Türkiye'nin içine düştüğü bataklığı çarpıcı şekilde gösteren, Kürtçülerin ve Cemaatçilerin nasıl bir Türkiye istedikleri sorusuna cevap bulacağınız bir makale.
"YSK’nın kararının hemen ardından başlatılan KCK operasyonları, ‘çözüm çadırlarına’ eş zamanlı polis saldırılarını hükümetin seçim öncesi başlattığı bir yıldırma operasyonu ve seçimlere yönelik bir hamle olduğunu söylemek, çok iyimser bir bakış açısı olacaktır. Bütün bu olup bitenler, gerek iç politik dengeler, gerekse konjonktürel olarak artık ‘son dönemece varılan’ Kürt sorununa dair AKP’nin biraz ‘utangaç’ bir şekilde yürüttüğü tasfiye planının açık emarelerini taşıyor.
Bu politikanın en yalın ifadesi ise YSK kararının gölgesinde gözden kaçırılan R. Tayyip Erdoğan’ın milletvekilleri adaylarının tanıtım toplantısında “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşların istismari vardır” sözü ile ortaya koyduğu yaklaşım olduğunu söylemek mümkün. Bu yaklaşımlar, AKP’nin uzun vadeli politikasını ortaya koyarken, Erdoğan’ın 9 yıl önce oturduğu başbakanlık koltuğunda Kürt sorununa dair zikrettiği politiklarına geri döndüğünü gösteriyor. Ya da kimilerin söyleyeceği gibi, aslında hiçbir zaman terk etmediği o pozisyonunu yeniden hatırlatma ihtiyacı duyduğunu...
AKP’nin politik anlayışı, 9 yıl içinde bir siyasal ve toplumsal olaya dair çok şey yapıyor gibi görünüp ve çok şey söyleyerek aynı noktada durabilme ‘başarısını’ gösteriyor. Bu politik yaklaşım, Jean Baudrillard’ın tanımıyla fazlasıyla bir imgeleme dönüşen modern kapitalist dünyada, Türkiye’de ultra simülasyon ya da politik imge alanı yaratıyor. Bunun halk dilinde basit ve anlaşılır tanımının ‘takkiye’nin takkiyesidir. Ya da ‘at izleri ile it izlerinin bir birine karıştırıldığı’ bir ortamdır.
Edebiyatın imgelere ihtiyaç duyması kaçınılmazdır. Yani kelimelerle gerçek olmayan bir referans dünyası oluşturmak ve bu dünyanın içinde bir anlam yaratmak edebiyatın konusudur fakat bu çaba, politik ve toplumsal olaylara uyarlandığı zaman bunun adı; kesinlikle politik ve toplumsal yıkımdır. AKP'nin bu yıkıma doğru oldukça kararlı adımlarla yürüdüğüne tanıklık ediyoruz.
Şimdi bu yıkımın 9 yılda hangi aşamaya geldiğine bakalım.
2002 Kasım’ında iktidara gelen AKP’nin soruna yaklaşımının özetini, siyasi yasağı yeni kaldırılan ve çiçeği burnunda bir başbakan olarak R. Tayyip Erdoğan şöyle dile getiriyordu;” Biz Kürt sorunu var diyorsak vardır, yok diyorsak yoktur. Dolaysıyla şimdi böyle bir sorun yok ortada”. Bu sözlere bakıldığında, iki temel sorun karşımıza çıkıyor. Ülkenin en büyük sorunun varlığı ve yokluğunun hükümetin kabul ve reddine bağlayan anlayış, ya sorunun niteliğini bilmeyecek kadar olaydan bihaber ya da bu siyasal sorunla yüzleşecek cesareti olmadığından tamamıyla görmezden gelme taktiği uyguladığı sonucunu çıkarmak mümkün.
Ancak yıllar sonra anladığımız şey, AKP’nin sözümona ‘Kürt sorununu bilen uzman danışman’ tayfasından başta Erdoğan olmak üzere AKP üst kadrolarına kadar, yürüttükleri politika tamamıyla bir imge alanı (simulacrum) yaratmak olduğunu ve tek tek bireylerin bir anda kendilerini bir simülasyonun içinde bulduklarını gördük. Kürt çevrelerinde PKK’ye karşı muhalefet adı altında geliştirilen anlayıştan, Türk kamuoyunun dönüp dolaşıp bir türlü ‘Kürt sorunun adını koyamamasından’ ve iç bunaltan bir şekilde sorulan ‘Kürtler ne istiyor?’ sorusuna kadar uzanan bir politik imgelem alanı, AKP’nin yarattığı bu simülasyonun sonucudur.
‘Biz sorun var diyorsak vardır, yok diyorsak yoktur’, diyen ‘kadın da, çocukta olsa polis gereğini yapacaktır” diyerek çoğu çocuk 12 kişinin ölümünden sorumlu ve daha sonra Diyarbakır’da ‘Kürtlerin acılarına’ şiirler okuyan, ”Kürt sorunu benim sorunumdur” diyen, Kürt açılımı diye başlayarak İzmir’de linç edilen DTP’lileri ‘halkı kışkırtmakla’ suçlayan bir kişinin, son 9 yıldır söylediklerini alt altta sıraladığımızda karşımıza iki şey çıkıyor; ya bu sözlerin ve eylemlerin sahibi şizofreniktir diyeceğiz ya da bu kişinin sinsi planlarını hayata geçirmeye çalışan gerçek bir pragmatik ve manipülatör olduğunu.
Erdoğan ve AKP’nin Türkiye ve özelde Kürtlerle oynadıkları oyunun kodlarını anlamak için, elbetteki bu yazının dar alanı yeterli değil ama yaşanan politik muammaya ışık tutacak bir iki noktaya vurgu yapacağım.
Öncelikle kim ne derse desin, AKP hükümeti, Kürtlerin temel siyasal gücü olan PKK ve bunun sivil uzantıları olan ‘yasal-demokratik oluşumları’ ile sorunu çözme iradesi ve isteğini hiç bir zaman ortaya koymamıştır. Bunu anlamak için sadece iktidara yakın gazetelere yazılan çizilenlere bakmak yeterli. Her gün bu gazetelerden BDP’nin meşruyeti konusunda söz birliği yapılmışcasına yürütülen karalama kampanyası, iç siyasal çekişmenin sınırları içinde yorumlanmayacak kadar sistematik ve şiddetli olmuştur.
Başta Erdoğan’ın en yakın danışmanları olan Adana milletvekili Ömer Çelik’in ve Yalçın Akdoğan’ın, BDP’ye incelmiş bir siyasal jargonla birlikte oluşturdukları saldırgan dil, BDP’nin meşruyeti konusundaki tartişmaları alevlendirmeleri ve PKK’nin bitirilmesi üzerine kurulu politik öngörüleri, AKP’nin soruna nereden baktığını ve ‘klavuzlar’ ve ‘burun’ diyalektiği bağlamında AKP’nın politikasının kaynağını anlamamıza yetiyor.
Erdoğan’ın öve ve övüne övüne tadlarına doymadığı ‘75 Kürt milletvekilinin’, AKP’nin ve Erdoğan’ın Kürt sorununu anlamada ve gündemleştirmede oynadıkları rol konusunda elimde ikna edici bir veri yok ama AKP’nin ‘yeni Güneydoğu adayları’ bize fazlasıyla bir şeyler söylüyor. ‘AKP’nin yeni adaylarının Kürt sorununu ve bölgeyi bilmeyen kişiler’ olduğu eleştirisine, Erdoğan adayların soruna çok hakim kişiler olduğunu söylerken bir gerçeği tanımlıyordu.
Yeni adayların bir çoğu direkt Gülen Cemaati’nin tedrisatında büyümüş, cemaatin protestan-kapitalist mantığının öngördüğü uzmanlaşma politikalarının bir gereği olarak, Kürt sorunu konusunda ‘uzmanlaşmış’ bir kesim. Burada tek tek isimler üzerine durmaktansa sadece Diyarbakır adaylarının geçmişlerine bakıldığında ve cemaatle ilişkileri irdelendendiğinde bu adayların siyasal duruşları daha iyi anlaşılacaktır.
Mesela, Erdoğan adayları “partiye ve ülkeye uzun yıllar hizmet etmiş” kişiler olarak tanımlıyor. Cemaat mantığını ve terminolojisine aşina olanlar bilir. ‘Hizmet’ Gülen Cemaati’in kendisini tanımlamakta kullandığı en önemli kavramlardan biri.
Ancak bu yeni adayların ‘hizmeti’ ve bu ‘hizmetin gereği olarak’ uzmanlaşması, sorunun çözümü konusunda değil ama ‘bitirilerek çözümü’ konusunda bir uzmanlaşma olduğunu anlamak için Gülen Cemaati’nin dayandığı siyasal ve ideolojik temel bir yana, AKP’nin daha 13 Haziran’ı bile beklemeden başlattiği saldırlara bakmak yeterli.
Bu yeni politik hamle ile, AKP’nin artık Kürt muhafazakarlarına ya da hala duygusal anlamda Kürt sorununa duyarlı kesimlerine bile ihtiyaç duymadığını anlıyoruz. Hükümetin Kürt politikasını; Mehmet Metiner gibi bütün kariyerini PKK ve onun siyasal çizgisine yaptığı düşmanlıkla ortaya koyan, Galip Ensarioğlu gibi aylar önce bir ‘sivil toplum kuruluşu başkanı’ olarak ne kadar tarafsız olduğu teranelerini okuyup, BDP ve PKK’ye karşı kampanyalar yürüten kişilerin ve en önemliside cemaatin ‘devşirme abi ve ablalarının’ belirleyeceği yeni bir döneme girdiğimizi ve bununda ‘lamsız cımsız’ bir bütün olarak Kürt siyasal dinamizmini tasfiye olduğunu kestirmek zor değil.
AKP’nin ‘Kürdistan’da iddialı olmak istemediği’ ‘bu aday profili ile oy kaybedeceği’ ya da ‘bölgeyi BDP teslim ettiği’ zorlama fantazileri yapıla dursun, benim AKP’nin yeni hamlesinde anladığım şey; cemaatin Kürdistan’da çok ciddi bir potansiyele ulaştığı ve gücün verdiği güvenle artık ‘tanınmış yada popüler adaylardan’ ziyade cemaat siyasal elitinin kurumlaşmasının adımlarını attığıdır.
Bu elité cemaatin temel değerleri ile büyümüş ve Kürt sorunu ve onun temel aktörlerine karşı kendilerini bir siyasal aktör olarak ortaya koymaktadır. Bu aynı elité, Güney Kürdistan’da geliştirilen siyasal ve ekonomik ilişkilerden, ‘Kürt aydın ve sanatçılarından’ bir Anti-PKK bloğu oluşturma projelerine, üniversetelere ve ‘sivil toplum kuruluşlarına’ kadar uzayan kapsamlı bir siyasat yütüyor.
Devletin ve onun militarist kurumlarının Kürdistan’daki algısı sadece politize olmuş BDP’liler tarafında değil bütün toplumun gözünde yek u yaksan olmuşken, AKP ve cemaat üzerinden yeni bir Kürt politik ve akademik kadrolaşmanın oluşturulduğunu biliyorduk ama bu seçimlerle birlikte bu kadroların ‘dayandığı halk tabanıyla buluşmasına’ ve Kürt sorunun politik çehresini değiştirme çabalarına tanıklık edeceğiz.
Sonuç olarak, Türk-İslam ya da İslam- Türk sentezinin batı kapitalist pragmatizmi ile oluşturduğu garip bir salatanın ‘kutsal amaçlara ulaşmak’ her sofraya servis edildiği bir değerler manzumesi- olan AKP ve Erdoğan’ın külhani bir eda ile dolaşıma sunduğu bir yığın sözün ve pratiğin bize söylediği şey; bu salataya Kürt siyasal mücadelesinin sos yapılmaya çalışıldığıdır. Yiyenlere afiyet olsun."
Selah Kemaloğlu
[email protected]
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
AKPânin 9 yıllık simülasyonunun sonu
AKPânin 9 yıllık simülasyonunun sonu
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi