<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Pir Zöhre Ana Forum - Atatürk Anıları]]></title>
		<link>https://www.zohreanaforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Pir Zöhre Ana Forum - https://www.zohreanaforum.com]]></description>
		<pubDate>Sat, 20 Jun 2026 07:51:00 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Dur seni bir yol göreyim]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-dur-seni-bir-yol-goreyim.html</link>
			<pubDate>Wed, 13 Apr 2022 12:47:35 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-dur-seni-bir-yol-goreyim.html</guid>
			<description><![CDATA[ 1931 senesi yazıydı. Eşimin tedavisi için Yalova’da bulunuyorduk. Akşamlar, sabahlar büyük bir sükun içinde geçiyordu. Otelde, gazinoda, kırlarda hep aynı simalar. Eğer değişik elbiseler giyilmese ve çehreler kah mütebessim, kah sakin, kah asabi bir ihtilaçla gerilmese bu dekor, beyaz perdede mütemadiyen tekrar edilen sinema şeridinden farksız olacaktı.<br />
<br />
Bir sabah kahvaltı etmek için otelin alt salonuna indiğimizde herkesi bir telaş içinde bulduk. Yollar sulanıyor, temizleniyor, sağa sola koşanların sayısı gittikçe artıyor, gözler aynaların önünden geçerken akislerine takılıyordu.<br />
<br />
Tepsiyi getiren küçük garsondan fevkaladeliğin sebebini sorduk. Çocuk, o gün Atatürk’ün Yalova’ya geleceklerini bildirdi. Ne kadar sevindiğimi tasavvur edemezsiniz. Çünkü onu ilk defa görecektim. Orduların kumandanı, tarihlerin kahramanı, cenklerin şanlı aslanıyla aynı havayı teneffüs etmek bile insanın gururunu okşuyor, göğsünü iftiharla kabartıyordu.<br />
<br />
Bütün ahali sokaklara dökülmüştü. Ata’nın otomobilinin geleceği yollara hasret ve sevgi dolu bakışlar çevrilmiş, genç, ihtiyar aşikar bir sabırsızlıkla onu bekliyorlardı. Birden heyecandan boğazıma bir şey tıkanır gibi oldu, nefes almakta güçlük çekiyordum.<br />
<br />
Kocamın bileklerine sarılarak, gayri ihtiyari haykırdım:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "İşte!..’</span> Çünkü uzaktan otomobil gözükmüştü. Git gide daralan çemberi fark eden giyimli polisler mümkün olduğu kadar halkın galeyanlarına mani olmaya çalışıyorlardı. Otomobil çok ağır ilerliyor. Sevgili Ata şapkasını çıkarmış, kendini candan karşılayanları selamlıyordu.<br />
<br />
İşte bu sırada çok hazin bir hadise oldu. [BNe zaman hatırlasam; milli bir galeyanla tüylerim ürperir, kirpiklerim ıslanır.[/B] Otomobilin pek yakınımızda bulunduğu bir anda beli eğilmiş, saçları ak, üstü parça parça bir ihtiyar kordonu yararak yola atıldı. Sarsak adımlarla arabaya yaklaşıyor, elini boşlukta sallayarak:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Dur oğul, dur evlat, dur ciğerparem, seni bir yol göreyim, dur kuzum, dur aslanım...’ </span>diye bağırıyordu. Fakat sözünü tamamlayamadı, iki polis zavallının ince bileklerine sarılarak onu kenara doğru adeta sürüklediler.<br />
<br />
1-) O, bütün kuvvetini seferber etmiş, bileklerini yakalayan demir pençelerden kurtulmaya çalışıyor ve ’Koyverin beni, diyeceklerim var.’ diye yalvarıyordu. Ata’nın emri üzerine otomobil durdu. Ve gene bir ihtarla çırpınan ihtiyarı bıraktılar. O, şimdi bacaklarını daha müşkülatla sürükleyerek Ata’nın arabasına yaklaştı, hem ağlıyor hem kesik kesik konuşuyordu. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Dur seni bir yol göreyim, yoluna canım kurban. Yıllardır hasretin bağrımı dağlıyordu. En dertli günlerimizde haberin çıkageldi; bir aslan türedi, gavurları kovuyor dediler.<br />
<br />
</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cenkleri kazanıyor, ejderleri eziyor, dediler. Avratlarımızın namusunu sen kurtardın, bükülen boyunlarımızı sen doğrulttun, sıfatından da belli. Sen er meydanı için yaratılmışsın. Seni görmeden ölseydim gözlerim açık giderdi. Ver ellerini öpeyim.’</span> diyerek Ata'nın üzerine kapandı. <br />
<br />
Zayıf omuzları sarsılıyor, ince bir hıçkırık dudaklarında titriyordu. Ata, ihtiyarın nasırlı avuçlarından elini kurtardı. Göz oyluklarında iki damla yaş parıldıyordu. O munis, o ahenktar sesiyle: <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Yok baba, sağ ol, madem ki beni bu kadar görmek istiyorsun köşke gel de daha uzun konuşuruz.’</span> diyerek omzunu okşadı.<br />
<br />
İhtiyar, ıslak, fersiz gözlerini derin maviliklere çevirmiş, bariz bir hayranlıkla seyrediyordu. İçinde biriken bütün hasret bakışlarından taşıyor, bu özleyen nazarlar onu saçının telinden topuğuna kadar öpüyordu. Sayıklar gibi konuştu:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"87 yaşındayım. Seni görmek için üç saat yol yürüyerek geldim. Şu aslan sıfatını görmek için gene gel deseler inan ki üç gün daha aman demeden yürürüm. Tanrı korusun seni oğul.’ </span><br />
<br />
Geri çekilerek arabaya yol verdi. Hepimizin asabı büsbütün gerilmiş, bu riyasız, katıksız sevgi tezahüratı, gözlerimizi yaşartmıştı. Sevgili Ata’nın arabası gözden uzaklaştığı zaman hepimiz gayri ihtiyari babayı aradık.<br />
<br />
Çatlak tabanları üzerinde güçlükle ilerliyor, iki adımda bir sopasına dayanarak dinleniyordu. Sanki birkaç dakika evvel ileri atılmak için çabalayan o değildi.<br />
<br />
2-) Yıllardır özlediği hasretlisine kavuştuktan sonra 87 senenin ağırlığı şimdi zayıf omuzlarını göçürtmüştü. Belki cılız bacakları, patlak tabanları onu üzerinde taşıyamayacak kadar dermansızdı. Fakat içinde hâlâ onu ayakta tutabilen taze bir ümit vardı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Köşke gidiyordu. Ata’yı görecekti...</span><br />
<br />
Muazzez Kargı, 'Dur Seni Bir Yol Göreyim.', Cumhuriyet, 10 Kasım 1948.<br />
<br />
   Kaynak: Tarık Saygı, Ölümsüz Paşa'dan Anılar, Atatürk İle İlgili Bilinmeyen Hatıralar, Paraf Yayınları, 1. Basım, İstanbul 2013.   <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ 1931 senesi yazıydı. Eşimin tedavisi için Yalova’da bulunuyorduk. Akşamlar, sabahlar büyük bir sükun içinde geçiyordu. Otelde, gazinoda, kırlarda hep aynı simalar. Eğer değişik elbiseler giyilmese ve çehreler kah mütebessim, kah sakin, kah asabi bir ihtilaçla gerilmese bu dekor, beyaz perdede mütemadiyen tekrar edilen sinema şeridinden farksız olacaktı.<br />
<br />
Bir sabah kahvaltı etmek için otelin alt salonuna indiğimizde herkesi bir telaş içinde bulduk. Yollar sulanıyor, temizleniyor, sağa sola koşanların sayısı gittikçe artıyor, gözler aynaların önünden geçerken akislerine takılıyordu.<br />
<br />
Tepsiyi getiren küçük garsondan fevkaladeliğin sebebini sorduk. Çocuk, o gün Atatürk’ün Yalova’ya geleceklerini bildirdi. Ne kadar sevindiğimi tasavvur edemezsiniz. Çünkü onu ilk defa görecektim. Orduların kumandanı, tarihlerin kahramanı, cenklerin şanlı aslanıyla aynı havayı teneffüs etmek bile insanın gururunu okşuyor, göğsünü iftiharla kabartıyordu.<br />
<br />
Bütün ahali sokaklara dökülmüştü. Ata’nın otomobilinin geleceği yollara hasret ve sevgi dolu bakışlar çevrilmiş, genç, ihtiyar aşikar bir sabırsızlıkla onu bekliyorlardı. Birden heyecandan boğazıma bir şey tıkanır gibi oldu, nefes almakta güçlük çekiyordum.<br />
<br />
Kocamın bileklerine sarılarak, gayri ihtiyari haykırdım:<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "İşte!..’</span> Çünkü uzaktan otomobil gözükmüştü. Git gide daralan çemberi fark eden giyimli polisler mümkün olduğu kadar halkın galeyanlarına mani olmaya çalışıyorlardı. Otomobil çok ağır ilerliyor. Sevgili Ata şapkasını çıkarmış, kendini candan karşılayanları selamlıyordu.<br />
<br />
İşte bu sırada çok hazin bir hadise oldu. [BNe zaman hatırlasam; milli bir galeyanla tüylerim ürperir, kirpiklerim ıslanır.[/B] Otomobilin pek yakınımızda bulunduğu bir anda beli eğilmiş, saçları ak, üstü parça parça bir ihtiyar kordonu yararak yola atıldı. Sarsak adımlarla arabaya yaklaşıyor, elini boşlukta sallayarak:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Dur oğul, dur evlat, dur ciğerparem, seni bir yol göreyim, dur kuzum, dur aslanım...’ </span>diye bağırıyordu. Fakat sözünü tamamlayamadı, iki polis zavallının ince bileklerine sarılarak onu kenara doğru adeta sürüklediler.<br />
<br />
1-) O, bütün kuvvetini seferber etmiş, bileklerini yakalayan demir pençelerden kurtulmaya çalışıyor ve ’Koyverin beni, diyeceklerim var.’ diye yalvarıyordu. Ata’nın emri üzerine otomobil durdu. Ve gene bir ihtarla çırpınan ihtiyarı bıraktılar. O, şimdi bacaklarını daha müşkülatla sürükleyerek Ata’nın arabasına yaklaştı, hem ağlıyor hem kesik kesik konuşuyordu. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Dur seni bir yol göreyim, yoluna canım kurban. Yıllardır hasretin bağrımı dağlıyordu. En dertli günlerimizde haberin çıkageldi; bir aslan türedi, gavurları kovuyor dediler.<br />
<br />
</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cenkleri kazanıyor, ejderleri eziyor, dediler. Avratlarımızın namusunu sen kurtardın, bükülen boyunlarımızı sen doğrulttun, sıfatından da belli. Sen er meydanı için yaratılmışsın. Seni görmeden ölseydim gözlerim açık giderdi. Ver ellerini öpeyim.’</span> diyerek Ata'nın üzerine kapandı. <br />
<br />
Zayıf omuzları sarsılıyor, ince bir hıçkırık dudaklarında titriyordu. Ata, ihtiyarın nasırlı avuçlarından elini kurtardı. Göz oyluklarında iki damla yaş parıldıyordu. O munis, o ahenktar sesiyle: <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Yok baba, sağ ol, madem ki beni bu kadar görmek istiyorsun köşke gel de daha uzun konuşuruz.’</span> diyerek omzunu okşadı.<br />
<br />
İhtiyar, ıslak, fersiz gözlerini derin maviliklere çevirmiş, bariz bir hayranlıkla seyrediyordu. İçinde biriken bütün hasret bakışlarından taşıyor, bu özleyen nazarlar onu saçının telinden topuğuna kadar öpüyordu. Sayıklar gibi konuştu:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"87 yaşındayım. Seni görmek için üç saat yol yürüyerek geldim. Şu aslan sıfatını görmek için gene gel deseler inan ki üç gün daha aman demeden yürürüm. Tanrı korusun seni oğul.’ </span><br />
<br />
Geri çekilerek arabaya yol verdi. Hepimizin asabı büsbütün gerilmiş, bu riyasız, katıksız sevgi tezahüratı, gözlerimizi yaşartmıştı. Sevgili Ata’nın arabası gözden uzaklaştığı zaman hepimiz gayri ihtiyari babayı aradık.<br />
<br />
Çatlak tabanları üzerinde güçlükle ilerliyor, iki adımda bir sopasına dayanarak dinleniyordu. Sanki birkaç dakika evvel ileri atılmak için çabalayan o değildi.<br />
<br />
2-) Yıllardır özlediği hasretlisine kavuştuktan sonra 87 senenin ağırlığı şimdi zayıf omuzlarını göçürtmüştü. Belki cılız bacakları, patlak tabanları onu üzerinde taşıyamayacak kadar dermansızdı. Fakat içinde hâlâ onu ayakta tutabilen taze bir ümit vardı.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Köşke gidiyordu. Ata’yı görecekti...</span><br />
<br />
Muazzez Kargı, 'Dur Seni Bir Yol Göreyim.', Cumhuriyet, 10 Kasım 1948.<br />
<br />
   Kaynak: Tarık Saygı, Ölümsüz Paşa'dan Anılar, Atatürk İle İlgili Bilinmeyen Hatıralar, Paraf Yayınları, 1. Basım, İstanbul 2013.   <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün stalin'e resti]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-stalin-e-resti.html</link>
			<pubDate>Mon, 28 Feb 2022 22:54:41 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-stalin-e-resti.html</guid>
			<description><![CDATA[ Stalin'in SSCB'nin başında olduğu dönemde SSCB'nin Ankara Büyükelçisi ünlü bir diplomat olan Karahan'dır.    <br />
  <br />
 Sovyet devriminin yıldönümlerinden birinin sabahında Stalin, son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç verir.    <br />
  <br />
 Bu demecinde aynen şunları söyler:    <br />
  <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Herkes bilsin ki Rus milleti, Boğazlar ve Ardahan'ı ele geçirme arzusundan asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir zamanda bu davamızı halletmiş olacağımızı müjdeliyorum."</span>    <br />
  <br />
 Aynı gece Sovyet Büyükelçiliği'nde de ihtilâlin yıldönümü kutlanıyordu. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk,</span> gece yarısına doğru Stalin'in bu rahatsız edici demecinden rahatsız olur ve emreder:    <br />
  <br />
 -<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arabayı hazırlayın, gidiyoruz.</span>    <br />
  <br />
 -Paşamız bu saatte nereye gidecekler?    <br />
  <br />
 -Sovyet Elçiliği'ne...    <br />
  <br />
 Ekibin etekleri tutuşur. Çünkü olayı bilmektedirler. İçlerinden birisi, Gazi'ye sorar:    <br />
  <br />
 -Paşa Hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz Devlet Başkanısınız, protokolsüz nasıl gider siniz?    <br />
  <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-Ben protokol falan dinlemem çocuk... Stalin, vatanımın topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden söz ediyorsun. Hazırlayın arabaları..!</span>    <br />
  <br />
 Arabalar hazırlanır. Gazi ve ekibi, Sovyet elçiliğinin kapısına dayanır. Ulu önder yüzü asık bir şekilde yukarı çıkar ve o sırada içeride büyük bir balo vardır. Gazi, kendisini karşılayan büyükelçi Karahan'ı görünce "Merhaba Karahan" der ve sert bir şekilde söze devam eder:    <br />
  <br />
 "Ajanstan öğrendiğime göre başkanınız Stalin, Ardahan ile Boğazlar'ı istemiş, kararı katıymış. Pek yakın bir gelecekte bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle söyleyip söylemediğini bilemem ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii bu konuşmanın bir kopyası sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını faslını iyi anlayalım."    <br />
  <br />
 Gazi metnin o kısmını kelime kelime tercüme ettirir. Konuşma ajanstan geçen metin ile aynıdır. Gazi sorar:    <br />
  <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Karahan, elçiliğin telsizinden derhal Stalin'i bulduracaksın. Başkanın, tükürdüğünü yalayacak, yalamazsa ben yapacağımı bilirim.</span>    <br />
  <br />
 Bu cevap, bu gece gelecek. Çünkü benim senin Başkanınınkinden daha önemli bir kararım var. İstediğim cevabı almadan elçiliğinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap istemediğim şekilde gelirse bil ki buradan çıkıp, doğru Rus sınırına gideceğim."    <br />
  <br />
 Karahan, çaresizlik içinde telsizin başına koşar ve Gazi'nin söylediklerini aynen nakleder.    <br />
  <br />
 Stalin'den gelen cevap, Atatürk'ü tatmin eder. Çünkü cevapta aynen şöyle söylenmektedir:    <br />
  <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Stalin, sürç-ü lisan etmiştir. Boğazlar ile Ardahan'ı almak gibi bir arzusu kesinlikle yoktur."</span>    <br />
  <br />
 Gazi, cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçisi Karahan'a hitaben:    <br />
  <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Karahan, seni geri çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et!"</span>    <br />
  <br />
 Karahan, bu teklife olumsuz cevap verir ve cevabı telgraftan hemen sonra bir başka telgrafla geri çağırıldığını hatırlatarak:    <br />
  <br />
 "Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile yeterlidir. Yarın memleketinizdeki görevim sona eriyor. Yarın hareket edeceğim."    <br />
  <br />
 Gazi fazla ısrar etmez ve Çankaya'ya geri döner.    <br />
  <br />
 On gün sonra şöyle bir haber gelir. SSCB'nin eski Ankara Büyükelçisi Karahan fırında yakılmak suretiyle idam edilmiştir...    <br />
  <br />
 KAYNAK 1: Arıburnu, Kemal Atatürk'ten Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara,1976, s. 205-208.    <br />
  <br />
 KAYNAK 2: Atatürk'ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009.<br />
<br />
alıntıdır...    <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Stalin'in SSCB'nin başında olduğu dönemde SSCB'nin Ankara Büyükelçisi ünlü bir diplomat olan Karahan'dır.    <br />
  <br />
 Sovyet devriminin yıldönümlerinden birinin sabahında Stalin, son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç verir.    <br />
  <br />
 Bu demecinde aynen şunları söyler:    <br />
  <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Herkes bilsin ki Rus milleti, Boğazlar ve Ardahan'ı ele geçirme arzusundan asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir zamanda bu davamızı halletmiş olacağımızı müjdeliyorum."</span>    <br />
  <br />
 Aynı gece Sovyet Büyükelçiliği'nde de ihtilâlin yıldönümü kutlanıyordu. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk,</span> gece yarısına doğru Stalin'in bu rahatsız edici demecinden rahatsız olur ve emreder:    <br />
  <br />
 -<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arabayı hazırlayın, gidiyoruz.</span>    <br />
  <br />
 -Paşamız bu saatte nereye gidecekler?    <br />
  <br />
 -Sovyet Elçiliği'ne...    <br />
  <br />
 Ekibin etekleri tutuşur. Çünkü olayı bilmektedirler. İçlerinden birisi, Gazi'ye sorar:    <br />
  <br />
 -Paşa Hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz Devlet Başkanısınız, protokolsüz nasıl gider siniz?    <br />
  <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-Ben protokol falan dinlemem çocuk... Stalin, vatanımın topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden söz ediyorsun. Hazırlayın arabaları..!</span>    <br />
  <br />
 Arabalar hazırlanır. Gazi ve ekibi, Sovyet elçiliğinin kapısına dayanır. Ulu önder yüzü asık bir şekilde yukarı çıkar ve o sırada içeride büyük bir balo vardır. Gazi, kendisini karşılayan büyükelçi Karahan'ı görünce "Merhaba Karahan" der ve sert bir şekilde söze devam eder:    <br />
  <br />
 "Ajanstan öğrendiğime göre başkanınız Stalin, Ardahan ile Boğazlar'ı istemiş, kararı katıymış. Pek yakın bir gelecekte bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle söyleyip söylemediğini bilemem ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii bu konuşmanın bir kopyası sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını faslını iyi anlayalım."    <br />
  <br />
 Gazi metnin o kısmını kelime kelime tercüme ettirir. Konuşma ajanstan geçen metin ile aynıdır. Gazi sorar:    <br />
  <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Karahan, elçiliğin telsizinden derhal Stalin'i bulduracaksın. Başkanın, tükürdüğünü yalayacak, yalamazsa ben yapacağımı bilirim.</span>    <br />
  <br />
 Bu cevap, bu gece gelecek. Çünkü benim senin Başkanınınkinden daha önemli bir kararım var. İstediğim cevabı almadan elçiliğinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap istemediğim şekilde gelirse bil ki buradan çıkıp, doğru Rus sınırına gideceğim."    <br />
  <br />
 Karahan, çaresizlik içinde telsizin başına koşar ve Gazi'nin söylediklerini aynen nakleder.    <br />
  <br />
 Stalin'den gelen cevap, Atatürk'ü tatmin eder. Çünkü cevapta aynen şöyle söylenmektedir:    <br />
  <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Stalin, sürç-ü lisan etmiştir. Boğazlar ile Ardahan'ı almak gibi bir arzusu kesinlikle yoktur."</span>    <br />
  <br />
 Gazi, cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçisi Karahan'a hitaben:    <br />
  <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Karahan, seni geri çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et!"</span>    <br />
  <br />
 Karahan, bu teklife olumsuz cevap verir ve cevabı telgraftan hemen sonra bir başka telgrafla geri çağırıldığını hatırlatarak:    <br />
  <br />
 "Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile yeterlidir. Yarın memleketinizdeki görevim sona eriyor. Yarın hareket edeceğim."    <br />
  <br />
 Gazi fazla ısrar etmez ve Çankaya'ya geri döner.    <br />
  <br />
 On gün sonra şöyle bir haber gelir. SSCB'nin eski Ankara Büyükelçisi Karahan fırında yakılmak suretiyle idam edilmiştir...    <br />
  <br />
 KAYNAK 1: Arıburnu, Kemal Atatürk'ten Anılar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara,1976, s. 205-208.    <br />
  <br />
 KAYNAK 2: Atatürk'ten Gençliğe Unutulmaz Anılar, Ahmet Gürel, Mayıs 2009.<br />
<br />
alıntıdır...    <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk anılarından...]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-anilarindan--54792.html</link>
			<pubDate>Fri, 04 Feb 2022 18:11:49 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-anilarindan--54792.html</guid>
			<description><![CDATA[ " 'Beni en çok mesut eden hadise, bu mazlum milletin hak ettiği bu yere gelmesidir. Sen benim 30 Ekim 1918 sonrası günlerdeki çektiğim azabı bilirsin. Yanımdaydın. Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.' <br />
<br />
Atatürk bir an durdu, Fahrettin Paşa’ya baktı ve sonra elini masanın üzerine vurarak: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">'Deyiniz ki, bu tarihten silinmek istenilen bir milletin öcüdür’'</span>(1).<br />
_______<br />
<br />
   (1) Prof. Dr. Metin KALE’nin ’Tarihin Sırrı ve 29 Ekim’in Gizemi’   <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ " 'Beni en çok mesut eden hadise, bu mazlum milletin hak ettiği bu yere gelmesidir. Sen benim 30 Ekim 1918 sonrası günlerdeki çektiğim azabı bilirsin. Yanımdaydın. Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da bir milletin, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.' <br />
<br />
Atatürk bir an durdu, Fahrettin Paşa’ya baktı ve sonra elini masanın üzerine vurarak: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">'Deyiniz ki, bu tarihten silinmek istenilen bir milletin öcüdür’'</span>(1).<br />
_______<br />
<br />
   (1) Prof. Dr. Metin KALE’nin ’Tarihin Sırrı ve 29 Ekim’in Gizemi’   <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk anılarından...]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-anilarindan--54760.html</link>
			<pubDate>Tue, 18 Jan 2022 00:43:40 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-anilarindan--54760.html</guid>
			<description><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cevat Abbas’ın,</span> Atatürk’ün manevi evlatlarından biri olan Abdürrahim Tunçak ile Tunçak’ın annesi saydığı Zübeyde Hanım’ı Halep’e Mustafa Kemal’in yanına götürmesinin öyküsü; Tunçak’ın anılarından’<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mustafa Kemal Paşa</span> onu üç yaşındayken İstanbul’a annesinin yanına getirip ona;<br />
<br />
- "Bu çocuğu biz büyütelim. Bu çocuk bizim çocuğumuz olsun" demiş, aile onu kendilerinden saymıştır.<br />
<br />
Abdürrahim Tunçak da aileye gelişini şöyle anlatmıştır.<br />
<br />
- "Ben ana da bilmem baba da bilmem. Kendimi bildiğimde annem olarak Zübeyde Hanım’ı, abla olarak Makbule hanım’ı, birde Paşamız’ı tanıdım. Benim ailem bu aileydi. Ben kendimi bu ailenin çocuğu olarak kabul ettim. Hepte öyle kaldım. Gerçek annemin ve babamın kim olduğunu asla öğrenmedim."<br />
<br />
Abdürrahim Tunçak, Zübeyde Hanım’la birlikte Halep’e Mustafa Kemal’in yanına gidişlerini anılarında şöyle dile getirmiştir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Mustafa Kemal Paşa’nın</span> Suriye’deki rahatsızlığı İstanbul’daki Akaretler’deki 76 numaralı eve başka biçimde yansımıştı. Annem Zübeyde hanım ağlıyordu."<br />
<br />
- "Mustafam kör olmuş’ Mustafam’ın gözleri görmüyormuş artık" diye.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Annemin duyduğuna göre Mustafa Kemal Paşa,</span> çölde bir kum fırtınasına yakalanmış. Kum tanecikleri ok gibi gözüne girmiş. Mustafa Kemal Paşa’nın gözleri görmez olmuş. Tam bir hafta durmaksızın ağladı."<br />
<br />
Haber aldığımızın ikinci haftasında Cevat Abbas Bey geldi eve:<br />
<br />
- "Halep’e dönüyorum Mustafa Kemal Paşa’ya sağlık haberlerinizi götürmeye geldim." dedi.<br />
<br />
Mustafa Kemal Paşa’nın Çanakkale’de yaverliğini yapan, ondan sonra onun yanından hiç ayrılmayan Cevat Abbas Bey ailemizin bir ferdi gibiydi.<br />
<br />
Annem onu bırakmadı.<br />
<br />
- "Mustafam’ın  gözleri kör olmuş. Benide götüreceksin onun yanına. Onu görmezsem ölürüm ben burada" demesi üzerine Cevat Abbas Bey’de:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Bu konuyu yarın görüşürüz"</span> diyerek evden ayrıldı. Cevat Abbas Bey ertesi gün geldiğinde, müjdeli haberide  beraberinde getirdi.<br />
<br />
- "Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çektim. Sizin oraya gitmek istediğinizi söyledim. Biraz önce telgrafıma cevap geldi. Sizi  getirmemi emrediyor. Abdürrahim’i de getirmemi emrediyor."<br />
<br />
Cevat Abbas Bey bizi asker ve cephane taşıyan bir trene bindirdi. <br />
<br />
Bir hafta süren bir yolculuktan sonra Halep’e geldik.<br />
<br />
Annem, Mustafa Kemal Paşa’ya sarılıp öpüyordu.<br />
<br />
- "Bak anne kör değilim" diyordu’<br />
<br />
- "Biraz hastalık geçirdim, şimdi düzeldim" dedi. Bana sarıldı, kucağına aldı öpmeye başladı beni.<br />
<br />
- "Bak Abdürrahim’i de görüyorum anne" diyor ve sevincini tekrar dile getiriyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Ne güzel ikinizde buradasınız"</span> diyordu.<br />
<br />
   Kaynak: Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, (Cepheden Meclise Büyük Önder İle 24 Yıl), Derleyen; Turgut Gürer, Yapım-C, 1. Baskı, Ekim 2006. ISBN: 9944-5856-0-2. Sayfa: 177-178   <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cevat Abbas’ın,</span> Atatürk’ün manevi evlatlarından biri olan Abdürrahim Tunçak ile Tunçak’ın annesi saydığı Zübeyde Hanım’ı Halep’e Mustafa Kemal’in yanına götürmesinin öyküsü; Tunçak’ın anılarından’<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mustafa Kemal Paşa</span> onu üç yaşındayken İstanbul’a annesinin yanına getirip ona;<br />
<br />
- "Bu çocuğu biz büyütelim. Bu çocuk bizim çocuğumuz olsun" demiş, aile onu kendilerinden saymıştır.<br />
<br />
Abdürrahim Tunçak da aileye gelişini şöyle anlatmıştır.<br />
<br />
- "Ben ana da bilmem baba da bilmem. Kendimi bildiğimde annem olarak Zübeyde Hanım’ı, abla olarak Makbule hanım’ı, birde Paşamız’ı tanıdım. Benim ailem bu aileydi. Ben kendimi bu ailenin çocuğu olarak kabul ettim. Hepte öyle kaldım. Gerçek annemin ve babamın kim olduğunu asla öğrenmedim."<br />
<br />
Abdürrahim Tunçak, Zübeyde Hanım’la birlikte Halep’e Mustafa Kemal’in yanına gidişlerini anılarında şöyle dile getirmiştir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Mustafa Kemal Paşa’nın</span> Suriye’deki rahatsızlığı İstanbul’daki Akaretler’deki 76 numaralı eve başka biçimde yansımıştı. Annem Zübeyde hanım ağlıyordu."<br />
<br />
- "Mustafam kör olmuş’ Mustafam’ın gözleri görmüyormuş artık" diye.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Annemin duyduğuna göre Mustafa Kemal Paşa,</span> çölde bir kum fırtınasına yakalanmış. Kum tanecikleri ok gibi gözüne girmiş. Mustafa Kemal Paşa’nın gözleri görmez olmuş. Tam bir hafta durmaksızın ağladı."<br />
<br />
Haber aldığımızın ikinci haftasında Cevat Abbas Bey geldi eve:<br />
<br />
- "Halep’e dönüyorum Mustafa Kemal Paşa’ya sağlık haberlerinizi götürmeye geldim." dedi.<br />
<br />
Mustafa Kemal Paşa’nın Çanakkale’de yaverliğini yapan, ondan sonra onun yanından hiç ayrılmayan Cevat Abbas Bey ailemizin bir ferdi gibiydi.<br />
<br />
Annem onu bırakmadı.<br />
<br />
- "Mustafam’ın  gözleri kör olmuş. Benide götüreceksin onun yanına. Onu görmezsem ölürüm ben burada" demesi üzerine Cevat Abbas Bey’de:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Bu konuyu yarın görüşürüz"</span> diyerek evden ayrıldı. Cevat Abbas Bey ertesi gün geldiğinde, müjdeli haberide  beraberinde getirdi.<br />
<br />
- "Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çektim. Sizin oraya gitmek istediğinizi söyledim. Biraz önce telgrafıma cevap geldi. Sizi  getirmemi emrediyor. Abdürrahim’i de getirmemi emrediyor."<br />
<br />
Cevat Abbas Bey bizi asker ve cephane taşıyan bir trene bindirdi. <br />
<br />
Bir hafta süren bir yolculuktan sonra Halep’e geldik.<br />
<br />
Annem, Mustafa Kemal Paşa’ya sarılıp öpüyordu.<br />
<br />
- "Bak anne kör değilim" diyordu’<br />
<br />
- "Biraz hastalık geçirdim, şimdi düzeldim" dedi. Bana sarıldı, kucağına aldı öpmeye başladı beni.<br />
<br />
- "Bak Abdürrahim’i de görüyorum anne" diyor ve sevincini tekrar dile getiriyordu.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- "Ne güzel ikinizde buradasınız"</span> diyordu.<br />
<br />
   Kaynak: Atatürk’ün Yaveri Cevat Abbas Gürer, (Cepheden Meclise Büyük Önder İle 24 Yıl), Derleyen; Turgut Gürer, Yapım-C, 1. Baskı, Ekim 2006. ISBN: 9944-5856-0-2. Sayfa: 177-178   <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[27.01.1923 Gazi Paşa İzmir Karşıyaka’da]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-27-01-1923-gazi-pasa-izmir-karsiyaka-da.html</link>
			<pubDate>Tue, 18 Jan 2022 00:40:25 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-27-01-1923-gazi-pasa-izmir-karsiyaka-da.html</guid>
			<description><![CDATA[ Annesinin cenazesinde bulunamayıp mezarını ilk defa ziyaret eder, mezarı başında der ki:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Zavallı annem</span> bütün millet için ülkü olan İzmir’in kutsal topraklarına bedenini vermiş bulunuyor. Arkadaşlar, ölüm, yaratılışın en doğal bir kanunudur. Fakat böyle olmakla beraber bazen ne üzüntü verici görünüşler olur.<br />
<br />
Burada yatan annem, eziyetin, zorlamanın bütün milleti felaket uçurumuna götüren bir keyfi idarenin kurbanı olmuştur. Bunu açıklamak için izin verirseniz acı hayatının belli birkaç noktasını sunayım.<br />
<br />
Abdülhamit devrinde idi. 1320 (1905) tarihinde mektepten henüz kurmay yüzbaşı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımı atıyordum. Fakat bu adım hayata değil, zindana rastladı. Gerçekten bir gün beni aldılar ve baskı idaresinin zindanlarına koydular.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Orada aylarca kaldım.</span> Annemin, bundan ancak hapisten çıktıktan sonra haberi olabildi. Ve derhal beni görmeye koştu. İstanbul’a geldi. Fakat orada kendisiyle ancak üç beş gün görüşebildim. Çünkü tekrar baskı idaresinin casusları, cellatları ikametgahımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi.<br />
<br />
Annem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Ben, sürgün yerime götürecek olan vapura bindirilirken benimle görüşmesi engellenen annem göz yaşları ile Sirkeci rıhtımında acılar ve kederler içinde bırakılmış bulunuyordu. Sürgün yerinde geçirdiğim tehlikeler onun hayatının acılar ve göz yaşları içinde geçmesine sebep olmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başka bir nokta daha:</span><br />
Mütareke zamanında Anadolu’ya geçtiğim zaman, annemi acılı bir halde İstanbul’da bırakmak zorunda kaldım. Yanımda kendisinin arkadaşlık ettiği bir adamım vardı. Bunu Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğim, zaman annem bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberli olduğu dakikada, benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan idam kararının yerine getirildiğini zannetmiş ve bu zan, kendisini felce uğratmış.<br />
<br />
Ondan sonra bütün mücadele seneleri onun hayatını acı, üzüntü içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümetinin ve bütün düşmanların daima baskı ve işkencesi altında kalmıştı. İkametgahı  bin türlü bahanelerle ve nedenlerle basılır ve araştırılır, kendisi rahatsız edilirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Annem üç buçuk </span>senelik bütün gece ve gündüzlerini göz yaşları içinde geçirdi. Bu göz yaşları ona gözlerini kaybettirdi. Sonunda çok yakın zamanda onu İstanbul’dan kurtarabildim. Ona kavuşabildim ki, o artık maddi olarak ölmüştü, yalnız manevi olarak yaşıyordu.<br />
<br />
Annemin kaybından şüphesiz çok üzüntülüyüm. Fakat bu üzüntümü gideren ve beni avutan bir konu vardır ki, o da anamız vatanı yok olmaya götüren idarenin artık bir daha geri gelmemek üzere yokluk mezarına götürülmüş olduğunu görmektir.<br />
<br />
Annem, bu  toprağın altında, fakat milli hakimiyet sonsuza dek devam etsin. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur. Evet milli hakimiyet sonsuza dek devam edecektir. Annemin ruhuna ve bütün ataların ruhuna üzerime almış olduğum vicdan yeminimi tekrar edeyim.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Annemin mezarı önünde</span> ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum, bu kadar kan dökerek milletin kazandığı ve elde tuttuğu hakimiyetin korunması ve savunması için gerekirse annemin yanına gitmekte asla kararsız davranmayacağım. Milli hakimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.''<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gazi Mustafa Kemal<br />
</span><br />
   İzmir Yollarında, s. 51-53<br />
Kaynak: Atatürk Araştırma Merkezi   <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Annesinin cenazesinde bulunamayıp mezarını ilk defa ziyaret eder, mezarı başında der ki:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Zavallı annem</span> bütün millet için ülkü olan İzmir’in kutsal topraklarına bedenini vermiş bulunuyor. Arkadaşlar, ölüm, yaratılışın en doğal bir kanunudur. Fakat böyle olmakla beraber bazen ne üzüntü verici görünüşler olur.<br />
<br />
Burada yatan annem, eziyetin, zorlamanın bütün milleti felaket uçurumuna götüren bir keyfi idarenin kurbanı olmuştur. Bunu açıklamak için izin verirseniz acı hayatının belli birkaç noktasını sunayım.<br />
<br />
Abdülhamit devrinde idi. 1320 (1905) tarihinde mektepten henüz kurmay yüzbaşı olarak çıkmıştım. Hayata ilk adımı atıyordum. Fakat bu adım hayata değil, zindana rastladı. Gerçekten bir gün beni aldılar ve baskı idaresinin zindanlarına koydular.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Orada aylarca kaldım.</span> Annemin, bundan ancak hapisten çıktıktan sonra haberi olabildi. Ve derhal beni görmeye koştu. İstanbul’a geldi. Fakat orada kendisiyle ancak üç beş gün görüşebildim. Çünkü tekrar baskı idaresinin casusları, cellatları ikametgahımızı sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi.<br />
<br />
Annem ağlayarak arkamdan takip ediyordu. Ben, sürgün yerime götürecek olan vapura bindirilirken benimle görüşmesi engellenen annem göz yaşları ile Sirkeci rıhtımında acılar ve kederler içinde bırakılmış bulunuyordu. Sürgün yerinde geçirdiğim tehlikeler onun hayatının acılar ve göz yaşları içinde geçmesine sebep olmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Başka bir nokta daha:</span><br />
Mütareke zamanında Anadolu’ya geçtiğim zaman, annemi acılı bir halde İstanbul’da bırakmak zorunda kaldım. Yanımda kendisinin arkadaşlık ettiği bir adamım vardı. Bunu Erzurum’dan İstanbul’a gönderdiğim, zaman annem bu adamın yalnız olarak geldiğinden haberli olduğu dakikada, benim hakkımda halife ve padişah tarafından verilmiş olan idam kararının yerine getirildiğini zannetmiş ve bu zan, kendisini felce uğratmış.<br />
<br />
Ondan sonra bütün mücadele seneleri onun hayatını acı, üzüntü içinde geçirtmişti. Padişah ve hükümetinin ve bütün düşmanların daima baskı ve işkencesi altında kalmıştı. İkametgahı  bin türlü bahanelerle ve nedenlerle basılır ve araştırılır, kendisi rahatsız edilirdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Annem üç buçuk </span>senelik bütün gece ve gündüzlerini göz yaşları içinde geçirdi. Bu göz yaşları ona gözlerini kaybettirdi. Sonunda çok yakın zamanda onu İstanbul’dan kurtarabildim. Ona kavuşabildim ki, o artık maddi olarak ölmüştü, yalnız manevi olarak yaşıyordu.<br />
<br />
Annemin kaybından şüphesiz çok üzüntülüyüm. Fakat bu üzüntümü gideren ve beni avutan bir konu vardır ki, o da anamız vatanı yok olmaya götüren idarenin artık bir daha geri gelmemek üzere yokluk mezarına götürülmüş olduğunu görmektir.<br />
<br />
Annem, bu  toprağın altında, fakat milli hakimiyet sonsuza dek devam etsin. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur. Evet milli hakimiyet sonsuza dek devam edecektir. Annemin ruhuna ve bütün ataların ruhuna üzerime almış olduğum vicdan yeminimi tekrar edeyim.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Annemin mezarı önünde</span> ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum, bu kadar kan dökerek milletin kazandığı ve elde tuttuğu hakimiyetin korunması ve savunması için gerekirse annemin yanına gitmekte asla kararsız davranmayacağım. Milli hakimiyet uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.''<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Gazi Mustafa Kemal<br />
</span><br />
   İzmir Yollarında, s. 51-53<br />
Kaynak: Atatürk Araştırma Merkezi   <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Istanbullu macit]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-istanbullu-macit.html</link>
			<pubDate>Sat, 11 Dec 2021 21:53:58 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-istanbullu-macit.html</guid>
			<description><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı'nın en önemli çarpışmalarından biri, 3 Kasım 1914 - 9 Ocak 1916 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı ve çevresinde yapılmıştı.<br />
<br />
Dünyanın en güçlü ordularına karşı Çanakkale'yi, daha doğrusu İstanbul'u savunmak için toplumun her kesiminden insanlar, büyük bir özveri ile Çanakkale'ye koşmuştu. Köylüler, esnaftan insanlar, öğretmenler, öğrenciler, doktorlar, hemşireler, sanatçılar...<br />
Kimler yoktu ki?<br />
<br />
Önce Çanakkale Boğazı'nı zorlayan düşman orduları, bunu başaramayınca, bu kez karadan İstanbul'a yürümek için 25 Nisan 1914'te Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale kıyılarına çıkartma yaptılar.<br />
<br />
Cephe komutanı Yarbay Mustafa Kemal'in önceden sezerek yaptığı hamlelerle geri püskürtüldüler sonra da ilerlemenin önü kesildi. Sonrasında iki taraf da savaşı derin kazılar siper çukurlarında sürdürmeye başladı.<br />
<br />
Yarbay Mustafa Kemal, sık sık siperlere inerek durumu yerinde görüyor, askerlerle birlikte olmaya özel bir önem vererek onların morallerini yükseltiyordu.<br />
<br />
Bu gezilerin birinde, siper duvarlarına asılmış yazılar gördü. Kuranı Kerim'den elle yazılmış ayetler, hadislerdi bunlar.<br />
<br />
Bunları okuyarak ilerlerken yazılardan birinin önünde durup uzun uzun baktı. Elle, çok güzel yazılmış bir yazıydı.<br />
Diğerlerine hiç benzemiyordu. Yaverine dönüp,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">''Bunu yazanı hemen bulup bana getirin.''</span> dedi.<br />
Biraz sonra bir er karşısında hazır ola geçti:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">''Emredin komutanım, ben İstanbullu Macit!''</span><br />
<br />
İstanbullu Macit'e bakan Mustafa Kemal, yumuşak bir ses tonuyla,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">''Sen hemen siperden çık!'' </span>dedi.<br />
Başta İstanbullu Macit olmak üzere herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken Mustafa Kemal devam etti:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">''Çık ve İstanbul'a dön, güzel yazı yazmaya devam et...<br />
Senin yerine siperlere girecek binlerce gönüllü Mehmetçik var; ama bu kadar güzel yazı yazabilen sanatçıyı bu millet çok az bulur.''<br />
<br />
</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yaverine döndü sonra:<br />
''Kendisini yarın terhis edip memleketine göndereceksiniz... O eller silah değil, kalem tutarsa daha yararlı olur ülkemiz için.''</span><br />
<br />
Lise öğrencilerinin bile cepheye çağrıldığı, öyle sıkışık ve zor bir dönemde, Yarbay Mustafa Kemal'in terhis emri verdiği er, İstanbullu Macit... daha sonra Türkiye'nin en değerli hat ustası olarak tanıyacağı üstat <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Macit Ayral'</span>dı. (1891-1961)<br />
<br />
Bilal Sezer, ''Çanakkale Savaşlarında Bir Hattat: Macit Ayral'', Sanat Dergisi, Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Sayı 14, 2008, s. 14.<br />
<br />
   Büyük Atatürk'ten Küçük Öyküler, s.91-92, Süleyman Bulut   <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Birinci Dünya Savaşı'nın en önemli çarpışmalarından biri, 3 Kasım 1914 - 9 Ocak 1916 tarihleri arasında Çanakkale Boğazı ve çevresinde yapılmıştı.<br />
<br />
Dünyanın en güçlü ordularına karşı Çanakkale'yi, daha doğrusu İstanbul'u savunmak için toplumun her kesiminden insanlar, büyük bir özveri ile Çanakkale'ye koşmuştu. Köylüler, esnaftan insanlar, öğretmenler, öğrenciler, doktorlar, hemşireler, sanatçılar...<br />
Kimler yoktu ki?<br />
<br />
Önce Çanakkale Boğazı'nı zorlayan düşman orduları, bunu başaramayınca, bu kez karadan İstanbul'a yürümek için 25 Nisan 1914'te Arıburnu, Seddülbahir ve Kumkale kıyılarına çıkartma yaptılar.<br />
<br />
Cephe komutanı Yarbay Mustafa Kemal'in önceden sezerek yaptığı hamlelerle geri püskürtüldüler sonra da ilerlemenin önü kesildi. Sonrasında iki taraf da savaşı derin kazılar siper çukurlarında sürdürmeye başladı.<br />
<br />
Yarbay Mustafa Kemal, sık sık siperlere inerek durumu yerinde görüyor, askerlerle birlikte olmaya özel bir önem vererek onların morallerini yükseltiyordu.<br />
<br />
Bu gezilerin birinde, siper duvarlarına asılmış yazılar gördü. Kuranı Kerim'den elle yazılmış ayetler, hadislerdi bunlar.<br />
<br />
Bunları okuyarak ilerlerken yazılardan birinin önünde durup uzun uzun baktı. Elle, çok güzel yazılmış bir yazıydı.<br />
Diğerlerine hiç benzemiyordu. Yaverine dönüp,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">''Bunu yazanı hemen bulup bana getirin.''</span> dedi.<br />
Biraz sonra bir er karşısında hazır ola geçti:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">''Emredin komutanım, ben İstanbullu Macit!''</span><br />
<br />
İstanbullu Macit'e bakan Mustafa Kemal, yumuşak bir ses tonuyla,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">''Sen hemen siperden çık!'' </span>dedi.<br />
Başta İstanbullu Macit olmak üzere herkes ne olduğunu anlamaya çalışırken Mustafa Kemal devam etti:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">''Çık ve İstanbul'a dön, güzel yazı yazmaya devam et...<br />
Senin yerine siperlere girecek binlerce gönüllü Mehmetçik var; ama bu kadar güzel yazı yazabilen sanatçıyı bu millet çok az bulur.''<br />
<br />
</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yaverine döndü sonra:<br />
''Kendisini yarın terhis edip memleketine göndereceksiniz... O eller silah değil, kalem tutarsa daha yararlı olur ülkemiz için.''</span><br />
<br />
Lise öğrencilerinin bile cepheye çağrıldığı, öyle sıkışık ve zor bir dönemde, Yarbay Mustafa Kemal'in terhis emri verdiği er, İstanbullu Macit... daha sonra Türkiye'nin en değerli hat ustası olarak tanıyacağı üstat <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Macit Ayral'</span>dı. (1891-1961)<br />
<br />
Bilal Sezer, ''Çanakkale Savaşlarında Bir Hattat: Macit Ayral'', Sanat Dergisi, Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Sayı 14, 2008, s. 14.<br />
<br />
   Büyük Atatürk'ten Küçük Öyküler, s.91-92, Süleyman Bulut   <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mustafa Kemal, Komuta Ettiği Tümenini Alman Albayına Niçin Devretmedi?]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-mustafa-kemal-komuta-ettigi-tumenini-alman-albayina-nicin-devretmedi.html</link>
			<pubDate>Mon, 08 Nov 2021 18:19:37 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-mustafa-kemal-komuta-ettigi-tumenini-alman-albayina-nicin-devretmedi.html</guid>
			<description><![CDATA[ Mustafa Kemal, emir ne kadar yüksek yerden gelirse gelsin, gerçeklere ve yurt yararına aykırı gördüğü emirlere uymamıştır. Atatürk’ün hayatında bunun birçok örnekleri vardır:1<br />
<br />
Mustafa Kemal, henüz Anafartalar grup komutanlığına atanmamıştı. Çanakkale savunmasının en kritik günleriydi. Durumun zorluğunu gören Liman von Sanders Paşa, Yarbay Mustafa Kemal Bey’in yerine daha büyük rütbeli bir Alman Albay Kaninkiser’i tayin eder. Alman albayı, Mustafa Kemal’den görevi devralmak ister, Mustafa Kemal de bu kritik devrede komutayı devredemeyeceğini söyler. Kaninkiser ters yüzü dönüp Mustafa Kemal’i Liman von Sanders’e şikâyet eder.<br />
<br />
Liman Paşa da meseleyi çözmek için, Mustafa Kemal’den daha büyük rütbeli Kolordu Komutanı Esat Paşa’yı2 görevlendirir. Esat Paşa, Alman albayı da yanına alarak Mustafa Kemal’in yanına gider ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’kumandayı niçin devretmediğini?’</span> Sorar. Mustafa Kemal, şu cevabı verir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-’Ben bir şartla kumandayı terk edebilirim; Albay hazretlerinin kumandayı aldıktan sonra ne yapacaklarını öğrenmeliyim.’</span> Esat Paşa, Alman albaya dönüp fikrini sorar. O da şu cevabı verir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-’Ben durumu tetkik ettim. Burada geri çekilme emri vermekten başka çıkar yol yoktur.’</span> Bunun üzerine Mustafa Kemal, şöyle der:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-’İşte ben, bunu bildiğim için kumandayı bırakmıyorum. Ben, bu durumda hücum ederim. Arkamızda sadece bir iki kilometre mesafe vardır. Böyle bir durumda geri çekilmek; mahvolmak, denize dökülmek demektir. Bu nedenle hücumdan başka yapılacak bir şey yoktur.’</span><br />
<br />
Bunun üzerine Esat Paşa:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-’Allah başarılı kılsın’</span> demekle yetinir ve Alman albayı ile birlikte karargahına döner. Mustafa Kemal de hücum planını uygular. Daha o günün gecesi tehlikeli durum değişir, başarı sağlanır.<br />
<br />
Bu neticeyi görüp oraya gelmiş olan Alman Albayı Kaninkiser, hürmetle ve askerce Mustafa Kemal’i selamladıktan sonra, şu teklifte bulunur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Ben, bir albayım. Rütbece sizden büyüğüm. Fakat sizin emriniz altında çalışmayı kendime şeref bilirim. Bunu Liman von Sanders Paşa’ya da telefonla böylece bildirdim.’</span>3<br />
<br />
   Mustafa Kemal’in planı zafer, Türklüğe şeref kazanmıştır.   <br />
  <br />
 Asım Us, Atatürk Devri Hatıraları, Vakit gazetesi, 10 Aralık 1956 <br />
  <br />
 Esat Paşa, (1862 - 1952), Çanakkale Savaşı’nda Kuzey Grubu komutanı, Salih Paşa kabinesinde kısa süre Bahriye bakanı olarak görev yaptı. <br />
  <br />
 Sadi Borak, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, Kitapçılık Ticaret Yayınları, İstanbul 1966, s. 25-26 <br />
  <br />
[FONT=&amp;ampKaynak: Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009 <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Mustafa Kemal, emir ne kadar yüksek yerden gelirse gelsin, gerçeklere ve yurt yararına aykırı gördüğü emirlere uymamıştır. Atatürk’ün hayatında bunun birçok örnekleri vardır:1<br />
<br />
Mustafa Kemal, henüz Anafartalar grup komutanlığına atanmamıştı. Çanakkale savunmasının en kritik günleriydi. Durumun zorluğunu gören Liman von Sanders Paşa, Yarbay Mustafa Kemal Bey’in yerine daha büyük rütbeli bir Alman Albay Kaninkiser’i tayin eder. Alman albayı, Mustafa Kemal’den görevi devralmak ister, Mustafa Kemal de bu kritik devrede komutayı devredemeyeceğini söyler. Kaninkiser ters yüzü dönüp Mustafa Kemal’i Liman von Sanders’e şikâyet eder.<br />
<br />
Liman Paşa da meseleyi çözmek için, Mustafa Kemal’den daha büyük rütbeli Kolordu Komutanı Esat Paşa’yı2 görevlendirir. Esat Paşa, Alman albayı da yanına alarak Mustafa Kemal’in yanına gider ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’kumandayı niçin devretmediğini?’</span> Sorar. Mustafa Kemal, şu cevabı verir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-’Ben bir şartla kumandayı terk edebilirim; Albay hazretlerinin kumandayı aldıktan sonra ne yapacaklarını öğrenmeliyim.’</span> Esat Paşa, Alman albaya dönüp fikrini sorar. O da şu cevabı verir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-’Ben durumu tetkik ettim. Burada geri çekilme emri vermekten başka çıkar yol yoktur.’</span> Bunun üzerine Mustafa Kemal, şöyle der:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-’İşte ben, bunu bildiğim için kumandayı bırakmıyorum. Ben, bu durumda hücum ederim. Arkamızda sadece bir iki kilometre mesafe vardır. Böyle bir durumda geri çekilmek; mahvolmak, denize dökülmek demektir. Bu nedenle hücumdan başka yapılacak bir şey yoktur.’</span><br />
<br />
Bunun üzerine Esat Paşa:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-’Allah başarılı kılsın’</span> demekle yetinir ve Alman albayı ile birlikte karargahına döner. Mustafa Kemal de hücum planını uygular. Daha o günün gecesi tehlikeli durum değişir, başarı sağlanır.<br />
<br />
Bu neticeyi görüp oraya gelmiş olan Alman Albayı Kaninkiser, hürmetle ve askerce Mustafa Kemal’i selamladıktan sonra, şu teklifte bulunur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Ben, bir albayım. Rütbece sizden büyüğüm. Fakat sizin emriniz altında çalışmayı kendime şeref bilirim. Bunu Liman von Sanders Paşa’ya da telefonla böylece bildirdim.’</span>3<br />
<br />
   Mustafa Kemal’in planı zafer, Türklüğe şeref kazanmıştır.   <br />
  <br />
 Asım Us, Atatürk Devri Hatıraları, Vakit gazetesi, 10 Aralık 1956 <br />
  <br />
 Esat Paşa, (1862 - 1952), Çanakkale Savaşı’nda Kuzey Grubu komutanı, Salih Paşa kabinesinde kısa süre Bahriye bakanı olarak görev yaptı. <br />
  <br />
 Sadi Borak, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, Kitapçılık Ticaret Yayınları, İstanbul 1966, s. 25-26 <br />
  <br />
[FONT=&amp;ampKaynak: Atatürk ve Unutulmaz Anıları, Ahmet Gürel, Bülent Türker, Nisan 2009 <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün attan düşerek bir kaburga kemiği kirildi.]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-attan-duserek-bir-kaburga-kemigi-kirildi.html</link>
			<pubDate>Thu, 21 Oct 2021 23:18:57 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-attan-duserek-bir-kaburga-kemigi-kirildi.html</guid>
			<description><![CDATA[ Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile birlikte Polatlı'daki cephe karargahına gitti. Cepheyi denetledikten sonra geri dönerken bineceği at ürktü ve Mustafa Kemal düştü, bir kaburga kemiği kırıldı. (1)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk'ü tedavi eden Mim Kemal Öke olayı şöyle anlatıyor:</span><br />
"Bir gün ata binerken yanındakilerden biri Ata'nın sigarasını yakmak için kibrit çakmış, ****** da ürkünce Atatürk'ü yere düşürmüş.<br />
<br />
İşte bu kaza neticesi Mustafa Kemal'in üç (diğer kaynaklarda bir) kaburga kemiği kırıldı. Kendisini köşke getirdiler. Ben de derhal Çankaya'ya geldim. Atatürk'ün tedavisi ile bizzat meşgul oldum. Kemikleri sardık. Güçlükle nefes alabiliyordu. Buna rağmen cepheye gitmekte ısrar etti. Mani olmaya çalıştık. Katiyen dinlemedi.<br />
<br />
Bir taraftan inliyor, bir taraftan da cepheyi idare ediyordu. Bu esnada büyük bir yağmur başlamıştı. Atatürk:<br />
"-Allah bu sefer de Konstantin'e yardım etti." diyordu. Halbuki netice Konstantin'in yüzünü güldürmedi. Mustafa Kemal üç kırık kaburgası ile tarihin istikametini değiştirmişti."(2)<br />
<br />
Kılıç Ali, anılarında Atatürk'ün attan düşmesinin "hafif bir baş dönmesi" sonucu olduğunu söylüyor. (3)<br />
<br />
Bu olaydan sonra askerler arasında Mustafa Kemal'in "Bu, Tanrı'nın bir işaretidir. Kemiğim nasıl kırıldıysa, düşmanın direnci de aynı yerde kırılacaktır." dediği söylenti olarak dolaşıyor.(4)<br />
<br />
Tedavi için 16 Ağustos'ta Ankara'ya giden Mustafa Kemal Paşa, Kılıç Ali'nin anlattığına göre aynı gün bir nikâh törenine katılıyor:<br />
<br />
"Mustafa Kemal Paşa'nın muayene için Ankara'ya geldiği gün, bir rastlantı olarak kızkardeşim Naime'nin Maraş Mebusu Mithat Bey ile nikâhı yapılacaktı. Paşa, muayeneden sonra, Rauf Bey'i de yanına alarak nikâha gelmek nezaketini göstermişti.<br />
<br />
Hatta kendisi kız kardeşimin vekili, Rauf Bey de şahidi olmuşlardı. Gazi, sevdiklerinin özel hayatıyla ilgilenmekten ayrı bir zevk alırdı. O tarihlerde eski usul nikâh kıyıldığı için mihr-i müeccel ve mihr-i muaccel olarak bir kuruştan bahsolonuyordu. Paşa:<br />
<br />
"Vekâletim hasebiyle ben bir kuruşa kız vermem!" demiş ve nikâhı on lira üzerinden kıydırmıştı."<br />
O gün çok ıstırap çekmesine rağmen, geceyi de bizimle geçirmek lütfunda bulundu. Hiç unutmam: Kendisi minderin üzerinde oturuyordu. Rahatsız olmaması ve acısının azalması için, etrafını yastıklarla doldurmuştuk. Bu şekilde gecenin geç saatine kadar bizimle kaldı..."(5)<br />
<br />
Mustafa Kemal, 17 Ağustos'ta yine Ankara'dan cepheye hareket etti.(6)<br />
<br />
Paşa'nın hasta halde cepheye hareketi hakkında Fahri Belen, Mustafa Kemal Paşa'nın Muhafız Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey'den şöyle bir anı aktarıyor:<br />
<br />
   "Muhafız Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey (General Tekçe) bu olayı bana şöyle anlattı: "Biz Paşa'nın bir süre istirahat edeceğini sanıyorduk. Birgün seferi kıyafetle yanımıza gelerek, derhal harekete hazırlanmamızı emretti. Ve dedi ki, " benim kemiklerim zedelendi, ben de düşmanın kafasını ezeceğim.""(7)   <br />
. <br />
. <br />
. <br />
Kaynakça: <br />
(1) Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, C.III, 2.baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, s.649 <br />
(2) "Ord. Prof. Mim Kemal, Atatürk'ü Anlatıyor", Akşam Gazetesi, 10.11.1951 <br />
(3) Hulusi Turgut, Atatürk'ün Sırdaşı Kılıç Ali'nin Anıları, 17.basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2015, s.150 <br />
(4) Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Çev. Necdet Sander, 28.basım, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 2016, s.325 <br />
(5) Hulusi Turgut, age., s.151 <br />
(6) Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 3.baskı, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2015, s.262 <br />
(7) Fahri Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, Yayına Hazırlayan: Enis Şahin, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2014, s.347 <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Mustafa Kemal, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ile birlikte Polatlı'daki cephe karargahına gitti. Cepheyi denetledikten sonra geri dönerken bineceği at ürktü ve Mustafa Kemal düştü, bir kaburga kemiği kırıldı. (1)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk'ü tedavi eden Mim Kemal Öke olayı şöyle anlatıyor:</span><br />
"Bir gün ata binerken yanındakilerden biri Ata'nın sigarasını yakmak için kibrit çakmış, ****** da ürkünce Atatürk'ü yere düşürmüş.<br />
<br />
İşte bu kaza neticesi Mustafa Kemal'in üç (diğer kaynaklarda bir) kaburga kemiği kırıldı. Kendisini köşke getirdiler. Ben de derhal Çankaya'ya geldim. Atatürk'ün tedavisi ile bizzat meşgul oldum. Kemikleri sardık. Güçlükle nefes alabiliyordu. Buna rağmen cepheye gitmekte ısrar etti. Mani olmaya çalıştık. Katiyen dinlemedi.<br />
<br />
Bir taraftan inliyor, bir taraftan da cepheyi idare ediyordu. Bu esnada büyük bir yağmur başlamıştı. Atatürk:<br />
"-Allah bu sefer de Konstantin'e yardım etti." diyordu. Halbuki netice Konstantin'in yüzünü güldürmedi. Mustafa Kemal üç kırık kaburgası ile tarihin istikametini değiştirmişti."(2)<br />
<br />
Kılıç Ali, anılarında Atatürk'ün attan düşmesinin "hafif bir baş dönmesi" sonucu olduğunu söylüyor. (3)<br />
<br />
Bu olaydan sonra askerler arasında Mustafa Kemal'in "Bu, Tanrı'nın bir işaretidir. Kemiğim nasıl kırıldıysa, düşmanın direnci de aynı yerde kırılacaktır." dediği söylenti olarak dolaşıyor.(4)<br />
<br />
Tedavi için 16 Ağustos'ta Ankara'ya giden Mustafa Kemal Paşa, Kılıç Ali'nin anlattığına göre aynı gün bir nikâh törenine katılıyor:<br />
<br />
"Mustafa Kemal Paşa'nın muayene için Ankara'ya geldiği gün, bir rastlantı olarak kızkardeşim Naime'nin Maraş Mebusu Mithat Bey ile nikâhı yapılacaktı. Paşa, muayeneden sonra, Rauf Bey'i de yanına alarak nikâha gelmek nezaketini göstermişti.<br />
<br />
Hatta kendisi kız kardeşimin vekili, Rauf Bey de şahidi olmuşlardı. Gazi, sevdiklerinin özel hayatıyla ilgilenmekten ayrı bir zevk alırdı. O tarihlerde eski usul nikâh kıyıldığı için mihr-i müeccel ve mihr-i muaccel olarak bir kuruştan bahsolonuyordu. Paşa:<br />
<br />
"Vekâletim hasebiyle ben bir kuruşa kız vermem!" demiş ve nikâhı on lira üzerinden kıydırmıştı."<br />
O gün çok ıstırap çekmesine rağmen, geceyi de bizimle geçirmek lütfunda bulundu. Hiç unutmam: Kendisi minderin üzerinde oturuyordu. Rahatsız olmaması ve acısının azalması için, etrafını yastıklarla doldurmuştuk. Bu şekilde gecenin geç saatine kadar bizimle kaldı..."(5)<br />
<br />
Mustafa Kemal, 17 Ağustos'ta yine Ankara'dan cepheye hareket etti.(6)<br />
<br />
Paşa'nın hasta halde cepheye hareketi hakkında Fahri Belen, Mustafa Kemal Paşa'nın Muhafız Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey'den şöyle bir anı aktarıyor:<br />
<br />
   "Muhafız Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey (General Tekçe) bu olayı bana şöyle anlattı: "Biz Paşa'nın bir süre istirahat edeceğini sanıyorduk. Birgün seferi kıyafetle yanımıza gelerek, derhal harekete hazırlanmamızı emretti. Ve dedi ki, " benim kemiklerim zedelendi, ben de düşmanın kafasını ezeceğim.""(7)   <br />
. <br />
. <br />
. <br />
Kaynakça: <br />
(1) Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Günlüğü, C.III, 2.baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, s.649 <br />
(2) "Ord. Prof. Mim Kemal, Atatürk'ü Anlatıyor", Akşam Gazetesi, 10.11.1951 <br />
(3) Hulusi Turgut, Atatürk'ün Sırdaşı Kılıç Ali'nin Anıları, 17.basım, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2015, s.150 <br />
(4) Lord Kinross, Atatürk: Bir Milletin Yeniden Doğuşu, Çev. Necdet Sander, 28.basım, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul, 2016, s.325 <br />
(5) Hulusi Turgut, age., s.151 <br />
(6) Utkan Kocatürk, Doğumundan Ölümüne Kadar Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, 3.baskı, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara, 2015, s.262 <br />
(7) Fahri Belen, Türk Kurtuluş Savaşı, Yayına Hazırlayan: Enis Şahin, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2014, s.347 <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ey ahali koşun  kemal'imiz geldi]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ey-ahali-kosun-kemal-imiz-geldi.html</link>
			<pubDate>Sat, 16 Oct 2021 14:18:52 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ey-ahali-kosun-kemal-imiz-geldi.html</guid>
			<description><![CDATA[ Mustafa Kemal Paşa, kurtuluşun ardından İzmir sokaklarını dolaşır Düşmanın ateşe verdiği köyleri gezer. Armutluya gider. Burada mola verir. Mustafa Kemal Paşa koyu bir güneş gözlüğü taktığı için tanınmaz. Orada bulunan bir ihtiyar, koynundan bir resim çıkarır, bir kaç kere önce resme, sonra Mustafa Kemal'e bakar. Mustafa Kemal gözlüğünü alnına doğru kaldırınca ihtiyar daha dikkatli bakar. Birdenbire yüzünün rengi değişir, sevinçle <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"bu sensin, bu"</span> diye haykırır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey ahali koşun, koşun bu odur, Mustafa Kemal imiz geldi"</span> der. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı herkes Mustafa Kemal'e sarılmak, onu öpmek için sıraya girer.   <br />
<br />
alıntıdır...   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Mustafa Kemal Paşa, kurtuluşun ardından İzmir sokaklarını dolaşır Düşmanın ateşe verdiği köyleri gezer. Armutluya gider. Burada mola verir. Mustafa Kemal Paşa koyu bir güneş gözlüğü taktığı için tanınmaz. Orada bulunan bir ihtiyar, koynundan bir resim çıkarır, bir kaç kere önce resme, sonra Mustafa Kemal'e bakar. Mustafa Kemal gözlüğünü alnına doğru kaldırınca ihtiyar daha dikkatli bakar. Birdenbire yüzünün rengi değişir, sevinçle <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"bu sensin, bu"</span> diye haykırır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey ahali koşun, koşun bu odur, Mustafa Kemal imiz geldi"</span> der. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı herkes Mustafa Kemal'e sarılmak, onu öpmek için sıraya girer.   <br />
<br />
alıntıdır...   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün İlkokul Anıları]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-ilkokul-anilari.html</link>
			<pubDate>Tue, 21 Sep 2021 19:02:16 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=16442">Serdar Yıldırım</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-ilkokul-anilari.html</guid>
			<description><![CDATA[ATATÜRK'ÜN İLKOKUL ANILARI:  MUSTAFA OKULA BAŞLIYOR     <br />
Mustafa okula başlayacaktı. Babası Ali Rıza Bey oğlunun laik eğitim veren Şemsi Efendi İlkokulu’na gitmesini istiyordu. Annesi Zübeyde Hanım ise, mahalle mektebine gitmesini arzu ediyordu. Bu konu etrafında fikir çatışmaları sürüp gidiyordu:<br />
Zübeyde Hanım: ’ Ne var yani Şemsi Efendi İlkokulu’nda? Ne öğrenecek orada? Hem orası uzak. Mahalle mektebi şuracıkta. Oraya gitsin istiyorum. ’ <br />
Ali Rıza Bey: ’ Hanım, okulun yakınlığı, uzaklığı önemli değil. Önemli olan, eğitimin iyi olması. Öğretmenlerin iyi eğitim vermesi. ’ <br />
Zübeyde Hanım: ’ Tamam işte. Mahalle mektebindeki hoca çok iyi eğitimciymiş. Mahalle mektebinde okuyanlar hep iyi eğitim almışlardır. Ben de mahalle mektebinden mezun oldum, orada okudum. Bilgide kimden aşağı kaldım, söyler misin bey? ’ <br />
Ali Rıza Bey: ’ Kimseden aşağı kalmadın, Zübeyde. Ben her zaman senin bilgili olmanla övünmüşümdür ama Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu’na gidecek. ’ <br />
Ali Rıza Bey yine de, Zübeyde Hanım’ın hatırını kırmamak için, oğlu Mustafa’yı birkaç günlüğüne mahalle mektebine gönderdi.<br />
Daha sonra bir bahaneyle Mustafa’yı mahalle mektebinden alarak Şemsi Efendi İlkokulu’na yazdırdı. Bu durum Mustafa’nın da hoşuna gitmişti, çünkü mahalle mektebinin dersleri O’na ağır gelmişti. Ağır gelmesi derslerin zorluğundan değil, konuların ağır yani yavaş işlemesindendi. Mustafa, hocanın birinci derste anlattığı konuyu hemen kavrıyor, ikinci derste yeni bir konuya geçmesini bekliyordu ama hoca sadece birinci derste değil, bütün bir gün aynı konuyu anlatıyordu. Bu durum Mustafa gibi yaşı küçük aklı büyük, yaşına göre, dünyada eşine ender rastlanacak üstün zekâlı bir çocuk için, sıkıcı bir durumdu. Kimse benden koşmam gereken bir durumda yürümemi beklemesin, diyordu.<br />
Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu’nda kısa zamanda tanındı ve sevildi. Hele sınıf öğretmeni Mustafa diyordu da başka bir şey demiyordu. Öğretmenler odasında devamlı olarak bu başarılı öğrencisini anlatıyor, O’nu övüyordu:  ’ Arkadaşlar, az önceki matematik dersinde sınıfa çok zor bir problem sordum. Kimse duymasın, soruyu üçüncü sınıfların ders kitabından almıştım. Sınıfta kimsenin problemi çözemeyeceğinden emindim. Problemi önce yüksek sesle okudum, daha sonra tahtaya yazdım. Öğrencilerin çoğu soruyu okumakla meşguldü. Oysa çalışkan öğrenciler defterlerine çözüm işine girişmişlerdi. Problemi doğru çözdüğünü söyleyen altı öğrenciden beşinin bulduğu sonuç yanlıştı. Sadece Mustafa doğru sonuca ulaşmıştı. Siz olsanız böyle bir öğrencinizi alnından öpmez misiniz? Gelecekte Türk Milleti bu çocuktan çok şey bekleyecektir. ’<br />
<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994<br />
<br />
<br />
---------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ALTIN SAÇLI, DENİZ GÖZLÜ ÇOCUK<br />
Mustafa, Şemsi Efendi Okulu son sınıfa giderken, bir gün sınıf öğretmeni, bugün okula bir müfettişin geleceğini, ona karşı saygılı olmalarını, soracağı sorulara doğru cevap vermelerini söyledi. Eğer bilmiyorlarsa kesinlikle parmak kaldırmamalarını ihtar etti. İlk dersten sonraki teneffüste öğrenciler arasında konuşulan tek konu müfettişin sınıfta ne gibi bir soru sorabileceğiydi. Müfettişin sorduğu bir sorunun bile bilinememesi, kötü bir intiba bırakırdı. Bu durumda Mustafa, çalışkan öğrenciler arasında ön plana çıkıyor ve arkadaşlarına müfettişin sorduğu en zor soruyu bile doğru cevaplandıracağı sözünü veriyordu. <br />
İkinci ders, ikinci teneffüs derken, üçüncü dersin ortalarına doğru kapı çalındı ve müfettiş sınıfa girdi. Müfettiş, öğretmenle bir süre konuştuktan sonra sınıfa dönerek ilk soruyu sordu: Osmanlı Devleti, Avrupa'yı fethetmek istedi ama neden başarılı olamadı?  Belki bu soru öğrenciler için, biraz ağır bir soruydu ama ağırlıkların kaldırılıp kaldırılamayacağı yani sorunun cevaplandırılıp cevaplandırılamayacağı da böyle bir soru sorulmadan bilinemezdi. Bu soru için, sınıfın en çalışkan dört öğrencisi parmak kaldırdı. Bunların arasında Mustafa da vardı. Aslında müfettiş sınıfa girip öğretmenle konuşurken, orta sıralarda oturan sarı saçlı, mavi gözlü ve o mavi gözlerinden zeka fışkıran öğrenciyi hemen fark etmişti. Müfettiş, nedense bu sarışın öğrenciye parmak kaldırmasına rağmen, söz hakkı vermemiş, parmak kaldıran başka bir öğrenciden sorduğu sorunun cevabını istemişti. O öğrenci de, müfettişin beklediği bir şablon içinde soruyu cevaplamıştı. <br />
İkinci soru, ilk sorudan çok daha zor olmalıydı. Bir devlet çıksa, diyelim ki, bu Osmanlı Devleti olsun, dünyaya hakim olsa, bu durum ebediyete kadar devam eder mi? Mustafa olaya bu paralelde dik bir çizgi çekmek ihtiyacını hissetmişti. Birbirine paralel giden iki doğru bu dik çizgiyle kesişmeliydi. Mustafa'nın parmak kaldırıp söz isteyerek soruya verdiği cevap şu oldu:  " Hayır, etmez. Bırak ebediyeti elli yıl bile devam etmez. Her ne için olursa olsun, başka milletleri boyunduruk altına almak, onları köle durumuna düşürmenin adı emperyalizmdir. Her millet kendi sınırları içinde özgür ve bağımsız yaşamalıdır. Yaşasın özgürlük, yaşasın bağımsızlık!.."<br />
Mustafa'nın büyük bir coşku içinde söylediği bu sözler üzerine müfettiş, bir süre öğretmenle konuştuktan sonra, Mustafa'nın yanına giderek, O'nu alnından öptü:  " Yaşa Mustafa! Türk Milleti, senin gibi son derece bilgili, kültürlü ve düşüncesini korkmadan söyleyebilen, çağdaş yeni nesil gençlere emanet edilecektir. Sen Türk Milli Eğitimi'nin gururusun. "<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN İLKOKUL ANISI: PİYADECİLİK OYUNU<br />
Günlerden bir gün komşumuz Binbaşı Kadri Bey’in oğlu Ahmet izinli gelmişti. Temiz üniforması, anlamlı bakışlarıyla hayranlık duyulacak bir askeri ortaokul öğrencisiydi. Bir an kendimi o üniformanın içinde hissettim.   O birkaç gün içinde komşular Ahmet’i görmeye gitti. Biz de annem Zübeyde Hanım ve kız kardeşlerim Makbule ve Naciye ile birlikte Ahmetlerin evine gittik. Ahmet askeri üniformasıyla evin salonunda, misafirlerin yanında sol eli cebinde biçimlice yürüyordu. Asalet ve saadetin ulaştığı en yüksek nokta buydu.<br />
Daha sonra bir gün Ahmet, beni ve komşu çocuklarını bir araya topladı ve şöyle dedi:’ Gelin bakalım arkadaşlar, şimdi sizlerle piyadecilik oyunu oynayacağız. Şu gördüğünüz tepeyi, Türk çocukları savunacak. Rum çocukları ise, ben başla dediğimde tepeye çıkarak onları aşağı çekmeye çalışacak. Oyunun sonunda, hangi grup tepeyi ele geçirirse o grup kazanmış sayılacak. ’<br />
Komşumuzun oğlu Ahmet’in başla demesiyle Rum çocukları ileri atıldılar ve tepeye tırmanmaya başladılar. Takımlar beşer kişiydiler ve ilk tepeye tırmanan Rum çocuğu bir arkadaşımı kolundan tutup aşağı çekti. Rum çocukları çok hırslıydı ve paçasından yakalanan bir arkadaşım daha aşağı çekildi. Aşağı çekilen iki arkadaşımın yukarı çıkma şansı yüzde bir bile değildi. Şimdi tepeyi savunan üç Türk çocuğu kalmıştık. Beş Rum çocuğu tepenin üstüne çıktı ve etrafımızı sardı. Yeniliyorduk.<br />
Bir Türk çocuğu, beş Rum çocuğuna bedeldir, dedim. Onlar bana değil, ben onlara saldırdım. Tepeyi Rum çocuklarına bırakmamaya kararlıydım. Benim kazanma isteğimi gören arkadaşlar da ileri atıldılar. Sonunda tepenin üstünde iki Türk çocuğuyla yalnız kalmıştım. Rum çocuklar, yenilgiyi kabul etmişler ve üstleri toz toprak içinde aşağıdan bakıyorlardı. Biz kazanmıştık.<br />
Mustafa daha sonra gizlice sınava girdi ve Selanik Askeri Rüşdiye’sine kaydını yaptırdı. Mustafa özellikle sınavın yetenek bölümündeki piyadecilik oyununda demir gibi bileği, çelik gibi yüreğiyle komutanların dikkatini çekti.<br />
Kuvvet, kudret, hareket, kabiliyet hepsi Mustafa’da vardı. Gelmedi, dedi komutanlar, bu askeri rüşdiyeye böyle bir öğrenci daha gelmedi. Gelemez, dedi bir başka komutan, dünya durdukça hiçbir askeri rüşdiyeye böylesine bir öğrenci gelemez.<br />
<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: ARKADAŞIM HALİT <br />
Babam Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yaptığı için, Selanik dışında çalışıyormuş. O zamanlar anneme Üftade adında siyahi bir kadını yardımcı olarak tutmuş. Daha sonra ben dünyaya gelmişim. İki ay sonra Üftade'nin bir yeğeni doğmuş. Adını Halit koymuşlar. Yaşımız gelince bizi Mahalle Mektebi'ne yazdırdılar ama ben bir süre sonra oradan ayrılıp Şemsi Efendi Okulu'na geçiş yaptım. ( O zamanın ilkokulu ) Halit ise, Mahalle Mektebi'ne devam etti.<br />
Böylece aradan birkaç yıl geçti. Bir gün Halit yanıma gelerek, efendi ve köle kelimelerinin anlamını sordu. Ben, insanların köle olarak kullanılamayacağını ve her insanın bir başkasının değil, sadece kendisinin efendisi olabileceğini söyledim. <br />
Bunun üzerine Halit, sen gel bunları arkadaşlara anlat. Tenim siyah olduğu için, kendilerinin efendi, benim ise, köle olduğumu söylüyorlar, dedi.<br />
Hangi arkadaşların Halit, sınıf arkadaşların mı? diye sordum.<br />
Evet, sınıf arkadaşlarım, dedi. <br />
Bak Halit, dedim, yarın bizim öğretmen izinli, okula gitmeyeceğim. Sınıfınıza gelir arkadaşlarınla konuşurum. Olur mu?<br />
Halit, olur, dedi.<br />
Ertesi gün Mahalle Mektebi'ne gittiğimde Halit'in ikinci dersten sonra ortadan kaybolduğunu öğrendim. Çok aradık Halit'i bulamadık. Ancak akşamüstü eve geldi. Anlattığına göre, köle olmasını ve her dediklerini yapmasını isteyen arkadaşlarından kurtulmak için, mektepten kaçmış ve Selanik dışına çıkmış. Daha sonra benim dediklerimi hatırlamış ve kendisinin efendisi olduğu için, geri gelmiş. <br />
Halit'e arkadaşlarıyla konuştuğumu ve efendi, köle gibisinden iki kelimeyi bir daha kullanmayacakları sözünü aldığımı söyledim.   Halit bir daha Mahalle Mektebi'ne gitmedi. Annesi onu Şemsi Efendi'nin laik okuluna yazdırdı. Halit bizim sınıfa geldi. Fikirler ve düşünceler hür, kelepçe yok. Herkes kendi fikrinin efendisi, köle yok. <br />
Aradan günler geçtikçe Halit bir açıldı. Durgun, düşünceli Halit gitti, neşeli, hareketli Halit geldi. Derslerine çok çalıştı. Mahalle Mektebi'ne giderken sınıfın en tembeli Halit, Şemsi Efendi Okulu'nda sınıfın çalışkanları arasına girmeyi başardı. <br />
<br />
<br />
Benim Adım Atatürk - Puslu Yayıncılık - Sayfa 17-18 <br />
<br />
<br />
----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: ELBİSE KAVGASI<br />
Çocukluğumda yaşadığım anılardan biri de Makbule ile Naciye arasındaki elbise kavgasıdır. Komşu kızın üstünde yeni elbiseyi gören Makbule ile Naciye, anneme, biz de yeni elbise isteriz, dediler. <br />
Annem:  " Tabi olur, benim güzel çocuklarım. Ölçünüzü alır, size yeni birer elbise dikerim. Şunun şurasında bayrama ne kaldı? Bayram günü de yeni elbiselerinizle gezersiniz. " <br />
Birkaç günde elbiseler hazırdı. Makbule ile Naciye yeni elbiseleriyle kıvanarak gezdiler. Bir hafta sonra kız kardeşlerim eski elbiselerine dönüş yaptılar. Annem de yeni elbiseleri yıkayıp, ütüledi ve elbise dolabına astı. <br />
Aradan zaman geçti ve arefe gününden bir gün önce evde bir gürültüdür koptu. Naciye bayramlık elbisesini giymek istemiş, üstüne olmamış, dar gelmiş ve bir yaş büyük ablası Makbule'nin elbisesini giymiş. Bunun gören Makbule Naciye'den elbisesini çıkarmasını isteyip sesini yükseltmiş. <br />
Araya giren annem Naciye'ye neden ablasının elbisesini giydiğini sordu. Bunun üzerine Naciye:  " Ama anne, benim elbisem üstüme olmadı, çok dar geldi. Bir de ablamın elbisesini deneyeyim dedim. Tam geldi. Bayramda ben bunu giyeyim ha, ne dersin? "  Annem daha sonra elbiseyi Makbule'ye giydirmeye çalıştı ama dar geldi. <br />
Annem:  " Tabi dar gelir. Siz büyüme çağındasınız. İki ay önce diktiğim elbisenin şimdi dar geleceğini düşünemedim. O zaman bayramda Naciye bu elbiseyi giyer, ben Makbule'ye iki gün içinde yeni elbise dikerim. " <br />
Annem aynen öyle yaptı. İki günde elbiseyi dikti ve Makbule bayramda bu elbiseyi giydi. Beni sorarsanız annemden rica etmiştim ve beni kırmadı. Bana bayramlık alınmadı. Babamın yokluğunda zaten kıt kanaat geçiniyorduk. Annemi zor durumda bırakmak istemedim. <br />
<br />
<br />
Öğretmenim Atatürk - Bilgi Yayınevi - Sayfa: 21-22<br />
Bir Öğretmenin Kaleminden ATATÜRK-Doğan Egmont - Sayfa: 16-17<br />
<br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
                          <br />
BALIKLARI SUYA ATTIM<br />
Bir gün Makbule ile Naciye'yi yanıma alarak çiftliğin yakınındaki gölette balık tutmaya gittim. Ben oltayla balık yakaladıkça Naciye ağladı, yalvardı, balıkları suya atmamı istedi. Naciye ağlamasın diye, balıkları suya attım ve erkenden çiftliğe döndük. Zaten hastaydı, hastalığının ilerlemesinden korkuyordum. Çiftlikte elimdeki kovanın boş olduğunu gören dayım bana şöyle dedi:<br />
" Vay Mustafa , bakıyorum göletteki bütün balıkları yakalamışsın. Bu kadar balık bize çok, yarısını köye verelim. Hani balıklar, oltana yakalanmak için, atılırlardı. Hani avladığın balıkları şanslı sayardın. Giderken bir kova daha istiyordun. Sen önce bu kovayı doldur da sonra ikinci kovayı iste. "<br />
Dayım konuşmasına devam edecekti fakat Makbule araya girdi:<br />
" Mustafa abim, yakaladığı balıkları suya atmasaydı iki kova dolardı. "<br />
Bunun üzerine dayım: " Nee, abin yakaladığı balıkları suya mı attı? Ama neden? " diye sordu.<br />
Makbule bu soruya şöyle cevap verdi: " Çünkü Naciye balıklara acıdı ve her balık yakalandıktan sonra ağladı. "<br />
Naciye: " Ben ağladım diye abim bir dolu balığı suya attı. " dedi.<br />
Dayım: " Affet beni Mustafa.. Durup dururken haksız yere sana laf söyledim. Senin boşa konuşmayacağını anlamalıydım. Yarın ikimiz gideriz balık tutmaya. Yanımıza dört kova alırız. " dedi.<br />
Dayım konuşmasını bitirince bir an Naciye ile göz göze geldik. Kardeşim yalvaran bakışlarla bana bakıyordu. <br />
Ertesi gün sabah kahvaltısından sonra dayım çiftlikte beni çok aradı. Bulamazdı tabi ki çünkü samanlığa saklanmıştım. Dayım, Mustafa, Mustafa, neredesin? diye bağırdıkça yanımdaki Makbule ile Naciye kıkır kıkır güldüler.<br />
<br />
<br />
Benim Adım Atatürk -  Puslu Yayıncılık - Sayfa: 21-23<br />
Bir Öğretmenin Kaleminden ATATÜRK-Doğan Egmont - Sayfa: 21-22<br />
<br />
<br />
-------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KARANLIKTAN KORKMAM<br />
On beş yaşlarındaydım. Manastır Askeri İdadisi'ne gidiyordum. (O zamanın lisesi) Yaz tatilinde dayımın çiftliğine gitmiştik. Komşunun oğlu Enver'le çok iyi arkadaştık. Ara sıra birlikte gezerdik. Bir gün Enver, bizim bağa gidip üzüm yiyelim, dedi. Ben de olur dedim. Annelerimizden izin alıp yola çıktık. Sağda solda fazla eğlendiğimiz için, karanlığa kaldık. <br />
Enver: "İstersen dönelim. Sen şehir çocuğu olduğun için, karanlıktan korkarsın. Böyle durumlara alışık değilsin" dedi.<br />
Ben karanlıktan korkmadığımı söyledim. Yola devam edelim dedim. Tarla kenarı, patika yol, ağaçlık alan derken, karanlık iyice çöktü. Yanımdaki Enver'i zor seçer oldum. Bir saat önce dağların kartalıyım diyen Enver, gel Mustafa dönelim, az kalmıştı ya, yarın gündüz geliriz, demeye başladı. Neyse ki sonunda bağa vardık ve birer salkım üzüm kopardık. Üzüm yiyerek çiftliğe döndük. <br />
<br />
<br />
Öğretmenim Atatürk - Bilgi Yayınevi - Sayfa: 47<br />
Dahilerin Efendisi - Kitapita Yayıncılık - Sayfa: 16 - Mayıs 2021<br />
<br />
<br />
İLK ANDA CANIM SIKILMIŞTI              <br />
Bakla tarlasında yalnız başıma bekçilik yaptığım günlerden birinde öğle vakti kulübenin önündeki çardak altında uyuya kalmışım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, annemin sesine uyandım.<br />
Annem: ’ Dayısı şuna bak, Mustafa uyuya kalmış. Makbule dün pınardan soğuk su içince hastalandı ya, Mustafa bütün gece başında bekledi. Ondan uykusunu alamadı. Neyse ki Makbule’ye ballı ıhlamur içirdim de iyileşti ’ dedi.<br />
Dayım: ’ Bırak canım uyusun. Benim en sevdiğim şeydir burada uyumak. Bu öğle sıcağında karga falan uğramaz. Bir yatsam iki saatten önce top atsan uyanmam ’ dedi.<br />
Bu konuşmaları duyunca ayağa fırladım. Uykuda yakalandım diye ilk anda canım sıkılmıştı ama Makbule’nin iyileştiğini duyunca rahatladım.<br />
<br />
<br />
Bir Öğretmenin Kaleminden ATATÜRK - Doğan Egmont - Sayfa: 18<br />
<br />
<br />
NACİYE KAYBOLDU<br />
Dayımın bakla tarlasına Makbule ile giderdik. Bir gün Naciye de bizimle gelmek istedi. İlk defa benden bir şey istediği için olmaz diyemedim. Annemden izin çıkınca o gün üç kardeş tarlaya gittik. Naciye eline bir sopa aldı ve kargaların ardından koşturdu durdu. Bir ara Makbule ile uzun süren bir konuşmamız oldu.<br />
Tarlanın ortasındaki kulübenin önüne oturduk ve yemeğe başlayacaktık ki, Naciye’nin yanımızda olmadığını fark ettik. Sağa baktık, sola baktık, Naciye neredesin diye bağırdık, Naciye yok. Neden sonra Naciye çıkageldi. Meğer karga peşinde koşarken çok yorulan Naciye kulübeye girmiş ve döşeğe yatıp uyumuş. Naciye’nin ortaya çıkmasıyla birlikte rahatladık ve yemeklerimizi yedik.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
BAHÇEDEKİ KUYU<br />
Ben yedi yaşındayken, babamı kısa süren bir hastalığın ardından kaybettik. O tarihlerde kadınlar bir işte çalışamadıkları için maddi sıkıntı içine düşmüştük. Onun için evimizin yanında bulunan küçük bir eve taşındık. Ertesi gün yeni evin bahçesine teftişe çıktım. Otların arasından yürüdüm. Sağda solda dut, erik, armut ağaçları vardı. Armut ağacının ilerisinde bir kuyu olduğunu gördüm. Kuyunun yanına sokulduğumda hayretler içerisinde kaldım. Yer seviyesinde olan kuyunun üstü açıktı. Annemi durumdan haberdar ettim. Annem komşumuz Ali Usta'yı çağırdı. Ali Usta kuyunun üstüne tahtadan bir kapak yaptı. Kilidi taktı. Anahtarı anneme verdi. Böylece kötü bir olay yaşanmadan kuyunun üstü kapatılmış oldu.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
BENİ KOMUTAN SEÇERLERDİ<br />
Yeni evimiz küçüktü ama bahçesi büyüktü. Bu bahçede komşu çocuklarıyla askercilik oynardık. Askercilik oynarken, beni komutan seçerlerdi. Ben de karşımda hazır ola geçmiş arkadaşlara çeşitli görevler verirdim. Onlar da, emredersin komutanım deyip koşarak uzaklaşırlardı. Üç beş dakika sonra geri gelerek görevi tamamladıklarını söylerlerdi. Daha sonra onları sıraya sokar, uygun adım yürütürdüm. <br />
Bir gün bize tahtadan tüfekler hazırlayan marangoz Celal Amca oyunumuzu seyretmiş ve anneme:  " Zübeyde Hanım, Mustafa'yı askeri okula göndermelisiniz. Kendisi iyi bir komutan adayıdır. " demiş. <br />
<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: ARKADAŞIM  YUSUF  KEMAL<br />
Langaza'daki dayımın çiftliğinde her gün bir başka olayla karşılaşır ve değişik arkadaşlarla tanışırdım. Yarıcıların çocukları çiftliğe gelirdi. Onlara karpuz dilimleyip, ikram ederdim. Aralarında orta yere çıkıp güreşenler olurdu. Bu güreşlerde ben pek çok defa hakemlik yaptım. Bir defasında güreşen bir çocuğun babası yanıma sokuldu ve şu benim oğlanı galip getir, al bu parayı harca, dedi. Ben, kusura bakma dayı, senin paran bende geçmez, deyince adam yanımdan uzaklaştı.<br />
Sonraki günlerde çiftliğe Yusuf Kemal adında bir çocuk geldi. Ben yaşta, ben boyda ve sarışındı. Yusuf Kemal'le arkadaşlığı bir ilerlettik. Bir defasında hiç unutmam bir güreşi idare ederken, düdüğü ona vermiş ve hakemlik yapmasını istemiştim. Pek güzel hakemlik yapmış ve güreşi iyi sonlandırmıştı. <br />
Bir konuşmamızda, senin adın Yusuf ama Kemal'i var. Benim adım Mustafa, Kemal'i niye yok, demiştim. Bunun üzerine Yusuf Kemal, üzüldüğün şeye bak. Sana Mustafa Kemal diyelim, olsun bitsin, demişti. Sonra aradan aylar geçti. Selanik Askeri Rüşdiyesi'nde ( Ortaokul ) okurken,  bir arkadaşa Yusuf Kemal'den bahsetmiş ve Yusuf'un üç veya dört defa bana Mustafa Kemal diye hitap ettiğini nakletmiştim. Bu durum matematik öğretmenimiz Yüzbaşı Mustafa Efendi'nin kulağına gitmiş. Matematiğe büyük ilgim nedeniyle, matematik öğretmenimiz, ’Oğlum, senin de adın Mustafa benim de. Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı, bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun’ diyerek bana Kemal adını verdi. &#12288;<br />
   <br />
-----------------------------------------------------------------<br />
                                                      <br />
SELANİK ŞAMPİYONU<br />
Mustafa, Şemsi Efendi Okulu 4. sınıfa giderken beden eğitimi dersinde öğretmeni sınıfa koşu yarışması yaptırdı. Okul etrafında iki tur atılacak ve birinci olan okul çapında yapılacak koşuda sınıfını temsil edecekti. İlk turu önde geçen Mustafa ikinci turun ortalarında bitiş çizgisine doğru güçlü adımlarla koşarken, biraz ileride uçamayan bir yavru kuşun peşinden koşan siyah, kocaman bir kediyi fark etti.   Mustafa yön değiştirip hızla koşarak yavru kuşu kedinin pençesinden kurtardı. Yavru kuşu severek ve yürüyerek yarışı en sonda tamamlamasına karşın, olayı öğrenen öğretmeninden yavru kuşu kurtardığı için aferin alan Mustafa, yarışı birinci bitiren arkadaşının: ’ Hayır, ben birinci değilim. Yarışın birincisi Mustafa’dır. O benden daha hızlı, sınıfımızı benden daha iyi temsil eder ’ demesi üzerine öğretmeni tarafından birinci gelmiş sayıldı. On beş gün sonra yapılan koşuda okul şampiyonu olan Mustafa, derslerindeki başarıyı koşuda da gösterecek ve Selanik Şampiyonu olarak bir kupa alacaktı.<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
DÜNYA ASKERİ LİSELER ŞAMPİYONU<br />
Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Okulu 4. sınıfa giderken koşuda Selanik Şampiyonu olmuştu. Selanik Askeri Rüştiyesi ve Manastır Askeri İdadisi'ne giderken koşuyu bırakmadı. Arkadaşlarıyla her gün antrenman yapardı. Özellikle Manastır Askeri İdadisi'nde ( şimdiki askeri lise) 1 mil ( 1.609 metre ) koşusunda okulun yıldızıydı. Yarış başlar başlamaz öne geçer ve yarışı önde götürürdü. 1 mil koşusunda geçildiği görülmemişti. Askeri liseler arasındaki koşu yarışında Mustafa Kemal ülke şampiyonu olmuştu. Aynı yıl Manastır'da düzenlenen dünya askeri liseler şampiyonasında 1 milde birinci olarak dünya şampiyonu olmuş ve altın madalya kazanmıştı.<br />
<br />
<br />
----------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANILARI - KUYU<br />
Langaza'da dayımın çiftliğinde kalırken komşu çiftliğin yakınından geçerdim. Bir gün çiftlikten sesler geldi. Koştum. Kuyunun başında üç çocuk kız kardeşlerinin kuyuya düştüğünü söylüyor ve yardım istiyorlardı. Oralarda kalın bir ip  buldum. İpi ağaca bağlayıp kuyuya indim. Tahminen altı yaşlarında bir kız beline kadar su içinde duruyordu. İpi kızın beline bağladım ve ağabeylerine yukarı çekmesi için, seslendim. Ağabeyleri kızı yukarı çektiler. Daha sonra ipi aşağı sarkıttılar. İpi belime bağladım, ellerimle tuttum  ve beni çekiniz,  diye bağırdım. Çeken olmayınca ipten tırmanarak kendi çabamla yukarı çıktım. Kimseler yoktu. Demek ki  kardeşlerini kurtarınca ağabeyleri beni kurtarmaya lüzum görmemişti.<br />
<br />
<br />
ALMAN KOMŞUMUZ<br />
Arabanın icat edildiği yıllardı. Selanik'te zengin bir Alman komşumuz vardı. O komşumuz bir araba almıştı. Yollarda arabayla giderken, görenler şaşırmıştı. Bu araba atsız, öküzsüz nasıl gidiyor diye. Komşumuz bir akşam evine dönerken, farları yakmış. Araba gürültülü çalıştığı için, canavar geliyor diyerek  insanlar kaçışmış. Hatırladığım kadarıyla bir gün aşırı hız yaptığı için, polis ceza kesmiş. Komşumuz o sıra 20 km. hızla gidiyormuş. <br />
<br />
<br />
AKREP OLAYI                   <br />
Makbule dört- beş yaşlarındaydı. Bir gün çiftliğin duvarında akrep görmüş ve çok korkmuş. Mustafa abi, koş, duvarda aprek var, diye bağırıyordu. Ben koşarak Makbule'nin yanına vardım. Parmağıyla işaret ettiği yerde bir akrep duruyordu. Yerden  taş alarak akrebi ezdim. Makbule'nin elinden tutarak annemin yanına götürdüm. Annem, ne olduğunu sordu. Ben de olanları anlattım. Annem çok korktuğu için, Makbule'ye su içirdi. Daha sonra yatağına yatan Makbule derin bir uykuya daldı. <br />
<br />
<br />
KOYUN SÜRÜSÜ<br />
Kız kardeşim Naciye çok konuşkandı ve hatırı sayılır derecede önemli olaylardan bahsederdi. Bir gün öyle bir hikaye anlatmıştı ve ben hayretler içinde kalmıştım. Çobanın biri, dağda koyun otlatıyormuş. Koyunlar  çokmuş, sürüde en azından beş yüz koyun varmış ve bir ucu ilerideki uçurumun kenarına kadar varıyormuş. Derken, bir koyun uçurumdan aşağı atlamış. Bunu gören diğer koyunlar  uçurumdan aşağı  atlamaya başlamış. Bereket  çoban durumu fark etmiş ve sürünün yarısını kurtarmış. Bıraksa koyunların hepsi uçurumdan atlayacakmış. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
YARALI GÜVERCİN<br />
Bir gün evimizin bahçesinde kanadı kırık, yaralı bir güvercin buldum. Eve götürdüm. Anneme ve kardeşlerime gösterdim. Güvercini veterinere götürdük. Kanadını sardı, iyileşir, dedi. Üç gün güzelce besledim. Dördüncü günün sabahında kafeste cansız yatarken buldum. Çok üzüldüm. Gözyaşları içinde güvercini bahçenin bir köşesine gömdüm. Seni hiç unutmayacağım, güvercin, dedim. Aradan yıllar geçti ama ben o güvercini unutmadım. <br />
<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATATÜRK'ÜN İLKOKUL ANILARI:  MUSTAFA OKULA BAŞLIYOR     <br />
Mustafa okula başlayacaktı. Babası Ali Rıza Bey oğlunun laik eğitim veren Şemsi Efendi İlkokulu’na gitmesini istiyordu. Annesi Zübeyde Hanım ise, mahalle mektebine gitmesini arzu ediyordu. Bu konu etrafında fikir çatışmaları sürüp gidiyordu:<br />
Zübeyde Hanım: ’ Ne var yani Şemsi Efendi İlkokulu’nda? Ne öğrenecek orada? Hem orası uzak. Mahalle mektebi şuracıkta. Oraya gitsin istiyorum. ’ <br />
Ali Rıza Bey: ’ Hanım, okulun yakınlığı, uzaklığı önemli değil. Önemli olan, eğitimin iyi olması. Öğretmenlerin iyi eğitim vermesi. ’ <br />
Zübeyde Hanım: ’ Tamam işte. Mahalle mektebindeki hoca çok iyi eğitimciymiş. Mahalle mektebinde okuyanlar hep iyi eğitim almışlardır. Ben de mahalle mektebinden mezun oldum, orada okudum. Bilgide kimden aşağı kaldım, söyler misin bey? ’ <br />
Ali Rıza Bey: ’ Kimseden aşağı kalmadın, Zübeyde. Ben her zaman senin bilgili olmanla övünmüşümdür ama Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu’na gidecek. ’ <br />
Ali Rıza Bey yine de, Zübeyde Hanım’ın hatırını kırmamak için, oğlu Mustafa’yı birkaç günlüğüne mahalle mektebine gönderdi.<br />
Daha sonra bir bahaneyle Mustafa’yı mahalle mektebinden alarak Şemsi Efendi İlkokulu’na yazdırdı. Bu durum Mustafa’nın da hoşuna gitmişti, çünkü mahalle mektebinin dersleri O’na ağır gelmişti. Ağır gelmesi derslerin zorluğundan değil, konuların ağır yani yavaş işlemesindendi. Mustafa, hocanın birinci derste anlattığı konuyu hemen kavrıyor, ikinci derste yeni bir konuya geçmesini bekliyordu ama hoca sadece birinci derste değil, bütün bir gün aynı konuyu anlatıyordu. Bu durum Mustafa gibi yaşı küçük aklı büyük, yaşına göre, dünyada eşine ender rastlanacak üstün zekâlı bir çocuk için, sıkıcı bir durumdu. Kimse benden koşmam gereken bir durumda yürümemi beklemesin, diyordu.<br />
Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu’nda kısa zamanda tanındı ve sevildi. Hele sınıf öğretmeni Mustafa diyordu da başka bir şey demiyordu. Öğretmenler odasında devamlı olarak bu başarılı öğrencisini anlatıyor, O’nu övüyordu:  ’ Arkadaşlar, az önceki matematik dersinde sınıfa çok zor bir problem sordum. Kimse duymasın, soruyu üçüncü sınıfların ders kitabından almıştım. Sınıfta kimsenin problemi çözemeyeceğinden emindim. Problemi önce yüksek sesle okudum, daha sonra tahtaya yazdım. Öğrencilerin çoğu soruyu okumakla meşguldü. Oysa çalışkan öğrenciler defterlerine çözüm işine girişmişlerdi. Problemi doğru çözdüğünü söyleyen altı öğrenciden beşinin bulduğu sonuç yanlıştı. Sadece Mustafa doğru sonuca ulaşmıştı. Siz olsanız böyle bir öğrencinizi alnından öpmez misiniz? Gelecekte Türk Milleti bu çocuktan çok şey bekleyecektir. ’<br />
<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994<br />
<br />
<br />
---------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ALTIN SAÇLI, DENİZ GÖZLÜ ÇOCUK<br />
Mustafa, Şemsi Efendi Okulu son sınıfa giderken, bir gün sınıf öğretmeni, bugün okula bir müfettişin geleceğini, ona karşı saygılı olmalarını, soracağı sorulara doğru cevap vermelerini söyledi. Eğer bilmiyorlarsa kesinlikle parmak kaldırmamalarını ihtar etti. İlk dersten sonraki teneffüste öğrenciler arasında konuşulan tek konu müfettişin sınıfta ne gibi bir soru sorabileceğiydi. Müfettişin sorduğu bir sorunun bile bilinememesi, kötü bir intiba bırakırdı. Bu durumda Mustafa, çalışkan öğrenciler arasında ön plana çıkıyor ve arkadaşlarına müfettişin sorduğu en zor soruyu bile doğru cevaplandıracağı sözünü veriyordu. <br />
İkinci ders, ikinci teneffüs derken, üçüncü dersin ortalarına doğru kapı çalındı ve müfettiş sınıfa girdi. Müfettiş, öğretmenle bir süre konuştuktan sonra sınıfa dönerek ilk soruyu sordu: Osmanlı Devleti, Avrupa'yı fethetmek istedi ama neden başarılı olamadı?  Belki bu soru öğrenciler için, biraz ağır bir soruydu ama ağırlıkların kaldırılıp kaldırılamayacağı yani sorunun cevaplandırılıp cevaplandırılamayacağı da böyle bir soru sorulmadan bilinemezdi. Bu soru için, sınıfın en çalışkan dört öğrencisi parmak kaldırdı. Bunların arasında Mustafa da vardı. Aslında müfettiş sınıfa girip öğretmenle konuşurken, orta sıralarda oturan sarı saçlı, mavi gözlü ve o mavi gözlerinden zeka fışkıran öğrenciyi hemen fark etmişti. Müfettiş, nedense bu sarışın öğrenciye parmak kaldırmasına rağmen, söz hakkı vermemiş, parmak kaldıran başka bir öğrenciden sorduğu sorunun cevabını istemişti. O öğrenci de, müfettişin beklediği bir şablon içinde soruyu cevaplamıştı. <br />
İkinci soru, ilk sorudan çok daha zor olmalıydı. Bir devlet çıksa, diyelim ki, bu Osmanlı Devleti olsun, dünyaya hakim olsa, bu durum ebediyete kadar devam eder mi? Mustafa olaya bu paralelde dik bir çizgi çekmek ihtiyacını hissetmişti. Birbirine paralel giden iki doğru bu dik çizgiyle kesişmeliydi. Mustafa'nın parmak kaldırıp söz isteyerek soruya verdiği cevap şu oldu:  " Hayır, etmez. Bırak ebediyeti elli yıl bile devam etmez. Her ne için olursa olsun, başka milletleri boyunduruk altına almak, onları köle durumuna düşürmenin adı emperyalizmdir. Her millet kendi sınırları içinde özgür ve bağımsız yaşamalıdır. Yaşasın özgürlük, yaşasın bağımsızlık!.."<br />
Mustafa'nın büyük bir coşku içinde söylediği bu sözler üzerine müfettiş, bir süre öğretmenle konuştuktan sonra, Mustafa'nın yanına giderek, O'nu alnından öptü:  " Yaşa Mustafa! Türk Milleti, senin gibi son derece bilgili, kültürlü ve düşüncesini korkmadan söyleyebilen, çağdaş yeni nesil gençlere emanet edilecektir. Sen Türk Milli Eğitimi'nin gururusun. "<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN İLKOKUL ANISI: PİYADECİLİK OYUNU<br />
Günlerden bir gün komşumuz Binbaşı Kadri Bey’in oğlu Ahmet izinli gelmişti. Temiz üniforması, anlamlı bakışlarıyla hayranlık duyulacak bir askeri ortaokul öğrencisiydi. Bir an kendimi o üniformanın içinde hissettim.   O birkaç gün içinde komşular Ahmet’i görmeye gitti. Biz de annem Zübeyde Hanım ve kız kardeşlerim Makbule ve Naciye ile birlikte Ahmetlerin evine gittik. Ahmet askeri üniformasıyla evin salonunda, misafirlerin yanında sol eli cebinde biçimlice yürüyordu. Asalet ve saadetin ulaştığı en yüksek nokta buydu.<br />
Daha sonra bir gün Ahmet, beni ve komşu çocuklarını bir araya topladı ve şöyle dedi:’ Gelin bakalım arkadaşlar, şimdi sizlerle piyadecilik oyunu oynayacağız. Şu gördüğünüz tepeyi, Türk çocukları savunacak. Rum çocukları ise, ben başla dediğimde tepeye çıkarak onları aşağı çekmeye çalışacak. Oyunun sonunda, hangi grup tepeyi ele geçirirse o grup kazanmış sayılacak. ’<br />
Komşumuzun oğlu Ahmet’in başla demesiyle Rum çocukları ileri atıldılar ve tepeye tırmanmaya başladılar. Takımlar beşer kişiydiler ve ilk tepeye tırmanan Rum çocuğu bir arkadaşımı kolundan tutup aşağı çekti. Rum çocukları çok hırslıydı ve paçasından yakalanan bir arkadaşım daha aşağı çekildi. Aşağı çekilen iki arkadaşımın yukarı çıkma şansı yüzde bir bile değildi. Şimdi tepeyi savunan üç Türk çocuğu kalmıştık. Beş Rum çocuğu tepenin üstüne çıktı ve etrafımızı sardı. Yeniliyorduk.<br />
Bir Türk çocuğu, beş Rum çocuğuna bedeldir, dedim. Onlar bana değil, ben onlara saldırdım. Tepeyi Rum çocuklarına bırakmamaya kararlıydım. Benim kazanma isteğimi gören arkadaşlar da ileri atıldılar. Sonunda tepenin üstünde iki Türk çocuğuyla yalnız kalmıştım. Rum çocuklar, yenilgiyi kabul etmişler ve üstleri toz toprak içinde aşağıdan bakıyorlardı. Biz kazanmıştık.<br />
Mustafa daha sonra gizlice sınava girdi ve Selanik Askeri Rüşdiye’sine kaydını yaptırdı. Mustafa özellikle sınavın yetenek bölümündeki piyadecilik oyununda demir gibi bileği, çelik gibi yüreğiyle komutanların dikkatini çekti.<br />
Kuvvet, kudret, hareket, kabiliyet hepsi Mustafa’da vardı. Gelmedi, dedi komutanlar, bu askeri rüşdiyeye böyle bir öğrenci daha gelmedi. Gelemez, dedi bir başka komutan, dünya durdukça hiçbir askeri rüşdiyeye böylesine bir öğrenci gelemez.<br />
<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: ARKADAŞIM HALİT <br />
Babam Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yaptığı için, Selanik dışında çalışıyormuş. O zamanlar anneme Üftade adında siyahi bir kadını yardımcı olarak tutmuş. Daha sonra ben dünyaya gelmişim. İki ay sonra Üftade'nin bir yeğeni doğmuş. Adını Halit koymuşlar. Yaşımız gelince bizi Mahalle Mektebi'ne yazdırdılar ama ben bir süre sonra oradan ayrılıp Şemsi Efendi Okulu'na geçiş yaptım. ( O zamanın ilkokulu ) Halit ise, Mahalle Mektebi'ne devam etti.<br />
Böylece aradan birkaç yıl geçti. Bir gün Halit yanıma gelerek, efendi ve köle kelimelerinin anlamını sordu. Ben, insanların köle olarak kullanılamayacağını ve her insanın bir başkasının değil, sadece kendisinin efendisi olabileceğini söyledim. <br />
Bunun üzerine Halit, sen gel bunları arkadaşlara anlat. Tenim siyah olduğu için, kendilerinin efendi, benim ise, köle olduğumu söylüyorlar, dedi.<br />
Hangi arkadaşların Halit, sınıf arkadaşların mı? diye sordum.<br />
Evet, sınıf arkadaşlarım, dedi. <br />
Bak Halit, dedim, yarın bizim öğretmen izinli, okula gitmeyeceğim. Sınıfınıza gelir arkadaşlarınla konuşurum. Olur mu?<br />
Halit, olur, dedi.<br />
Ertesi gün Mahalle Mektebi'ne gittiğimde Halit'in ikinci dersten sonra ortadan kaybolduğunu öğrendim. Çok aradık Halit'i bulamadık. Ancak akşamüstü eve geldi. Anlattığına göre, köle olmasını ve her dediklerini yapmasını isteyen arkadaşlarından kurtulmak için, mektepten kaçmış ve Selanik dışına çıkmış. Daha sonra benim dediklerimi hatırlamış ve kendisinin efendisi olduğu için, geri gelmiş. <br />
Halit'e arkadaşlarıyla konuştuğumu ve efendi, köle gibisinden iki kelimeyi bir daha kullanmayacakları sözünü aldığımı söyledim.   Halit bir daha Mahalle Mektebi'ne gitmedi. Annesi onu Şemsi Efendi'nin laik okuluna yazdırdı. Halit bizim sınıfa geldi. Fikirler ve düşünceler hür, kelepçe yok. Herkes kendi fikrinin efendisi, köle yok. <br />
Aradan günler geçtikçe Halit bir açıldı. Durgun, düşünceli Halit gitti, neşeli, hareketli Halit geldi. Derslerine çok çalıştı. Mahalle Mektebi'ne giderken sınıfın en tembeli Halit, Şemsi Efendi Okulu'nda sınıfın çalışkanları arasına girmeyi başardı. <br />
<br />
<br />
Benim Adım Atatürk - Puslu Yayıncılık - Sayfa 17-18 <br />
<br />
<br />
----------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: ELBİSE KAVGASI<br />
Çocukluğumda yaşadığım anılardan biri de Makbule ile Naciye arasındaki elbise kavgasıdır. Komşu kızın üstünde yeni elbiseyi gören Makbule ile Naciye, anneme, biz de yeni elbise isteriz, dediler. <br />
Annem:  " Tabi olur, benim güzel çocuklarım. Ölçünüzü alır, size yeni birer elbise dikerim. Şunun şurasında bayrama ne kaldı? Bayram günü de yeni elbiselerinizle gezersiniz. " <br />
Birkaç günde elbiseler hazırdı. Makbule ile Naciye yeni elbiseleriyle kıvanarak gezdiler. Bir hafta sonra kız kardeşlerim eski elbiselerine dönüş yaptılar. Annem de yeni elbiseleri yıkayıp, ütüledi ve elbise dolabına astı. <br />
Aradan zaman geçti ve arefe gününden bir gün önce evde bir gürültüdür koptu. Naciye bayramlık elbisesini giymek istemiş, üstüne olmamış, dar gelmiş ve bir yaş büyük ablası Makbule'nin elbisesini giymiş. Bunun gören Makbule Naciye'den elbisesini çıkarmasını isteyip sesini yükseltmiş. <br />
Araya giren annem Naciye'ye neden ablasının elbisesini giydiğini sordu. Bunun üzerine Naciye:  " Ama anne, benim elbisem üstüme olmadı, çok dar geldi. Bir de ablamın elbisesini deneyeyim dedim. Tam geldi. Bayramda ben bunu giyeyim ha, ne dersin? "  Annem daha sonra elbiseyi Makbule'ye giydirmeye çalıştı ama dar geldi. <br />
Annem:  " Tabi dar gelir. Siz büyüme çağındasınız. İki ay önce diktiğim elbisenin şimdi dar geleceğini düşünemedim. O zaman bayramda Naciye bu elbiseyi giyer, ben Makbule'ye iki gün içinde yeni elbise dikerim. " <br />
Annem aynen öyle yaptı. İki günde elbiseyi dikti ve Makbule bayramda bu elbiseyi giydi. Beni sorarsanız annemden rica etmiştim ve beni kırmadı. Bana bayramlık alınmadı. Babamın yokluğunda zaten kıt kanaat geçiniyorduk. Annemi zor durumda bırakmak istemedim. <br />
<br />
<br />
Öğretmenim Atatürk - Bilgi Yayınevi - Sayfa: 21-22<br />
Bir Öğretmenin Kaleminden ATATÜRK-Doğan Egmont - Sayfa: 16-17<br />
<br />
<br />
------------------------------------------------------------<br />
                          <br />
BALIKLARI SUYA ATTIM<br />
Bir gün Makbule ile Naciye'yi yanıma alarak çiftliğin yakınındaki gölette balık tutmaya gittim. Ben oltayla balık yakaladıkça Naciye ağladı, yalvardı, balıkları suya atmamı istedi. Naciye ağlamasın diye, balıkları suya attım ve erkenden çiftliğe döndük. Zaten hastaydı, hastalığının ilerlemesinden korkuyordum. Çiftlikte elimdeki kovanın boş olduğunu gören dayım bana şöyle dedi:<br />
" Vay Mustafa , bakıyorum göletteki bütün balıkları yakalamışsın. Bu kadar balık bize çok, yarısını köye verelim. Hani balıklar, oltana yakalanmak için, atılırlardı. Hani avladığın balıkları şanslı sayardın. Giderken bir kova daha istiyordun. Sen önce bu kovayı doldur da sonra ikinci kovayı iste. "<br />
Dayım konuşmasına devam edecekti fakat Makbule araya girdi:<br />
" Mustafa abim, yakaladığı balıkları suya atmasaydı iki kova dolardı. "<br />
Bunun üzerine dayım: " Nee, abin yakaladığı balıkları suya mı attı? Ama neden? " diye sordu.<br />
Makbule bu soruya şöyle cevap verdi: " Çünkü Naciye balıklara acıdı ve her balık yakalandıktan sonra ağladı. "<br />
Naciye: " Ben ağladım diye abim bir dolu balığı suya attı. " dedi.<br />
Dayım: " Affet beni Mustafa.. Durup dururken haksız yere sana laf söyledim. Senin boşa konuşmayacağını anlamalıydım. Yarın ikimiz gideriz balık tutmaya. Yanımıza dört kova alırız. " dedi.<br />
Dayım konuşmasını bitirince bir an Naciye ile göz göze geldik. Kardeşim yalvaran bakışlarla bana bakıyordu. <br />
Ertesi gün sabah kahvaltısından sonra dayım çiftlikte beni çok aradı. Bulamazdı tabi ki çünkü samanlığa saklanmıştım. Dayım, Mustafa, Mustafa, neredesin? diye bağırdıkça yanımdaki Makbule ile Naciye kıkır kıkır güldüler.<br />
<br />
<br />
Benim Adım Atatürk -  Puslu Yayıncılık - Sayfa: 21-23<br />
Bir Öğretmenin Kaleminden ATATÜRK-Doğan Egmont - Sayfa: 21-22<br />
<br />
<br />
-------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
KARANLIKTAN KORKMAM<br />
On beş yaşlarındaydım. Manastır Askeri İdadisi'ne gidiyordum. (O zamanın lisesi) Yaz tatilinde dayımın çiftliğine gitmiştik. Komşunun oğlu Enver'le çok iyi arkadaştık. Ara sıra birlikte gezerdik. Bir gün Enver, bizim bağa gidip üzüm yiyelim, dedi. Ben de olur dedim. Annelerimizden izin alıp yola çıktık. Sağda solda fazla eğlendiğimiz için, karanlığa kaldık. <br />
Enver: "İstersen dönelim. Sen şehir çocuğu olduğun için, karanlıktan korkarsın. Böyle durumlara alışık değilsin" dedi.<br />
Ben karanlıktan korkmadığımı söyledim. Yola devam edelim dedim. Tarla kenarı, patika yol, ağaçlık alan derken, karanlık iyice çöktü. Yanımdaki Enver'i zor seçer oldum. Bir saat önce dağların kartalıyım diyen Enver, gel Mustafa dönelim, az kalmıştı ya, yarın gündüz geliriz, demeye başladı. Neyse ki sonunda bağa vardık ve birer salkım üzüm kopardık. Üzüm yiyerek çiftliğe döndük. <br />
<br />
<br />
Öğretmenim Atatürk - Bilgi Yayınevi - Sayfa: 47<br />
Dahilerin Efendisi - Kitapita Yayıncılık - Sayfa: 16 - Mayıs 2021<br />
<br />
<br />
İLK ANDA CANIM SIKILMIŞTI              <br />
Bakla tarlasında yalnız başıma bekçilik yaptığım günlerden birinde öğle vakti kulübenin önündeki çardak altında uyuya kalmışım. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum, annemin sesine uyandım.<br />
Annem: ’ Dayısı şuna bak, Mustafa uyuya kalmış. Makbule dün pınardan soğuk su içince hastalandı ya, Mustafa bütün gece başında bekledi. Ondan uykusunu alamadı. Neyse ki Makbule’ye ballı ıhlamur içirdim de iyileşti ’ dedi.<br />
Dayım: ’ Bırak canım uyusun. Benim en sevdiğim şeydir burada uyumak. Bu öğle sıcağında karga falan uğramaz. Bir yatsam iki saatten önce top atsan uyanmam ’ dedi.<br />
Bu konuşmaları duyunca ayağa fırladım. Uykuda yakalandım diye ilk anda canım sıkılmıştı ama Makbule’nin iyileştiğini duyunca rahatladım.<br />
<br />
<br />
Bir Öğretmenin Kaleminden ATATÜRK - Doğan Egmont - Sayfa: 18<br />
<br />
<br />
NACİYE KAYBOLDU<br />
Dayımın bakla tarlasına Makbule ile giderdik. Bir gün Naciye de bizimle gelmek istedi. İlk defa benden bir şey istediği için olmaz diyemedim. Annemden izin çıkınca o gün üç kardeş tarlaya gittik. Naciye eline bir sopa aldı ve kargaların ardından koşturdu durdu. Bir ara Makbule ile uzun süren bir konuşmamız oldu.<br />
Tarlanın ortasındaki kulübenin önüne oturduk ve yemeğe başlayacaktık ki, Naciye’nin yanımızda olmadığını fark ettik. Sağa baktık, sola baktık, Naciye neredesin diye bağırdık, Naciye yok. Neden sonra Naciye çıkageldi. Meğer karga peşinde koşarken çok yorulan Naciye kulübeye girmiş ve döşeğe yatıp uyumuş. Naciye’nin ortaya çıkmasıyla birlikte rahatladık ve yemeklerimizi yedik.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
BAHÇEDEKİ KUYU<br />
Ben yedi yaşındayken, babamı kısa süren bir hastalığın ardından kaybettik. O tarihlerde kadınlar bir işte çalışamadıkları için maddi sıkıntı içine düşmüştük. Onun için evimizin yanında bulunan küçük bir eve taşındık. Ertesi gün yeni evin bahçesine teftişe çıktım. Otların arasından yürüdüm. Sağda solda dut, erik, armut ağaçları vardı. Armut ağacının ilerisinde bir kuyu olduğunu gördüm. Kuyunun yanına sokulduğumda hayretler içerisinde kaldım. Yer seviyesinde olan kuyunun üstü açıktı. Annemi durumdan haberdar ettim. Annem komşumuz Ali Usta'yı çağırdı. Ali Usta kuyunun üstüne tahtadan bir kapak yaptı. Kilidi taktı. Anahtarı anneme verdi. Böylece kötü bir olay yaşanmadan kuyunun üstü kapatılmış oldu.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
BENİ KOMUTAN SEÇERLERDİ<br />
Yeni evimiz küçüktü ama bahçesi büyüktü. Bu bahçede komşu çocuklarıyla askercilik oynardık. Askercilik oynarken, beni komutan seçerlerdi. Ben de karşımda hazır ola geçmiş arkadaşlara çeşitli görevler verirdim. Onlar da, emredersin komutanım deyip koşarak uzaklaşırlardı. Üç beş dakika sonra geri gelerek görevi tamamladıklarını söylerlerdi. Daha sonra onları sıraya sokar, uygun adım yürütürdüm. <br />
Bir gün bize tahtadan tüfekler hazırlayan marangoz Celal Amca oyunumuzu seyretmiş ve anneme:  " Zübeyde Hanım, Mustafa'yı askeri okula göndermelisiniz. Kendisi iyi bir komutan adayıdır. " demiş. <br />
<br />
<br />
-----------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANISI: ARKADAŞIM  YUSUF  KEMAL<br />
Langaza'daki dayımın çiftliğinde her gün bir başka olayla karşılaşır ve değişik arkadaşlarla tanışırdım. Yarıcıların çocukları çiftliğe gelirdi. Onlara karpuz dilimleyip, ikram ederdim. Aralarında orta yere çıkıp güreşenler olurdu. Bu güreşlerde ben pek çok defa hakemlik yaptım. Bir defasında güreşen bir çocuğun babası yanıma sokuldu ve şu benim oğlanı galip getir, al bu parayı harca, dedi. Ben, kusura bakma dayı, senin paran bende geçmez, deyince adam yanımdan uzaklaştı.<br />
Sonraki günlerde çiftliğe Yusuf Kemal adında bir çocuk geldi. Ben yaşta, ben boyda ve sarışındı. Yusuf Kemal'le arkadaşlığı bir ilerlettik. Bir defasında hiç unutmam bir güreşi idare ederken, düdüğü ona vermiş ve hakemlik yapmasını istemiştim. Pek güzel hakemlik yapmış ve güreşi iyi sonlandırmıştı. <br />
Bir konuşmamızda, senin adın Yusuf ama Kemal'i var. Benim adım Mustafa, Kemal'i niye yok, demiştim. Bunun üzerine Yusuf Kemal, üzüldüğün şeye bak. Sana Mustafa Kemal diyelim, olsun bitsin, demişti. Sonra aradan aylar geçti. Selanik Askeri Rüşdiyesi'nde ( Ortaokul ) okurken,  bir arkadaşa Yusuf Kemal'den bahsetmiş ve Yusuf'un üç veya dört defa bana Mustafa Kemal diye hitap ettiğini nakletmiştim. Bu durum matematik öğretmenimiz Yüzbaşı Mustafa Efendi'nin kulağına gitmiş. Matematiğe büyük ilgim nedeniyle, matematik öğretmenimiz, ’Oğlum, senin de adın Mustafa benim de. Bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı, bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun’ diyerek bana Kemal adını verdi. &#12288;<br />
   <br />
-----------------------------------------------------------------<br />
                                                      <br />
SELANİK ŞAMPİYONU<br />
Mustafa, Şemsi Efendi Okulu 4. sınıfa giderken beden eğitimi dersinde öğretmeni sınıfa koşu yarışması yaptırdı. Okul etrafında iki tur atılacak ve birinci olan okul çapında yapılacak koşuda sınıfını temsil edecekti. İlk turu önde geçen Mustafa ikinci turun ortalarında bitiş çizgisine doğru güçlü adımlarla koşarken, biraz ileride uçamayan bir yavru kuşun peşinden koşan siyah, kocaman bir kediyi fark etti.   Mustafa yön değiştirip hızla koşarak yavru kuşu kedinin pençesinden kurtardı. Yavru kuşu severek ve yürüyerek yarışı en sonda tamamlamasına karşın, olayı öğrenen öğretmeninden yavru kuşu kurtardığı için aferin alan Mustafa, yarışı birinci bitiren arkadaşının: ’ Hayır, ben birinci değilim. Yarışın birincisi Mustafa’dır. O benden daha hızlı, sınıfımızı benden daha iyi temsil eder ’ demesi üzerine öğretmeni tarafından birinci gelmiş sayıldı. On beş gün sonra yapılan koşuda okul şampiyonu olan Mustafa, derslerindeki başarıyı koşuda da gösterecek ve Selanik Şampiyonu olarak bir kupa alacaktı.<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
DÜNYA ASKERİ LİSELER ŞAMPİYONU<br />
Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Okulu 4. sınıfa giderken koşuda Selanik Şampiyonu olmuştu. Selanik Askeri Rüştiyesi ve Manastır Askeri İdadisi'ne giderken koşuyu bırakmadı. Arkadaşlarıyla her gün antrenman yapardı. Özellikle Manastır Askeri İdadisi'nde ( şimdiki askeri lise) 1 mil ( 1.609 metre ) koşusunda okulun yıldızıydı. Yarış başlar başlamaz öne geçer ve yarışı önde götürürdü. 1 mil koşusunda geçildiği görülmemişti. Askeri liseler arasındaki koşu yarışında Mustafa Kemal ülke şampiyonu olmuştu. Aynı yıl Manastır'da düzenlenen dünya askeri liseler şampiyonasında 1 milde birinci olarak dünya şampiyonu olmuş ve altın madalya kazanmıştı.<br />
<br />
<br />
----------------------------------------------------------------<br />
<br />
<br />
ATATÜRK'ÜN ÇOCUKLUK ANILARI - KUYU<br />
Langaza'da dayımın çiftliğinde kalırken komşu çiftliğin yakınından geçerdim. Bir gün çiftlikten sesler geldi. Koştum. Kuyunun başında üç çocuk kız kardeşlerinin kuyuya düştüğünü söylüyor ve yardım istiyorlardı. Oralarda kalın bir ip  buldum. İpi ağaca bağlayıp kuyuya indim. Tahminen altı yaşlarında bir kız beline kadar su içinde duruyordu. İpi kızın beline bağladım ve ağabeylerine yukarı çekmesi için, seslendim. Ağabeyleri kızı yukarı çektiler. Daha sonra ipi aşağı sarkıttılar. İpi belime bağladım, ellerimle tuttum  ve beni çekiniz,  diye bağırdım. Çeken olmayınca ipten tırmanarak kendi çabamla yukarı çıktım. Kimseler yoktu. Demek ki  kardeşlerini kurtarınca ağabeyleri beni kurtarmaya lüzum görmemişti.<br />
<br />
<br />
ALMAN KOMŞUMUZ<br />
Arabanın icat edildiği yıllardı. Selanik'te zengin bir Alman komşumuz vardı. O komşumuz bir araba almıştı. Yollarda arabayla giderken, görenler şaşırmıştı. Bu araba atsız, öküzsüz nasıl gidiyor diye. Komşumuz bir akşam evine dönerken, farları yakmış. Araba gürültülü çalıştığı için, canavar geliyor diyerek  insanlar kaçışmış. Hatırladığım kadarıyla bir gün aşırı hız yaptığı için, polis ceza kesmiş. Komşumuz o sıra 20 km. hızla gidiyormuş. <br />
<br />
<br />
AKREP OLAYI                   <br />
Makbule dört- beş yaşlarındaydı. Bir gün çiftliğin duvarında akrep görmüş ve çok korkmuş. Mustafa abi, koş, duvarda aprek var, diye bağırıyordu. Ben koşarak Makbule'nin yanına vardım. Parmağıyla işaret ettiği yerde bir akrep duruyordu. Yerden  taş alarak akrebi ezdim. Makbule'nin elinden tutarak annemin yanına götürdüm. Annem, ne olduğunu sordu. Ben de olanları anlattım. Annem çok korktuğu için, Makbule'ye su içirdi. Daha sonra yatağına yatan Makbule derin bir uykuya daldı. <br />
<br />
<br />
KOYUN SÜRÜSÜ<br />
Kız kardeşim Naciye çok konuşkandı ve hatırı sayılır derecede önemli olaylardan bahsederdi. Bir gün öyle bir hikaye anlatmıştı ve ben hayretler içinde kalmıştım. Çobanın biri, dağda koyun otlatıyormuş. Koyunlar  çokmuş, sürüde en azından beş yüz koyun varmış ve bir ucu ilerideki uçurumun kenarına kadar varıyormuş. Derken, bir koyun uçurumdan aşağı atlamış. Bunu gören diğer koyunlar  uçurumdan aşağı  atlamaya başlamış. Bereket  çoban durumu fark etmiş ve sürünün yarısını kurtarmış. Bıraksa koyunların hepsi uçurumdan atlayacakmış. <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
YARALI GÜVERCİN<br />
Bir gün evimizin bahçesinde kanadı kırık, yaralı bir güvercin buldum. Eve götürdüm. Anneme ve kardeşlerime gösterdim. Güvercini veterinere götürdük. Kanadını sardı, iyileşir, dedi. Üç gün güzelce besledim. Dördüncü günün sabahında kafeste cansız yatarken buldum. Çok üzüldüm. Gözyaşları içinde güvercini bahçenin bir köşesine gömdüm. Seni hiç unutmayacağım, güvercin, dedim. Aradan yıllar geçti ama ben o güvercini unutmadım. <br />
<br />
<br />
Atatürk'ün Çocukluğu - Ezgi Yayınları - Yayın Yılı: Aralık 1994]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk İlk Türk Filmini Nasıl Gördü]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-ilk-turk-filmini-nasil-gordu.html</link>
			<pubDate>Sun, 22 Aug 2021 23:39:18 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-ilk-turk-filmini-nasil-gordu.html</guid>
			<description><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk İlk Türk Filmini Nasıl Gördü’<br />
<br />
</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cemal Granda anlatıyor:</span><br />
<br />
O zamanlar şimdiki gibi yüzlerce değil, yılda ancak birkaç tane Türk filmi çevrilir ve bunlar haftalarca sinemaların afişlerinde kalırdı. İzinli bir günümde sinemaya gitmiştim. Türk filmciliğinin yeni yeni gelişmeye başladığı günlerdi. Muhsin Ertuğrul’un ’İstanbul Sokaklarında’ filmi oynuyordu. Akşam dönüşte merdivenlerde Atatürk’le karşılaştım: <br />
<br />
-’Nereye gittin?’ diye sordu. <br />
<br />
Sinemaya gittiğimi söyledim. <br />
<br />
-’Güzel miydi?’ dedi. <br />
<br />
-Fevkalâde, diye karşılık verdim. <br />
<br />
Atatürk emir verdi. Hazırlık yapıldı ve o gece İstanbul Sokakları filmine gitti. Saat yirmi üç sıralarında döndüğü zaman: <br />
<br />
-’Çelebi Efendi, iyi vakit geçirdik,’ dedi. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk,</span> Lâtife Hanım’la evli olduğu yıllarda İzmir’de ’Ateşten Gömlek’ filmini görmüş ve başrolünde oynayan Bedia Muvahhit’i çok beğenerek sahneye çıkması için öğütte bulunmuştu. Fakat ondan sonra askeri filmler ve manevra filmlerinin dışında film görmemişti. Cumhurbaşkanı olduktan sonra Ankara’da ilk gördüğü film İstanbul Sokakları oluyordu. Üstelik bu filmi benim tavsiyemle görmüş ve çok hoşuna gitmişti. İsteseydi o filmi Köşke getirtir, oturduğu yerden seyredebilirdi.<br />
<br />
Ama <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk,</span> bir halk çocuğuydu. Halkın içinde yaşamaktan hoşlanıyor, halkın gittiği yerlere gitmek için vesileler arıyordu. Sinemaya gidişi de sadece bir vesileden başka bir şey değildi. Sinemada halkla beraber film görmek, halkın beğenisini ölçmek O’nun daha çok hoşuna gitmişti.<br />
<br />
Atatürk, kendi hayatını bir film halinde tespit etmek için Münir Hayri Egeli’ye bir senaryo imzalamıştı.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ’Ben Bir İnkılap Çocuğuyum’</span> adını verdiği bu senaryonun büyük bölümünü kendisi dikte etmiş, iki kez de kendi el yazısıyla üzerinde düzeltmeler yapmıştı. Bu iş bittiği zaman şöyle demişti: <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-’Sinema, gelecekteki Dünyanın bir dönüm noktasıdır. Şimdi bize basit bir eğlence gibi gelen radyo ve sinema, bir çeyrek yüzyıla kalmadan yeryüzünün çehresini değiştirecektir. Japonya’daki kadın, Amerika’nın göbeğindeki siyah adam, Eskimo’nun dediğini anlayacaktır. Tek ve birleşmiş bir Dünyayı hazırlamak bakımından sinema ve radyonun keşfi yanında tarihte devirler açan matbaa barut ve Amerika’nın keşfi gibi olaylar birer oyuncak yerinde kalacaktır.’</span><br />
<br />
Ben Bir İnkılap Çocuğuyum filmi çekilemedi. Ne Atatürk’ün sağlığında, ne de ölümünden sonra. 1947 yılında Cemal Kutay’ın yayınladığı Millet Dergisi’nin öncülük ettiği Atatürk Sevgisi filminin çekimi için yüzlerce üniversiteli genç, rol almak üzere başvurduğu halde, o zamanki C.H.P. iktidarı Atatürk’ü küçük düşüreceğiz gerekçesiyle filmin çekimine izin vermemişti.<br />
<br />
Atatürk Kanunu çıktıktan sonra Atatürk’le ilgili film çekimi işlemi de durdu. Sadece Kurtuluş Savaşı’yla ilgili film çeviren yönetmenler, bazı bölümlerde Atatürk’ü sembol olarak gösterdiler. Yabancı film yapımcıların Atatürk’ün yaşamına ilişkin film çevirme konusundaki girişmeleri de devrin hükümetleri tarafından önlendiği için sadece Atatürk’le ilgili film çevrilmesi bugüne değin gerçekleşemedi. <br />
<br />
   Kaynak: Atatürk’ün Uşağı İdim, Cemal Granda, Hürriyet Yayınlar, 1973, sf:140,141,143   <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk İlk Türk Filmini Nasıl Gördü’<br />
<br />
</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cemal Granda anlatıyor:</span><br />
<br />
O zamanlar şimdiki gibi yüzlerce değil, yılda ancak birkaç tane Türk filmi çevrilir ve bunlar haftalarca sinemaların afişlerinde kalırdı. İzinli bir günümde sinemaya gitmiştim. Türk filmciliğinin yeni yeni gelişmeye başladığı günlerdi. Muhsin Ertuğrul’un ’İstanbul Sokaklarında’ filmi oynuyordu. Akşam dönüşte merdivenlerde Atatürk’le karşılaştım: <br />
<br />
-’Nereye gittin?’ diye sordu. <br />
<br />
Sinemaya gittiğimi söyledim. <br />
<br />
-’Güzel miydi?’ dedi. <br />
<br />
-Fevkalâde, diye karşılık verdim. <br />
<br />
Atatürk emir verdi. Hazırlık yapıldı ve o gece İstanbul Sokakları filmine gitti. Saat yirmi üç sıralarında döndüğü zaman: <br />
<br />
-’Çelebi Efendi, iyi vakit geçirdik,’ dedi. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk,</span> Lâtife Hanım’la evli olduğu yıllarda İzmir’de ’Ateşten Gömlek’ filmini görmüş ve başrolünde oynayan Bedia Muvahhit’i çok beğenerek sahneye çıkması için öğütte bulunmuştu. Fakat ondan sonra askeri filmler ve manevra filmlerinin dışında film görmemişti. Cumhurbaşkanı olduktan sonra Ankara’da ilk gördüğü film İstanbul Sokakları oluyordu. Üstelik bu filmi benim tavsiyemle görmüş ve çok hoşuna gitmişti. İsteseydi o filmi Köşke getirtir, oturduğu yerden seyredebilirdi.<br />
<br />
Ama <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk,</span> bir halk çocuğuydu. Halkın içinde yaşamaktan hoşlanıyor, halkın gittiği yerlere gitmek için vesileler arıyordu. Sinemaya gidişi de sadece bir vesileden başka bir şey değildi. Sinemada halkla beraber film görmek, halkın beğenisini ölçmek O’nun daha çok hoşuna gitmişti.<br />
<br />
Atatürk, kendi hayatını bir film halinde tespit etmek için Münir Hayri Egeli’ye bir senaryo imzalamıştı.<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ’Ben Bir İnkılap Çocuğuyum’</span> adını verdiği bu senaryonun büyük bölümünü kendisi dikte etmiş, iki kez de kendi el yazısıyla üzerinde düzeltmeler yapmıştı. Bu iş bittiği zaman şöyle demişti: <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">-’Sinema, gelecekteki Dünyanın bir dönüm noktasıdır. Şimdi bize basit bir eğlence gibi gelen radyo ve sinema, bir çeyrek yüzyıla kalmadan yeryüzünün çehresini değiştirecektir. Japonya’daki kadın, Amerika’nın göbeğindeki siyah adam, Eskimo’nun dediğini anlayacaktır. Tek ve birleşmiş bir Dünyayı hazırlamak bakımından sinema ve radyonun keşfi yanında tarihte devirler açan matbaa barut ve Amerika’nın keşfi gibi olaylar birer oyuncak yerinde kalacaktır.’</span><br />
<br />
Ben Bir İnkılap Çocuğuyum filmi çekilemedi. Ne Atatürk’ün sağlığında, ne de ölümünden sonra. 1947 yılında Cemal Kutay’ın yayınladığı Millet Dergisi’nin öncülük ettiği Atatürk Sevgisi filminin çekimi için yüzlerce üniversiteli genç, rol almak üzere başvurduğu halde, o zamanki C.H.P. iktidarı Atatürk’ü küçük düşüreceğiz gerekçesiyle filmin çekimine izin vermemişti.<br />
<br />
Atatürk Kanunu çıktıktan sonra Atatürk’le ilgili film çekimi işlemi de durdu. Sadece Kurtuluş Savaşı’yla ilgili film çeviren yönetmenler, bazı bölümlerde Atatürk’ü sembol olarak gösterdiler. Yabancı film yapımcıların Atatürk’ün yaşamına ilişkin film çevirme konusundaki girişmeleri de devrin hükümetleri tarafından önlendiği için sadece Atatürk’le ilgili film çevrilmesi bugüne değin gerçekleşemedi. <br />
<br />
   Kaynak: Atatürk’ün Uşağı İdim, Cemal Granda, Hürriyet Yayınlar, 1973, sf:140,141,143   <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[1 AÄUSTOS 1920 Â Mustafa Kemal'in annesine mektubundan...]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-1-a%C3%A4%C2%9Eustos-1920-%C3%A2%C2%96-mustafa-kemal-in-annesine-mektubundan.html</link>
			<pubDate>Tue, 03 Aug 2021 15:53:26 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-1-a%C3%A4%C2%9Eustos-1920-%C3%A2%C2%96-mustafa-kemal-in-annesine-mektubundan.html</guid>
			<description><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk'ün Zübeyde Hanım'a Yazdığı Mektup, 1 Ağustos 1920</span><br />
<br />
1 Ağustos 1920<br />
<br />
              Muhterem Valideciğim,<br />
<br />
İstanbul'dan ayrılışımdan beri sizlere ancak birkaç telgraftan başka bir şey yazamadım. Bu sebeple büyük merak içinde kaldığınızı tahmin ediyorum. Bilhassa, hakkımda ötekinden berikinden ve gerek gazetelerden işittiğiniz tamam olmayan haberler şüphesiz merakınızı artırmıştır. Şimdi vereceğim bilgilerle tahmin olacağınız için endişe duyacak hiçbir şey yoktur.<br />
<br />
              <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Biliyorsunuz ki</span> İstanbul'da iken yabancı devletler, devleti ve ulusu fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa hepsini hapis ve tevkifle, bir kısmını da Malta'ya sürerek herkesi sıkıntıya sokmakta pek ileri gidiyorlardı. Bana nasılsa ilişmemişlerdi. Fakat 3. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler, Hükümete benim gidiş nedenimi sordular.<br />
<br />
              <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nihayet</span> İstanbul'a çağırılmamı istediler, bunda ısrar ettiler. Hükümette beni kandırarak İstanbul'a gelmemi ve İngilizlere teslim olmamı sağlamak istedi. Bunun derhal farkına vardım. Tabiatıyla kendi ayağımla gidip esir olmam doğru değildi. Padişahımıza gerçek durumu yazdım ve gelemeyeceğimi bildirdim. Zatı şahanede önce uygun buldu. Fakat daha sonra İngilizlerin baskısı artmıştı. Sonunda O'da İstanbul'a dönmemi emretti.<br />
<br />
              Bu suretle artık resmi görevimde kalmaya imkan görmediğim gibi askerliğimi sürdürdükçe de İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına karşı duyulamayacaktı. Bir taraftan da bütün Anadolu halkı, tüm ulus, hakkımda büyük bir sevgi ve güven gösterdi, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"seni bırakmayız"</span> dediler. Gerçekte vatan ve milletimizi kurtarabilmek için tek çare, askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti tek vücut bir hale getirmekle doğacak kudret ve ulusal gücü kullanmaktan başka çare yoktu. Bende öyle yaptım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Elhamdülillah başarılı oluyorum.</span> Pek yakında elle tutulur sonucu bütün dünya görecektir. Ben bu suretle hareket edince İngilizler derhal yalvarmaya başladı. Ve beni kazanmaya çalıştı. Ve bütün suçu bizim hükümete attılar. Gerçekten hükümette benimle uğraşmak istedi. Fakat gücü buna yetmedi ve yetemez.<br />
<br />
              Daha bir zaman bu şekilde Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Yakında Millet Meclisi toplanacak ve meşru bir hükümet iktidara gelecektir. Bende ihtimal o zaman İstanbul'a geleceğim.<br />
<br />
              Sıhhat ve afiyetteyim, katiyen hiç merak etmeyiniz.<br />
<br />
              Salih Bey (Salih Fansa) Fuat Beyden alacağını aldı mı? Bunu bilgi almak bakımından soruyorum. Yoksa her ne olursa olsun, elhamdülillah hiç önemi yoktur. Siz müsterih olunuz ve bir sıkıntınız olursa derhal bana bildiriniz.<br />
<br />
              <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu mektubu getirecek olan</span> "...." size benim hakkımda istediğiniz kadar bilgi verecektir. Kendisiyle bana bazı elbiselerimi gönderiniz.<br />
<br />
              Hemşiremin sıhhati nasıldır. Eve herhangi bir taraftan saldırıda bulunuldu mu? Hala orada mısınız? Çocuklar ne yapıyor, büyüdüler mi?<br />
<br />
              Salih (Fansa) Beyle Madam Salih Bey inşallah sıhhat ve afiyettedirler. Ben kendilerini daima yad ediyorum. Madamın benim hakkımda bir rüyası vardı. Galiba o çıkacaktır. İnşallah yakında sevinç içinde görüşeceğiz.<br />
<br />
              <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ben,</span> birkaç güne kadar bir kongre için Sivas'a gideceğim. Tekrar Erzurum'a döneceğim. Tekrar ediyorum: Her işittiğinize önem vermeyiniz. Pekala bilirsiniz ki ben, yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.<br />
<br />
              Saygı ile ellerinizden, hemşiremin gözlerinden öperim.<br />
<br />
              Salih'e (Bozok): Gözlerinden öperim; bana İstanbul havadisi vermene intizar ederim.<br />
<br />
                                                                                                                   Mustafa Kemal<br />
<br />
   Kaynak: Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, Kırmızı Beyaz Yayınevi, Eylül 2004. ISBN: 975-8538-16-0, sayfa:253-255   <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk'ün Zübeyde Hanım'a Yazdığı Mektup, 1 Ağustos 1920</span><br />
<br />
1 Ağustos 1920<br />
<br />
              Muhterem Valideciğim,<br />
<br />
İstanbul'dan ayrılışımdan beri sizlere ancak birkaç telgraftan başka bir şey yazamadım. Bu sebeple büyük merak içinde kaldığınızı tahmin ediyorum. Bilhassa, hakkımda ötekinden berikinden ve gerek gazetelerden işittiğiniz tamam olmayan haberler şüphesiz merakınızı artırmıştır. Şimdi vereceğim bilgilerle tahmin olacağınız için endişe duyacak hiçbir şey yoktur.<br />
<br />
              <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Biliyorsunuz ki</span> İstanbul'da iken yabancı devletler, devleti ve ulusu fevkalade sıkıştırmakta ve millete hizmet edebilecek ne kadar adamımız varsa hepsini hapis ve tevkifle, bir kısmını da Malta'ya sürerek herkesi sıkıntıya sokmakta pek ileri gidiyorlardı. Bana nasılsa ilişmemişlerdi. Fakat 3. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a ayak basar basmaz İngilizler benden şüphelendiler, Hükümete benim gidiş nedenimi sordular.<br />
<br />
              <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nihayet</span> İstanbul'a çağırılmamı istediler, bunda ısrar ettiler. Hükümette beni kandırarak İstanbul'a gelmemi ve İngilizlere teslim olmamı sağlamak istedi. Bunun derhal farkına vardım. Tabiatıyla kendi ayağımla gidip esir olmam doğru değildi. Padişahımıza gerçek durumu yazdım ve gelemeyeceğimi bildirdim. Zatı şahanede önce uygun buldu. Fakat daha sonra İngilizlerin baskısı artmıştı. Sonunda O'da İstanbul'a dönmemi emretti.<br />
<br />
              Bu suretle artık resmi görevimde kalmaya imkan görmediğim gibi askerliğimi sürdürdükçe de İngilizlerin ve hükümetin hakkımdaki ısrarına karşı duyulamayacaktı. Bir taraftan da bütün Anadolu halkı, tüm ulus, hakkımda büyük bir sevgi ve güven gösterdi, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"seni bırakmayız"</span> dediler. Gerçekte vatan ve milletimizi kurtarabilmek için tek çare, askerliği bırakıp serbest olarak milletin başına geçmek ve milleti tek vücut bir hale getirmekle doğacak kudret ve ulusal gücü kullanmaktan başka çare yoktu. Bende öyle yaptım.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Elhamdülillah başarılı oluyorum.</span> Pek yakında elle tutulur sonucu bütün dünya görecektir. Ben bu suretle hareket edince İngilizler derhal yalvarmaya başladı. Ve beni kazanmaya çalıştı. Ve bütün suçu bizim hükümete attılar. Gerçekten hükümette benimle uğraşmak istedi. Fakat gücü buna yetmedi ve yetemez.<br />
<br />
              Daha bir zaman bu şekilde Anadolu içinde çalışmakla her şey hallolacaktır. Yakında Millet Meclisi toplanacak ve meşru bir hükümet iktidara gelecektir. Bende ihtimal o zaman İstanbul'a geleceğim.<br />
<br />
              Sıhhat ve afiyetteyim, katiyen hiç merak etmeyiniz.<br />
<br />
              Salih Bey (Salih Fansa) Fuat Beyden alacağını aldı mı? Bunu bilgi almak bakımından soruyorum. Yoksa her ne olursa olsun, elhamdülillah hiç önemi yoktur. Siz müsterih olunuz ve bir sıkıntınız olursa derhal bana bildiriniz.<br />
<br />
              <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu mektubu getirecek olan</span> "...." size benim hakkımda istediğiniz kadar bilgi verecektir. Kendisiyle bana bazı elbiselerimi gönderiniz.<br />
<br />
              Hemşiremin sıhhati nasıldır. Eve herhangi bir taraftan saldırıda bulunuldu mu? Hala orada mısınız? Çocuklar ne yapıyor, büyüdüler mi?<br />
<br />
              Salih (Fansa) Beyle Madam Salih Bey inşallah sıhhat ve afiyettedirler. Ben kendilerini daima yad ediyorum. Madamın benim hakkımda bir rüyası vardı. Galiba o çıkacaktır. İnşallah yakında sevinç içinde görüşeceğiz.<br />
<br />
              <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ben,</span> birkaç güne kadar bir kongre için Sivas'a gideceğim. Tekrar Erzurum'a döneceğim. Tekrar ediyorum: Her işittiğinize önem vermeyiniz. Pekala bilirsiniz ki ben, yaptığımı bilirim. Netice görmeseydim başlamazdım.<br />
<br />
              Saygı ile ellerinizden, hemşiremin gözlerinden öperim.<br />
<br />
              Salih'e (Bozok): Gözlerinden öperim; bana İstanbul havadisi vermene intizar ederim.<br />
<br />
                                                                                                                   Mustafa Kemal<br />
<br />
   Kaynak: Sadi Borak, Atatürk'ün Özel Mektupları, Kırmızı Beyaz Yayınevi, Eylül 2004. ISBN: 975-8538-16-0, sayfa:253-255   <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Vatan Elden Giderse...]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-vatan-elden-giderse--54619.html</link>
			<pubDate>Sun, 13 Jun 2021 14:34:06 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-vatan-elden-giderse--54619.html</guid>
			<description><![CDATA[[FONT=&amp;amp(...    ) Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçtikten ve Erzurum Kongresi’ni yaptıktan sonra Sivas’a dönmüş, orada ikinci kongreyi açmıştı.     <br />
   <br />
Bu sırada lise binasında yatıyor; çalışıyor, toplantılar yapıyordu.<br />
En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek hâlde değildi; bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol lâmbasının cılız ışığında çalışıyordu. <br />
Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk’ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı.<br />
<br />
Atatürk’ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu, fedakâr bir Türk genci yapıyordu.<br />
<br />
Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor; oğluna: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Etme, eyleme; evine dön; bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar her şeyi göze almışlar; sen aileni düşün."</span> diyordu.<br />
<br />
Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Sık sık sana gelen kimdir?"<br />
</span><br />
"Babam!.."<br />
"Ne istiyor?.." Delikanlı her şeyi anlattı.<br />
<br />
O zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; elini omzuna koydu ve dedi ki:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. <br />
Mademki razıolmuyor, git!</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Git; fakat babana söyle, vatan elden giderse evlâdın ne önemi kalır?"</span><br />
<br />
   Niyazi Ahmet Banoğlu; Nükte ve Fıkralarla Atatürk, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 1981   <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[[FONT=&amp;amp(...    ) Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu’ya geçtikten ve Erzurum Kongresi’ni yaptıktan sonra Sivas’a dönmüş, orada ikinci kongreyi açmıştı.     <br />
   <br />
Bu sırada lise binasında yatıyor; çalışıyor, toplantılar yapıyordu.<br />
En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek hâlde değildi; bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol lâmbasının cılız ışığında çalışıyordu. <br />
Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk’ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı.<br />
<br />
Atatürk’ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu, fedakâr bir Türk genci yapıyordu.<br />
<br />
Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor; oğluna: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Etme, eyleme; evine dön; bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlar her şeyi göze almışlar; sen aileni düşün."</span> diyordu.<br />
<br />
Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Sık sık sana gelen kimdir?"<br />
</span><br />
"Babam!.."<br />
"Ne istiyor?.." Delikanlı her şeyi anlattı.<br />
<br />
O zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; elini omzuna koydu ve dedi ki:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. <br />
Mademki razıolmuyor, git!</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Git; fakat babana söyle, vatan elden giderse evlâdın ne önemi kalır?"</span><br />
<br />
   Niyazi Ahmet Banoğlu; Nükte ve Fıkralarla Atatürk, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 1981   <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk anılarından...]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-anilarindan--54601.html</link>
			<pubDate>Thu, 03 Jun 2021 23:54:50 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-anilarindan--54601.html</guid>
			<description><![CDATA[ Atatürk’ün hastalığı sezilmişti. Doktorlar Mersin gibi ılık bir yerde dinlenmesini önermişlerdi. Atatürk Mersin’de bir süre kaldıktan sonra Ankara’ya dönerken 24 Mayıs 1938 günü Adana’ya uğradı.    <br />
 Vali Tevfik Hadi Baysal:    <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Paşam, dedi. Vagonunuza binmeden evvel Seyhan kenarında biraz dinlenmez misiniz?</span>    <br />
 Atatürk, Ankara’ya dönmek üzere istasyonda bekleyen trenine dönerken yapılan bu teklifi kabul etti. Seyhan Nehri kenarındaki parkın bir köşesinde serinlemek üzere tertibat alındı. Atatürk’ün doktoru ünlü Profesör Neşet Ömer’in önerisi üzerine kendisine yalnız portakal suyu ikram edildi.    <br />
  <br />
 Yudum yudum içtiği portakal suyunun ardından doktoru Neşet Ömer’e dönerek:    <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Ne dersin doktor, bunun üzerine bir kahve içebilir miyim? </span>dedi    <br />
 Doktor soruya şu cevabı verdi:    <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Çok kaynamış olmak şartıyla!</span>    <br />
  <br />
 Biz zaten hazırlıklıydık oraya kahve fincanları ve kahve getirmiştik. Oracıkta kahvesi pişirildi. Kendisine takdim görevini ben üstlendim. Atatürk’ün Çukurova’da içtiği son kahve buydu. O fincanı -hâlâ telvesi ile- bir anı olarak saklıyorum.’    <br />
 (Taha Toros'un ’Atatürk’ün Adana Seyahatleri’ adlı kitabından)    <br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Atatürk’ün hastalığı sezilmişti. Doktorlar Mersin gibi ılık bir yerde dinlenmesini önermişlerdi. Atatürk Mersin’de bir süre kaldıktan sonra Ankara’ya dönerken 24 Mayıs 1938 günü Adana’ya uğradı.    <br />
 Vali Tevfik Hadi Baysal:    <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Paşam, dedi. Vagonunuza binmeden evvel Seyhan kenarında biraz dinlenmez misiniz?</span>    <br />
 Atatürk, Ankara’ya dönmek üzere istasyonda bekleyen trenine dönerken yapılan bu teklifi kabul etti. Seyhan Nehri kenarındaki parkın bir köşesinde serinlemek üzere tertibat alındı. Atatürk’ün doktoru ünlü Profesör Neşet Ömer’in önerisi üzerine kendisine yalnız portakal suyu ikram edildi.    <br />
  <br />
 Yudum yudum içtiği portakal suyunun ardından doktoru Neşet Ömer’e dönerek:    <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Ne dersin doktor, bunun üzerine bir kahve içebilir miyim? </span>dedi    <br />
 Doktor soruya şu cevabı verdi:    <br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">- Çok kaynamış olmak şartıyla!</span>    <br />
  <br />
 Biz zaten hazırlıklıydık oraya kahve fincanları ve kahve getirmiştik. Oracıkta kahvesi pişirildi. Kendisine takdim görevini ben üstlendim. Atatürk’ün Çukurova’da içtiği son kahve buydu. O fincanı -hâlâ telvesi ile- bir anı olarak saklıyorum.’    <br />
 (Taha Toros'un ’Atatürk’ün Adana Seyahatleri’ adlı kitabından)    <br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Savarona Yatı]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-savarona-yati.html</link>
			<pubDate>Thu, 03 Jun 2021 23:50:04 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-savarona-yati.html</guid>
			<description><![CDATA[ 'Gemiyi baştan başa gezen Atatürk’e gemi hakkında tüm bilgiler, yetkililerce tek tek anlatıldı. Sorularına cevaplar verildi. Atamız çok mutluydu, tabii onun mutluluğu bizi de, hepimizi de çok mutlu etmişti, ama o bir ara şöyle bir durdu ve de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’çocuğun oyuncağını bekler gibi bu gemiyi beklemiştim. İşte geldi, bindim. Şimdi mezarım mı olacak bu tekne benim?’ </span>dedi. Hepimiz taş gibi kesilmiştik, hemen lafı çevirdi ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Yahu be tekneyi çok sevdim, çok’ </span>diye tamamladı. <br />
<br />
(Atatürk’ün Yanı Başında, Nuri Ulusu, Derleyen Mustafa Kemal Ulusu, Doğan Kitap, 4. Baskı 2008)   <br />
<br />
  <br />
<br />
  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ 'Gemiyi baştan başa gezen Atatürk’e gemi hakkında tüm bilgiler, yetkililerce tek tek anlatıldı. Sorularına cevaplar verildi. Atamız çok mutluydu, tabii onun mutluluğu bizi de, hepimizi de çok mutlu etmişti, ama o bir ara şöyle bir durdu ve de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’çocuğun oyuncağını bekler gibi bu gemiyi beklemiştim. İşte geldi, bindim. Şimdi mezarım mı olacak bu tekne benim?’ </span>dedi. Hepimiz taş gibi kesilmiştik, hemen lafı çevirdi ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">’Yahu be tekneyi çok sevdim, çok’ </span>diye tamamladı. <br />
<br />
(Atatürk’ün Yanı Başında, Nuri Ulusu, Derleyen Mustafa Kemal Ulusu, Doğan Kitap, 4. Baskı 2008)   <br />
<br />
  <br />
<br />
  ]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>