiksel işlemlere ihtiyaç duyan insanların tutarsız bir uydurması olarak tanımlar. Alevi felsefesi sevap gibi bir kavramı; yapılan iyiliğin, sevap almak için yapılmasını, yani cennete gidebilmek için yapılmasını öğütlediğinden, içtenlikle yapılmamış bir eylem olduğunu belirtir. İyiliği ve yardımı bile ihtiyacı olan için değil de, uygulayanın kendi çıkarları için yapılan bir eylem derekesine indirdiğini düşündüğü bu kavramı reddeder.
Alevi felsefesi, cenneti cehennemi ve İslam'da öte dünya diye adlandırılan ve orada var olduğu ifade edilen tüm her şeyi reddeder.
Ayrıca, "yol bir sürek bin birdir'' gibi Aleviliğin varoluş kuramını, en öz ve en dolaysız biçimde anlatan felsefe; ölen her canlının bu dünyada tekrardan farklı donlar/canlar biçiminde varlığını devam ettireceğini belirtmektedir. Cenneti ve cehennemi bu dünya içerisindeki döngüler olarak tanımlayan bu anlayış; "cenneti de cehennemi de başka cihanda arama'' gibi bir argüman ileri sürmektedir.
''Ya düşer, ya dayanır, ya uçar
Kıl gibi köprüden adem mi geçer''
(Yunus Emre)
''Kıldan köprü yaratmışsın, gelsin kullar geçsün deyü
Hele şöyle bir duralım, yiğit isen geç a tanrı''
(Kaygusuz Abdal)
''Kötü ve çirkin işlerle uğraşan insanlar haktan uzaklaşmışlardır, cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır''
(Şeyh Bedreddin)
''Ey dostum ölenler geri dirilmez, orda sual sorulması yalandır
Cennet cehennem hepsi burda, orda mahşer kurulması yalandır''
(Kul Ahmet)
''Yaratmışsın bağı cennet, kulların etsinler sohbet
Cehennemi niçin yaptın, be akılsız koca tanrı''
(Kaygusuz Abdal)
''Tekkede camide havra kilisede, saatler günler aylar ve her senede
Cennet cehennem davası hep boş laflar, kim sordu fikrimizi bu meselede''
(Ali Celalettin Ulusoy)
'' 'Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun,
Cennet-i ala meyhane midir?
'Her mümin'e iki huri vereceğim' diyorsun,
Cennet-i ala kerhane midir?''
(Ömer Hayyam)
''Bize aşk şarabında sun saki, bize cennetteki kevser gerekmez''
(Yunus Emre)
''Dünyayı boş sanma hey kuru kafa, cennet cehennemi dünyada tek bil
Aldanma kürsüde söylenen lafa, eder vaiz sözün efsane teşkil''
(Naci)
''Kul Ahmet'im ayrı hudut bilmeyiz, biz ilimden başka kuvvet bilmeyiz
Bu dünyadan başka cennet bilmeyiz, huriler dolaşır türabımıza''
(Kul Ahmet)
TÜRBAN/KADIN: İslam dini, kadını yaşamda ikinci sınıf kılmış, erkek egemen bir yapıya sahiptir(Müslümanlar her ne kadar bunu kabul etmese de, İslam'ın egemen olduğu toplumsal yaşam gerçekliği hiçbir tereddütte yer bırakmayacak biçimde iddiamızı kanıtlamaktadır). Kadın ve erkek İslam dinine göre, yaşamın hemen tüm alanlarında ayrıştırılmış, ibadet ederken dahi kadın ve erkeğin bir aradalığı büyük bir sakınca olarak değerlendirilmiştir. Bunun bir sonucu olarak; harem(lik) ve selam(lık) gibi kavramlar, İslam'ın kadın erkek ilişkilerinde ve toplumsal yaşamında temel dayanaklar olarak belirlenmiştir. Kadının örtünmesi islam dininde önemli bir unsurdur. Kadının saçının görünmemesi de dahil olmak üzere, vücudunun çok küçük bir bölümü dışında kalan bölümünün başka erkekler tarafından görünmesi yasaklanmıştır.
''Mü'min kadınlara da söyle: gözlerini (harama istekle bakmaktan) sakınsınlar, mahrem yerlerini karusunlar. Ziynetlerini/ziynet sayılan yerlerini meydana çıkarmasınlar/ göstermesinler. Ancak (kendiliğinden) görünen (el, yüz) bu emrin dışındadır. Başörtülerini, yakalarının üstüne kadar (boyunlarını örtecek şekilde) koysunlar."
(Nur süresi, 31.)
"Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle: (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman, kendilerini baştan aşağı bolca örten, şeffaf olmayan) dış elbiselerini üzerlerine iyice giyinip örtsünler. Bu, onların (cariye veya hafif meşrep değil, şerefli ve namuslu -bu mantığa göre bu biçimde giyinmeyen kadınlar şerefsiz ve namussuz oluyor demektir-) bilinmelerine, (cinsel) taciz/sarkıntılık edilmemelerine daha elverişlidir."
(Ahzap süresi, 59.)
Alevi felsefesinde ise kadın toplumsal hayatın bir parçası ve erkekle hemen tüm sosyal haklara sahip olarak tanımlanmıştır. Alevi felsefesi en temel varoluş mitlerini dahi kadın ve erkeğin eşitliği ve birlikte varoluşu üzerine oturtmuştur. (bkz: insanın varoluş miti; 'Naci İle Naciye', Kırklar Cemi vb.). Alevi ibadetleri de dahil olmak üzere toplumsal tüm icarrat ve ritüeller kadın ve erkeğin ortak çabası ile yürütülmektedir. Kadın ve erkek arasında hiçbir arım yapılmadığının işaretlerini otantik alevi cemlerinde gözlemlemek mümkündür. Bu felsefe cem toplantıları da dahil olmak üzere bir çok inançsal toplantıda kadın ve erkeği sadace can olarak tanımlar ve bu durumu eşitliğin biçimsel bir göstergesi olarak ifade eder. Alevi meclisinde kadın erkek yoktur. "Can" vardır. Alevi düşünüşüne göre, bu hitap her iki cinsin eşitliğini ve ortaklığını ifade etmektedir.
Alevilikte kadının örtünmesi gibi bir uygulama da bulunmamaktadır. Alevi felsefesi, ''kadının saçının görünmesinin dahi erkeği tahrik ettiğini düşünen bir zihniyetin "kadını kapatmasını", o zihniyetin "sapkınlığı'' olarak değerlendirir ve kadının örtünmesine karşı çıkar.
''Çaşaf peçe giydirecek, sulari der ayrılacak
Gericilik uyduracak, şeriatçıymış hilafetçi''
(Davut Sulari)
Daha Allah ile cihan yok iken, biz anı var edip ilan eyledik
Hakk'a hiçbir layık mekan yok iken, hanemize aldık mihman eyledik
Kendisinin ismi henüz yok idi, ismi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi, şekil verip tıpkı insan eyledik
Harabi
Serhat HALİS / Radikal Blog
ALKOL/BADE: Müslümanlar için alkol içilmesi günah ve yasaktır. İslam'ın tüm mezhep ve yorumlarında alkol kaçınılması gereken, birçok kötülüğün anası olarak tanımlanır.
(Ey iman edenler, içki, kumar, putlar, fal okları şeytanın necis işleridir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah'ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık hepiniz vazgeçin!) [Maide 90,91]
Alevilik'te ise içki yasak değildir. Alkol içilmesi, yapılmaması gereken davranışlardan değildir. Alkol(şarap) birçok Alevi deyiş, şiir ve söylencesinde ''ehil olana(Alevi'ye) helal, ehil olmayana(Müslüman'a) haram'' olarak ifade edilmiştir:'' Ehline helâldir, naehle haram; biz içeriz bize yoktur vebali. Sen münkirsin sana haramdır bade, bekle ki içesin öbür dünyada''
Alevi inancına göre öğretinin temelini oluşturan ''Kırklar Cemi''nde bade içilmesi, esasen bade ve alevi felsefesi arasındaki ilişkiyi açıklamaktadır. Anadolu ve İran dergâhlarında, Hassan Sabbah'ın Alamut kalesi ve dergahlarında ve birçok cem ve Alevi ibadetinde bade içildiği bilinen bir gerçektir. Bu gün hala bu gelenek kimi ibadetlerde görülmektedir. Alevi inanç adamları da dâhil olmak üzere, bu inanca sahip insanlar alkol içmek konusunda bir beis görmemektedir ve alevi toplumunda alkol içmek yaygın bir alışkanlık olarak görülmektedir.
''Ey zahit şaraba eyle ihtiram, insan ol cihanda bu dünya fani
Ehline helaldir, na ehle haram; biz içeriz bize yoktur vebali
Sevap almak için içeriz şarap, içmezsek oluruz düçar-ı azap
Senin aklın ermez bu başka hesap, meyhanede bulduk biz bu kemali.
Sen münkirsin sana haramdır bade, bekle ki içesin öbür dünyada
Bahs açma Harab-i bundan ziyade, çünkü bilmez haram ile helali.''
(Harabi)
Ramazan ayında meyhanelerin kapalı olması nedeniyle alkol içmenin sıkıntısını yaşayan Fuzuli, bu durumu şu şekilde dile getirmiştir:
''Ramazan ayında kadeh güneşi doğmuyor ey tanrım
Bizim için bu ne beladır, bu ne kara gündür
Gül renkli şarabı bayram ayına değin bekleye bekleye
Neredeyse gözümüze kara su inecek''
(Fuzuli)
''Bizlere ne lazım teşbih seccade, düşmez elimizden daima bade
Defevvuk etmişiz bazrı belada, eyüp peygambere meydanımız var''
(Rindi)
''Namaz ile Allah kanar zannetme, hac ile peygamber anar zannetme
Sarhoş cehennemde yanar zannetme, bir gün meyhaneye gel de öğüt ver''
(Şems-i Yastıman)
''hakka giden gerçek yolu, bulana cennet gerekmez, sakinin elinden dolu(bade) alana cennet gerekmez''
(Derviş Kemal)
''Softalar haram demiş bu aşkın şarabına, ben doldurur ben içerim, günah benim kime ne''
(Seyit Nesimi)
CAMİ: Tüm inanç sistemlerinin kendi dinlerince belirlenmiş ve sadece o dinin mensuplarınca kutsal sayılan ve ibadet merkezi olarak kabul edilen mekânları vardır. İslam dininin kendi ibadet mekanı ise camidir. İslam'ın tüm mezheplerinde cami olmazsa olmaz bir ibadet yeridir. Tüm islam mezheplerinde ve yorumlarında cami en temel kabul edilen ibadetgâhtır.
Alevilik inancına göre ise, ibadet yeri cami değildir. Cami aleviler tarafından hiçbir dönem bir ibadet mekanı olarak kabul edilmemiştir. Detaylı bir inceleme yapılırsa görülecektir ki, Hacı Bektaş Dergahı'nda bulunan cami de dâhil olmak üzere, tüm Alevi yerleşimlerinde bulunan camiler Müslümanlar tarafından zorla yaptırılmışlardır. Sadece Dersim'de zorla yaptırılan camilerin bugün samanlık, ahır, odunluk gibi kullanılıyor olması bile Alevilik ile cami arasında bir ibadetgah ilişkisinden bahsedemeyeceğimizi kanıtlar.
Kızılbaş/Alevi inancına göre; Alevilerin ibadet yeri genellikle doğanın bağrında bulunan birçok kutsal olarak adlandırılan mekan ve cem ayininin yapılacağı evdir. Bugün cem ayininin yapılacağı bu mekânlar kurumsallaştırılmış ve bu mekânlara Cemevi denmiştir.
''Derviş Kemal hakka yettik, ne cami ne hacca gittik
Biz âdeme secde ettik, insandadır rahmanımız''
(Derviş Kemal)
''Camilere gitme put haneye git, hakka vasıl ol hakla kalk yat''
(Zühtü)
''Al yezit seccadeni git mescidin yoluna, Pir eşiği benim kabem, kıblegahım kime ne''
(Seyit Nesimi)
''Dünyada yaşayan bunca zevatlar, gökte neler arar o asıl zatlar
Camide olmaz bu kerametler, çalışmakta çirkin huylar yok olur''
(Ali Özsoy Dede)
ALİ: İslam'da bulunan Hz. Ali ile Alevilikte bulunan ''Ali'' figürü ontolojik olarak birbirinden ayrıdır. İslam'da bulunan Hz. Ali İslam uğruna kılıç sallamıştır ve ****l kılıca sahiptir; Alevilikteki Ali ise hümanizmanın en önemli temsilcisi olarak tanımlanır ve elindeki Zülfikar tahtadandır. İslamdaki hz. Ali namaz kılan ve batıni gelenekle yakından uzaktan alakası olmayan bir yapıya sahip iken; Alevi felsefesine göre tanımlanan Ali, Kırklar Cemi'nde semah döner ve batıni bir derinliğe sahiptir. Alevilikteki Ali; ''Görmediğim Tanrıya inanmam'' diyecek kadar batıni Alevi geleneğini temsil eden bir yapıya sahiptir.
Bununla birlikte Ali figürü Alevilikte çoğu zaman hak ya da hakkın yeryüzündeki ''don''u(görüngüsü) olarak tanımlanır.
dost dost,
şah-ı merdan coşa geldi sırrın aşikar eyledi
yağmuru yağdıran benim diye adem'e söyledi
ol demde şimşek balkıyıp yedi sema gürledi
hem sakidir, hem bakidir nur-i rahman'ım Ali
yetiş carımıza kurtar medet mürvet ya Ali
kün deyin kün deyince var eyledi onsekiz bin alemi
hem yazandır hem bozandır levh-i mahvuz kalemi
küllü dertlerin dermanı yaraların melhemi
hem sakidir, hem bakidir nur-i rahman'ım Ali
yetiş carımıza kurtar medet mürvet ya Ali
Bu deyişte şahı merdan diye adlandırılan Alevilikteki Alidir. Şahı merdan çoşa gldi sırıını aşikar eyledi(ali çoşkunlukla sırrını söyledi), yağmuru yağdıran benim diye ademe söyledi(yağmuru yağdıran benim diye insana söyledi). Ali'nin bir çoşku anında söylediği sırrı; yağmuru yağdıranın kendisi olduğudur. Bu inanca göre yağmuru yağdıran tanrıdır, o halde yağmuru yağdırma yetisine sahip olan Ali ise, Ali tanrıdır.
-Yağmuru yağdıran tanrıdır
-Ali yağmuru yağdırır
-Ali tanrıdır
Alevi felsefesinin diğer bir önemli deyişi; ''aynayı tuttum yüzüme Ali göründü gözüme'' biçimindedir. Bu felsefe durumu şu şekilde ifade eder: Aynanın yüze tutulması durumunda insan kendini görür, kendisi yerine Ali'yi görmesi insanın aynı zamanda Ali olduğu anlamına gelir. Şu durumda yukarıdaki önermeden hareketle;
-İnsan Ali'dir
-Ali tanrıdır
-İnsan tanrıdır, gibi bir sonuca ulaşılır.
KURAN: Yukarıdan, semadan, gökten bir yazılı dinin yeryüzüne indirildiğini düşünen, tanrının önce insanları yaratıp, sonra dinleri yeryüzüne gönderdiğini ileri süren inançlara, gök ile ilişkilendirilen bu durum nedeniyle semavi din denmektedir. Semavi diye adlandırılan dinler; gökten yazılı metinlerin indirilerek, peygamberler vasıtasıyla insanlığa yol gösterildiğini ileri süren bir 'mantık' üzerine kuruludur. İslam dini de, o dine inananlar tarafından gökten indirildiğine inanılan, tanrının buyruk ve talimatlarının yazılı hale getirilmiş formu olarak, kuran kitabını kutsal saymaktadır. Kuran tüm Müslümanlarca temel referans kaynağı sayılan ve hemen her Müslümanın okuması zorunlu hale gelmiş bir kitaptır.
Alevilikte ise, kuran kitabı referans alınan bir yapıt değildir. ( Bu makalenin yazarı da, nüfusunun tamamı Alevi/Kızılbaş olan bir bölge olarak Dersim'de yapmış olduğu alan çalışması, röportaj ve gözlemleri sonucunda; otantik Aleviliği yaşayan Desimlilerin ve dahi geleneksel alevi inanışını ve ritüellerini sürdüren alevi din insanlarının(pir, rehber, mürşid, dede) kuran kitabını okuyarak, inançlarını onun referansıyla şekillendirmeleri bir kenara -geleneksel Aleviliğini yaşayan bu insanların- hayatları boyunca bir tek kuran kitabı dahi görmemiş olduklarını tespit etmiştir.) Esasen batıni bir felsefe üzerine kurulu Alevilik, kutsal diye adlandırılan kitaplarda yazılı olanlara değil, onların batıni içeriğinin olduğunu belirterek, o içeriğe mana yüklemektedir. Bu anlamıyla kutsal diye adlandırılan kitaplarda yazılanlara ve dolayısıyla kutsal diye adlandırılan kitapların kendilerine ehemmiyet verilmemesini salık veren bir öğretiye sahiptir. Bu öğreti, ''kutsal'' kitaplar içerisinde hiçbir ayrım gözetmeden, hepsinin batıni yönünü benimser ve kuran kitabına diğer dinlere ait kitaplardan daha fazla mana yüklemez. Alevi felsefesi bu kitaplarda yazanların hiçbir önemi olmadığını zira ayrı ayrı kitapların olmasının, başlı başına kitapların varoluşuyla büyük bir çelişki oluşturduğunu belirtmektedir.
''Sen sana ne sanırsan, ayruğa da onu san
Dört kitabın manasın, budur eğer varısa''
(Yunus Emre)
''Kuranda bahsi geçen huriler, köşkler, ırmaklar, ağaçlar vb. şeylerin hepsi cisim aleminde değil, hayal aleminde gerçeklenir''
(Şeyh Bedreddin)
''Derviş Kemal der inanma, adem denmez her adama
Müslümanlık kolay ama, insan olmak zordur hoca''
(Derviş Kemal)
''Hey Arapça okuyanlar, Allah Türkçe bilmiyor mu?
İngilizce Fransızca bize hitap kılmıyor mu''
(Mahsuni)
''Dört kitap insana buyruk edildi, ayetler hadisler kuyruk edildi
Bölündü gönüller ayrık edildi, kopmaz halat bile bağlayamadı''
(Mahmut Erdal)
''Gel zahit kuranı çıkar koynundan, hidayet vermemiş o kitap sana
Semini hatmetmiş yaradan, gelmemiş içinden bir hitap sana''
(Rıza Tevfik)
CENNET CEHENNEM/SEVAP GÜNAH: Semavi dinlerin tamamı kendisini cennet ve cehennem tasavvuru üzerinden şekillendirmiştir. İslam dini de, diğer kitaplı dinler gibi; ölümden sonra cennetin ve cehennemin varlığına ilişkin bir kuramsal salınımla örgülenmiştir. Bu dünyada yapılacak iyiliklere ve kötülüklere bağlı olarak, öte dünya diye adlandırılan, ölümden sonraki yaşamda, cennete veya cehenneme gidileceğini ileri süren bir ''mantığa'' dayanmaktadır islam. İslam dinine göre; sevap ve günah gibi kavramların, tabir yerindeyse matematiksel bir karşılaştırmasından sonra açığa çıkacak sonuca göre, insanın mükâfat ve cezalandırılma dozajları ortaya çıkacaktır. Bu anlamıyla İslam dininde, sevap ve günah kavramları, cehenneme ve cennete giden yolların anahtarları olarak değerlendirilmektedir.
Alevi inancında ise; cennet ve cehennem gibi kavramlar bulunmamaktadır. Bu felsefe ''cennet de cehennem de bu dünyadadır'' diyerek, kutsiyet atfetmiş olduğu evrene ve doğaya bir önem vermektedir. Alevi felsefesine göre ölümden sonra, diğer semavi dinlerde ve dahi İslam'da olduğu gibi bir sorgulama süreci yaşanmayacaktır. Bu inanç, yanlışların ve doğruların öte dünya diye adlandırılan farazi bir mekânda değil; aleviler tarafından 'ulu divan' diye adlandırılan, yaşamın bin bir çeşit evresinde var olduğu söylenen, bir sürekli değişim hali içerisinde gerçekleşen bir soğulama hali olduğunu belirtmektedir. Yine Alevi inancında sevap ve günah gibi kavramlara rastlanmaz. Bu inançta günah yerine yasak gibi başka muhtevaya sahip bir kavram bulunmaktadır. Bu felsefe sevap gibi bir kavramı; cennete gidebilmek için gerekli olan puanı toplama derdinde olan ve bu uğurda çetrefilli matematiksel işlemlere ihtiyaç duyan insanların tutarsız bir uydurması olarak tanımlar. Alevi felsefesi sevap gibi bir kavramı; yapılan iyiliğin, sevap almak için yapılmasını, yani cennete gidebilmek için yapılmasını öğütlediğinden, içtenlikle yapılmamış bir eylem olduğunu belirtir. İyiliği ve yardımı bile ihtiyacı olan için değil de, uygulayanın kendi çıkarları için yapılan bir eylem derekesine indirdiğini düşündüğü bu kavramı reddeder.
Alevi felsefesi, cenneti cehennemi ve İslam'da öte dünya diye adlandırılan ve orada var olduğu ifade edilen tüm her şeyi reddeder.
Ayrıca, "yol bir sürek bin birdir'' gibi Aleviliğin varoluş kuramını, en öz ve en dolaysız biçimde anlatan felsefe; ölen her canlının bu dünyada tekrardan farklı donlar/canlar biçiminde varlığını devam ettireceğini belirtmektedir. Cenneti ve cehennemi bu dünya içerisindeki döngüler olarak tanımlayan bu anlayış; "cenneti de cehennemi de başka cihanda arama'' gibi bir argüman ileri sürmektedir.
''Ya düşer, ya dayanır, ya uçar
Kıl gibi köprüden adem mi geçer''
(Yunus Emre)
''Kıldan köprü yaratmışsın, gelsin kullar geçsün deyü
Hele şöyle bir duralım, yiğit isen geç a tanrı''
(Kaygusuz Abdal)
''Kötü ve çirkin işlerle uğraşan insanlar haktan uzaklaşmışlardır, cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır''
(Şeyh Bedreddin)
''Ey dostum ölenler geri dirilmez, orda sual sorulması yalandır
Cennet cehennem hepsi burda, orda mahşer kurulması yalandır''
(Kul Ahmet)
''Yaratmışsın bağı cennet, kulların etsinler sohbet
Cehennemi niçin yaptın, be akılsız koca tanrı''
(Kaygusuz Abdal)
''Tekkede camide havra kilisede, saatler günler aylar ve her senede
Cennet cehennem davası hep boş laflar, kim sordu fikrimizi bu meselede''
(Ali Celalettin Ulusoy)
'' 'Irmaklarından şaraplar akacak' diyorsun,
Cennet-i ala meyhane midir?
'Her mümin'e iki huri vereceğim' diyorsun,
Cennet-i ala kerhane midir?''
(Ömer Hayyam)
''Bize aşk şarabında sun saki, bize cennetteki kevser gerekmez''
(Yunus Emre)
''Dünyayı boş sanma hey kuru kafa, cennet cehennemi dünyada tek bil
Aldanma kürsüde söylenen lafa, eder vaiz sözün efsane teşkil''
(Naci)
''Kul Ahmet'im ayrı hudut bilmeyiz, biz ilimden başka kuvvet bilmeyiz
Bu dünyadan başka cennet bilmeyiz, huriler dolaşır türabımıza''
(Kul Ahmet)
TÜRBAN/KADIN: İslam dini, kadını yaşamda ikinci sınıf kılmış, erkek egemen bir yapıya sahiptir(Müslümanlar her ne kadar bunu kabul etmese de, İslam'ın egemen olduğu toplumsal yaşam gerçekliği hiçbir tereddütte yer bırakmayacak biçimde iddiamızı kanıtlamaktadır). Kadın ve erkek İslam dinine göre, yaşamın hemen tüm alanlarında ayrıştırılmış, ibadet ederken dahi kadın ve erkeğin bir aradalığı büyük bir sakınca olarak değerlendirilmiştir. Bunun bir sonucu olarak; harem(lik) ve selam(lık) gibi kavramlar, İslam'ın kadın erkek ilişkilerinde ve toplumsal yaşamında temel dayanaklar olarak belirlenmiştir. Kadının örtünmesi islam dininde önemli bir unsurdur. Kadının saçının görünmemesi de dahil olmak üzere, vücudunun çok küçük bir bölümü dışında kalan bölümünün başka erkekler tarafından görünmesi yasaklanmıştır.
''Mü'min kadınlara da söyle: gözlerini (harama istekle bakmaktan) sakınsınlar, mahrem yerlerini karusunlar. Ziynetlerini/ziynet sayılan yerlerini meydana çıkarmasınlar/ göstermesinler. Ancak (kendiliğinden) görünen (el, yüz) bu emrin dışındadır. Başörtülerini, yakalarının üstüne kadar (boyunlarını örtecek şekilde) koysunlar."
(Nur süresi, 31.)
"Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına söyle: (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman, kendilerini baştan aşağı bolca örten, şeffaf olmayan) dış elbiselerini üzerlerine iyice giyinip örtsünler. Bu, onların (cariye veya hafif meşrep değil, şerefli ve namuslu -bu mantığa göre bu biçimde giyinmeyen kadınlar şerefsiz ve namussuz oluyor demektir-) bilinmelerine, (cinsel) taciz/sarkıntılık edilmemelerine daha elverişlidir."
(Ahzap süresi, 59.)
Alevi felsefesinde ise kadın toplumsal hayatın bir parçası ve erkekle hemen tüm sosyal haklara sahip olarak tanımlanmıştır. Alevi felsefesi en temel varoluş mitlerini dahi kadın ve erkeğin eşitliği ve birlikte varoluşu üzerine oturtmuştur. (bkz: insanın varoluş miti; 'Naci İle Naciye', Kırklar Cemi vb.). Alevi ibadetleri de dahil olmak üzere toplumsal tüm icarrat ve ritüeller kadın ve erkeğin ortak çabası ile yürütülmektedir. Kadın ve erkek arasında hiçbir arım yapılmadığının işaretlerini otantik alevi cemlerinde gözlemlemek mümkündür. Bu felsefe cem toplantıları da dahil olmak üzere bir çok inançsal toplantıda kadın ve erkeği sadace can olarak tanımlar ve bu durumu eşitliğin biçimsel bir göstergesi olarak ifade eder. Alevi meclisinde kadın erkek yoktur. "Can" vardır. Alevi düşünüşüne göre, bu hitap her iki cinsin eşitliğini ve ortaklığını ifade etmektedir.
Alevilikte kadının örtünmesi gibi bir uygulama da bulunmamaktadır. Alevi felsefesi, ''kadının saçının görünmesinin dahi erkeği tahrik ettiğini düşünen bir zihniyetin "kadını kapatmasını", o zihniyetin "sapkınlığı'' olarak değerlendirir ve kadının örtünmesine karşı çıkar.
''Çaşaf peçe giydirecek, sulari der ayrılacak
Gericilik uyduracak, şeriatçıymış hilafetçi''
(Davut Sulari)
Daha Allah ile cihan yok iken, biz anı var edip ilan eyledik
Hakk'a hiçbir layık mekan yok iken, hanemize aldık mihman eyledik
Kendisinin ismi henüz yok idi, ismi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi, şekil verip tıpkı insan eyledik
Harabi
Serhat HALİS / Radikal Blog
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi