You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

13 KABİLE: Alevilik (TAM METİN)

13 KABİLE: Alevilik (TAM METİN)

Administrator
13 KABİLE: Alevilik (TAM METİN)
13 KABİLE BELGESİ TAM METİN





13. KABİLE
ALEVİ KİMLİĞİ
ALİ'NİN MUSEVİLERİ=ALE (MUSEVİ) VİLER İSTANBUL / 29 MAYIS 2000
SUNUŞ

Bu çalışma, Türkiye'nin Avrupa Birliği kapısında parçalanma amaçlarının yaşandığı 21.yüzyılda, yurt içinde gelişen etnik, fundamentalist, bölücü, yıkıcı, terör ve giderek büyüyen siyasal, ekonomik sorunlar göz önüne alınarak hazırlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti coğrafyası içinde yer alan etnik, kültürel, inanç farklılıkları mozaiğinin parçalarından birisi olan ve Alevilik tanımlaması ile anılan inanca bağlı cemaati konu almıştır.

Alevilik, Türk insanı ve yönetim kadroları tarafından gerektiği biçimde ve tüm çehreleri ile tanınamamıştır. Aksi halde 1960'lardan başlayarak günümüze değin gelişen olaylar gerçekleşmemiş, terör nerede ise bir ‘iç savaş' boyutuna ulaşmamış olurdu. Ülke ekonomisi bugün çok daha farklı grafikler çizer, Türk işçisi, çiftçisi, emekçi sınıfı ezilen ve köle durumuna düşürülen zümre olmazdı. Üniversiteye eğitim yapabilme arzusu ile giden gençler, kapıdan içeriye adımını atar atmaz 'militan' ve ‘terörist' olmazlardı. Bu listeyi kolaylıkla uzatmak mümkün olmakla birlikte yeterli olacağı düşünülmüştür.

Alevi toplumu, tarihin her döneminde Anadolu toprakları üzerinde gelişen her türden muhalefet ve isyan girişimlerinin merkezi olma özelliği ile iç ve dış odakların dikkatini çekmeye devam etmektedir. Cumhuriyet döneminde gelişen muhalefet, mevcut rejim karşıtlığı ve terör olgusuna ulaşan tırmanışın odak noktası Alevi topluluğudur.

Anadolu Selçuklu döneminden itibaren Alevilerin tarihin kilometre taşlarında yer alan izleri şöyledir: Babai, Şah Kulu, Simavna Kadısı Bedrettin Olayı, Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim hesaplaşması, Celali ve Baba Zunnun ayaklanmalı, 1809 Derviş Vahdeti ayaklanması ve 1826 Yeniçeri Ocağının kaldırılması.

12 Eylül öncesi radikal örgütleniş, gruplaşmalar ve teröre uzanan yolda Alevi toplulukları görülür. Aleviler Marksist-Leninist stratejide mevcut rejim karşıtı olarak Devletin güvenlik güçleri ile silahlı çatışmalara girmiş ve ideolojilerini savunmak ve hakim kılmak adına ipe gitmişlerdir.

Türkiye'nin Alevi kitleleri Sol kavramıyla tanıştığında takvimler 1960'ları gösteriyordu. Bu tarihlerden başlayarak Alevi nüfus büyük bir hızla Sol'a kaymıştır. TİP Alevi oyları ile TBMM'nde yer almıştır. Alevi gençlik olmamış olsa F.K.F., Dev-Genç gibi örgütler oluşturulamazdı.

Günümüzde Alevi yazarlar Kürt sorunu ile Alevilik arasında bağlantı kurmaya çalışmaktadırlar.. Günümüz Doğu sorunu ne denli Kürt sorunu ise; o denli de Alevi sorunudur.

Güneydoğu'da "gerilla savaşı" verdiğini ifade eden PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan: "Kürt-Alevi bir sentezdir" demektedir.

12 Eylül sonrası, Marksizm'in çöküşü ile Türk solunun boşluğa yuvarlanışı Alevi gençliği yeni arayışlara sürüklemiştir. Bu dönemde "Cem" ve "Aşura" gibi teorik nitelikli dergiler ve yayınlar; Alevili topluluğunun dinamiğini zirveye taşımış, siyasal ve ekonomik alanlarda güç odakları oluşmuştur.

Türklerin Anadolu'da yaşamaya başladıkları ilk dönemlerden günümüze sürüp gelen bir başka gerçek; tüm toplumsal ve gizli örgütlenmelerin Alevilerce düzenlenmekte olduğudur. Aleviler, karşı çıktıkları her konuda önce gizli bir örgütlenmeye gitmişler daha sonra da bu örgütlenmenin yarattığı etkinlik ile geniş halk kitlelerini harekete geçirmeyi başarmışlardır. Böylece yalnızca varlıklarını korumakla kalmayıp yaşadıkları bölgelerde etkin güç olmayı da elde etmişlerdir. Bu yalnızca Yahudi kültürü içinde görülen bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yahudiler ise; tarihin her döneminde can derdine düştükleri zamanlarda yalnızca Türk devletlerine sığınabilmişlerdir. Yahudilerin Türklere sığınması ise; yalnızca İspanya göçü ile sınırlı olmayıp çok daha eski dönemlerden buyana süren bir gerçektir. Yahudilerin Türklere ilk sığınışı 8. Yüzyılda gerçekleşmiştir. Hazar Türk Devleti'ne sığınan Yahudi Hahamların faaliyetleri sonucu Hazar Türkleri Musevileştirilmiştir. 9., 10 ve 11. Yüzyılda Musevileştirilen ve öz benliklerini yitiren Hazar Türklerinin torunları Doğu Avrupa'ya göç etmişler ve "Doğu Avrupa Yahudileri" olarak anılmışlardır. Bu Yahudi kitlesi, İsrail devletinin kurulması amaçlı Yahudi Bilderberg Örgütü ve Mason Localarının stratejik faaliyetleri sonucu, Hitler tarafından. Avrupa'yı terk etmeye zorlanmışlardır Burada sözü edilen kökeni Hazar Türkleri'ne dayanan Musevileştirilmiş nüfus, Yahudi inancına göre: kaybolan "13. Kabile" olarak anılmaktadır.

Söz konusu Hazar Türkleri 9., 10. Ve 11. yüzyılda Doğu Avrupa'ya göç ederlerken, seçilerek eğitilmiş bazı kişilerin, önce Arap Müslüman dünyasına seyahat ettikleri, ardından Kudüs'e gittikleri ve en son olarak da Anadolu topraklarına göç ederek yerleştikleri ve ‘Türklük' ile ‘din' misyonerliği rolünü üstlendikleri tarihsel veriler ışığında saptanmıştır. Mevlana Celallettin Rumi ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi isimlerin Anadolu topraklarına gelişleri, örgütlenişleri, felsefeleri, amaçları ve etkinlikleri ile günümüz dünyasının Masonik Bilderberg faaliyetleri ile Yahudi Protokolü olarak anılan prensip ve amaçlar dizilerinin aynı temelde oldukları çok açıktır.

Görülmektedir ki; 9.yy.'ın son çeyreğinde Kufe'de ortaya çıkan Şiilik (Caferilik) daha sonra İran/Kum kentine hicret eden Araplar tarafından İran'a getirilmiştir. Asya'dan İran'a buradan da Mekke-Kudüs ve Anadolu'ya geçiş ile Anadolu'da yerleşen gizli/ideolojik/etnik (yalnızca etnik grupları içine almış olması en önemli stratejik unsurdur) inanç olan Alevilik, temelde Musevi hahamların stratejik teorileri ile yaşama geçirilmiştir.

Alevilik; Şamanizm, İslam inancı, Museviliğin katı prensiplerine sadakat temelleri üzerinde oluşturulmuş, gizli bir cemaat (Secret society) ve etnik bir gruptur. Etnik bir grup oluşlarını ise ısrarla gizlemişler, Türk olduklarını savunmuşlar ve kuşku yaratılmaması amacıyla özellikle Türkçe eserler kaleme almışlar, Türk dilini yaşattıklarını savuna gelmişlerdir.

‘Yeni Dünya Düzeni' ve ‘Dünya Hükümeti' projelerinin yaşama geçirildiği gözlenmektedir. Yahudilerin ünlü "Protokol"ünde yer alan konu başlıkları, prensipleri ve entrikaları ile eşdeğer özellikler taşıyan Alevilik bu açıdan değerlendirilmeye alınmadığı takdirde, çok yakın bir gelecekte Türkiye'nin en büyük sorunu "Alevilik", onların kurdukları, "Terör Odakları" ve "Sivil Toplum Örgütleri" olacaktır.

Cumhuriyet Türkiye'sinde, 1950 öncesinde Alevilik toplum dinamiğinin bir parçası değilken; günümüzde rejim karşısında en etkin baskı gücü durumuna erişmiş bulunmaktadır.

Özetle dile getirilen bu nedenlerden ötürü; Alevilik sosyo-antropolojik yöntem ve teknikle analiz edilmeye muhtaçtır. Alevilik gizli bir biçimde ve süratle Kürtlerle birlikte hareket ederek "milletleşme" sürecine girmiş bulunmaktadır.

2. Dünya Savaşı sonrası yıllardan günümüze dış ülkeler tarafından da desteklenen bu sinsi faaliyet, günümüz Türkiye'sinin AB kapısında parçalanmak istemesi ile netlik kazanmıştır. İnsan Hakları, Özgürlükler, Demokratik Açılımlar, Ekonomik/Siyasal Baskılar ve Yaptırımlar ile hedeflenen Türkiye'nin sahip olduğu topraklar üzerinde etnik parçalanmanın sağlanmasıdır. Yönetim kadroları tarafından mutluluk ve refah yüzü gösterilmeyen geniş halk yığınları da bu çöküş karşısında, "Artık ne olacaksa olsa da insanca yaşama kavuşabilsek" düşüncesi gelişmiş bulunması ise; felaketin ne denli yakın olduğunun önemli bir göstergesidir. Günümüz koşullarında geniş halk kitlelerinin "namuslarını" yitirdikleri, aile kurumunun çöktüğü bir gerçektir. Bu gerçek ışığında bakıldığında, halkın canından başka yitireceği hiç bir şeyi kalmadığı ortaya çıkmakta ve neden yukarıdaki düşünceye saplandıkları çok daha iyi ve gerçekçi biçimde algılanabilir olmaktadır.

Günümüz Türkiye'sinde yaşam; bilimsel ve rakamsal olarak ele alındığında, aile kurumunun "onuru"nun ayakta kalabilmesinin mümkün olmadığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle geniş halk kitleleri gerçek anlamda "ırzını" yitirmiştir demek hatalı bir tespit, yorum ve analiz değil; gözle görülmekte olan bir realitedir. Aile kurumu "namus" ve "onur"unu" yitirmiştir. Bu hale getirilen geniş halk kitlelerinden hangi değerler adına ülkesi için özveri beklenebilir? Böyle bir beklenti içinde olunması ne denli bilimsel, gerçekçi ve sağlıklı olabilir?

Alevilikle ilgili olarak objektif ve çok ciddi araştırma ve analizler yapılmış ise de gerçekte Alevilerin "gizli/etnik/ideolojik" bir topluluk olduğu hiç gündeme getirilmemiş, tam tersine kasten hakiki Türk oldukları savunulmuş, Kemalizm'in sarsılmaz bekçileri olarak gösterilmiştir. Burada entelektüel bir tuzak ve entrika olduğu ise ne acıdır ki fark edilememiş ve hiçbir literatürde yer almamıştır. Sinsi ve büyük tuzak burada gizlidir. Bu çalışmamızda işin bu yönüne önemle değinilmeye çalışılmıştır. Çalışmamızda dile getirilen hiçbir husus "ütopya" ve "tez" niteliğinde olmayıp tümüyle objektif realiteyi yansıtmaktadır ki; bunu konunun önemi nedeniyle çalışmamızın "realizm"e sadakatini bir kez daha işaret etme gereği vardır.

Malakan, Eston, Kozak ve Almanlar gibi önemli etnik azınlıklar üzerinde yapılan araştırmalar bize Alevi ve Bektaşiliğin tipoloji farklılaşması olduğu gerçeğini de tespit etme olanağı sağlamıştır.

Aleviler, Katagorileştirildiklerinde ortak davranış kurallarını nasıl kullandıkları incelendiğinde ise; temelde aynı prensiplerle karşılaşılmıştır. Yalnızca İslam dünyası içinde değil diğer din mensupları içinde de yer almışlar ve buna özen göstermişlerdir.

Realitede Alevilik kültür değil; gizli bir felsefi idealizm'dir.

"Humeyni yolu bizim yolumuz değildir. Onlar şeriata ağırlık veriyorlar, henüz tarikat basamağına geçememişlerdir. Onlar şeriat makamında, biz tarikattayız. Bu aramızdaki en önemli farklılaşmadır. Bir zamanlar bize "İmam-ı Cafer" adlı bir kitap yollamışlardı. Bu "buyruk" aşırı namaz pratiğinden başka bir şey taşımıyordu. Yani şeriata yönelikti. Kardeşlerimiz ama, bize ters düşüyorlar" diyen Aleviler, kolları olan Caferi mezhebinden Musevi inancına çok daha yakın olduklarının bilincinde olmadıkları, ancak gizli cemaatin liderlerinin bu gerçeği bildikleri gözlenmiştir. Ayrıca İstanbul/Halkalı, Tuzluca/Gaziler ve Çorum/Milönü Alevi (Şia) grubunun, İran Caferi mezhebinin inancında ve hizmetinde oldukları bilinmektedir.

Alamut Alevileri: kadın olsun, erkek olsun ölülerini kefene sardıktan sonra yeni elbiseler giydirerek gömerler.

Alevi inancında içki ve semah yoluyla kırklara yükseliş, model kişiliğin yaratılması sürecinin sembolleştirmektedir. Böylelikle Alevi etnikliği bu konumuyla ayinle tüm mensuplarını ortak ve egemen normlar çevresinde birleştirmede başarı sağlamıştır. Model kişilik, ortak karakterin ve grup bilincinin oluşumunda transdantal yönelişi sağlamaktadır.

Aleviler, dıştan evlilik (exogamy) yapmazlar. Alevi topluluğu dışından kız alan veya veren "düşkün" diye tanımlanarak, dışlanır.

Aşağıdaki ifadeler Alevilerin kendilerini anlatım örnekleri olarak verilmiştir:
* "Bektaşi bizim ayin-i ceme katılabilir, izler ancak ibadete, niyaza katılamaz. Namazlarımız da tıpkı Sünni gibidir."

* "Bektaşi bilgili kültürlü, şehir efendisidir. Biz Aleviler köylüyüz. Bektaşi Şarap içer, bizim cem evimizde ise sadece rakı (dolu) içilir, şarap içilmez."

* "Ben, evvela Türküm, sonra Müslümanım.. Doğuştan Aleviyim.."

Türkiye Cumhuriyeti nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan Alevi kitlesi göz önüne alındığında, Kemalist Cumhuriyet'in bir "dinamit sandığı"nın üzerinde oturulduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.


Saygılarımızla,

BÖLÜM:I
1). ALEVİLİK

Alevi sözcüğünün Arapça anlamı: ‘Aliye mensup, Aliye ait'dir. Yani ‘Hz. Ali'nin yandaşı olan, ona bağlı olan kişi' dir. Bu dar sözcük anlamlarının dışında, sözcüğe yüklenen tarihi ve dini anlamı şöyle özetlemek mümkün: ‘Alevi, Hz. Ali'yi en üstün insan gören, onu Hz. Muhammed'in vefatından sonra imamlığa gelmesi gereken ve bu tercihi Allah'ın ve Hz. Muhammed'in yaptığına inanılan kişidir' Böylelikle ilk bakışta Alevi ile Şii, aynı anlama gelmektedir. Ancak çeşitli dönemlere, milletlere ve ülkelere göre bu anlam çeşitlilik gösterir; yeni yorumlar, eylemler içerir ve birbirinden kesin olarak ayrılırlar. Hz. Ali'yi Tanrılaştıracak denli ileri gidenler, genel olarak: Zeydiyye, İsmailiye, İmamiye, Nusayriye ve Türkiye'de Alevi ve Bektaşi tanımlamasıyla isimlendirilen topluluklardır.

Hz. Ali'yi içtenlikli bağlılıkla sevenler, bu sevgiyi herhangi bir üstünlük, çıkar ve siyasi eyleme dönüştürmediklerini ileri sürenler vardır. Ancak Hz. Ali'ye Hz. Muhammed'e en yakın alması, yüce kişiliği nedeniyle kalben yakınlık duyanlar ile bu sevgi ve bağlılığı kurumlaştırıp onun ve soyunun adına İslam dünyasında ayrı bir inanış akımı başlatıldığı tarihi bir gerçektir.

Alevilik, tarihi belgeler ışığında objektif olarak incelendiğinde ortaya çıkan gerçeği şöyle özetlemek yanlış olmaz: "İran'daki ile Orta Asya'dan gelip Anadolu'yu vatan yapan Türk toplulukları arasındaki Hz. Ali sevgi kesin çizgilerle ayrılmaktadır (!)" denmekte ise de bu tümü ile gerçek dışıdır ve bir gerçeğin örtüsünü oluşturmaktadır. "Türkler, Hz. Ali'yi, hiçbir sosyal, siyasi ve kültürel direnişe alet etmeden kalben sevmişler, bağlılıklarını, İslâmiyet'i temelden zedelemeyecek bir uyumla asırlardır sürdürmüşlerdir," savları ise gerçek dışıdır. İran Müslümanlarının bu inancı bir fırka, mezhep, ikilik şekline dönüştürdükleri, Hz. Ali sevgisini, Arap-Emevi hakimiyetine karşı siyasi bir direnişe çevirmiş olmaları ne denli gerçek ise Türkiye'de genel olarak kendilerini Alevi olarak tanımlayan topluluklar da kendilerine özgü İslam inanç birliğini, siyasal/sosyal/ideolojik/kültürel alanlarda gizli örgütlenme ve direnişlerde kullana gelmişlerdir.

Anadolu toprakları üzerinde tarihin her döneminde gelişen ‘örgütlenme' ve ‘isyan' hareketlerinin Alevi merkezli olduğu kaçınılmaz bir gerçektir.

Alevilerin önemli bir kesiminin kendi konuştuğu bir ana dilleri vardır. Ve bu dil Türkçe değildir.

Hızır Peygamberin zaman zaman dünyaya gelerek darda olanların yardımına koşup tabiata can verdiğine inanan Alevilikte, Mehdi kavramıyla uyum sağlayan bir yapıya sahip olunduğu gözlenmiştir. Mehdi gaip bir imamdır. Bu inanışa özdeşlik Musevi dininde vardır.

Alevilik konusunun tüm gerçekliği ile algılanabilmesi için Türk ırkının tarih içindeki din anlayışını ele alma zorunluluğu vardır.

2). TÜRKLERDE DİN


Türk toplulukları semavi dinlerden önce nelere inanıyor, nelere tapıyorlardı? Hangi büyük dinleri kabul etmişlerdi? İslâm'dan önceki dini kurumları nasıldı, İslâmiyet'i ne zaman, hangi koşullarda kabullendiler? Bu soruların yanıtları, AB kapısında paramparça edilmek istenen Türkiye Cumhuriyeti'nin geniş mozaik yapısı ve son yıllarda tırmanan etnik/kültürel/fundamentalist bölücülük hareketlerinin, terör kaynaklarının çok daha rahat anlaşılabilmesi ve çok daha sağlıklı analizlerine yardımcı olacağı kesindir.

Eski Türklerin dinin ‘Şamanizm' olduğu yolunda bir dönem çok yinelenen görüş artık terk edilmiştir. Şamanizm'in, Türklerin ilk dini olduğu görüşünün terk edilmesine yol açan yeni bulgular; Şamanizm inanç ve töreleri ile kurumlaşmış bir din olmadığı, büyücülük, sihirbazlık, tabiat güçlerini, ölüm ile yaşamı, geleceği kontrol ettiği şeklinde garip hareketlerle konuşulması olduğunun anlaşılması şeklindedir.

Din tarihçilerine göre eski Türkler; Atalar kültürü, Doğa kültürü ve Gök Tanrı kültürü olmak üzere aç temelden oluşan bir dine inanıyorlardı. Her ne kadar Şamanizm bazı Türk gruplarında kısmen kabul görmüşse de bu anlayış hiçbir zaman tüm Türklerin dini olmamıştır.


*Atalar Kültürü:
Türkler İslâmiyet'i kabul ettikten sonra da bir anlamda bu inanışın uzantısı denebilecek inanç ve törenlerini korumuşlardır. Ölülere saygı sürmüş, din büyükleri mübarek kişiler kabul edilmiş, kabirleri türbe biçimine sokularak ziyarete açılmış, devlet büyükleri, başarılı komutanlar her zaman sevgi ve saygı görmüşlerdir. Türklerde mezarlıklar hala korkulu bir saygıyla gizlenen yerlerdir.

Hunlar, Moğollar ve Orta Asya Türk kavimlerinde atalar kültürünün, atalara sevgi ve saygının yarı din haline gelişinin çeşitli örnekleri görülmektedir. Budizm ve Maniheizm gibi kitap öncesi dinlerin Türkler arasında kısmen de olsa tutulup yayılmasında, bu iki dinin ‘Ataların ruhunun ölümlerinden sonra başka bedenlerde devam edeceği' inancı etkili olmuştur. Tarihçiler Hun Türklerinde, yılda bir kez herkesin katıldığı genel bir tören düzenlenerek atalarının ruhlarına kurban kesildiğini dile getirmektedirler.


*Doğa Kültürü:
Eski Türkler doğada gördükleri her şeye; dağ, ırmak, ağaç gibi ruh ve canlılık atfediyorlar, onların bir güç tarafından yönetildiğine inanıyorlardı. Onlara göre doğa ruhlarla doluydu. Çevrede görülen her doğa varlığını bunlar yönetiyorlardı. Türklerin Orhun kitabeleri ile Oğuz Kaan destanı, Oğuz Kaan'ın çocuklarının isimlerini Gökhan, Günhan, Denizhan, Ayhan, Yıldızhan ve Doğahan olarak bizlere aktarması bunun en kesin kanıtıdır.


*Gök Tanrı Kültürü:
Türkler'de tanrı inancının başlangıcı Gök Tanrı kültürüdür. Tengiri, tengeri, tengere ve tinger gibi birbirine çok benzeyen ve aynı anlamda kullanılan sözcükler Gök tanrı kültürünü temsil eder. Gök tanrı tüm yeryüzünün, insanların ve tüm varlıkların yaratıcısıdır. İnsanları o yönetir, O tüm kainatın efendisidir. Tüm eski kavimler, gök cisimlerini kutsal kabul edip göğün kendisi ile ilgilenmedikleri halde, Türkler gök cisimleri ile ilgilenmiş daha çok göğün kendisini düşünmüş ve tanrı inanışına ulaşmışlardır.

*Budizm:
Hindistan'dan Asya'ya yayılan Budizm, başlangıçta Türklerin yakınlık duydukları dinlerden biridir. Budizm, MS 2'inci ve 3'üncü yüzyılda önce Doğu Hunlar arasında daha sonra Doğu Türkistan ve 6'ıncı yüzyılda da Göktürkler arasında yayılmıştır. Bumin Kağan, Muhan Kağan Topo Kağan'ın Budist oldukları gerçektir. Buhara ve Mevlana'nın doğum yeri olan Belh kenti o çağda Budizm'in önemli merkeziydi. 9 ve 10'uncu yüzyıllarda Uygur Türklerinin sarayında Budizm'in çok güçlü olduğu, Budist rahipler, Müslüman imamlar ve Hıristiyan papazlar birlikte görev yapmışlardır.

*Zerdüşlük:
İran milli dini olan Zerdüştlüğün 7'yüzyılda Türk kavimleri arasında kabul gördüğü tarihi belgelerden anlaşılmaktadır. Özellikle İran kültürü ile iç içe bulunan bazı Türk topluluklarında (Orta Asya'da) Zerdüştlüğün kolayca benimsendiği anlaşılmaktadır. Yine bir İran dini olan ve esasları arasında ‘ateşi ibadet etme ve ölünün yakılması' da bulunan Mazdeizm'in de bu dinin güçlü olduğu dönemlerde bazı Türk kavimlerince benimsendiği görülmektedir. Kırgızların yurdu olan Altaylar'ın kuzeyi ile Yenisey bölgesinde Mazdeizm'in izlerine rastlanmaktadır. Ve yine bu türden inanışların Göktürkler arasında da izleri görülür.

Emeviler'in yıkılıp Abbasilerin iş başına gelmesine büyük etken, Horasan'da başlattığı isyanla Ebu Müslim Horasani olmuştur. Abbasiler önceleri minnet duydukları Ebu Müslim'in daha sonra korkulacak güce ermesi üzerine kendisini 755'de zehirleyerek öldürmüşlerdir. Bu siyasi cinayet 8 ve 9 yy boyunca Abbasi devletini uğraştıran kanlı isyanlara neden olmuştur. Bu isyanlara en büyük katılımın Zerdüşt ve Mazdeist din anlayışını kabul eden Türkler olduğu görülmektedir. Literatürler, o yıllarda Horasan'da devlete karşı başlatılana Zerdüşt kökenli isyana 300 bin Oğuz Türkünün katıldığını dile getirmektedir. Tüm bu bilgiler, 8-9 yy. Maveraünnehir'den Azerbaycan'a değin geniş bir bölgede yaşayan Oğuzlar, Dokuzoğuzlar, Halaçlar, Karluklar ve benzer Türk halkının ne ölçüde Zerdüşt ve Mandeizm'in din etkisi altında olduğunu göstermeye yeterlidir.

*Hıristiyanlık:
İslamiyet öncesinde Türkler arasında yayılan bir din de Hıristiyanlık olmuştur. Budizm, Maniheizm, Zerdüştlük ve Mazdeizm gibi güçlü olmasa da Türk topluluklarının bazılarında Hıristiyanlığın kabul gördüğü bilinmektedir.

8.yüzyılda Bizans'tan kovulan İstanbul Patriği Nestorius'un taraftarlarından oluşan Nesturi Hıristiyanları Uygurlar'ı etkilemiştir. Bazı Budist ve Maniheist Türk grupları Hıristiyan olmuşlardır. Bu geçişte başı çekenin 780'de Uygur tahtında oturan Alp Kutluk Bilge Kağan (Tarkan) olduğu ileri sürülmektedir. Karluk Türkleri'nden kalan Hıristiyan kilise ve mezar kalıntıları, bunların da Hıristiyanlığı kabullendiklerini ortaya koymaktadır. Bunların yanısıra bazı Oğuz boyları, Çiğiller, Kırım ve Kafkas bölgelerinde yaşayan Hazar Türklerinin de Hıristiyan olduklarından söz eden kaynaklar vardır.

Ancak Türklerin Hıristiyanlıklarında ciddi olarak ele alınabilecek asıl bölge Doğu Avrupa ve Balkanlar'dır. Buralara yerleşen Peçenekler, Oğuz ve Kuman Türkleri'nin Hıristiyanlıkları tartışma götürmez bir biçimde nettir.

*Yahudilik:
Türk devletleri arasında Yahudiliği resmi din olarak kabul eden yalnızca Hazar Türk Devleti olmuştur. Volga boylarında Hun devletine tabi olarak yaşayan Hazar Türkleri, daha sonra Kuzey Kafkasya'yı işgal ederek büyük ve bağımsız bir devlet kurmuşlardır. Gerek Bizans Hıristiyanları, gerek Abbasi İslam devletinde Arapların dini baskılarına uğrayan Musevi topluluklar ve özellikle Musevi din adamları, hoşgörülü oldukları anlaşılan Hazar devletine sığınmışlardır. 8.yy'da Musevi din adamlarının istilasına uğrayan Hazar Türk Devleti, özellikle saray, eski inançlarını bırakarak Museviliği seçti.

Doğu Avrupa Musevilerinin, 9 ve 10'uncu yy'larda Hazar'ın Kuzeyinden kitleler halinde göç eden Türkler oldukları, Musevi inancında kayıp olarak bilinen '13. Kabile'nin Hazar Türkleri'nin Musevi olan ve Avrupa'ya göç eden torunları olduğu, Hitler yönetiminin Yahudi oldukları için göçe zorladığı ve öldürttüğü Doğu Avrupa Yahudilerinin gerçekte Hazar Türkleri olduğu da ileri sürülen tarihi gerçekler arasında yer alır.

*Sonuç:
Yukarıda özet olarak ele alındığında görüldüğü gibi, Türkler; tarihi veriler ışığında coğrafi, sosyal, siyasal ve ekonomik koşulların belirlediği kendilerine özgü bir din anlayışı sergilemişlerdir. Ancak ciddi biçimde dikkat çeken en belirgin özellik Şamanizm'in özelliklerini de benimsedikleri tüm dini inançlara taşımış olmalarıdır. İslam inancının yaygın bir biçimde kabul görmesinden sonrası da araştırıldığında, derinliklerde Şamanizm'in tüm izleri ve belirgin etkileri kendiliğinden su yüzüne çıkmaktadır.

Konumuz olan Alevilik tüm bu veriler ışığında değerlendirilmelidir. Aksi halde çok büyük yanılgılara sürüklenilmesi ve yanlış kanaate saplanılması kaçınılmazdır.

BÖLÜM:II
2/1). ALEVİLİĞİN TARİHİ
VE TEMEL İNANÇLARI

Ali'nin ölümünden sonraki gelişmeler, özellikle Kerbela olayı, Hüseyin'in öldürülmesi, Alevi topluluğunun siyasi bir görüş çevresinde toplanmasına neden olmuştur. Şiilik (Şia) adını alan ve daha çok İran'da gelişen Alevi mezhebinin özünü bu olaylar zinciridir.

İslam dinin doğuşu karşısında eski dinlerinin zamanla sarsılacağını, İslam ordularının istilaları sonucu bağımsızlıklarını yitireceklerini anlayan İranlılar; İslam'ın içinde doğan ve gelişen bu görüşü eski din ve siyaset anlayışlarıyla kaynaştırarak benimsediler. Ancak bu noktada gizli ve karanlık kalan bir başka gerçek de Musevi hahamlarının İslam'ın doğuşu ve gelişmesi karşısında Hz. Muhammed'in vefatının hemen sonrasında harekete geçtikleri ve Halifelik seçimleri ile Halife cinayetlerinde örtülü bir biçimde en etkin güçler olduklarıdır.

İranlıların İslam karşısında bağımsızlık ve inançlarını koruma yolu olarak gördükleri Aleviliğin kollarından Caferiliği benimsemeleri, gerçekte Yahudi Hahamların teorisyenliğinde geliştirilen Aleviliği benimsemişlerdir demek hiç yanlış değildir. Alevi dedelerin kıyafetleri, sakal ve bıyık biçimleri ile Musevi hahamların görünümleri arasındaki eş benzerlik, Aleviliğin ‘sır' vermeme, kendinden olmayana kız verip almama kurallarının Musevi inancıyla aynı olması, ‘Musevi olunmaz, Musevi doğulur' prensibi ile ‘Alevi olunmaz, Alevi doğulur' prensipleri, Musevilerin ‘ağlama duvarı'nda pişmanlıkla tövbe edişleri ile Alevilerin pişmanlıkla vücutlarından kan çıkana değin kendilerine eziyet edişleri bunun en belirgin ve çok özet kanıtlarıdır. Öne sürdüğümüz bu kanıtların tümüne birden Alevi inancında Şia adı verilmektedir. Alevilik Şia adı altında mezhepleştirilmeye çalışılmıştır. Ki, tüm İslam alemi Şia'yı bir mezhep olarak kabullenmeyi reddetmektedir.

Şiilik, (Şia) inancına göre, Hint inançlarında ruhun bedenden bedene geçişi vardır. Şia (Şiilik) Şamanizm, Hint Budist, Arap İslam ve Yahudi inanışlarının izlerini taşıdığı bir gerçektir. Ancak bu gerçek görmezden gelinmektedir.

XII. yy sonlarında doğan Alevilik, Sünniliğin ağır baskısı nedeniyle yaygınlık kazanamamıştır. Ancak X, XI, XII, XIII, XV ve XVI yy.'da hızla gelişmiştir. İran, Anadolu, Türkistan, Mısır, Yemen ve Irak'ta yaygınlaşmıştır. Bu gelişim edebiyat alanında önemli eserlerin yazılmasına neden olmuştur. Aleviliğin İran'dan sonra en geliştiği yer Anadolu olmuştur. Ancak, Kürt, Arap, Arnavut ve ABD dünyasına değin geniş bir alana yayılmıştır.

Alevilik inancına göre esas olan imamlıktır. İmamlık Allah'tan ve Hz. Muhammed'den sonra gelen en önemli makamdır. İmamlık seçimle değil Allah buyruğu ile ve Hz. Muhammed soyundan gelen birisine verilir. Ali'nin imamlığı Tanrısal kabul edilir. İmamlık veraset ile sürdürülür. İmamın bir başka özelliği de yeryüzünde Allah'ın temsilcisi olmasıdır. Hz. Ali, insan biçimine girdiği için ölümsüz kabul edilmektedir. Bunun içindir ki, Allah'ı sevmek Ali'yi, Ali'yi sevmek Allah'ı sevmektir. Ali'yi sevmeyen Allah'ı, Allah'ı sevmeyen Ali'yi sevmiyor demektir. Gerçek imamlar on ikidir. İlk imam Ali, son imam onun torunu Mehdi'dir. Mehdi ölmemiştir, sırlara karışmış, Allah'ın buyruğu ile günün birinde ortaya çıkıp görevine başlayacak, insanları doğruya yönlendirecek, kötülüklere son verecektir.

İmam her türlü suçtan ve eksiklikten arınmıştır, suç işlemez, yanlış yapmaz, masumdur. Bu nedenle imamın sözü Allah'ın sözüdür.

Aleviler, insanı tanrı ile bir sayar, arada ayrılık görmez, ruh göçüne inanırlar, kıyamet ve ahirete inanmazlar. Sünni tüm mezhepleri reddederler. İslam dinin gerekli gördüğü ibadetlerin hiçbirisini yerine getirmezler. Maddenin ötesinde yaratıcı bir güce inanmazlar. Kadın-erkek ayırımı yapmazlar.

*Bektaşilik:
Bektaşilik, 16. Yüzyıldan itibaren resmen tanınmış ilk gayri Sünni (heterodoxe) bir tarikattır. Tarihsel kökeni 13. yy.'la değin uzanarak Babai hareketlerine dayandırılmaktadır. Baba İlyas, 117'de kurulan Vefaiye tarikatının Anadolu'daki şeyhidir. 13. yy.'la doğru Kalenderiye, Haydariye ve Yeseviyye sentezi ile Babailik denilen gayrı resmi tarikat doğmuştur.

Hacı Bektaş Veli tarafından kurulan tarikatın ayin ve erkanı Balım Sultan tarafından geliştirilmiş ve Batınilik çizgisine doğru kayma göstermiştir. Balım Sultan'ın yerine geçen kardeşi Kalender Çelebi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde isyan tertiplediği için, yakalanarak öldürülmüş ve tekke manevi nüfusunu bir dönem yitirmiştir. 1931'de, Atatürk'ün verdiği kararla Türkiye Cumhuriyeti içindeki tüm tarikatların kapatılması ile "Bektaşilik" illegal bir biçimde "lobi olarak" faaliyetlerini sürdürmüştür. Günümüzde etkin baskı gruplarından birisi durumundadır.

İmam Cafer mezhebine mensubiyet iddia edilmesine karşın gerçekte Şiilik ile Bektaşiliğin ilgisi yoktur. Bektaşiliği bir Şii tarikatı olarak kabul etmek yerine, Bektaşilikte Şii etkilerinin varlığından söz etmek gerçekçi bir bakış açısıdır. Bektaşilik içinde Şamanizm, Budizm ve İran dinlerinin kalıntılarına dayalı ayinler "dört kapı/kırk makam" şeklinde dile getirilir. Bu etkilerin yanısıra Musevi inanç, ibadet ve ideolojilerinin katı prensipleri de yer almaktadır.

Hacı Bektaş Veli'nin ifadesi ile:
"Okunacak en büyük kitap insandır."

Hacı Bektaş Veli adına kurulan, Balım Sultan'ın elinde düzenli bir kuruma dönüşen Bektaşilik "Dört Kapı" İlkesine dayanır.
*Şeriat Kapası
*Tarikat Kapısı
*Hakikat kapısı
*Marifet kapısı

Bu noktada Yahudi Mason lobisinin bilinen yapısı dikkate alındığında görülmektedir ki; Bektaşilik, son derece katı bir gizliliğin olduğu Aleviliğin "lobi" faaliyetlerinin yürütüldüğü bir locadan başka bir şey değildir.

Bektaşiler, ilk kapatıldıkları tarih olan 1826'dan günümüze ısrarla kendilerini savuna gelmişlerdir.

Sultan II. Beyazıt, Talat Paşa, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Yahya Kemal, Eşref (şair), Samih Rıfat, Hayri Ürgüplü, Akif Paşa, Celal Paşa, Kazım Karabekir Paşa, Neyzen Tevfik, Muallim Naci, Dr. Refik Saydam, General Kurtcebe Noyan, Ahmet Rasim gibi isimlerin Bektaşi oldukları bilinmektedir

2/2). ALEVİLİĞİN KOLLARI

Şiilik, Caferilik, Bektaşilik, Kızılbaşlık, Zeydiye, Muteviliye, İsmailiye, isimleri altında anılan ve kuruculuğunu Hasan Sabbah'ın gerçekleşitirdiği Batıniye (Haşhaşiler) adlı suikastçi/ihtilalci grup Alevilik inancının kolları arasında yer alırlar. Aleviliğin Anadolu'da benimsenen kolları Bektaşilik ve Kızılbaşlık adı ile anılır. Anadolu'da Aleviliğin edebiyatta Türk dilinin kullanılması ile yaygınlık kazanmış olması, Türkmenlerin kazanılmasında çok dikkat çekici bir yöntem uygulandığının kanıtı olarak karşımıza çıkar. Bu amaçla hareket eden Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Hatayi'nin Türkçe edebiyatı önemli örneklerdir.

Alevilerin büyük olarak tanıyıp andıkları yedi şair; Nesimi, Fuzuli, Hatayi, Pir Sultan Abdal, kul Himmet, yemini, Virani'dir. Bunlardan Nesimi ve Fuzuli dışındakiler tam Batınidirler. Bunların yanısıra aralarında kadın şairler de vardır: Emine Mükerrem, Şaziye Şazi, Hürmüz Hanım, Şeref Bacı gibi..

Yollarını bağımsız bir din ve İslamiyet'in esası sayan Aleviler, peygamber Ali'nin on iki imam ve Hacı Bektaş Veli'yi yorumcu ve düşünürleri olarak kabul ederler.

2/3). ALEVİ YERLEŞİM BÖLGELERİ

Türkiye coğrafyası üzerinde Alevilerin yerleşim bölgeleri şöyle sıralanabilir: Kars, Erzurum, Erzincan, Tunceli, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Antalya ve Gaziantep..

Alevi Türk kesimi olduklarını iddia edenler daha çok Çorum, Amasya, Tokat, Yozgat bölgelerinde yerleşmişlerdir. Bu bölge içinde yer alan Aleviler Türkçe konuşurlar.

Manisa, Muğla, Aydın, Antalya, İzmir, Çorlu/Tekirdağ, İstanbul, Elazığ, Bursa, Amasya, Kars, Bolu, Kırıkkale ve Ankara Alevilerin yoğun olarak yerleştikleri kentler arasında yer alır.

Alevi Kürt kesimi ise, Sivas, Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya, Maraş ve çevresinde yaşamaktadırlar. Bu bölgelerde yerleşik olan Aleviler ise; Kürtçe konuşmaktadırlar.

Dikkat çeken bazı önemli noktalar:
*Kars/Arpaçay-Yalınçayır-Çalkavur: Malakan adıyla tanınan bir grup yaşamaktadır. Bunlar Rus Ortodoks gruptur. Ve Kars etnik açıdan bakıldığında adeta bir akvaryumdur: "Tat" adıyla anılan Şia grubu, kendilerinin Avar Türkleri soyundan olduklarını iddia eden "Lezgiler", Karapapaklar, Avşarlılar, Azeriler, Çerkesler ve Kürtler gibi.. Bir ilde bunca değişik etnik kökenin bulunması Türkiye'nin ne denli çapraşık, iç içe ve karmaşık bir etnik yapıya sahip olunduğunu ifade edebilmek açısından önemlidir. Bir başka önemli noktanın da bunca etnik grubun yüzyıllardır hiç araştırılmamış ve incelenmemiş olmasıdır. Bu hatalı durum Anadolu toprakları üzerinde Türk halkının mutsuzluğunun da en önemli faktörü olmuştur.

Alamut Köyü, Hasan Sabbahve Alevi İdealizmi:
*Aydın/Bozdoğan İlçesine bağlı "Alamut Köyü"nde Aleviler yerleşmişlerdir ve "Alamut Alevileri" olarak anılmaktadırlar. Bu yapılanma Alevilerin İsmaili mezhebinin içine de sızdıklarını ve ünlü Hasan Sabbah'ın temsil ettiği gizli bir Şii İsmaili tarikatının yuvalandığı terör odağı olarak efsaneleşen "Alamut Kalase"nde yer alan Alevilerin torunlarından günümüze ulaştıkları gözlenmiştir. Bilindiği gibi Hasan Sabbah, özel yaşam biçimleri nedeniyle iki oğlunu da öldürtmek zorunda kalmıştır. Sabbah'ın oğullarının sapkınlığa sürüklenişi ise; Alamut Kalesi içinde yer alan Alevilerin etkisi ile gerçekleşmiştir.

Konumuz içinde Aleviliğin gerçek çehresinin tanıtılabilmesine önemli bir katkıda bulunacağı için yer verdiğimiz Alamut Köyü, daha önceleri bir Rum köyü olarak bilinmektedir. Aleviliğin "Tahtacı" olarak anılan kolu, günümüzden 600 yıl önce gelip bu Rum köyüne yerleşmişlerdir. Tahtacılar olarak bilinen bu Alevi kolunun kurucusunun Durhasan Dede olduğu ve Ceyhan'da gömülü olduğu söylenmektedir. Alevi Tahtacılar; Adana, İzmir/Narlıdere'de Yanyatır Ocağı'na, Kırıkkale'de Hasan Dede Ocağı'na, Aydın'da Emiroğulları Ocağı ve Malatya'da Seyyidler Ocağı'na bağlı bulunmaktadırlar.

Alamutlular ser verip sır vermeyen kapalı bir cemaattir. Asla sırlarını çözmek mümkün değildir. Bu nedenle çok yalan söylerler ve asla güvenilmez bir portre çizerler. Borçlarına da sadık değillerdir. Köylerinde cami olduğu halde Cuma günleri birkaç yaşlı dışında kimse gitmez. Her şeyi öğrenmek isteler ama kendileri ile ilgili bilgi vermezler. Cem evlerine ve törenlerine diğer Alevileri davet etmezler, tüm yaşamlarını büyük bir gizlilik içinde sürdürürler.

*Türk Kültürü Diye Öne Sürülen Bektaşi Şiir Dünyası:
Bektaşi şiiri ve edebiyatı, Türk kültürü diye öne sürülür, Türkçe eserler ile övünç duyulmakta ve Türk diline gösterilen özenden ötürü Anadolu'da Türk dilinin gelişmesine ve yaşamasına katkıdan söz edilir. Gerçekte Babailik, Ahilik, Abdallık, Hurufilik, Kızılbaşlık, Kalenderlik, Haydarilik öğretilerinin birleştirilmesinden başka hiçbir şey değildir. Aynı şey "destanlar" için de geçerliliğini korur. Ve bu kültür aydınlığa sürükleyici olmaktan uzak, efsane, mitos ve masal özellikleri nedeniyle de "aydınlatıcı" ve "gerçekçi" nitelikten yoksundur. Aşk, muhabbet, Allah-Muhammed-Ali sonra da Al-i Âbâ'ya, Fazlı'nın ulûhiyyetine, harflerin gizli numaralarına, Hacı Bektaş Veli'nin Muhammed ve Ali'den ayrı olmadığını anlatır. Burada da Türk sanatı, kültürü ve folkloru diye açık bir yutturmaca ile Alevi inancının korunması, yüceltilmesi sağlanmıştır. Bu kültür anlayışının yaygınlaşması ve kabul görmesinin sağlanmasında ise; TRT en etkin platform olarak kullanılmıştır.

2/4). ALEVİLER TÜRK MÜ,
KÜRT MÜ,
ETNİK BİR GRUP MU?

Alevilerin Türk oldukları iddia edilirken, Kürt oldukları görüşü de öne sürülmektedir. Sosyal bilimci İsmail Beşikçi'nin Alevileri Türk ve Kürt olarak ikiye ayırıyor olması ve bu çerçevede Doğu Anadolu Alevilerini etnik olarak Kürt olarak tanımlaması gerçekçi değildir. Çünkü, Doğu Anadolu'da yaşayan Kürtler arasında Aleviler olduğu gibi; Sünni ve Şafi olanlar da bulunmaktadır.

Tunceli'li Zaza Kürtler, Cem ayinlerinde deyişlerini Türkçe söylemektedirler.

Aleviler, ısrarla Türkmen olduklarını tarihsel süreç içinde örnekler vererek netleştirmeye çalışmaktadırlar, doğrudur da. Kökenleri Hazar Türkleri'ne dayanmaktadır. Ancak önemle gizledikleri gerçek, 8, yüzyıldan itibaren Musevi inancını kabullendikleridir. Musevi inancı ise; diğer tüm dinlerden farklı bir özellik gösterir: Musevilik yalnızca bir din değil, aynı zamanda da tarihin en eski siyasal ideolojisidir. Bu nedenle 8. Yüzyıldan günümüze Museviliği hizmet eden ve Türklüğünü yitirerek değişime uğrayan bu topluluğun Türk oldukları kabul edilemez. Kaldı ki Yahudiler de kendi içlerinde bu grubu, "kaybolan 13. Kabile" olarak tanımlamaktadırlar.

Anadolu topraklarının 10 bin yıllık bir medeniyet tarihi vardır ki, bunu taraflı ve amaçlı dahi olmuş olsalar hiçbir bilim adamı inkar edemez. Türkler Anadolu'ya 1071'de gelmişlerdir ve bu topraklar üzerinde bin yıllık bir geçmişe sahiptirler. Anadolu'nun tarih ve farklı medeniyetler topluluğu olduğu gerçeği yadsınamaz.

Ancak Alevilik inanışı daha çok Kürtler arasında görülür demek yanlış bir değerlendirme olmaz, etnik bakımdan Türk olan nüfus arasında ise Bektaşilik yaygınlaşıp gelişmiştir. Alevilik ile Bektaşilik arasındaki bağ ve mekanizmanın işleyişine ise; yukarıdaki bölümde değinilmiş ve Yahudilerin Masonik örgütlenişleri örnek alınarak yapılandırıldığı vurgulanmıştır.

Anadolu toprakları üzerinde bin yıldır yaşayan kültür işte böylesine birbirine geçmiş, kaynaşmış ve girift bir mozaiktir. Bu mozaik içinde etnik/kültürel/dil/inanış farklılıkları vardır. Ancak, hepsi de birbirine akraba olmuşlardır. Bu akrabalık günümüz dünyasında giderek daha da gelişip dal budak salmıştır.

Ne yazık ki, bu akrabalık gerçeğinden yola çıkılarak Ulusal Devlet yapısına sahip Türkiye Cumhuriyeti parçalanmak istenmektedir. Bu parçalanmanın önündeki tek engel ise Kemalizm'dir. Bu nedenle Kemalizm'in devrini doldurduğu ve çağın gerçeklerine yeterlilik gösteremediği inancı yayılmaya çalışılmaktadır.

2/5). SİYASAL VE SOSYAL
YAŞAMDA ALEVİLER

Yakın geçmişe değin Aleviler Sosyal Demokrat veya Sosyalist siyasal parti, grup ve kişileri desteklemiştir. CHP'nin ve TİP'nin önemli, Türkiye Birlik Partisi'nin tek oy kaynağı Aleviler olmuştur. Günümüzde de TİP'nin en önemli tabanı Alevi kitledir.

1950 öncesi Anadolu'da birçok kent ve kasabada bakkal dükkanı bile olmayan Aleviler, bugün büyük kentlerde şirket ve holding sahibidirler. İthalat-ihracat alanında söz sahibidirler. 1950'li yıllarda çorap fabrikaları Bulgarlar'ındı, günümüzde ise Yahudi vatandaşlarımızın! Konuya bu açıdan bakıldığında yakın bir geçmişte dağların zirvelerine kurulu yolu bile olmayan köylerde yaşayan Alevilerin kısa süre içinde ne denli gelişim gösterdikleri kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunun en önemli etkeni Alevi ailelerin çocuklarına mutlaka yüksek tahsil yaptırmalarıdır. Aynı zorunlu gelenek Yahudiler'de de vardır. Türkiye'ye sığınan Yahudiler günümüzde ülkenin refahından en büyük payı alan kesimdir. Yahudilerin zengişleşmesinin hemen ardından Alevi topluluğunun zenginleşmesi ve ekonomide söz sahibi olmayı başarmaları dikkat çekicidir. Aleviler, dağların zirvesinden büyük kentlere indiklerinde servet sahibi değillerdi, Avrupa zulmünden kaçıp Türkiye'ye sığınan Yahudiler ise; ancak canlarını kurtarabilmiş, son derece yoksul insanlardı.

Özetle: Anadolu'nun bereketli ve zengin toprakları ile merhametli, cömert, mert, hoşgörülü Türk insanı; Alevileri ve Yahudileri dünyanın en mutlu insanları yapma başarısını göstermiştir (!) Öte yandan kendi insanını ‘özgür-zengin-onurlu' bir yaşamdan kopartıp ‘kör karanlık kölelik zindanına' atıvermiştir. Bu nedenle de tüm dünya insanlığı tarafından tarihin en asil büyük Türk Ulusuna ‘aptal' tanımlaması yakıştırılır olmuştur. Tarihte kentlerin anahtarlarının gümüş tepsilerde ikram edildiği büyük Türk Ulusuna bugün tüm dünya ülkeleri ‘vize' uygulamaktadır.

Türkiye'nin yönetim kadroları, Alevilik-Bektaşilik, Tarikatlar, Etnik, Kültürel Özgürlükler üzerine ilk okula yeni başlayan çocuklar gibi ‘ders' çalışmak zorundadır. Bu tarihsel sorumluluk ve halka olan borçtur.

2/5). HALK MAHKEMELERİ (!)

Türkiye bir sabah aniden "Halk Mahkemeleri" diye bir sözcük ve tanımlama ile tanıştı. O sabah terör tohumlarının ekildiği günlerin sabahıydı. Şimdi Alevi ve Bektaşi geleneğini anlatan bir kitabın satırlarını dikkatle okuyalım:

"..Bu Cemler aynı zamanda o toplum için bir dini eğitim ve öğretim kurumu işlevini görür. Hatta bunlar, suç işleyenlerin yargılandığı bir tür halk mahkemesi işlevini üstlenirler."

Türkiye'de terör olgusu ile başlayan ve su yüzüne çıkan cinayetlerin bir bölümü, ‘Halk Mahkemeleri' kararları ile gerçekleşmiş olması önemli bir noktadır.

Türk sanayi hareketi içinde, sosyal güvence bağlamında son derece gerekli ve yararlı ‘Sendikal' faaliyetler Alevilerce kurulmuş, geliştirilmiş ve yönlendirilmiştir. Ancak bu yararlı çabalar, Türk işçisi ve emek insanını mutlu etmemiş, terör ve toplumsal huzursuzluğa sürüklemiştir. Üniversitelerde öğrenciler, Alevi gençler tarafından yönlendirilerek etkilenmiştir. Türkiye'de ‘aydınlanma' adı ve örtüsü altında tezgahlanan tüm entrikaların iplerini ellerinde tutanlar her nedense Aleviler olmuştur.

Yukarıda dile getirilerek dikkat çekilmek istenen konuların hiçbirisinin ‘inanç/din/kültür' ile ilgili olduğu söylenemez.

2/6). DİN Mİ, MEZHEP Mİ, TARİKAT MI?

TÜRK-İSLÂM DÜNYASINDA MASONİK TUZAK

Alevilik, kendi taraflarının görüşlerine göre "bağımsız (!)" bir dindir. Ancak gerçek ve objektif değerlendirildiğinde din değildir, mezhep olarak kabul edilmesi ise olanaksızdır. Fakat, İslam ülkelerinde bir inanç yolu olarak seçildiği inkar edilemez.

Bektaşilik ise, Hacı Bektaş Veli tarafından kurulmuş bir tarikattır. Anadolu'da her Bektaşi Alevi'dir, ama her Bektaşi Alevi değildir. Hz. Ali sevgisi her ikisinde de güçlüdür. Ancak Bektaşi tarikatına giren herkes Bektaşi olabilir. Bektaşilik, genel prensiplerini ve yolunu kabul edip buna göre yaşayan herkes Bektaşi sayılır. Ancak bir kimsenin Alevi olabilmesi için ana ve babasının da Alevi olması zorunludur. Kesin bir ifade ile Alevilik, ‘inanca' değil; ‘soy'a bağlıdır.

İşte bu noktada Yahudi Mason locasına girmenin mümkün olduğu, ama Musevi olunamayacağı katı prensibinin İslam dünyasında ‘isim değiştirerek' nasıl yer aldığı gerçeği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Yahudilik, ‘inanca' değil; ‘soy'a bağlıdır.

Yahudi'nin tarihsel olarak millet olma özelliği vardır, ama Alevilik millet değildir. Buna karşın, soya bağlı olması üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.

Alevilerde kendilerinden olmayan kız almak yoktur, alan ‘düşkün' olur, yani yoldan çıkmış sayılır. Böyle birinin düşkünlükten kurtulması, o kadının yola alınmasıyla mümkündür ve bu da pek güçtür.

Timur diyor ki;
"Hangi memlekette dinden dönme, saygısızlık, ahlaksızlık gibi olaylar çoğalırsa, halkın birliği bozulursa, askerleri başka mesleklere girmeye çalışırsa; o memleketin yok olması yaklaşmıştır."

Bu gerçeği Timur'dan önce keşfeden ise; Musevi Hahamlar olmuştur.

BÖLÜM:III

3/1). HACI BEKTAŞ-I VELİ
VEBEKTAŞİLİK

Bektaşi Tarikatı'nın kurucusu Hacı Bektaş- Veli'nin gerçek adı Mehmet'tir. Doğum ve ölüm tarihleri ihtilaflıdır. Bazı kaynaklar doğum ve ölüm tarihleri olarak 1248-1337'yi gösterirlerken, bazıları da 1209-1217 tarihlerini kaydetmektedir. Bunlardan birinciler Hacı Bektaş-ı Veli'nin Anadolu'ya geliş yılı olarak 1270/1280'li yılları kaydetmektedirler ki, bizce de bu görüş doğruluk oranı en yüksek olanıdır.

Veli'nin babası İbrahim, Nişabur'un o dönemde en ünlü alimli olan Şeyh Lokman-ı Horasani'ye götürerek okutmasını rica etmiştir. Şeyh Lokman-ı Horasani, Hazreti Türkistan ve Pir-i Türkisatn olarak da bilinen Şeyh Ahmet Yesevi'nin talebesidir.

Veli, Şeyh Lokman Horasani'den pozitif ilimler yanısıra tasavvufun tüm gizem ve rumuzunu da öğrenmiştir. O dönemin yaygın kanaati olan, ‘ilmin yarısı seyahattedir' sözüne uygun hareket ederek Bedaşan'a gitmiştir. Buradan tekrar Nişabur'a dönmüş ve Anadolu'ya göçmeye karar vermiştir.

Ancak Anadolu'ya geçmeden önce, Basra, Bağdat, Necef gibi Arap kentlerini gezip incelemiş; burada Hz. Ali ve taraftarları ile yakın ilişkiler kurmuştur. Ardından Mekke'ye geçmiş ve burada üç yıl kaldıktan sonra, Medine'ye giderek Hac görevini yerine getirmiş, Hz. Muhammed'in mezarını ziyaret etmiştir. Bütün bu inceleme, araştırma ve Alevi taraftarları ile kurduğu yakın ilişkilerden sonra, Kudüs ve Halep kentlerine geçmiş, burada da bir süre kaldıktan sonra Anadolu'ya ayak basmıştır.

Osmanlı Ordusunun manevi gücü Hacı Bektaş-ı Veli'ye teslim edilmiştir. Mehter takımının giyimi ile, merasime başlayıp bitirirken söyledikleri dua Bektaşi ‘Gülbank'ıdır. Sultan Orhan döneminde, Veli'nin isim babalığını yaptığı "Yeniceri" ocağı kurulmuştur.

Hacı Bektaş-ı Veli'nin mezarı Nevşehir/Hacıbektaş İlçesi'nde, kendi adıyla anılan ve yaşarken tekke ve ev olarak kullandığı dergahta bulunmaktadır.

Hacı Bektaş-ı Veli tarafından yazıldığı bilinen ve günümüze değin ulaşan iki kitap bulunmaktadır. Bunlardan birincisi ‘Makalat' adındadır. İkinci eseri ise ‘Şerh-i Besmele' adını taşır ve bilim alanında yeteri kadar tanınmamıştır. Orijinali Manisa İl kütüphanesi''dedir.

3/2). KURUCUSU "TÜRK (!)"
OLAN TARİKATLAR

Burada önemle üzerinde durmaya çalıştığımız konulardan birsi şudur: Türkler, Anadolu toprakları üzerinde her dönemde adeta ‘dinamit' üzerinde oturmuşlardır. Bu nedenle dünyayı titreten kudretlerine karşın, özellikle Anadolu topraklarında gelişen ‘isyan' olayları ile sarsılmıştır. Günümüzde de değişen pek bir şey olmadığı etnik/fundamentalist terör olayları ile kendisini göstermektedir.

Bu nedenle İslam adına ‘tarikat' mayınlarına çarpmamak için onların var oluş kökenlerinin de dikkatle değerlendirilmesi gereği vardır.

Anadolu toprakları üzerinde Arap kökenli tarikatlar olduğu gibi kurucusu Türk olduğu iddia edilen tarikatların olduğu da bir gerçektir. Kurucusu Türk olduğu iddia edilen tarikatlar şunlardır: Bektaşi, Mevlevi, Halveti, Bayrami, Şabani, Uşşaki, Celveti, Sünbüli, Gülşeni, Cerrahi ve Nakşi.

Şimdi bu noktada ‘Türklerde Din' başlıklı, ‘Yahudi' bölümünde değindiğimiz bir gerçekleri bir kez daha yinelememizde yarar görmekteyiz. 8. Yüzyıl'da Arapların baskılarından kaçan Yahudi Hahamlar, Hazar Türk Devleti'ne sığınmışlardır. Bu üzerinde çok durulması gereken bir noktadır. Hazar Türk Devleti'ne öyle çok Haham sığınmıştır ki, tarihçiler sığınmadan daha çok ‘adeta istila' tanımlaması kullanılmaktadır. Hahamlardan etkilenen Hazar Türkleri Musevi olmuşlardır. Daha sonra, 9 ve 10. Yüzyılda Hazar'ın kuzeyinden Doğu Avrupa'ya kitlesel göçler başlamıştır. Göç eden bu insanlara daha sonra ‘Doğu Avrupa Yahudileri' adı verilmiştir.

Tarihin kilometre taşları günümüzde dahi tam olarak belirlenebilmiş değildir. Bu pencereden bakıldığında Asya'dan Anadolu topraklarına göç eden, dönemlerinin özellikle tasavvuf eğitimli aydınlarının tek bir amacı olmuştur, ‘tarikat kurmak (!)' Onları buna zorlayan ve böyle bir misyon üstlenmeye iten nedir? Sorusu günümüz koşulları göz önüne alındığında hiç de net ve aydınlık değildir. Bir başka dikkat çeken konu da bu tarikatları kuran ve Türk oldukları iddia edilen kişilerin göç yollarının, doğrudan Anadolu olmayıp İran-Kudüs-Mısır üçgenine yapılan uzun seyahatler sonrası son ‘hedef' olmasıdır.

*MEVLÂNA CELALEDDİN RUMi

Büyük Türk-İslam şairi ve mutasavvufu olarak kabul edilen ve Türk kültür dünyasının efsaneleştirilmiş bu yıldızı, adına "Mevlevilik" denilen tarikatın da kurucusudur. 30 Eylül 1207'de, Afganistan/Belh kentinde dünyaya gelmiştir. Babası, Belh kentinin önde gelen bilginlerinden Sultanül Ulema lakabı ile anılan Bahattin Veled'dir.

Bahattin Veled'in eşi Harzemşahlardan Muhammed Alaaddin'in kızı olmasına karşın; İslam prensipleri konusunda devletin yönetim kadroları ile anlaşamazlığa sürüklenmiş ve ailesiyle birlikte Belh kentini 1212'de terk ederek İran üzerinden Larende (Karaman)'a yerleşmiştir. Mevlana'nın annesi burada ölmüş, ilk oğlu Veled'de burada dünyaya gelmiştir.

Bahattin Veled, Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından başkent Konya'ya çağrılmıştır. O dönemde Konya'da konuşulan diller: Rumca, Farsça, İbranice ve Türkçe'dir. Konya kentinin bir başka özelliği de Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde Hz. Meryem ile birlikte Batı'ya göç eden havarilerin yolu dur. M.S. 2.yy'dan itibaren Hıristiyanların kaçıp sığındıkları bir kent olmuştur. Daha önceleri de özellikle Eflatun (Platon) ve diğer filozofların fikirlerinin etkisi altına girmiştir.

Mevlana Celaleddin Rumi, eserlerini "Farsça" yazmıştır.

1244'de Mevlana, 37 yaşındadır ve İran'lı Şems ile tanışmıştır.

3/3). ATATÜRK VE BEKTAŞİLER

Atatürk'ün yakın dostu ve doktoru Dr. Hasan Ragıp Erensel (Bektaşi Babası), Mustafa Kemal ile çocukluk, okul, ordu, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşları'nda birlikte olmuş, vefatına değin de Cumhurbaşkanlığı Köşkünün doktorluğu görevinde bulunmuştur. Atatürk, Dr. Erensel ile birlikte Pir evine gitmiştir. Köşkte Dr. Ragıb Bey aracılığı ile davet ettiği Ali Nutki Baba ve Haydar Babalar ile konuşmuştur.

Atatürk, Kurtuluş Savaşı yıllarında da tekkelerin kapatılmasından sonraki günlerde de Bektaşilerden destek ve yardım görmüştür.

24 Aralık 1919'da, -Sivas kongresi sonrası- Atatürk, Kayseri'ye Hacı Bektaş'a gitmiştir. Dergaha atlı olarak giderken caddeye iki taraflı dizilen dervişler, kendisini üzengilerini öperek karşılamışlardır. Bu sevgi gösterisinden son derece duygulanan Atatürk, programını değiştirerek öğle yemeğini dergahta yemiştir. Salih Niyazi Dedebaba, dergahta ne kadar yatak, battaniye, şilte vb. eşya ve ambarlarda ne kadar gıda maddesi varsa hepsini Atatürk'e vermiş, istediği yere göndermiştir.

Mayıs 1920'de, İstanbul'da kurulan "Min Min Grubu" adlı gizli örgüt Anadolu'ya adam, savaş araçları ve cephane kaçırmıştır. Bu Grubun kurucuları arasında Hamdi Baba isimli bir Bektaşi Baba'sı yer almıştır. Pek çok Bektaşi bu grubun faaliyetlerinde gönüllü olarak ve canlarını hiçe sayarak görev almışlardır.

Aleviler, 700 yıllık Osmanlı yöneticilerinden görmedikleri insanlığı ve hoşgörüyü Atatürk'ten görmüş olmaları karşısında duydukları saygı ve sevgiyi ifade edebilmek için, "O da bizdendi" demişlerdir.

Atatürk, Milli Mücadelede 1. Ordu'yu Alevilerden oluşturmuştur. İlk BMM Reisliğine Hacı Bektaş Veli Ocağı Dede Babası Cemalettin Efendi atanmıştır.

Ancak günümüzde, açık bir dille ve pek çok yazılı kaynakta Alevilerin dile getirmekten çekinmedikleri gerçek şudur ki: Aleviler, Osmanlı İmparatorluğu'nda karşılaştıkları baskılar nedeniyle aradıkları insanca yaşam hakkını bulamamanın ve aşağılanmanın verdiği tarihsel kin birikimi ile kuruluş yıllarında yanında yer aldıkları Mustafa Kemal Atatürk'ün yarattığı Cumhuriyet Türkiye'sinde aradıklarını bulamadıklarını ileri sürmektedirler. Bu nedenle şimdi Kemalizm'in ortadan kaldırılabilmesi ve Federal bir sisteme geçilmesi çabalarına yönelmişlerdir. Bu gerçek karşısında Aleviler'i Kemalizm'in, laikliğin, Cumhuriyetimizin ‘bekçisi' ve hatta ‘teminatı' olarak görüp değerlendirmek son derece aymaz ve hatalı bir bakış açısıdır.

Humeyni İran'ında hakim mezhep Caferi mezhebidir. Türkiye Alevi-Bektaşi topluluğu ise; İran'ın onca çabasına karşın, laiklik ve çağdaş demokratik ilkelere bağlı kalmıştır görüşü de son derece yanlış ve hatalıdır. Çünkü, Caferilik gerçekte bir mezhep olmayıp Aleviliğin yalnızca kollarından birisidir. Türkiye Caferi koluna mensup olanların İran Humeyni rejiminden ne denli etkilendikleri ise; her yıl İstanbul/Halkalı'da gerçekleştirilen cem ayinlerindeki görüntülerin televizyon ekranlarından kamuoyuna yansımasıyla ortadadır.

BÖLÜM: IV

4/1). ANADOLU'DA ‘İNANÇ' ÇATIŞMASI


TÜRKMEN TOPRAKLARININ KÜRTLERE DAĞITIMI

ATATÜRK VE TOPRAK REFORMU

CUMHURİYET TÜRKİYESİ'NDE TERÖRÜN KAYNAĞI

Van, Diyarbakır, Siirt, Bitlis, Hakkari, Mardin ve Urfa illerini kapsayan dar bölge, bu dönemde genişleme olanağı bulmuş, giderek tüm Doğu Anadolu'yu kapsamıştır. Orta ve Batı Anadolu ve diğer uzak eyaletler "Has-Tımar ve Zeamet" sistemi ile yönetilirken, Kürtler'e verilen Doğu Anadolu'da "Asur-Pers-Part" feodal sistemi olan bir anlamda "derebeylik" hakim kılındığı belirlenmiştir.

Has-Tımar sisteminde toprak mülkiyeti devletin olduğundan, yönetenler yönetilenlerin şikayetleri ile veya yeni Sultanlarla değiştiği halde; feodal sistemdeki (derebeylik) kişinin özel mülkiyetinde olduğundan babadan oğula intikal ederek günümüze değin varlığını sürdürmüşt

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.