<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Pir Zöhre Ana Forum - Felsefe]]></title>
		<link>https://www.zohreanaforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Pir Zöhre Ana Forum - https://www.zohreanaforum.com]]></description>
		<pubDate>Mon, 04 May 2026 13:50:23 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Buddha Sözleri]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-buddha-sozleri.html</link>
			<pubDate>Mon, 22 Jan 2018 00:12:24 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-buddha-sozleri.html</guid>
			<description><![CDATA[<ul class="mycode_list"><li>Bir mumdan binlerce mum yakılır da, mumun ömrü kısalmaz.Mutluluk asla paylaşmaktan azalmaz.   <br />
</li>
<li>Öfkeye tutunmak, zehiri kendin içip ötekinin ölmesini beklemek gibidir.   <br />
</li>
<li>Sorun, zamanınız olduğunu sanmanız.   <br />
</li>
<li>Ne ettiysen o'sun.Şimdi ne edersen, o olursun.   <br />
</li>
<li>Sen kendin, tüm evrendeki herkes kadar, kendi sevgi ve şefkatini hakediyorsun.   <br />
</li>
<li>Varoluşun sırrı korkusuz olmaktır.Ne olacağınızdan korkmayın, kimseye güvenmeyin.Yalnız tüm yardımı reddettiğiniz an özgürsünüzdür.   <br />
</li>
<li>Ne alev ne yel, ne doğum ne ölüm, hiçbir şey iyiliklerinizi silemez.   <br />
</li>
<li>Öfkeye sarılmak birine atmak için kavradığınız sıcak bir kömür parçası gibidir; yanan aslında sizsinizdir.   <br />
</li>
<li>Önce kendi gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.   <br />
</li>
<li>Geçmişle yaşamayın, geleceğin hayalini kurmayın, aklınızı şu ana yoğunlaştırın.   <br />
</li>
<li>Kendine bir ışık ol, kendi hakikatının içine doğru tut. İnsanlar arasında nehri geçip karşı kıyıya ulaşan azdır. Büyük bir çoğunluk nehrin kıyısında bir aşağı bir yukarı doğru koşup durur.   <br />
</li>
<li>Ikiyüzlü ve kötü bir arkadaş, vahşi bir yaratıktan daha fazla korkulmalıdır; vahşi bir yaratık vücudunuzu yaralayabilir, ancak kötü bir arkadaş aklınızı yaralar   <br />
</li>
<li>Aylak olmak ölüme doğru kısa bir yoldur ve çalışkan olmak bir yaşam biçimidir; ahmaklar aylaktır, zeki kişiler ise çalışkan.   <br />
</li>
<li>Formlar, benlik/ruh değildir; algılama benlik değildir, kavrayışlar benlik değildir, mental oluşumlar ve hisler de "ben" değildir, hiçbiri "ben"/"ruh" değildir, bunların hepsi değişime tabiidir ve kalıcı değildir.   <br />
</li>
<li>Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama...Dört büyük element bunlardandır.   <br />
</li>
<li>Fiziksel objelerin aslında kendilerinden gerçekliklerinin olmadığını öğretiyorum, bunların ancak zihnin ürünleri olduğunu söylüyorum, aslında hepsi bir hayaldir. Bunların duyularla algılandığı ve ayırt edildiği doğrudur fakat aslında diğer yandan hiçbirinin kendiliğinden kendi doğaları, gerçeklikleri yoktur. Onlar gerçekte görülmüyorlar ama zihin tarafından ’tasarımlanıyorlar’. Bir bakıma kavranabiliyorlar ama bir bakıma da gerçekte kavranamıyorlar.   <br />
</li>
<li>Nefret hiçbir zaman nefretle yok edilemez. Nefret sevgiyle yok edilir bu ölümsüz kanundur.   <br />
</li>
<li>Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen. Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen.   <br />
</li>
<li>Hınca hınçla cevap verilirse, hınç ortadan kalkar mı?   <br />
</li>
<li>Uykuda yaşayan insanı uyandırmak için belirli şartların yerine getirilmesi gerekir. Belirli şartlar sağlanamazsa farkındalık oluşmaz.   <br />
</li>
<li>İnsan isimlere, formlara ve maddesel dünyaya bağlanır ve onların zihnin bir yanılsaması olduğunu, zihinde oluştuğunu unutur ve hata yapar böylece zihnin özgürlüğü engellenmiş olur.   <br />
</li>
<li>Bizim olan her şey düşüncelerimiz sonucundadır. Düşüncelerimizde kurulur,düşüncelerimizde oluşur. Eğer bir kimse kötü düşünceyle konuşur ya da davranırsa onu tıpkı tekerleğin kağnı çeken bir öküzü izlemesi gibi, acı izler.   <br />
</li>
<li>Nedensellikler, zerreler, en küçük şeyler, madde, fiziksellikler hepsi gerçekte zihinde oluşan, zihnin oluşturduğu şeylerdir.   <br />
</li>
<li>Sizi kendinizden başka hiç kimse kurtaramaz. Kendi kendinize ışık olun.   <br />
</li>
<li>Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye körü körüne inanmayın, birkaç kuşaktan beri itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın. Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun.   <br />
</li>
<li>Bu dünyayı bir hava kabarcığı bir serap gibi düşün. Dünyayı böyle gören kişiyi ölüm görmez.   <br />
</li>
<li>Damı basit yapılmış bir eve yağmur dolması gibi, derin düşünmeyen beyine de tutku öyle dolar.   <br />
</li>
<li>Derin düşünen bilge kişinin tek bir günlük yaşamı, bilgisiz ve kontrolsüz kişinin bütün bir yaşamından daha değerlidir.   <br />
</li>
<li>Nasıl ki okçu okların düz olmasına özen gösterir,usta da dağınık düşüncelerini öyle toparlayıp yönlendirir.   <br />
</li>
<li>Kimse 'nasıl olsa bana zararı dokunmaz' diyerek küçücük de olsa kötülük düşünmesin. Su damlalarının damlaya damlaya su kabını doldurması gibi, budala kimse de azar azar toplayarak kendini kötülükle doldurur.   <br />
</li>
<li>Gökten altın yağsa insanın arzuları doyurulamaz. İsteğin küçük bir zevk verdiğini ve aslında acıya neden olduğunu bilen kişi, bilge kişidir.   <br />
</li>
<li>Bizden nefret edenlerden nefret etmeden yaşayalım. Gelin, bizden nefret edenler arasında nefretten kurtulmuş olarak yaşayalım.   <br />
</li>
<li>Sağlık en büyük hediyedir, doyumluluk en büyük zenginlik, güven en iyi akrabalıktır. Nirvana ise en büyük mutluluk.   <br />
</li>
<li>Başkalarının kusurları kolayca görülür ama kendi kusurumuz görülmez; kişi komşusunun kusurlarını ayıklar bulur, kendi kusurlarını ise kumarda hile ile zar saklar gibi saklar.   <br />
</li>
<li>Yaşayan varlıkların hepsi; zayıf, güçlü, uzun, kısa, büyük, orta veya küçük görünen, görünmeyen; doğmuş olan veya doğmakta olan, hepsi mutlu olsun! Kimse kimseyi aldatmasın, kimse kimseyi küçümsemesin, kimse kimseye öfke ile darılma ile zarar vermek istemesin.   <br />
</li>
<li>Geçmişte kim olduğunu bilmek istiyorsan, şu an kim olduğuna bak. Kim olacağını bilmek istiyorsan, ne yaptığına bak.   <br />
</li>
<li>Aklınla ve sağlıklı zihninle uzlaşmıyorsa hiçbir şeye inanma, onu ben demiş olsam bile.   <br />
</li>
<li>Kin taşımak yanan bir kömür parçasını başkasına atmak için eline almak gibidir. Sadece kendini yakarsın.   <br />
</li>
<li>Bırakmayı öğren. Mutluluğun anahtarı budur.   <br />
</li>
<li>Övmek veya yermek bilge kişinin dengesini bozamaz.   <br />
</li>
<li>Bir derdin varsa, derman bulmaya çalış; bulamıyorsan da, onu dert etme.   <br />
</li>
<li>Buddha denizinin kıyıları yoktur.   <br />
</li>
<li>Bu dünyayı yaratan, zihninizdir.   <br />
</li>
<li>Ne anne, ne baba ne de herhangi bir akraba insana iyi yönetilen bir akıldan daha fazla yararlı olabilir.   <br />
</li>
<li>Bir kişinin kendi kendini yenerek kazandığı zafer, bir başkasının savaşta bin kişiyi bin kez yenerek kazandığı zaferden daha iyidir.   <br />
</li>
<li>Bütün biçimler gerçek dışıdır, bunu idrak edebilen kişi acılara tepki vermez; işte bu saflık yoludur.   <br />
</li>
<li>Varlığın öteki kıyısına vardığında önce, sonra ve ortada olandan vazgeç.   <br />
</li>
<li>Öfkeniz yüzünden cezalandırılmayacaksınız, öfkeniz tarafından cezalandırılacaksınız.   <br />
</li>
<li>İnsan hayatı aslında acılardan ibarettir; bu acıların sebebi bencil ve doymak bilmez isteklerdir; insanın bencilliği ve istekleri sona erdirilebilir; sonuçta bütün bu doymak bilmez arzu ve iştah ortadan kaldırıldığında, ulaşılan durum nirvana olarak adlandırılır. Bencillik ve isteklerden kaçışın yöntemi, "Sekiz Katlı Asil Yol" diye adlandırılır: Doğru görüş, doğru niyet, doğru konuşma, doğru hareket, doğru geçim kaynağı, doğru çaba, doğru düşünme ve doğru meditasyon.   <br />
</li>
<li></li>
</ul>
 tilqi.com   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<ul class="mycode_list"><li>Bir mumdan binlerce mum yakılır da, mumun ömrü kısalmaz.Mutluluk asla paylaşmaktan azalmaz.   <br />
</li>
<li>Öfkeye tutunmak, zehiri kendin içip ötekinin ölmesini beklemek gibidir.   <br />
</li>
<li>Sorun, zamanınız olduğunu sanmanız.   <br />
</li>
<li>Ne ettiysen o'sun.Şimdi ne edersen, o olursun.   <br />
</li>
<li>Sen kendin, tüm evrendeki herkes kadar, kendi sevgi ve şefkatini hakediyorsun.   <br />
</li>
<li>Varoluşun sırrı korkusuz olmaktır.Ne olacağınızdan korkmayın, kimseye güvenmeyin.Yalnız tüm yardımı reddettiğiniz an özgürsünüzdür.   <br />
</li>
<li>Ne alev ne yel, ne doğum ne ölüm, hiçbir şey iyiliklerinizi silemez.   <br />
</li>
<li>Öfkeye sarılmak birine atmak için kavradığınız sıcak bir kömür parçası gibidir; yanan aslında sizsinizdir.   <br />
</li>
<li>Önce kendi gideceğin yolu öğren, sonra öğretmeye kalk.   <br />
</li>
<li>Geçmişle yaşamayın, geleceğin hayalini kurmayın, aklınızı şu ana yoğunlaştırın.   <br />
</li>
<li>Kendine bir ışık ol, kendi hakikatının içine doğru tut. İnsanlar arasında nehri geçip karşı kıyıya ulaşan azdır. Büyük bir çoğunluk nehrin kıyısında bir aşağı bir yukarı doğru koşup durur.   <br />
</li>
<li>Ikiyüzlü ve kötü bir arkadaş, vahşi bir yaratıktan daha fazla korkulmalıdır; vahşi bir yaratık vücudunuzu yaralayabilir, ancak kötü bir arkadaş aklınızı yaralar   <br />
</li>
<li>Aylak olmak ölüme doğru kısa bir yoldur ve çalışkan olmak bir yaşam biçimidir; ahmaklar aylaktır, zeki kişiler ise çalışkan.   <br />
</li>
<li>Formlar, benlik/ruh değildir; algılama benlik değildir, kavrayışlar benlik değildir, mental oluşumlar ve hisler de "ben" değildir, hiçbiri "ben"/"ruh" değildir, bunların hepsi değişime tabiidir ve kalıcı değildir.   <br />
</li>
<li>Nedensellik, etkileşim, koşullar ve ayırt edici algılama...Dört büyük element bunlardandır.   <br />
</li>
<li>Fiziksel objelerin aslında kendilerinden gerçekliklerinin olmadığını öğretiyorum, bunların ancak zihnin ürünleri olduğunu söylüyorum, aslında hepsi bir hayaldir. Bunların duyularla algılandığı ve ayırt edildiği doğrudur fakat aslında diğer yandan hiçbirinin kendiliğinden kendi doğaları, gerçeklikleri yoktur. Onlar gerçekte görülmüyorlar ama zihin tarafından ’tasarımlanıyorlar’. Bir bakıma kavranabiliyorlar ama bir bakıma da gerçekte kavranamıyorlar.   <br />
</li>
<li>Nefret hiçbir zaman nefretle yok edilemez. Nefret sevgiyle yok edilir bu ölümsüz kanundur.   <br />
</li>
<li>Öfkeyi sevgiyle, kötülüğü iyilikle yen. Açgözlülüğü cömertlikle, yalanı gerçekle yen.   <br />
</li>
<li>Hınca hınçla cevap verilirse, hınç ortadan kalkar mı?   <br />
</li>
<li>Uykuda yaşayan insanı uyandırmak için belirli şartların yerine getirilmesi gerekir. Belirli şartlar sağlanamazsa farkındalık oluşmaz.   <br />
</li>
<li>İnsan isimlere, formlara ve maddesel dünyaya bağlanır ve onların zihnin bir yanılsaması olduğunu, zihinde oluştuğunu unutur ve hata yapar böylece zihnin özgürlüğü engellenmiş olur.   <br />
</li>
<li>Bizim olan her şey düşüncelerimiz sonucundadır. Düşüncelerimizde kurulur,düşüncelerimizde oluşur. Eğer bir kimse kötü düşünceyle konuşur ya da davranırsa onu tıpkı tekerleğin kağnı çeken bir öküzü izlemesi gibi, acı izler.   <br />
</li>
<li>Nedensellikler, zerreler, en küçük şeyler, madde, fiziksellikler hepsi gerçekte zihinde oluşan, zihnin oluşturduğu şeylerdir.   <br />
</li>
<li>Sizi kendinizden başka hiç kimse kurtaramaz. Kendi kendinize ışık olun.   <br />
</li>
<li>Bir şeye sırf kulaktan duydunuz diye körü körüne inanmayın, birkaç kuşaktan beri itibar görüyorlar diye, geleneklerin de doğru olduğuna inanmayın. Sırf hocalarınızın ya da rahiplerin otoritesine dayanıyor diye hiçbir şeye inanmayın. Ancak bizzat hissettiğiniz, denediğiniz ve doğru olarak kabul ettiğiniz, kendinizin ve başkalarının hayrına olan şeylere inanın ve tutumunuzu onlara uydurun.   <br />
</li>
<li>Bu dünyayı bir hava kabarcığı bir serap gibi düşün. Dünyayı böyle gören kişiyi ölüm görmez.   <br />
</li>
<li>Damı basit yapılmış bir eve yağmur dolması gibi, derin düşünmeyen beyine de tutku öyle dolar.   <br />
</li>
<li>Derin düşünen bilge kişinin tek bir günlük yaşamı, bilgisiz ve kontrolsüz kişinin bütün bir yaşamından daha değerlidir.   <br />
</li>
<li>Nasıl ki okçu okların düz olmasına özen gösterir,usta da dağınık düşüncelerini öyle toparlayıp yönlendirir.   <br />
</li>
<li>Kimse 'nasıl olsa bana zararı dokunmaz' diyerek küçücük de olsa kötülük düşünmesin. Su damlalarının damlaya damlaya su kabını doldurması gibi, budala kimse de azar azar toplayarak kendini kötülükle doldurur.   <br />
</li>
<li>Gökten altın yağsa insanın arzuları doyurulamaz. İsteğin küçük bir zevk verdiğini ve aslında acıya neden olduğunu bilen kişi, bilge kişidir.   <br />
</li>
<li>Bizden nefret edenlerden nefret etmeden yaşayalım. Gelin, bizden nefret edenler arasında nefretten kurtulmuş olarak yaşayalım.   <br />
</li>
<li>Sağlık en büyük hediyedir, doyumluluk en büyük zenginlik, güven en iyi akrabalıktır. Nirvana ise en büyük mutluluk.   <br />
</li>
<li>Başkalarının kusurları kolayca görülür ama kendi kusurumuz görülmez; kişi komşusunun kusurlarını ayıklar bulur, kendi kusurlarını ise kumarda hile ile zar saklar gibi saklar.   <br />
</li>
<li>Yaşayan varlıkların hepsi; zayıf, güçlü, uzun, kısa, büyük, orta veya küçük görünen, görünmeyen; doğmuş olan veya doğmakta olan, hepsi mutlu olsun! Kimse kimseyi aldatmasın, kimse kimseyi küçümsemesin, kimse kimseye öfke ile darılma ile zarar vermek istemesin.   <br />
</li>
<li>Geçmişte kim olduğunu bilmek istiyorsan, şu an kim olduğuna bak. Kim olacağını bilmek istiyorsan, ne yaptığına bak.   <br />
</li>
<li>Aklınla ve sağlıklı zihninle uzlaşmıyorsa hiçbir şeye inanma, onu ben demiş olsam bile.   <br />
</li>
<li>Kin taşımak yanan bir kömür parçasını başkasına atmak için eline almak gibidir. Sadece kendini yakarsın.   <br />
</li>
<li>Bırakmayı öğren. Mutluluğun anahtarı budur.   <br />
</li>
<li>Övmek veya yermek bilge kişinin dengesini bozamaz.   <br />
</li>
<li>Bir derdin varsa, derman bulmaya çalış; bulamıyorsan da, onu dert etme.   <br />
</li>
<li>Buddha denizinin kıyıları yoktur.   <br />
</li>
<li>Bu dünyayı yaratan, zihninizdir.   <br />
</li>
<li>Ne anne, ne baba ne de herhangi bir akraba insana iyi yönetilen bir akıldan daha fazla yararlı olabilir.   <br />
</li>
<li>Bir kişinin kendi kendini yenerek kazandığı zafer, bir başkasının savaşta bin kişiyi bin kez yenerek kazandığı zaferden daha iyidir.   <br />
</li>
<li>Bütün biçimler gerçek dışıdır, bunu idrak edebilen kişi acılara tepki vermez; işte bu saflık yoludur.   <br />
</li>
<li>Varlığın öteki kıyısına vardığında önce, sonra ve ortada olandan vazgeç.   <br />
</li>
<li>Öfkeniz yüzünden cezalandırılmayacaksınız, öfkeniz tarafından cezalandırılacaksınız.   <br />
</li>
<li>İnsan hayatı aslında acılardan ibarettir; bu acıların sebebi bencil ve doymak bilmez isteklerdir; insanın bencilliği ve istekleri sona erdirilebilir; sonuçta bütün bu doymak bilmez arzu ve iştah ortadan kaldırıldığında, ulaşılan durum nirvana olarak adlandırılır. Bencillik ve isteklerden kaçışın yöntemi, "Sekiz Katlı Asil Yol" diye adlandırılır: Doğru görüş, doğru niyet, doğru konuşma, doğru hareket, doğru geçim kaynağı, doğru çaba, doğru düşünme ve doğru meditasyon.   <br />
</li>
<li></li>
</ul>
 tilqi.com   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir Şamanın hayatla ilgili 30 öğüdü]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-bir-samanin-hayatla-ilgili-30-ogudu.html</link>
			<pubDate>Sun, 03 Dec 2017 16:36:20 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-bir-samanin-hayatla-ilgili-30-ogudu.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1.</span> Yolda yürürken bulduğun bir kuş tüyünü eve getir, bir vazoya koyabilir, asabilir yada rafta bulundurabilirsin. Bu cennetten sana gelmiş güçlü bir tılsımdır.   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> Bu tarz ruhlardan size verilen işaretleri farketmelisiniz.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2.</span> Nehirlerden taş topla. Büyük güç ve enerjileri vardır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3</span>. Tüm gücünle diğer insanlara yardım etmeye çalış. Eğer mutluluk veremiyorsan en azından zarar verme.   </div>
  </div>
 <br />
<br />
   <div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4.</span> Zorluklar birer formalitedir. Ciddi zorluklar, daha ciddi olsalar bile hala formaliteden ibarettir. Gökyüzü oradadır, bazen bulutlarla kapanmış olsa bile bazen biraz çaba göstererek, mesela bir uçağa binerek aynı mavi gökyüzüne ulaşmak mümkündür. Herkese barış!<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5.</span> Bir hayale ulaşmak için bazen tüm gereken bir adım atmaktır. Zorluklardan korkmayın, her zaman vardırlar ve olacaktırlar. Hepinize amaçlarınız doğrultusunda temiz yollar!<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/12.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 12.jpg]" class="mycode_img" />   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6.</span> Ahlaki olarak önceliğiniz başka birine zarar vermemek olmalıdır. Bu prensip oldukça güçlü olmalıdır. Sadece şöyle düşünün: ’Hiçbir zaman hiç kimseye zarar vermeyeceğim.’<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7.</span> Canlılar için bir mutluluk kaynağı olabilirseniz siz kendiniz en mutlu olursunuz. Ve başkalarına acı çektirirseniz siz kendiniz de acı çekersiniz. Düşünün!<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8</span>. Günde en az bir saat sessizliğe zaman ayırın. Buna en az iletişime olduğu kadar ihtiyacınız var.   </div>
  </div>
 <br />
<br />
   <div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9.</span> Sevebilme yeteneği Dünya üzerindeki en önemli yetenektir. Herkesi sevmeyi öğrenin, düşmanlarınızı bile.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10.</span> Akarsulara çöp atmayın. Asla! Suyun ruhu çok sinirlenebilir. Ruhu yatıştırmak için ekmek, süt yada para atabilirsiniz.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/13.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 13.jpg]" class="mycode_img" />   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11</span>. Genelde geçmişimizi ’altın çağ’ yada ’altın günler’ olarak adlandırırız. Bu bir hatadır. Hayatımızda yaşanan her an tam olarak altın çağdır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12.</span> Mükemmel bir din ya da inanç yoktur. Kötü bir din de yoktur. Tanrı bir tanedir. İstediğinize dua edebilirsiniz ancak şu emirleri unutmayın: dürüst yaşa, atalarına saygı göster, ve sev.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13</span>. Eğer Dünya’yı değiştirmeyi amaçlıyorsan önce kendini değiştir. Aşkın ve keyfin enerjilerini öğren. Bunlar bir insanın kilit anlarıdır. Gülümsemek, kahkaha ve keyif almanın çok büyük güçleri vardır. Bunu bir defa öğrendikten sonra kendinize sevginin kapısını açacaksınız.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14</span>. Oldukça güzel bir deyiş vardır: Veren eli kısıtlı görme. Eğer mümkünse zayıf ve ihtiyacı olanlara para ver. Miktarı önemli değil ancak vermiş olmak önemlidir.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15.</span> Hayat çok kısadır. Bunu gözyaşları, kavgalar, küfür ve alkol ile çarçur etme. İyi şeyler yapabilir, çocuk yetiştirir, dinlenir ve daha fazla mutluluk verici şeyler yapabilirsiniz.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/14.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 14.jpg]" class="mycode_img" />   </div>
  </div>
 <br />
<br />
   <div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16</span>. Eğer sevdikleriniz size suçlu olmadığınız bir şey için kızdılarsa onlara sıkıca sarılın, ve onlar yatışıncaya kadar onları bırakmayın.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17.</span> Ruhunuzda bir sıkıntı bir tükenmişlik hissediyorsanız şarkı söyleyin. Kalbiniz hangi şarkıyı söylemek istiyorsa. Bazen o da konuşabilmek ister.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18</span>. Her zaman hatırla: Doğru din, doğru inanç ya da en becerikli şu veya bu inancın din adamı yoktur. Tanrı birdir. Tanrı dağın tepesindedir. Farklı din ve inançlar bu tepeye ulaşmanın farklı yollarını sunarlar. Kime istersen dua et, ancak bil ki senin asıl amacın günahsız olmak değil, tanrı’ya ulaşmaktır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">19</span>. Eğer bir şey yapmaya karar verdiysen kendinden şüphe etme. Korku seni kendinden ve doğru yoldan saptırmaya çalışacak. Çünkü bu kötülüğün ana silahıdır. Eğer ilk defada başaramadıysan ümidini kaybetme. Her küçük zafer seni daha büyüğüne yaklaştırır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">20.</span> Hayatta çok önemli bir şeyi hatırla. Herkes hakettiğini bulur. Problemlerin ruhuna ve düşüncelerine girmesine izin verme böylelikle problemler vücuduna da ulaşamaz.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/15.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 15.jpg]" class="mycode_img" />   </div>
  </div>
 <br />
<br />
   <div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">21.</span> Hayat sana yüzünü ya da başka bir tarafını çevirmiş olabilir. Ancak sadece çok az kimse aslında hayatı çevirenin gerçekte kendisi olduğunu anlıyabilir. Diğerleri hakkındaki tüm kötü düşünceleriniz size geri dönecektir. Kıskançlık da en sonunda size geri gelecektir. Buna neden ihtiyacınız var? Sakin ve ölçülü yaşayın. Kıskanç olmak iyi bir şey değildir ve hiç gerek de yoktur. Bu adamın büyük bir arabası varsa bu onun yüzünü daha güzel yapmayacaktır. Altın aslında kirli bir ****ldir. Kıskanç olmaya ihtiyaç yoktur. Daha fazla gülümseyin ve yabancılar da size gülümseyecektir, hem de sevdikleriniz ve tüm hayatınızla beraber!<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">22</span>. Size saygı gösterilmesini istiyorsanız başkalarına saygı gösterin. İyilik için iyilik, kötülük içinse bu kötülüğü yoksaymak yapılacak en doğru şeydir. Sizi kötü yapmaya çalışan biri onu yoksaydığınız için kendini gerçekte daha kötü hissedecektir.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">23.</span> İçmeyin. Hiç içmeyin! Alkol vücudu, beyni ve ruhu öldürür. Ben yıllardır içmiyorum. Eğer şamansanız veya ruhsal bir insansanız içerek bir süre sonra tüm güçlerinizi bitireceksiniz ve ruhlar sizi cezalandıracaktır. Alkol gerçekten de öldürür, aptalca şeyler yapmayın. Rahatlamak için hamama gidin, eğlence için şarkı söyleyin, iletişim ve ortak bir dil bulabilmek için çay için, ve bir kadını daha iyi tanımak için ona şeker verin!<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">24</span>. Asla pişmanlık duyma! Ne olursa olsun bu ruhların isteğiyle olur ve bu her zaman en iyisidir.   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">25</span>. ******lara benzeyen taşları özel bir tören olmadan yerden almayın. Aksi takdirde çok ciddi bir nazara maruz kalırsınız. Eğer böyle bir taş bulduysanız ve yanınıza almak istiyorsanız bulunduğunuz yerin ruh efendisine başvurun ve ona bir teklifte bulunun, ardından bu taşı yerde beyaz bir bezle kaplayın ve böyle alın.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/1.webp" loading="lazy"  alt="[Resim: 1.webp]" class="mycode_img" />   </div>
  </div>
 <br />
<br />
   <div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">26.</span> Güzel bir müziği dinleyerek kendinizi gün içerisinde aldığınız negatif enerjiden arındırırsınız. Müzik meditasyon gibidir. Sizi kendinize ve hayata geri getirebilir.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">27.</span> Kalbinizde her hangi bir baskı olmadan rahat nefes alabilmek için, ağlamayı öğrenin.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">28.</span> Eğer durum sizin çözemeyeceğiniz bir hal aldıysa ve hiçbir çıkış yoksa elinizi yukarı kaldırın. Ve elinizi sertçe aşağı indirirken ’zıkkımın köküne git’ deyin. Çok güzel bir deyiş vardır: Sizi yeyip yutmuş olsalar bile en azından 2 çıkış yolunuz vardır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">29.</span> Kadınlar alışveriş yaparken ailelerinin önlerindeki günlerdeki mutluluğunu satın alırlar. Her bir taze, güzel, olgun ve güzel kokan meyve bu ailede mutlu ve sakin bir hayattır. Erkek, kendi tarafından kadına para sağlamalıdır. Böylece kadın en iyi kalitedeki ürünleri seçebilir. Yiyeceğe harcanan paradan kısan bir aile fakirleşir ve mutsuzlaşır. Bu kısıntı aslında sevdiklerinin mutluluğundan kısılır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">30.</span> Kendinizi yanlış ya da birşey hakkında üzülüyorken bulursanız, vücudunuzu düzgün ve akıcı hareketlerle bir dans formunda hareket ettirin. Kötü enerjinizi yoluna sokup zihninizi çektiğiniz acıdan arındıracaksınız.<br />
<br />
   insan64.blogspot.com</div>
  </div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1.</span> Yolda yürürken bulduğun bir kuş tüyünü eve getir, bir vazoya koyabilir, asabilir yada rafta bulundurabilirsin. Bu cennetten sana gelmiş güçlü bir tılsımdır.   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> Bu tarz ruhlardan size verilen işaretleri farketmelisiniz.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2.</span> Nehirlerden taş topla. Büyük güç ve enerjileri vardır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3</span>. Tüm gücünle diğer insanlara yardım etmeye çalış. Eğer mutluluk veremiyorsan en azından zarar verme.   </div>
  </div>
 <br />
<br />
   <div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4.</span> Zorluklar birer formalitedir. Ciddi zorluklar, daha ciddi olsalar bile hala formaliteden ibarettir. Gökyüzü oradadır, bazen bulutlarla kapanmış olsa bile bazen biraz çaba göstererek, mesela bir uçağa binerek aynı mavi gökyüzüne ulaşmak mümkündür. Herkese barış!<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5.</span> Bir hayale ulaşmak için bazen tüm gereken bir adım atmaktır. Zorluklardan korkmayın, her zaman vardırlar ve olacaktırlar. Hepinize amaçlarınız doğrultusunda temiz yollar!<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/12.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 12.jpg]" class="mycode_img" />   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6.</span> Ahlaki olarak önceliğiniz başka birine zarar vermemek olmalıdır. Bu prensip oldukça güçlü olmalıdır. Sadece şöyle düşünün: ’Hiçbir zaman hiç kimseye zarar vermeyeceğim.’<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7.</span> Canlılar için bir mutluluk kaynağı olabilirseniz siz kendiniz en mutlu olursunuz. Ve başkalarına acı çektirirseniz siz kendiniz de acı çekersiniz. Düşünün!<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">8</span>. Günde en az bir saat sessizliğe zaman ayırın. Buna en az iletişime olduğu kadar ihtiyacınız var.   </div>
  </div>
 <br />
<br />
   <div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">9.</span> Sevebilme yeteneği Dünya üzerindeki en önemli yetenektir. Herkesi sevmeyi öğrenin, düşmanlarınızı bile.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">10.</span> Akarsulara çöp atmayın. Asla! Suyun ruhu çok sinirlenebilir. Ruhu yatıştırmak için ekmek, süt yada para atabilirsiniz.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/13.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 13.jpg]" class="mycode_img" />   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">11</span>. Genelde geçmişimizi ’altın çağ’ yada ’altın günler’ olarak adlandırırız. Bu bir hatadır. Hayatımızda yaşanan her an tam olarak altın çağdır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">12.</span> Mükemmel bir din ya da inanç yoktur. Kötü bir din de yoktur. Tanrı bir tanedir. İstediğinize dua edebilirsiniz ancak şu emirleri unutmayın: dürüst yaşa, atalarına saygı göster, ve sev.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">13</span>. Eğer Dünya’yı değiştirmeyi amaçlıyorsan önce kendini değiştir. Aşkın ve keyfin enerjilerini öğren. Bunlar bir insanın kilit anlarıdır. Gülümsemek, kahkaha ve keyif almanın çok büyük güçleri vardır. Bunu bir defa öğrendikten sonra kendinize sevginin kapısını açacaksınız.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">14</span>. Oldukça güzel bir deyiş vardır: Veren eli kısıtlı görme. Eğer mümkünse zayıf ve ihtiyacı olanlara para ver. Miktarı önemli değil ancak vermiş olmak önemlidir.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">15.</span> Hayat çok kısadır. Bunu gözyaşları, kavgalar, küfür ve alkol ile çarçur etme. İyi şeyler yapabilir, çocuk yetiştirir, dinlenir ve daha fazla mutluluk verici şeyler yapabilirsiniz.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/14.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 14.jpg]" class="mycode_img" />   </div>
  </div>
 <br />
<br />
   <div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">16</span>. Eğer sevdikleriniz size suçlu olmadığınız bir şey için kızdılarsa onlara sıkıca sarılın, ve onlar yatışıncaya kadar onları bırakmayın.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">17.</span> Ruhunuzda bir sıkıntı bir tükenmişlik hissediyorsanız şarkı söyleyin. Kalbiniz hangi şarkıyı söylemek istiyorsa. Bazen o da konuşabilmek ister.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">18</span>. Her zaman hatırla: Doğru din, doğru inanç ya da en becerikli şu veya bu inancın din adamı yoktur. Tanrı birdir. Tanrı dağın tepesindedir. Farklı din ve inançlar bu tepeye ulaşmanın farklı yollarını sunarlar. Kime istersen dua et, ancak bil ki senin asıl amacın günahsız olmak değil, tanrı’ya ulaşmaktır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">19</span>. Eğer bir şey yapmaya karar verdiysen kendinden şüphe etme. Korku seni kendinden ve doğru yoldan saptırmaya çalışacak. Çünkü bu kötülüğün ana silahıdır. Eğer ilk defada başaramadıysan ümidini kaybetme. Her küçük zafer seni daha büyüğüne yaklaştırır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">20.</span> Hayatta çok önemli bir şeyi hatırla. Herkes hakettiğini bulur. Problemlerin ruhuna ve düşüncelerine girmesine izin verme böylelikle problemler vücuduna da ulaşamaz.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/15.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 15.jpg]" class="mycode_img" />   </div>
  </div>
 <br />
<br />
   <div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">21.</span> Hayat sana yüzünü ya da başka bir tarafını çevirmiş olabilir. Ancak sadece çok az kimse aslında hayatı çevirenin gerçekte kendisi olduğunu anlıyabilir. Diğerleri hakkındaki tüm kötü düşünceleriniz size geri dönecektir. Kıskançlık da en sonunda size geri gelecektir. Buna neden ihtiyacınız var? Sakin ve ölçülü yaşayın. Kıskanç olmak iyi bir şey değildir ve hiç gerek de yoktur. Bu adamın büyük bir arabası varsa bu onun yüzünü daha güzel yapmayacaktır. Altın aslında kirli bir ****ldir. Kıskanç olmaya ihtiyaç yoktur. Daha fazla gülümseyin ve yabancılar da size gülümseyecektir, hem de sevdikleriniz ve tüm hayatınızla beraber!<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">22</span>. Size saygı gösterilmesini istiyorsanız başkalarına saygı gösterin. İyilik için iyilik, kötülük içinse bu kötülüğü yoksaymak yapılacak en doğru şeydir. Sizi kötü yapmaya çalışan biri onu yoksaydığınız için kendini gerçekte daha kötü hissedecektir.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">23.</span> İçmeyin. Hiç içmeyin! Alkol vücudu, beyni ve ruhu öldürür. Ben yıllardır içmiyorum. Eğer şamansanız veya ruhsal bir insansanız içerek bir süre sonra tüm güçlerinizi bitireceksiniz ve ruhlar sizi cezalandıracaktır. Alkol gerçekten de öldürür, aptalca şeyler yapmayın. Rahatlamak için hamama gidin, eğlence için şarkı söyleyin, iletişim ve ortak bir dil bulabilmek için çay için, ve bir kadını daha iyi tanımak için ona şeker verin!<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">24</span>. Asla pişmanlık duyma! Ne olursa olsun bu ruhların isteğiyle olur ve bu her zaman en iyisidir.   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">25</span>. ******lara benzeyen taşları özel bir tören olmadan yerden almayın. Aksi takdirde çok ciddi bir nazara maruz kalırsınız. Eğer böyle bir taş bulduysanız ve yanınıza almak istiyorsanız bulunduğunuz yerin ruh efendisine başvurun ve ona bir teklifte bulunun, ardından bu taşı yerde beyaz bir bezle kaplayın ve böyle alın.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/12/1.webp" loading="lazy"  alt="[Resim: 1.webp]" class="mycode_img" />   </div>
  </div>
 <br />
<br />
   <div style="text-align: center;" class="mycode_align"><div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">26.</span> Güzel bir müziği dinleyerek kendinizi gün içerisinde aldığınız negatif enerjiden arındırırsınız. Müzik meditasyon gibidir. Sizi kendinize ve hayata geri getirebilir.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">27.</span> Kalbinizde her hangi bir baskı olmadan rahat nefes alabilmek için, ağlamayı öğrenin.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">28.</span> Eğer durum sizin çözemeyeceğiniz bir hal aldıysa ve hiçbir çıkış yoksa elinizi yukarı kaldırın. Ve elinizi sertçe aşağı indirirken ’zıkkımın köküne git’ deyin. Çok güzel bir deyiş vardır: Sizi yeyip yutmuş olsalar bile en azından 2 çıkış yolunuz vardır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">29.</span> Kadınlar alışveriş yaparken ailelerinin önlerindeki günlerdeki mutluluğunu satın alırlar. Her bir taze, güzel, olgun ve güzel kokan meyve bu ailede mutlu ve sakin bir hayattır. Erkek, kendi tarafından kadına para sağlamalıdır. Böylece kadın en iyi kalitedeki ürünleri seçebilir. Yiyeceğe harcanan paradan kısan bir aile fakirleşir ve mutsuzlaşır. Bu kısıntı aslında sevdiklerinin mutluluğundan kısılır.<br />
<br />
   </div>
  <br />
<div style="text-align: left;" class="mycode_align"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">30.</span> Kendinizi yanlış ya da birşey hakkında üzülüyorken bulursanız, vücudunuzu düzgün ve akıcı hareketlerle bir dans formunda hareket ettirin. Kötü enerjinizi yoluna sokup zihninizi çektiğiniz acıdan arındıracaksınız.<br />
<br />
   insan64.blogspot.com</div>
  </div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nietzsche’den Sözler]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-nietzsche-den-sozler.html</link>
			<pubDate>Tue, 14 Nov 2017 23:42:32 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-nietzsche-den-sozler.html</guid>
			<description><![CDATA[ <br />
<br />
<br />
<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/11/2.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 2.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
Nietzsche, insanlara yeni değerler getirmeye çalışarak güçlü insanların egemenliğinde, çoğunluktan ibaret olan ve sürü olarak nitelendirdiği insanlıkta ilerlemenin mümkün olduğunu ileri sürmüştür. Sürü kendini feda ederek üst insanı belirleyecektir. Üst insan benim diyebilen, kendi gözleriyle gördüğü gerçekliği belirleyen insan olarak görülmektedir. Bütün varlığın temelinde daha güçlü olmaya yönelik irade vardır. Nietzsche’ye göre, insanoğlu sadece kendini korumak ve yaşamak istemez aksine asıl isteği daha da güçlü olmaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Friedrich Nietzsche’nin bazı sözleri:</span><br />
   <br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>İnsan ağaca benzer.ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak isterse,o kadar kök salar yere, aşağılara,karanlığa, derinlere kötülüğe.   <br />
</li>
<li>Gerçekten kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz   <br />
</li>
<li>İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.   <br />
</li>
<li>Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır.   <br />
</li>
<li>Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh’   <br />
</li>
<li>Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her şeyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düşünürler. Kendi davalarının biraz olsun başarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girişimlerine gerekli olan aynı pis kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler.   <br />
</li>
<li>Bir kez yürünmüş bir yola düşenlerin sayısı çoktur, hedefe ulaşan az ..   <br />
</li>
<li>Küçücük bağışlarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır.   <br />
</li>
<li>İnsan, diğer insanlardan hiçbir şey istememeye, onlara hep vermeye alıştığı zaman, elinde olmadan soylu davranır.   <br />
</li>
<li>Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan ’   <br />
</li>
<li>Bir şeyden hoşlanmaktan söz edilir, aslında doğrusu, bu şey aracılığıyla kendinden hoşlanmaktır.   <br />
</li>
<li>Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.   <br />
</li>
<li>Hakikatin temsilcisinin en az olduğu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli olduğu zaman değil, can sıkıcı olduğu zamandır.   <br />
</li>
<li>Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki ’   <br />
</li>
<li>Uygarlaşmış dünya ilişkilerinde herkes, hiç değilse bir konuda kendini başkalarından üstün hisseder. Genel iyiyüreklilik buna dayanır. Çünkü, durum elverirse herkes yardım edebilir, o halde bir utanç duymaksızın bir yardımı da kabul edebilir.   <br />
</li>
<li>Yapacak çok şeyi olan insan inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmeksizin korur.   <br />
</li>
<li>İnsan dilediği kadar bilgisiyle şişinip dursun, dilediği kadar nesnel görünsün, boşuna ! Sonunda her zaman ancak kendi yaşam öyküsünü elde edecektir.   <br />
</li>
<li>İnsanların tarih boyunca farkına vardıkları aşılmaz zorunluluk, bu zorunluluğun ne aşılmaz ne de zorunlu olduğudur.   <br />
</li>
<li>Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var.   <br />
</li>
<li>Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.   <br />
</li>
<li>Sevilmiş olma isteği kendini beğenmişliklerin en büyüğüdür.   <br />
</li>
<li>İnsanları şiddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmiştir.   <br />
</li>
<li>Çok düşünen ve uygulamalı düşünen, kendi maceralarını kolayca unutur, ama başından geçenlerin çağrıştırdığı düşünceleri hiç unutmaz.   <br />
</li>
<li>Biri kendi düşüncesine bağlı kalır; çünkü ona kendi kendine ulaşmış olduğunu sanır. Öteki ise, onu zahmetle öğrendiği ve onu anlamış olmakla övündüğü için bağlıdır düşüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini beğenmişlik ’   <br />
</li>
<li>İçine doldurulacak çok şey olduğu zaman, günün yüzlerce cebi vardır.   <br />
</li>
<li>Bir düşmanla savaşarak yaşayan kişinin, düşmanını hayatta bırakmakta yararı vardır.   <br />
</li>
<li>Açıklanmamış karanlık bir konu apaçık bir konudan daha önemli sanılır.   <br />
</li>
<li>Sadece karşıtları cansıkıcı olmayı sürdürdükleri için, arada bir, bir davaya bağlı kalırız.   <br />
</li>
<li>Bir insan kendini hep çok büyük işlere adadığında, onun başka bir yeteneğinin olmadığı pek görülmez.   <br />
</li>
<li>Açıkça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz olduğunu gizlice kavrayıveren kimse, çoğu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de değildir. İşte o zaman ikiyüzlülük kaçınılmazdır.   <br />
</li>
<li>Gür ırmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakıl ve çalı çırpıyı da sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayı.   <br />
</li>
<li>Bir insanın gerçekten ele almış olduğu düşünce özgürlüğü ile, onun tutkuları ve hatta arzuları da gizli gizli kendi üstünlüklerini göstereceklerini sanırlar.   <br />
</li>
<li>Bir insan yoğun ve kılı kırk yararak düşündüğü zaman, sadece yüzü değil gövdesi de çekinceli bir havaya bürünür.   <br />
</li>
<li>Ruh arayanda, hiç ruh yoktur.   <br />
</li>
<li>İnsan yığınlarının davranış biçimlerini önceden kestirmek için, onların güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir.   <br />
</li>
<li>İnsan kahkahalarla güldüğü zaman, kabalığı ile tüm ******ları geride bırakır.   <br />
</li>
<li>Eylem ve vicdan genellikle uyuşmazlar. Eylem, ağaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan onları gereğinden çok olgunlaşmaya bırakır, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.   <br />
</li>
<li>Aşk ve nefret kör değillerdir; ama kendileriyle birlikte taşıdıkları ateş yüzünden kör olmuşlardır.   <br />
</li>
<li>İnsan hatasını bir başkasına itiraf ettiğinde unutur onu; ama çoğu kez öteki kişi bunu unutmaz.   <br />
</li>
<li>Alev, başka şeyleri aydınlattığı kadar aydınlatmaz kendini. Bilge de böyledir.   <br />
</li>
<li>Bir konu hakkında hazırlıksız sorguya çekildiğimizde, aklımıza gelen ilk düşünce çoğu zaman bizim kendi düşüncemiz değildir; ama bizim sınıfımıza, konumumuza ve soyumuza ait olan sıradan bir düşüncedir sadece. Öz düşünceler pek ender olarak su yüzüne çıkarlar.   <br />
</li>
<li>Bizzat kendimizde olan bir değeri övdüğü, okşadığı zaman mucizeyi de, usdışını da kabul ederiz.   <br />
</li>
<li>Yarı-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunları olduklarından daha kolay görür ve bununla görüşünü daha anlaşılır, daha inandırıcı kılar.   <br />
</li>
<li>Çok düşünen partici olmaya uygun değildir; o, parti arasında düşüncesini çok çabuk sızdırır.   <br />
</li>
<li>Kötü belleğin iyi tarafı, aynı şeylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktır.   <br />
</li>
<li>Bir kurbanın yoldaşı o kurbandan daha çok acı çeker.   <br />
</li>
</ol>
 <br />
   <br />
 ugureskici.com   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ <br />
<br />
<br />
<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2017/11/2.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 2.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
Nietzsche, insanlara yeni değerler getirmeye çalışarak güçlü insanların egemenliğinde, çoğunluktan ibaret olan ve sürü olarak nitelendirdiği insanlıkta ilerlemenin mümkün olduğunu ileri sürmüştür. Sürü kendini feda ederek üst insanı belirleyecektir. Üst insan benim diyebilen, kendi gözleriyle gördüğü gerçekliği belirleyen insan olarak görülmektedir. Bütün varlığın temelinde daha güçlü olmaya yönelik irade vardır. Nietzsche’ye göre, insanoğlu sadece kendini korumak ve yaşamak istemez aksine asıl isteği daha da güçlü olmaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Friedrich Nietzsche’nin bazı sözleri:</span><br />
   <br />
<ol type="1" class="mycode_list"><li>İnsan ağaca benzer.ne kadar yükseğe ve aydınlığa çıkmak isterse,o kadar kök salar yere, aşağılara,karanlığa, derinlere kötülüğe.   <br />
</li>
<li>Gerçekten kül olmadan kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz   <br />
</li>
<li>İnançlar hakikat düşmanları olarak, yalanlardan daha tehlikelidir.   <br />
</li>
<li>Hoşlanmadığımız bir düşünceyi öne sürdüğü zaman bir düşünürü daha sert eleştiririz. Oysa, bizi pohpohladığında onu daha sert eleştirmek uygun olacaktır.   <br />
</li>
<li>Sahip olunması zorunlu tek şey var: Ya yaradılıştan ince bir ruhtur bu, ya da bilim ve sanatlar tarafından inceltilmiş bir ruh’   <br />
</li>
<li>Tüm idealistler, hizmet ettikleri davaların her şeyden önce dünyanın tüm öteki davalarından üstün olduğunu düşünürler. Kendi davalarının biraz olsun başarılı olması için, bu davanın tüm öteki insan girişimlerine gerekli olan aynı pis kokulu gübreye açıkca ihtiyacı olduğuna inanmak da istemezler.   <br />
</li>
<li>Bir kez yürünmüş bir yola düşenlerin sayısı çoktur, hedefe ulaşan az ..   <br />
</li>
<li>Küçücük bağışlarla büyük mutluluklar kazanmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır.   <br />
</li>
<li>İnsan, diğer insanlardan hiçbir şey istememeye, onlara hep vermeye alıştığı zaman, elinde olmadan soylu davranır.   <br />
</li>
<li>Acıların bölüşülmesi değil, sevinçlerin bölüşülmesidir dostluğu yaratan ’   <br />
</li>
<li>Bir şeyden hoşlanmaktan söz edilir, aslında doğrusu, bu şey aracılığıyla kendinden hoşlanmaktır.   <br />
</li>
<li>Kendinden hiç söz etmemek çok soylu bir ikiyüzlülüktür.   <br />
</li>
<li>Hakikatin temsilcisinin en az olduğu zaman, onu dile getirmenin tehlikeli olduğu zaman değil, can sıkıcı olduğu zamandır.   <br />
</li>
<li>Doğa bize aldırmadığından, doğanın ortasında kendimizi öyle rahat hissederiz ki ’   <br />
</li>
<li>Uygarlaşmış dünya ilişkilerinde herkes, hiç değilse bir konuda kendini başkalarından üstün hisseder. Genel iyiyüreklilik buna dayanır. Çünkü, durum elverirse herkes yardım edebilir, o halde bir utanç duymaksızın bir yardımı da kabul edebilir.   <br />
</li>
<li>Yapacak çok şeyi olan insan inançlarını ve genel düşüncelerini hemen hemen hiç değiştirmeksizin korur.   <br />
</li>
<li>İnsan dilediği kadar bilgisiyle şişinip dursun, dilediği kadar nesnel görünsün, boşuna ! Sonunda her zaman ancak kendi yaşam öyküsünü elde edecektir.   <br />
</li>
<li>İnsanların tarih boyunca farkına vardıkları aşılmaz zorunluluk, bu zorunluluğun ne aşılmaz ne de zorunlu olduğudur.   <br />
</li>
<li>Bugün artık kimse ölümcül hakikatlerden ölmüyor; çok fazla panzehir var.   <br />
</li>
<li>Uygarlık tarafından yokedilme tehlikesiyle karşı karşıya olan bir uygarlık çağını yaşıyoruz.   <br />
</li>
<li>Sevilmiş olma isteği kendini beğenmişliklerin en büyüğüdür.   <br />
</li>
<li>İnsanları şiddetle kendi üzerine çeken, bir oyunu her zaman kendi lehine çevirmiştir.   <br />
</li>
<li>Çok düşünen ve uygulamalı düşünen, kendi maceralarını kolayca unutur, ama başından geçenlerin çağrıştırdığı düşünceleri hiç unutmaz.   <br />
</li>
<li>Biri kendi düşüncesine bağlı kalır; çünkü ona kendi kendine ulaşmış olduğunu sanır. Öteki ise, onu zahmetle öğrendiği ve onu anlamış olmakla övündüğü için bağlıdır düşüncesine. Sonuç olarak, her ikisi de kendini beğenmişlik ’   <br />
</li>
<li>İçine doldurulacak çok şey olduğu zaman, günün yüzlerce cebi vardır.   <br />
</li>
<li>Bir düşmanla savaşarak yaşayan kişinin, düşmanını hayatta bırakmakta yararı vardır.   <br />
</li>
<li>Açıklanmamış karanlık bir konu apaçık bir konudan daha önemli sanılır.   <br />
</li>
<li>Sadece karşıtları cansıkıcı olmayı sürdürdükleri için, arada bir, bir davaya bağlı kalırız.   <br />
</li>
<li>Bir insan kendini hep çok büyük işlere adadığında, onun başka bir yeteneğinin olmadığı pek görülmez.   <br />
</li>
<li>Açıkça büyük amaçlar tasarlayan ve daha sonra bu amaçlar için oldukça yetersiz olduğunu gizlice kavrayıveren kimse, çoğu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü de değildir. İşte o zaman ikiyüzlülük kaçınılmazdır.   <br />
</li>
<li>Gür ırmaklar kendileriyle birlikte bir çok çakıl ve çalı çırpıyı da sürükler; güçlü ruhlar da bir çok aptal ve mankafayı.   <br />
</li>
<li>Bir insanın gerçekten ele almış olduğu düşünce özgürlüğü ile, onun tutkuları ve hatta arzuları da gizli gizli kendi üstünlüklerini göstereceklerini sanırlar.   <br />
</li>
<li>Bir insan yoğun ve kılı kırk yararak düşündüğü zaman, sadece yüzü değil gövdesi de çekinceli bir havaya bürünür.   <br />
</li>
<li>Ruh arayanda, hiç ruh yoktur.   <br />
</li>
<li>İnsan yığınlarının davranış biçimlerini önceden kestirmek için, onların güç bir durumdan kendilerini kurtarmak için hiçbir zaman çok önemli bir çaba göstermediklerini kabul etmek gerekir.   <br />
</li>
<li>İnsan kahkahalarla güldüğü zaman, kabalığı ile tüm ******ları geride bırakır.   <br />
</li>
<li>Eylem ve vicdan genellikle uyuşmazlar. Eylem, ağaçtan ham meyveleri toplamak isterken, vicdan onları gereğinden çok olgunlaşmaya bırakır, ta ki yere dökülüp ezilinceye kadar.   <br />
</li>
<li>Aşk ve nefret kör değillerdir; ama kendileriyle birlikte taşıdıkları ateş yüzünden kör olmuşlardır.   <br />
</li>
<li>İnsan hatasını bir başkasına itiraf ettiğinde unutur onu; ama çoğu kez öteki kişi bunu unutmaz.   <br />
</li>
<li>Alev, başka şeyleri aydınlattığı kadar aydınlatmaz kendini. Bilge de böyledir.   <br />
</li>
<li>Bir konu hakkında hazırlıksız sorguya çekildiğimizde, aklımıza gelen ilk düşünce çoğu zaman bizim kendi düşüncemiz değildir; ama bizim sınıfımıza, konumumuza ve soyumuza ait olan sıradan bir düşüncedir sadece. Öz düşünceler pek ender olarak su yüzüne çıkarlar.   <br />
</li>
<li>Bizzat kendimizde olan bir değeri övdüğü, okşadığı zaman mucizeyi de, usdışını da kabul ederiz.   <br />
</li>
<li>Yarı-bilim tam bilimden daha üstündür. O, sorunları olduklarından daha kolay görür ve bununla görüşünü daha anlaşılır, daha inandırıcı kılar.   <br />
</li>
<li>Çok düşünen partici olmaya uygun değildir; o, parti arasında düşüncesini çok çabuk sızdırır.   <br />
</li>
<li>Kötü belleğin iyi tarafı, aynı şeylerden bir çok kez, ilk kez gibi yararlanmaktır.   <br />
</li>
<li>Bir kurbanın yoldaşı o kurbandan daha çok acı çeker.   <br />
</li>
</ol>
 <br />
   <br />
 ugureskici.com   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Karl Marx Kimdir? Karl Marx Biyografisi Ve Sözleri]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-karl-marx-kimdir-karl-marx-biyografisi-ve-sozleri.html</link>
			<pubDate>Tue, 29 Aug 2017 23:16:35 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=15535">alevi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-karl-marx-kimdir-karl-marx-biyografisi-ve-sozleri.html</guid>
			<description><![CDATA[ Karl Marx Kimdir? Karl Marx Biyografisi<br />
  ] Komünist ideolojileri ve eserleri ile Marksim temellerini atan Alman filozof Karl Marx, devrimci, tarihçi ve sosyalisttir. Aşağıda Karl Marx'ın kim olduğunu, başarılarını, biyografisini daha detaylıca öğrenebilirsiniz.    <br />
]     <br />
] Milliyeti: Alman    <br />
] Din: Protestanlık (Hıristiyan)    <br />
] Doğum Tarihi: 5 Mayıs 1818<br />
<br />
    <br />
] Ölüm Tarihi: 14 Mart 1883    <br />
] Burcu: Boğa    <br />
] Ölüm Yeri:Londra    <br />
] Babası:Herschel Marx    <br />
] Annesi: Henriette Marx    <br />
] Kardeşleri: Louise Juta, Henriette Marx, Eduard Marx, Caroline Marx, Sophia Marx, Mauritz David Marx, Emilie Conradi, Hermann Marx    <br />
] Eşi: Jenny von Westphalen    <br />
] Çocukları: Jenny Laura, Jenny Caroline, Edgar, Henry Edward Guy    <br />
] Eğitimi: Berlin Üniversitesi, Bonn Üniversitesi, Jena Friedrich Schiller Üniversitesi    <br />
 Karl Marx'ın Hayatı  ] Karl Max'ın ilime adanmış bir hayatı olmuştur. Karl Marx, sosyalizmin bilimsel temellerini veren 19. yüzyılın filozofudur. Ayrıca politik ekonomist ve devrimcidir. Marx, genç yaşta felsefe ve tarihe kendini adamıştır. Böylece hayatı farklı bir yön almıştır. Devrimci olmadan önce felsefede yardımcı doçent olmak üzereydi. Çok genç yaşlarından itibaren siyasi faaliyetlere katılmaya başlamıştır. Marx, yaşamı boyunca nispeten sıradan iken, daha sonra 'Marksizm' olarak bilinir hale gelmiştir. Marx'ın felsefeleri, özellikle ölümünden kısa bir süre sonra önemli bir etkiye sahip olmuştur. 'Komünist Manifesto' ve 'Das Kapital' başta olmak üzere birçok eserleri, Vladimir Lenin, Mao Zedung ve Leon Trotsky gibi sayisi liderler üzerinde büyük etki yaratmıştır.    <br />
 Erken Yıllar Ve Aktivizm<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Karl Marx, Aşkenaz Yahudi bir ailenin içinde doğmuştur. Karl'ın babası, Herschel Marx avukattır. Annesi Henrietta Pressburg, yarı okur yazar Hollandalı bir Yahudi idi.  <br />
</li>
<li>1830 yılına kadar Bonn Üniversitesi'nde Edebiyat ve Felsefe bölümü  okumuştur. Marx, Poets Kulübü, radikal grup ve Trier Tavern Kulübü İçme Derneği'ne katıldı ve daha sonra kulübün başkanı olarak görev yaptı.  <br />
</li>
<li>Üniversitesi'ndeki akademik performans, babası tarafından, Berlin Üniversitesi'nde bozulmaya başladı. Daha sonra yasayı takip etti ve aynı zamanda önde gelen filozof, GWF Hegel eserlerine ilgi göstermeye başladı ve 'Hegelciliği' savunan yerel bir lonca katıldı.  <br />
</li>
<li>Babasının ani ölümünden sonra, ailesinin geliri düştü ve ailesini geçindirmek için, yazmaya başladı. Marx, kurgu ve kurgu olmayan eserler yazdı ama sanat tarihi, felsefe ve dil aşkını keşfettikten sonra yazmaktan vazgeçti. 1841 yılında tezini tamamladı.  <br />
</li>
<li>O 1842 yılında Köln'e taşındı ve ailesini geçindirmek için ılımlı bir gelir kazanç elde etme amacıyla radikal gazetesi, 'Rheinische Zeitung' da bir gazeteci oldu. Bu gazete ile o sosyal konularda ve ekonomi üzerine görüşlerini ifade etmeye başladı ve bir kuvvetle Rus monarşi eleştiren bir makale yayınladı. Daha sonra, Çar Nicholas Ben Rheinische Zeitung yasağı Prusya hükümeti istedi ve sonuç olarak gazete 1843 yılında kapatıldı.  <br />
</li>
<li>Marx, Ekim 1843 yılında Paris'e taşındı. Alman ve Fransız radikallere ortak bir platform sunan yeni radikal gazetesinin, 'Deutsch Franzsische Jahrbcher' eş-editörü oldu.  <br />
</li>
<li>Bavyera Kralı Ludwig hiciv kasideler sayesinde Alman devletleri gazete yasaklandı ve sonuçta kapatıldı. Bundan sonra, Marx için yazmaya başladı 'vorwÃ¤rts!' Paris'te, bir başka gazetede, Hegelci ideolojilere dayalı sosyalizm üzerine görüşlerini sundu. Aynı zamanda, o Avrupa'da faaliyet gösteren diğer sosyalist çevrelerini eleştirdi.  <br />
</li>
<li>28 Ağustos 1844 günü, onun güvendiğiniz biri haline devam edeceğini ve daha sonra onun felsefi fikirlerini şekillendirmeye yardımcı olacak Friedrich Engels ile arkadaş olmaya başladı. Yakın zamanda ikili, edebi eserler için işbirliğine başladı ve aynı zamanda, 'politik ekonomi' kapsamlı çalışmada Marx hayatının geri kalanı için takip edecek bir konu ile kendilerini meşgul etti. 'Ekonomi politik' üzerine yaptığı araştırmalar da onun en büyük eserlerinden biri oldu, bu eser 'Das Kapital'dir.  <br />
</li>
<li>Daha sonra 'Marksizm' olarak bilinir hale gelen 'ekonomi-politik' Marx'ın düşüncesi, bir Hegelism ideal füzyon, İngiliz ekonomi ve Fransız ütopik sosyalizm idi. O, 1844 Ağustos ayında yayınlanan 'Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları'nın bütün fikirlerini derledi.  <br />
</li>
<li>'Vorwarts!' Sonra kapatıldı, Marx arkadaşı Engels ile birlikte, 1845 yılında Paris'ten Brüksel'e taşındı. 'ChartisÃ»erin' yerel sosyalist hareketin liderlerini ziyaret ederken Onlar, İngiltere'ye kısa bir gezi sırasında bu sefer kitabı, 'Alman İdeolojisi'ni yazmıştır.  <br />
</li>
<li>Kitap yayınlandıktan sonra, Marx'ın fikirlerini hayata geçirmeleri  umut edildi ve bir gerçekten bilimsel materyalist 'felsefe açısından' devrimci hareketin gerekli 'olduğunu iddia etti. Bu dönemde aynı zamanda 1847 yılında yayımlanan 'Felsefe Yoksullukla' yayımlandı.  <br />
</li>
<li>Engels 'Just Ligi' olarak adlandırılan birlikte o radikal bir örgüte katıldı. Böylece yeraltı örgütü olarak işleyişi durduruldu ve bir işçi sınıfı devrim için görüşlerini ortaya koydu.  <br />
</li>
<li>Ligi 'üyeleri sonunda bu konuda ikna edildi ve 1847 ile, bu Komünist Ligi' olarak adlandırılan resmi bir siyasi parti haline geldi.  <br />
</li>
<li>1848 manifestosunda yayınlanan 'Komünist Manifesto' başlıklı yeni komünist ideolojileri derlemesi onun en önemli siyasi broşürlerden biri için Engels-Marx döşeli yolu tarafından yazılan kitapların, tüm değiştirme vizyonu ile kapitalist toplumun kaldırılmasını savundu.  <br />
</li>
<li>Aynı yıl, Avrupa'nın 1848 Devrimi 'olarak bilinir hale geldi yeni komünist hareketinin bir sonucu olarak ayaklanmalara tanık oldu. Bu süre içinde, Fransa'ya geri dönmek zorunda kalmıştır.  <br />
</li>
</ul>
 Komünist Ligi Ve Sonraki Yıllar<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Marx, 1848 yılında Fransa'ya döndükten sonra, Paris'e Komünist Ligi merkezini değiştirdi ve kentte yaşayan çok sayıda Alman sosyalistleri için ek Alman İşçi Kulübü kurdu.  <br />
</li>
<li>Almanya'da anarşiyi yaymak umuduyla, 'Komünist Manifesto'da' başlıklı eserin, 'Almanya'da (Köln) Komünist Partisi'nin Talepleri' olarak daha kısa bir versiyonunu yayınladı.  <br />
</li>
<li>Marx yakın zamanda tüm dünya olaylarını Marksist yorumunu sundu 'Nueu Rheinische Zeitung' adında bir günlük gazetede, yayınlanmasına başladı. Yakında polis tarafından göz altına alındı &#8203;&#8203;ve radikal görüşleriyle tutuklandı.  <br />
</li>
<li>Sonra Prusya Kralı Frederick William IV, anti-devrimci önlemleri emretti ve bunun sonucunda, Marx'ın gazetesi bastırıldı ve 16 mayıs 1849 yılında ülkeyi terk etmesi istendi.  <br />
</li>
<li>1849 yılının sonlarına doğru, Komünist Ligi'nde ideolojik uçurum nedeniyle Avrupa'da yaygın bir ayaklanma izlendi ve Engels ve Marx bunu parti için korkuyordu. Marx yakında sosyalist Alman İşçi Eğitim Derneği ile dahil oldu, ancak 17 Eylül 1850 tarihinde istifa etti.  <br />
</li>
<li>Ailesi yoksulluğa rağmen, Marx yeniden kendini organize devrimci işçi sınıfına adadı ve aynı zamanda New York Daily Tribune'de bir muhabir olarak çalıştı.  <br />
</li>
<li>Daha sonra bir gelir kaynağı olarak düzenli makaleler yazmaya başladı. New York Daily Tribune sonunda Atlantik üzerinden gelen görüşlerin sempati ve desteğini kazanma Marx için iyi olacaktır.  <br />
</li>
<li>1863 yılında, Marx New York Tribune sol ve Louis Napoleon Onsekizinci Brumaire yazdı ve 1864 yılında, Uluslararası İşçi Birliği içerisinde yer aldı.  <br />
</li>
<li>Paris vatandaşları hükümeti devirmeye çalıştı ve iki ay boyunca kenti tutulduğunda Uluslararası İşçi Birliği ile yaptığı yıllarda en önemli olaylardan biri 'Paris Komünü' oldu. Bu kanlı ayaklanma karşısında, 'Fransa'da Savaş' yazmıştır.  <br />
</li>
<li>Hayatının son on yılında, Marx'ın sağlığı bozulmaya başladı ve onun yaratıcı enerjileri düşmeye başladı. Ailesine karşı içe döndü ve o onun siyasi görüşleri hakkında inatçı hale geldiği düşünülmektedir.  <br />
</li>
<li>Çar Alexander II 1881 yılında öldürüldü ve sonra, Marx, hükümeti devirmeye amaçlayan Rus radikallerinin özverili cesaretini övdü.  <br />
</li>
<li>Hatta siyasetten çekilmesinden sonra, hâlâ işçi sınıfı sosyalist hareketler üzerinde önemli etkisini korudu.  <br />
</li>
</ul>
 Büyük İşler<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Karl Marx'ın önemli eserlerden ilk 'dünyanın en etkili siyasi yazmaları' olarak kabul edilmektedir. Ardından 1848 yılında yayınlanan 'Komünist Manifesto' oldu. Kitap Fransızca yayınlandı ve aynı zamanda bir İngiliz baskısı yapıldı. Ayrıca dört bölümden bir 'çizgi roman' olarak yayınlandı.  <br />
</li>
<li>'Das Kapital'i' düzenlenmiş ve Marx'ın ölümünün ardından Friedrich Engels tarafından tekrar yayımlanmış ve ikisi üç parçalı bir yayın olmuştur. Marx'ın en büyük eserlerinin biri olarak kabul edilen kitap, Rusça, İngilizce, Fransızca ve Almanca tercüme edilmiştir.  <br />
</li>
</ul>
 Kişisel Yaşam Ve Mirası<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Karl Marx'ın yedi çocuğu vardı, 19 Haziran Kreuznach bir Protestan kilisesinde Jenny ile evlendi.  <br />
</li>
<li>Son yıllarda, Marx, bir keşiş oldu ve iyileşmek için sağlık merkezlerine gitti. Akciğerlerinden dolayı 2 Aralık 1881 tarihinde eşinin ölümü gerçekleşmiştir. 11 Ocak 1883 tarihinde ise kızının ölümüyle tamamen paramparça olmuştur.  <br />
</li>
<li>Marx'ın fikirleri dünya üzerinde derin bir etkisi vardı ve eserleri 'Marksizm' olarak bilinen komünizm yeni bir okul doğurdu. Bugün, 'Stalinizm', 'Troçkizm' ve 'Maoizm' ve aynı zamanda 'Yapısalcı Marksizm', 'Analitik Marksizm' ve 'Marksist Sosyoloji "olarak Marksizmin diğer varyantları olarak bilinen Marksizm dalları vardır.  <br />
</li>
</ul>
 İlginç Bilgileri<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Marx, çocuklarına 'Qui Qui' ve 'Tussy' olarak tuhaf takma isim vermiştir.  <br />
</li>
<li>Bu ünlü kişiliği ve 'Marksizm' kurucusu çoğu zaman karaciğer sorunları nedeniyle acıyı aşmak için afyon (opium) yuttu.  <br />
</li>
</ul>
 Karl Marx Sözleri<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Toplum, üstesinden gelemeyeceği sorunları gündeme getirmez.  <br />
</li>
<li>Görünen, gerçek olsaydı bilime ihtiyaç duyulmazdı.  <br />
</li>
<li>Kapitalist üretimin en büyük engeli, sermayedir.  <br />
</li>
<li>Cahiliyet ayrıcalıklı sınıfın ustaca kullandığı bir silahtır.  <br />
</li>
<li>Gidin başımdan son sözler hayattayken yeterince konuşmamış insanlar içindir.  <br />
</li>
<li>Kitaplarım, yazarken içtiğim tütünün bile parasını karşılamadı.  <br />
</li>
</ul>
] bilirmiydin.com    ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Karl Marx Kimdir? Karl Marx Biyografisi<br />
  ] Komünist ideolojileri ve eserleri ile Marksim temellerini atan Alman filozof Karl Marx, devrimci, tarihçi ve sosyalisttir. Aşağıda Karl Marx'ın kim olduğunu, başarılarını, biyografisini daha detaylıca öğrenebilirsiniz.    <br />
]     <br />
] Milliyeti: Alman    <br />
] Din: Protestanlık (Hıristiyan)    <br />
] Doğum Tarihi: 5 Mayıs 1818<br />
<br />
    <br />
] Ölüm Tarihi: 14 Mart 1883    <br />
] Burcu: Boğa    <br />
] Ölüm Yeri:Londra    <br />
] Babası:Herschel Marx    <br />
] Annesi: Henriette Marx    <br />
] Kardeşleri: Louise Juta, Henriette Marx, Eduard Marx, Caroline Marx, Sophia Marx, Mauritz David Marx, Emilie Conradi, Hermann Marx    <br />
] Eşi: Jenny von Westphalen    <br />
] Çocukları: Jenny Laura, Jenny Caroline, Edgar, Henry Edward Guy    <br />
] Eğitimi: Berlin Üniversitesi, Bonn Üniversitesi, Jena Friedrich Schiller Üniversitesi    <br />
 Karl Marx'ın Hayatı  ] Karl Max'ın ilime adanmış bir hayatı olmuştur. Karl Marx, sosyalizmin bilimsel temellerini veren 19. yüzyılın filozofudur. Ayrıca politik ekonomist ve devrimcidir. Marx, genç yaşta felsefe ve tarihe kendini adamıştır. Böylece hayatı farklı bir yön almıştır. Devrimci olmadan önce felsefede yardımcı doçent olmak üzereydi. Çok genç yaşlarından itibaren siyasi faaliyetlere katılmaya başlamıştır. Marx, yaşamı boyunca nispeten sıradan iken, daha sonra 'Marksizm' olarak bilinir hale gelmiştir. Marx'ın felsefeleri, özellikle ölümünden kısa bir süre sonra önemli bir etkiye sahip olmuştur. 'Komünist Manifesto' ve 'Das Kapital' başta olmak üzere birçok eserleri, Vladimir Lenin, Mao Zedung ve Leon Trotsky gibi sayisi liderler üzerinde büyük etki yaratmıştır.    <br />
 Erken Yıllar Ve Aktivizm<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Karl Marx, Aşkenaz Yahudi bir ailenin içinde doğmuştur. Karl'ın babası, Herschel Marx avukattır. Annesi Henrietta Pressburg, yarı okur yazar Hollandalı bir Yahudi idi.  <br />
</li>
<li>1830 yılına kadar Bonn Üniversitesi'nde Edebiyat ve Felsefe bölümü  okumuştur. Marx, Poets Kulübü, radikal grup ve Trier Tavern Kulübü İçme Derneği'ne katıldı ve daha sonra kulübün başkanı olarak görev yaptı.  <br />
</li>
<li>Üniversitesi'ndeki akademik performans, babası tarafından, Berlin Üniversitesi'nde bozulmaya başladı. Daha sonra yasayı takip etti ve aynı zamanda önde gelen filozof, GWF Hegel eserlerine ilgi göstermeye başladı ve 'Hegelciliği' savunan yerel bir lonca katıldı.  <br />
</li>
<li>Babasının ani ölümünden sonra, ailesinin geliri düştü ve ailesini geçindirmek için, yazmaya başladı. Marx, kurgu ve kurgu olmayan eserler yazdı ama sanat tarihi, felsefe ve dil aşkını keşfettikten sonra yazmaktan vazgeçti. 1841 yılında tezini tamamladı.  <br />
</li>
<li>O 1842 yılında Köln'e taşındı ve ailesini geçindirmek için ılımlı bir gelir kazanç elde etme amacıyla radikal gazetesi, 'Rheinische Zeitung' da bir gazeteci oldu. Bu gazete ile o sosyal konularda ve ekonomi üzerine görüşlerini ifade etmeye başladı ve bir kuvvetle Rus monarşi eleştiren bir makale yayınladı. Daha sonra, Çar Nicholas Ben Rheinische Zeitung yasağı Prusya hükümeti istedi ve sonuç olarak gazete 1843 yılında kapatıldı.  <br />
</li>
<li>Marx, Ekim 1843 yılında Paris'e taşındı. Alman ve Fransız radikallere ortak bir platform sunan yeni radikal gazetesinin, 'Deutsch Franzsische Jahrbcher' eş-editörü oldu.  <br />
</li>
<li>Bavyera Kralı Ludwig hiciv kasideler sayesinde Alman devletleri gazete yasaklandı ve sonuçta kapatıldı. Bundan sonra, Marx için yazmaya başladı 'vorwÃ¤rts!' Paris'te, bir başka gazetede, Hegelci ideolojilere dayalı sosyalizm üzerine görüşlerini sundu. Aynı zamanda, o Avrupa'da faaliyet gösteren diğer sosyalist çevrelerini eleştirdi.  <br />
</li>
<li>28 Ağustos 1844 günü, onun güvendiğiniz biri haline devam edeceğini ve daha sonra onun felsefi fikirlerini şekillendirmeye yardımcı olacak Friedrich Engels ile arkadaş olmaya başladı. Yakın zamanda ikili, edebi eserler için işbirliğine başladı ve aynı zamanda, 'politik ekonomi' kapsamlı çalışmada Marx hayatının geri kalanı için takip edecek bir konu ile kendilerini meşgul etti. 'Ekonomi politik' üzerine yaptığı araştırmalar da onun en büyük eserlerinden biri oldu, bu eser 'Das Kapital'dir.  <br />
</li>
<li>Daha sonra 'Marksizm' olarak bilinir hale gelen 'ekonomi-politik' Marx'ın düşüncesi, bir Hegelism ideal füzyon, İngiliz ekonomi ve Fransız ütopik sosyalizm idi. O, 1844 Ağustos ayında yayınlanan 'Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları'nın bütün fikirlerini derledi.  <br />
</li>
<li>'Vorwarts!' Sonra kapatıldı, Marx arkadaşı Engels ile birlikte, 1845 yılında Paris'ten Brüksel'e taşındı. 'ChartisÃ»erin' yerel sosyalist hareketin liderlerini ziyaret ederken Onlar, İngiltere'ye kısa bir gezi sırasında bu sefer kitabı, 'Alman İdeolojisi'ni yazmıştır.  <br />
</li>
<li>Kitap yayınlandıktan sonra, Marx'ın fikirlerini hayata geçirmeleri  umut edildi ve bir gerçekten bilimsel materyalist 'felsefe açısından' devrimci hareketin gerekli 'olduğunu iddia etti. Bu dönemde aynı zamanda 1847 yılında yayımlanan 'Felsefe Yoksullukla' yayımlandı.  <br />
</li>
<li>Engels 'Just Ligi' olarak adlandırılan birlikte o radikal bir örgüte katıldı. Böylece yeraltı örgütü olarak işleyişi durduruldu ve bir işçi sınıfı devrim için görüşlerini ortaya koydu.  <br />
</li>
<li>Ligi 'üyeleri sonunda bu konuda ikna edildi ve 1847 ile, bu Komünist Ligi' olarak adlandırılan resmi bir siyasi parti haline geldi.  <br />
</li>
<li>1848 manifestosunda yayınlanan 'Komünist Manifesto' başlıklı yeni komünist ideolojileri derlemesi onun en önemli siyasi broşürlerden biri için Engels-Marx döşeli yolu tarafından yazılan kitapların, tüm değiştirme vizyonu ile kapitalist toplumun kaldırılmasını savundu.  <br />
</li>
<li>Aynı yıl, Avrupa'nın 1848 Devrimi 'olarak bilinir hale geldi yeni komünist hareketinin bir sonucu olarak ayaklanmalara tanık oldu. Bu süre içinde, Fransa'ya geri dönmek zorunda kalmıştır.  <br />
</li>
</ul>
 Komünist Ligi Ve Sonraki Yıllar<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Marx, 1848 yılında Fransa'ya döndükten sonra, Paris'e Komünist Ligi merkezini değiştirdi ve kentte yaşayan çok sayıda Alman sosyalistleri için ek Alman İşçi Kulübü kurdu.  <br />
</li>
<li>Almanya'da anarşiyi yaymak umuduyla, 'Komünist Manifesto'da' başlıklı eserin, 'Almanya'da (Köln) Komünist Partisi'nin Talepleri' olarak daha kısa bir versiyonunu yayınladı.  <br />
</li>
<li>Marx yakın zamanda tüm dünya olaylarını Marksist yorumunu sundu 'Nueu Rheinische Zeitung' adında bir günlük gazetede, yayınlanmasına başladı. Yakında polis tarafından göz altına alındı &#8203;&#8203;ve radikal görüşleriyle tutuklandı.  <br />
</li>
<li>Sonra Prusya Kralı Frederick William IV, anti-devrimci önlemleri emretti ve bunun sonucunda, Marx'ın gazetesi bastırıldı ve 16 mayıs 1849 yılında ülkeyi terk etmesi istendi.  <br />
</li>
<li>1849 yılının sonlarına doğru, Komünist Ligi'nde ideolojik uçurum nedeniyle Avrupa'da yaygın bir ayaklanma izlendi ve Engels ve Marx bunu parti için korkuyordu. Marx yakında sosyalist Alman İşçi Eğitim Derneği ile dahil oldu, ancak 17 Eylül 1850 tarihinde istifa etti.  <br />
</li>
<li>Ailesi yoksulluğa rağmen, Marx yeniden kendini organize devrimci işçi sınıfına adadı ve aynı zamanda New York Daily Tribune'de bir muhabir olarak çalıştı.  <br />
</li>
<li>Daha sonra bir gelir kaynağı olarak düzenli makaleler yazmaya başladı. New York Daily Tribune sonunda Atlantik üzerinden gelen görüşlerin sempati ve desteğini kazanma Marx için iyi olacaktır.  <br />
</li>
<li>1863 yılında, Marx New York Tribune sol ve Louis Napoleon Onsekizinci Brumaire yazdı ve 1864 yılında, Uluslararası İşçi Birliği içerisinde yer aldı.  <br />
</li>
<li>Paris vatandaşları hükümeti devirmeye çalıştı ve iki ay boyunca kenti tutulduğunda Uluslararası İşçi Birliği ile yaptığı yıllarda en önemli olaylardan biri 'Paris Komünü' oldu. Bu kanlı ayaklanma karşısında, 'Fransa'da Savaş' yazmıştır.  <br />
</li>
<li>Hayatının son on yılında, Marx'ın sağlığı bozulmaya başladı ve onun yaratıcı enerjileri düşmeye başladı. Ailesine karşı içe döndü ve o onun siyasi görüşleri hakkında inatçı hale geldiği düşünülmektedir.  <br />
</li>
<li>Çar Alexander II 1881 yılında öldürüldü ve sonra, Marx, hükümeti devirmeye amaçlayan Rus radikallerinin özverili cesaretini övdü.  <br />
</li>
<li>Hatta siyasetten çekilmesinden sonra, hâlâ işçi sınıfı sosyalist hareketler üzerinde önemli etkisini korudu.  <br />
</li>
</ul>
 Büyük İşler<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Karl Marx'ın önemli eserlerden ilk 'dünyanın en etkili siyasi yazmaları' olarak kabul edilmektedir. Ardından 1848 yılında yayınlanan 'Komünist Manifesto' oldu. Kitap Fransızca yayınlandı ve aynı zamanda bir İngiliz baskısı yapıldı. Ayrıca dört bölümden bir 'çizgi roman' olarak yayınlandı.  <br />
</li>
<li>'Das Kapital'i' düzenlenmiş ve Marx'ın ölümünün ardından Friedrich Engels tarafından tekrar yayımlanmış ve ikisi üç parçalı bir yayın olmuştur. Marx'ın en büyük eserlerinin biri olarak kabul edilen kitap, Rusça, İngilizce, Fransızca ve Almanca tercüme edilmiştir.  <br />
</li>
</ul>
 Kişisel Yaşam Ve Mirası<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Karl Marx'ın yedi çocuğu vardı, 19 Haziran Kreuznach bir Protestan kilisesinde Jenny ile evlendi.  <br />
</li>
<li>Son yıllarda, Marx, bir keşiş oldu ve iyileşmek için sağlık merkezlerine gitti. Akciğerlerinden dolayı 2 Aralık 1881 tarihinde eşinin ölümü gerçekleşmiştir. 11 Ocak 1883 tarihinde ise kızının ölümüyle tamamen paramparça olmuştur.  <br />
</li>
<li>Marx'ın fikirleri dünya üzerinde derin bir etkisi vardı ve eserleri 'Marksizm' olarak bilinen komünizm yeni bir okul doğurdu. Bugün, 'Stalinizm', 'Troçkizm' ve 'Maoizm' ve aynı zamanda 'Yapısalcı Marksizm', 'Analitik Marksizm' ve 'Marksist Sosyoloji "olarak Marksizmin diğer varyantları olarak bilinen Marksizm dalları vardır.  <br />
</li>
</ul>
 İlginç Bilgileri<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Marx, çocuklarına 'Qui Qui' ve 'Tussy' olarak tuhaf takma isim vermiştir.  <br />
</li>
<li>Bu ünlü kişiliği ve 'Marksizm' kurucusu çoğu zaman karaciğer sorunları nedeniyle acıyı aşmak için afyon (opium) yuttu.  <br />
</li>
</ul>
 Karl Marx Sözleri<br />
  <ul class="mycode_list"><li>Toplum, üstesinden gelemeyeceği sorunları gündeme getirmez.  <br />
</li>
<li>Görünen, gerçek olsaydı bilime ihtiyaç duyulmazdı.  <br />
</li>
<li>Kapitalist üretimin en büyük engeli, sermayedir.  <br />
</li>
<li>Cahiliyet ayrıcalıklı sınıfın ustaca kullandığı bir silahtır.  <br />
</li>
<li>Gidin başımdan son sözler hayattayken yeterince konuşmamış insanlar içindir.  <br />
</li>
<li>Kitaplarım, yazarken içtiğim tütünün bile parasını karşılamadı.  <br />
</li>
</ul>
] bilirmiydin.com    ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Freud'un İD, EGO, SÜPEREGO Üçlemi]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-freud-un-id-ego-superego-uclemi.html</link>
			<pubDate>Mon, 22 May 2017 22:02:38 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-freud-un-id-ego-superego-uclemi.html</guid>
			<description><![CDATA[ Bu konu belki de psikoloji tarihinin en ses getiren tartışmalarından biridir. Bundan daha önce Freud zihinsel çalışmayı daha iyi anlayabilmek amacıyla zihni bilinç ve bilinçdışı olarak iki bölmede incelemeye çalışmış ancak bu bölmeleme yetersiz kalınca yapısal bir bölmeleme biçimini ileri sürmüştür. Bilinç ve bilinçdışı için önce bölmesel (topoğrafik) deyimini kullanmış, ancak sonradan zihinsel nitelikler tanımını uygun görmüştür. Zihnin yapısal incelenmesinde ise ego (benlik), id (altbenlik), superego (üstbenlik) kavramlarını geliştirmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ego, superego, id zihnin yapılarını, bilinç ve bilinçdışı tanımları da bu bölmelerin nasıl işlemleme yaptığını tanımlamaktadır. Ego daha çok bilinçli bir işlemleme yaparken, id ve süperego daha çok bilinçdışı bir işlemleme yapmaktadır.<br />
<br />
Yine dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi de ego, id, süperego kavramlarının beynin herhangi bir beyin bölgesine karşılık olmadığı ve tamamen soyut olduklarıdır. Daha çok kastedilen şey bir türlü işlevler dizgesidir. Yine bu işlevler tamamen kesin sınırlarla birbirlerinden ayrı değil, tersine geçişlidir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İD </span><br />
Ruhsal aygıtımızın en eski ve en ilkel parçası olduğu kabul edilmektedir. İçgüdülerimizi ve doğuştan varolan her şeyimizi içermektedir. İşlemleme biçimi tamamen gerçeklik ve mantıkla uyuşumsuzdur. Yani bilinçdışı kuralları (kuralsızlık) işlemektedir. Bu durumda buradaki duygu ve düşünceler zaman, yer, dış dünyaya uyum kavramı tanımazlar. Asıl olan dürtülerin tatmine ulaşmasıdır (haz ilkesi). İd bu dürtülerinin tatmin edilmesinde (boşaltılması) egoyu kullanmaktadır, egoya baskı yapmaktadır. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EGO </span><br />
Çocuk büyüdükçe dış dünyanın gerçeklikleri hazza ulaşmada bazı kuralların olduğunu öğretir. Bu durumda altbenliğin bir bölümü özel bir evrimleşme göstererek egoyu oluşturur. Egonun asıl görevi düzenlemedir. Bu nedenle "düzenleyici dizge" adını da bazıları uygun görmektedir. Ego insanoğlunun dış dünya ile uyum içerisinde yaşamasını sağlayan zihinsel işlevler bütünüdür. Yani gerçeklik kuralı egoda hakimdir (gerçeklik-reality- ilkesi).<br />
<br />
Ego dış dünyanın gerçekleri ve iç dünyanın haz arayışı arasında dengeyi sağlayan araçtır. Bu dengenin sağlanması için ego bazı yetilerle donanmıştır.<br />
<br />
Dürtülerin farkına varılması, algılanması (açlık, cinsellik)<br />
<br />
Dış dünyadaki koşulların farkına varılması (yiyecek nerede, nasıl ulaşılır) <br />
<br />
Dürtülerin üstbenliğin baskısıyla koşullara uyacak niteliğe getirilmesi (ekmek almak için para verilir, çalınmaz) <br />
<br />
İstemli ve uyumcul davranışın eyleme geçirilmesi <br />
<br />
<br />
Benliğin temel işlevi anlaşılacağı üzere dış dünyaya uyumdur. Türkçe'ye yerleşen egoist sözcüğünün bu nedenle yanlış kullanıldığı ileri sürülebilir. Burada anlaşılması gereken bir nokta da egonun Gerçeklik ilkesiyle çalıştığı, ama idin Haz ilkesiyle çalıştığıdır. Ego bu dengeyi sağlarken "savunma mekanizmaları" adı verilen bazı yöntemleri kullanır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SÜPEREGO (Üstbenlik) </span><br />
Zaman içerisinde egonun bir parçası toplumsallaşma ve değerlerle ilgili olarak evrimleşir. Bu evrimin sonucunda gelişen parçaya süperego (üstbenlik) adı verilir.<br />
<br />
<br />
Çocuk doğduğunda ayıp, yasak, günah, başkalarının hakkı, saygı gibi kavramlara sahip değildir. Haz ilkesi yaşamını yönlendirir. Ancak biraz büyüyüp haz ilkesini devam ettirince anne ve baba tarafından sosyal olarak uygunsuz davranışlar gösterdiğinde cezalandırılır. Çocuk artık bir yaramazlık yaptığında anne-babasının davranışını duyup-görüp cezalandırılacağını düşünerek davranışından çekinir. Çocuk biraz daha büyünce anne-baba yanında olmasa bile otomatik olarak uygunsuz davranışı yapmaktan vazgeçer. Çünkü anne-baba artık onun dışında birileri değildir. Artık anne-baba içselleştirilmiş ve çocuğun zihninin bir parçası olmuştur. Nereye giderse gitsin anne-baba zihninin içerisinde onunla gelecektir. Yargılayıcı dizge dediğimiz superegonun insan yaşantısındaki belirtisi "suçluluk duygusu"dur.<br />
<br />
Çocukluk döneminde gördüğümüz korku ve utanç duyguları ise superego gelişiminin belirtilerindendir. Superego bilinçdışı ve bilinç süreçleri beraberce barındırır. Vicdan, süperegonun bilinçli kısmında yer alır.<br />
<br />
Superegonun (frenleyici, yasaklayıcı) ve idin (haz ilkesi) baskıları altında ego uygun çözüm yolları arar.<br />
<br />
psikonet.com   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Bu konu belki de psikoloji tarihinin en ses getiren tartışmalarından biridir. Bundan daha önce Freud zihinsel çalışmayı daha iyi anlayabilmek amacıyla zihni bilinç ve bilinçdışı olarak iki bölmede incelemeye çalışmış ancak bu bölmeleme yetersiz kalınca yapısal bir bölmeleme biçimini ileri sürmüştür. Bilinç ve bilinçdışı için önce bölmesel (topoğrafik) deyimini kullanmış, ancak sonradan zihinsel nitelikler tanımını uygun görmüştür. Zihnin yapısal incelenmesinde ise ego (benlik), id (altbenlik), superego (üstbenlik) kavramlarını geliştirmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta ego, superego, id zihnin yapılarını, bilinç ve bilinçdışı tanımları da bu bölmelerin nasıl işlemleme yaptığını tanımlamaktadır. Ego daha çok bilinçli bir işlemleme yaparken, id ve süperego daha çok bilinçdışı bir işlemleme yapmaktadır.<br />
<br />
Yine dikkat edilmesi gereken noktalardan birisi de ego, id, süperego kavramlarının beynin herhangi bir beyin bölgesine karşılık olmadığı ve tamamen soyut olduklarıdır. Daha çok kastedilen şey bir türlü işlevler dizgesidir. Yine bu işlevler tamamen kesin sınırlarla birbirlerinden ayrı değil, tersine geçişlidir.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İD </span><br />
Ruhsal aygıtımızın en eski ve en ilkel parçası olduğu kabul edilmektedir. İçgüdülerimizi ve doğuştan varolan her şeyimizi içermektedir. İşlemleme biçimi tamamen gerçeklik ve mantıkla uyuşumsuzdur. Yani bilinçdışı kuralları (kuralsızlık) işlemektedir. Bu durumda buradaki duygu ve düşünceler zaman, yer, dış dünyaya uyum kavramı tanımazlar. Asıl olan dürtülerin tatmine ulaşmasıdır (haz ilkesi). İd bu dürtülerinin tatmin edilmesinde (boşaltılması) egoyu kullanmaktadır, egoya baskı yapmaktadır. <br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">EGO </span><br />
Çocuk büyüdükçe dış dünyanın gerçeklikleri hazza ulaşmada bazı kuralların olduğunu öğretir. Bu durumda altbenliğin bir bölümü özel bir evrimleşme göstererek egoyu oluşturur. Egonun asıl görevi düzenlemedir. Bu nedenle "düzenleyici dizge" adını da bazıları uygun görmektedir. Ego insanoğlunun dış dünya ile uyum içerisinde yaşamasını sağlayan zihinsel işlevler bütünüdür. Yani gerçeklik kuralı egoda hakimdir (gerçeklik-reality- ilkesi).<br />
<br />
Ego dış dünyanın gerçekleri ve iç dünyanın haz arayışı arasında dengeyi sağlayan araçtır. Bu dengenin sağlanması için ego bazı yetilerle donanmıştır.<br />
<br />
Dürtülerin farkına varılması, algılanması (açlık, cinsellik)<br />
<br />
Dış dünyadaki koşulların farkına varılması (yiyecek nerede, nasıl ulaşılır) <br />
<br />
Dürtülerin üstbenliğin baskısıyla koşullara uyacak niteliğe getirilmesi (ekmek almak için para verilir, çalınmaz) <br />
<br />
İstemli ve uyumcul davranışın eyleme geçirilmesi <br />
<br />
<br />
Benliğin temel işlevi anlaşılacağı üzere dış dünyaya uyumdur. Türkçe'ye yerleşen egoist sözcüğünün bu nedenle yanlış kullanıldığı ileri sürülebilir. Burada anlaşılması gereken bir nokta da egonun Gerçeklik ilkesiyle çalıştığı, ama idin Haz ilkesiyle çalıştığıdır. Ego bu dengeyi sağlarken "savunma mekanizmaları" adı verilen bazı yöntemleri kullanır.<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">SÜPEREGO (Üstbenlik) </span><br />
Zaman içerisinde egonun bir parçası toplumsallaşma ve değerlerle ilgili olarak evrimleşir. Bu evrimin sonucunda gelişen parçaya süperego (üstbenlik) adı verilir.<br />
<br />
<br />
Çocuk doğduğunda ayıp, yasak, günah, başkalarının hakkı, saygı gibi kavramlara sahip değildir. Haz ilkesi yaşamını yönlendirir. Ancak biraz büyüyüp haz ilkesini devam ettirince anne ve baba tarafından sosyal olarak uygunsuz davranışlar gösterdiğinde cezalandırılır. Çocuk artık bir yaramazlık yaptığında anne-babasının davranışını duyup-görüp cezalandırılacağını düşünerek davranışından çekinir. Çocuk biraz daha büyünce anne-baba yanında olmasa bile otomatik olarak uygunsuz davranışı yapmaktan vazgeçer. Çünkü anne-baba artık onun dışında birileri değildir. Artık anne-baba içselleştirilmiş ve çocuğun zihninin bir parçası olmuştur. Nereye giderse gitsin anne-baba zihninin içerisinde onunla gelecektir. Yargılayıcı dizge dediğimiz superegonun insan yaşantısındaki belirtisi "suçluluk duygusu"dur.<br />
<br />
Çocukluk döneminde gördüğümüz korku ve utanç duyguları ise superego gelişiminin belirtilerindendir. Superego bilinçdışı ve bilinç süreçleri beraberce barındırır. Vicdan, süperegonun bilinçli kısmında yer alır.<br />
<br />
Superegonun (frenleyici, yasaklayıcı) ve idin (haz ilkesi) baskıları altında ego uygun çözüm yolları arar.<br />
<br />
psikonet.com   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Buda’dan yaşam felsefenizi değiştirecek 20 hayat öğretisi]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-buda-dan-yasam-felsefenizi-degistirecek-20-hayat-ogretisi.html</link>
			<pubDate>Thu, 17 Dec 2015 21:41:18 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=11100">SuLTann</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-buda-dan-yasam-felsefenizi-degistirecek-20-hayat-ogretisi.html</guid>
			<description><![CDATA[Budizm öğretisi, yaşam hakkında güzel dersler çıkarabileceğimiz bazı güçlü felsefeler ve bakış açıları barındırır.  Bugün sizlerle, birçoğu Buda’nın sözleri olan ve Budizm öğretisinin ana felsefesini oluşturan 20  ilginç ve öğretici bilgiyi paylaşacağız.<br />
<br />
İşte Buda’dan yaşama bakış açınızı değiştirebilecek güçteki 20 öğretici ders;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
1. Sevgi her şeyin ilacıdır.</span><br />
 ’Nefretin açtığı yaralar nefretle tedavi edilemez. Ruhta açılan yaraları tedavi edebilecek tek güç sevgidir ve bu, yaşadığımız evrenin en temek kuralıdır.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
2. Sizi siz yapan söyledikleriniz değil, uygulamaya geçirebildiklerinizdir.</span><br />
’Birini sırf çok konuştuğu için bilge olarak tanımlayamazsınız. Kişinin bilgeliği ancak içindeki huzur, sevgi ve cesaretle ölçülebilir.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
3. Sağlıklı yaşamın sırrı, anı yaşamakta gizlidir.</span><br />
’’Geçmişe takılıp kalma, geleceğin hayalini kurma. Zihnini yalnıca içinden bulunduğun ana odakla ve yaşa.’’<br />
’’Bedensel ve ruhsal olarak sağlıklı olabilmenin sırrı ne geçmişin yasını tutmakta, ne de gelecekle ilgili endişe duymakta. Sağlıklı olabilmenin sırrı bilgece ve farkında olarak anda yaşamakta.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
4. İçine dönebilen herkes görünmeyeni görmeye başlar</span><br />
’Sonsuz huzura giden yol göklere değil, yüreğe uzanır.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
5. Kelimeler hem silah hem de merhemdir.</span><br />
’Kelimeler bir insanı hem yaralayacak hem de iyileştirebilecek güce sahiptir. Hatta doğru ve ince olabilenleri, dünayayı bile değiştirebilir.’’<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Akışına bırak, istediğin her şey sana gelir.</span><br />
’Sürekli çevresinde dönüp durduğun şeyi en çabuk kaybedersin.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
7. Kimse hayat yolunuzu sizin için yürümez</span><br />
’Bizi kendimizden başka kimse kurtaramaz.. Hepimiz kendi yolumuzu kendimiz yürümek zorundayız.’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
8. Mutluluk paylaşıldıkça çoğalır.</span><br />
’Binlerce mum, tek bir mumun ışığıyla yanabilir ve o mumun ömründen hiç bir şey götürmez. Mutluluk da mum ışığı gibi paylaşıldıkça çoğalır.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
9. Çevrenizdekilere karşı yardımsever olun.</span><br />
 ’Zengin ya da fakir’Herkesin başa çıkmaya çalıştığı problemler var. Bazılarınınki çok, bazılarınınki az.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
10. Sizden inanmanız beklenen şeyleri sorgulayın.</span><br />
’Herhangi bir şey yalnızca öyle duyduğunuz için öyle olmak zorunda değil. Duyduğunuz şeylere ne kadar çok kişi inanıyor olursa olsun koru koruna inanmayın. Dini kitaplarda yazdığı için, deneyimli insanlar söylediği için ya da gelenekleriniz bunu gerektirdiği için inanmayın. Gözlem ve analiz yapın. Düşündüğünüz şeyin sebeplerini araştırın ve olası sonuçlarıyla ilgili çıkarımlarda bulunun. Deneyimleyin ve kendi deneyimlerinizle öğrenin.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
12. Cesur olun</span><br />
’Var olmanın en büyük sırrı korkusuz olmaktır. Geleceğin size getireceklerinden korkmayın. Korkularınız yüzünden başkalarına bağımlı yaşamayın. Cesur olmak özgürlük kilidinin anahtarıdır. ’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
13. Gerçekler bir şekilde gün yüzüne çıkacaktır.</span><br />
’Hayatta asla gizlenemeyecek 3 şey vardır: Güneş, ay ve gerçekler.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
14. Zihninizin kontrolünü sağlayamazsanız o sizi kontrol etmeye başlar.</span><br />
’Sağlıklı olabilmek, gerçek mutluluğa ulaşabilmek ve huzuru bulabilmek için zihninizi kontrol edebilmelisiniz. Kontrol edemediğiniz bir zihin sizi kendi karanlığına çeker ve bilgeliğe ulaşmanızı engeller.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
15. Şüphe ayrıştırır, güven birleştirir.</span><br />
’Şüphe kadar zihni kemiren başka bir alıkanlık yoktur. Şüphe, insanları ayrıştırır. Arkadaşlıkların ve en büyük aşkların ölümüne sebep olan zehir, şüphedir. ’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
16. Hayatınızdaki kimseyi kendinizden daha çok sevmeyin.</span><br />
’Hayatımız boyunca kendimizden daha çok seveceğimiz birilerini arar dururuz. Bu kişiyi çok uzaklarda ararız ancak bize kendimiz kadar yakındır. Hayatta en çok sevmeniz gereken ve sevginizi en çok hakeden kişi kendinizsiniz.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
17. Herşeyi bilmek, bilgeliktir; kendini bilmek ise aydınlanma.</span><br />
’Binlerce savaşı kazanmak için savaşmak yerine kendinizi fethetmeyi deneyin. Zafer, sizsiniz.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
18. Maneviyat bir lüks değil, ihtiyaçtır.</span><br />
’Tıpkı bir mumun ateş olmadan ışık veremeyeceği gibi, bir insanın da maneviyat taşımadan aydınlanabilmesi mümkün değildir.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
19. Kıskanmak yerine takdir etmeyi öğrenin.</span><br />
’Çevrenizdekilerin sahip olduğu iyi şeyleri kıskanmak yerine takdir edin ve daha iyilerine sahip olabilmek için çalışın.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
20. Huzuru içinizde arayın.</span><br />
’Huzur içinizdedir, dışarıda aramayın.’’<br />
<br />
<br />
uplifers.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Budizm öğretisi, yaşam hakkında güzel dersler çıkarabileceğimiz bazı güçlü felsefeler ve bakış açıları barındırır.  Bugün sizlerle, birçoğu Buda’nın sözleri olan ve Budizm öğretisinin ana felsefesini oluşturan 20  ilginç ve öğretici bilgiyi paylaşacağız.<br />
<br />
İşte Buda’dan yaşama bakış açınızı değiştirebilecek güçteki 20 öğretici ders;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
1. Sevgi her şeyin ilacıdır.</span><br />
 ’Nefretin açtığı yaralar nefretle tedavi edilemez. Ruhta açılan yaraları tedavi edebilecek tek güç sevgidir ve bu, yaşadığımız evrenin en temek kuralıdır.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
2. Sizi siz yapan söyledikleriniz değil, uygulamaya geçirebildiklerinizdir.</span><br />
’Birini sırf çok konuştuğu için bilge olarak tanımlayamazsınız. Kişinin bilgeliği ancak içindeki huzur, sevgi ve cesaretle ölçülebilir.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
3. Sağlıklı yaşamın sırrı, anı yaşamakta gizlidir.</span><br />
’’Geçmişe takılıp kalma, geleceğin hayalini kurma. Zihnini yalnıca içinden bulunduğun ana odakla ve yaşa.’’<br />
’’Bedensel ve ruhsal olarak sağlıklı olabilmenin sırrı ne geçmişin yasını tutmakta, ne de gelecekle ilgili endişe duymakta. Sağlıklı olabilmenin sırrı bilgece ve farkında olarak anda yaşamakta.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
4. İçine dönebilen herkes görünmeyeni görmeye başlar</span><br />
’Sonsuz huzura giden yol göklere değil, yüreğe uzanır.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
5. Kelimeler hem silah hem de merhemdir.</span><br />
’Kelimeler bir insanı hem yaralayacak hem de iyileştirebilecek güce sahiptir. Hatta doğru ve ince olabilenleri, dünayayı bile değiştirebilir.’’<br />
 <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Akışına bırak, istediğin her şey sana gelir.</span><br />
’Sürekli çevresinde dönüp durduğun şeyi en çabuk kaybedersin.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
7. Kimse hayat yolunuzu sizin için yürümez</span><br />
’Bizi kendimizden başka kimse kurtaramaz.. Hepimiz kendi yolumuzu kendimiz yürümek zorundayız.’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
8. Mutluluk paylaşıldıkça çoğalır.</span><br />
’Binlerce mum, tek bir mumun ışığıyla yanabilir ve o mumun ömründen hiç bir şey götürmez. Mutluluk da mum ışığı gibi paylaşıldıkça çoğalır.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
9. Çevrenizdekilere karşı yardımsever olun.</span><br />
 ’Zengin ya da fakir’Herkesin başa çıkmaya çalıştığı problemler var. Bazılarınınki çok, bazılarınınki az.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
10. Sizden inanmanız beklenen şeyleri sorgulayın.</span><br />
’Herhangi bir şey yalnızca öyle duyduğunuz için öyle olmak zorunda değil. Duyduğunuz şeylere ne kadar çok kişi inanıyor olursa olsun koru koruna inanmayın. Dini kitaplarda yazdığı için, deneyimli insanlar söylediği için ya da gelenekleriniz bunu gerektirdiği için inanmayın. Gözlem ve analiz yapın. Düşündüğünüz şeyin sebeplerini araştırın ve olası sonuçlarıyla ilgili çıkarımlarda bulunun. Deneyimleyin ve kendi deneyimlerinizle öğrenin.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
12. Cesur olun</span><br />
’Var olmanın en büyük sırrı korkusuz olmaktır. Geleceğin size getireceklerinden korkmayın. Korkularınız yüzünden başkalarına bağımlı yaşamayın. Cesur olmak özgürlük kilidinin anahtarıdır. ’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
13. Gerçekler bir şekilde gün yüzüne çıkacaktır.</span><br />
’Hayatta asla gizlenemeyecek 3 şey vardır: Güneş, ay ve gerçekler.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
14. Zihninizin kontrolünü sağlayamazsanız o sizi kontrol etmeye başlar.</span><br />
’Sağlıklı olabilmek, gerçek mutluluğa ulaşabilmek ve huzuru bulabilmek için zihninizi kontrol edebilmelisiniz. Kontrol edemediğiniz bir zihin sizi kendi karanlığına çeker ve bilgeliğe ulaşmanızı engeller.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
15. Şüphe ayrıştırır, güven birleştirir.</span><br />
’Şüphe kadar zihni kemiren başka bir alıkanlık yoktur. Şüphe, insanları ayrıştırır. Arkadaşlıkların ve en büyük aşkların ölümüne sebep olan zehir, şüphedir. ’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
16. Hayatınızdaki kimseyi kendinizden daha çok sevmeyin.</span><br />
’Hayatımız boyunca kendimizden daha çok seveceğimiz birilerini arar dururuz. Bu kişiyi çok uzaklarda ararız ancak bize kendimiz kadar yakındır. Hayatta en çok sevmeniz gereken ve sevginizi en çok hakeden kişi kendinizsiniz.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
17. Herşeyi bilmek, bilgeliktir; kendini bilmek ise aydınlanma.</span><br />
’Binlerce savaşı kazanmak için savaşmak yerine kendinizi fethetmeyi deneyin. Zafer, sizsiniz.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
18. Maneviyat bir lüks değil, ihtiyaçtır.</span><br />
’Tıpkı bir mumun ateş olmadan ışık veremeyeceği gibi, bir insanın da maneviyat taşımadan aydınlanabilmesi mümkün değildir.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
19. Kıskanmak yerine takdir etmeyi öğrenin.</span><br />
’Çevrenizdekilerin sahip olduğu iyi şeyleri kıskanmak yerine takdir edin ve daha iyilerine sahip olabilmek için çalışın.’’<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
20. Huzuru içinizde arayın.</span><br />
’Huzur içinizdedir, dışarıda aramayın.’’<br />
<br />
<br />
uplifers.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sokrates özlü sözleri]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-sokrates-ozlu-sozleri.html</link>
			<pubDate>Thu, 03 Dec 2015 00:52:39 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=3">donanma44</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-sokrates-ozlu-sozleri.html</guid>
			<description><![CDATA[ Umut her daim vardır.<br />
<br />
Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendisinden başlamalıdır.<br />
<br />
Bilgi ruhun gıdasıdır.<br />
<br />
Bir insanın onsuz yapabileceği ne kadar çok şey vardır.<br />
<br />
Bir yargıç, iyi niyetle dinlemeli, akıllıca karşılık vermeli, sağlıklı düşünmeli, tarafsızca karar vermelidir.<br />
<br />
Bilen insan kötülük yapmaz.<br />
<br />
Cahil insan kendinin bile düşmanı iken, başkasına dost olması nasıl beklenir.<br />
<br />
En faziletli insan, ruhen yükselmeye çalışan, en mutlu insan da yükseldiğini duyandır.<br />
<br />
Endişelerinizden kurtulmak istiyorsaniz , yaşamaktan en çok korktuğunuz şeyin bir gün başınıza geleceğini kabul edin.<br />
<br />
Fazilet, ruhun güzelliğidir.<br />
<br />
Felsefe hayretle başlar.<br />
<br />
Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.<br />
<br />
Haksızlığa uğramak, haksızlık yapmaktan iyidir.<br />
<br />
Haksızlık yapmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır.<br />
<br />
İnsan bildiğini öğrenir.<br />
<br />
Kadın erkekle bir kez eşit hale getirildi mi, artık ondan üstün olur.<br />
<br />
Kainatta tesadüfe tesadüf edilmez.<br />
<br />
Kendin pahasına olduktan sonra tüm dünyayı kazansan eline ne geçer?<br />
<br />
Kendini bil.<br />
<br />
Kendini bulmak istiyorsan, kendin için düşün.<br />
<br />
Kimseye hiçbir şey öğretemem, sadece onların düşünmelerini sağlayabilirim.<br />
<br />
Ne pahasına olursa olsun, evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz,yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz.<br />
<br />
Öğrenmek, eskiden bilinmiş bir şeyi yeniden hatırlamaktan başka birşey değildir.<br />
<br />
Sadece bir iyi vardır, bilgi; ve sadece bir kötü vardır, cehalet.<br />
<br />
Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.<br />
<br />
Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir.<br />
<br />
Yalnız işsiz olanlar değil, daha iyi işler yapabilecek olanlar da başıboştur.<br />
<br />
İnsanlar her zaman her yerde acıkmışlardır ama her zaman her yerde erdemli olmamışlardır.<br />
<br />
Yalnız işsiz olanlar değil, daha iyi işler yapabilecek olanlar da başıboştur.<br />
<br />
Bir şey bilmediğim dışında başka bir şey bilmiyorum.<br />
<br />
Sadece bir iyi vardır, bilgi; ve sadece bir kötü vardır, cehalet.<br />
<br />
Haksızlığa uğramak, haksızlık yapmaktan iyidir. 12 Aralık 2011 (Haksızlık yapmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır.)<br />
<br />
Ne pahasına olursa olsun, evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz.<br />
<br />
Kendin pahasına olduktan sonra tüm dünyayı kazansan eline ne geçer?<br />
<br />
İnsan bildiğini öğrenir.<br />
<br />
Kadın erkekle bir kez eşit hale getirildi mi, artık ondan üstün olur.<br />
<br />
Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendisinden başlamalıdır.<br />
<br />
Cahil insan kendinin bile düşmanı iken, başkasına dost olması nasıl beklenir.<br />
<br />
Bir yargıç, iyi niyetle dinlemeli, akıllıca karşılık vermeli, sağlıklı düşünmeli, tarafsızca karar vermelidir.<br />
<br />
Endişelerinizden kurtulmak istiyorsanız , yaşamaktan en çok korktuğunuz şeyin bir gün başınıza geleceğini kabul edin.<br />
<br />
Kimseye hiçbir şey öğretemem, sadece onların düşünmelerini sağlayabilirim.<br />
<br />
Felsefe hayretle başlar.<br />
<br />
Kendini bulmak istiyorsan, kendin için düşün.<br />
<br />
Bir insanın onsuz yapabileceği ne kadar çok şey vardır.<br />
<br />
Kainatta tesadüfe, tesadüf edilmez.<br />
<br />
En faziletli insan, rÃ»hen yükselmeye çalışan, en mutlu insan da yükseldiğini duyandır.<br />
<br />
Fazilet, ruhun güzelliğidir.Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.<br />
<br />
Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez.  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ Umut her daim vardır.<br />
<br />
Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendisinden başlamalıdır.<br />
<br />
Bilgi ruhun gıdasıdır.<br />
<br />
Bir insanın onsuz yapabileceği ne kadar çok şey vardır.<br />
<br />
Bir yargıç, iyi niyetle dinlemeli, akıllıca karşılık vermeli, sağlıklı düşünmeli, tarafsızca karar vermelidir.<br />
<br />
Bilen insan kötülük yapmaz.<br />
<br />
Cahil insan kendinin bile düşmanı iken, başkasına dost olması nasıl beklenir.<br />
<br />
En faziletli insan, ruhen yükselmeye çalışan, en mutlu insan da yükseldiğini duyandır.<br />
<br />
Endişelerinizden kurtulmak istiyorsaniz , yaşamaktan en çok korktuğunuz şeyin bir gün başınıza geleceğini kabul edin.<br />
<br />
Fazilet, ruhun güzelliğidir.<br />
<br />
Felsefe hayretle başlar.<br />
<br />
Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.<br />
<br />
Haksızlığa uğramak, haksızlık yapmaktan iyidir.<br />
<br />
Haksızlık yapmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır.<br />
<br />
İnsan bildiğini öğrenir.<br />
<br />
Kadın erkekle bir kez eşit hale getirildi mi, artık ondan üstün olur.<br />
<br />
Kainatta tesadüfe tesadüf edilmez.<br />
<br />
Kendin pahasına olduktan sonra tüm dünyayı kazansan eline ne geçer?<br />
<br />
Kendini bil.<br />
<br />
Kendini bulmak istiyorsan, kendin için düşün.<br />
<br />
Kimseye hiçbir şey öğretemem, sadece onların düşünmelerini sağlayabilirim.<br />
<br />
Ne pahasına olursa olsun, evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz,yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz.<br />
<br />
Öğrenmek, eskiden bilinmiş bir şeyi yeniden hatırlamaktan başka birşey değildir.<br />
<br />
Sadece bir iyi vardır, bilgi; ve sadece bir kötü vardır, cehalet.<br />
<br />
Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez.<br />
<br />
Tek bildiğim hiçbir şey bilmediğimdir.<br />
<br />
Yalnız işsiz olanlar değil, daha iyi işler yapabilecek olanlar da başıboştur.<br />
<br />
İnsanlar her zaman her yerde acıkmışlardır ama her zaman her yerde erdemli olmamışlardır.<br />
<br />
Yalnız işsiz olanlar değil, daha iyi işler yapabilecek olanlar da başıboştur.<br />
<br />
Bir şey bilmediğim dışında başka bir şey bilmiyorum.<br />
<br />
Sadece bir iyi vardır, bilgi; ve sadece bir kötü vardır, cehalet.<br />
<br />
Haksızlığa uğramak, haksızlık yapmaktan iyidir. 12 Aralık 2011 (Haksızlık yapmak, haksızlığa uğramaktan daha acıdır.)<br />
<br />
Ne pahasına olursa olsun, evlenin. Karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz.<br />
<br />
Kendin pahasına olduktan sonra tüm dünyayı kazansan eline ne geçer?<br />
<br />
İnsan bildiğini öğrenir.<br />
<br />
Kadın erkekle bir kez eşit hale getirildi mi, artık ondan üstün olur.<br />
<br />
Bir şeyleri değiştirmek isteyen insan önce kendisinden başlamalıdır.<br />
<br />
Cahil insan kendinin bile düşmanı iken, başkasına dost olması nasıl beklenir.<br />
<br />
Bir yargıç, iyi niyetle dinlemeli, akıllıca karşılık vermeli, sağlıklı düşünmeli, tarafsızca karar vermelidir.<br />
<br />
Endişelerinizden kurtulmak istiyorsanız , yaşamaktan en çok korktuğunuz şeyin bir gün başınıza geleceğini kabul edin.<br />
<br />
Kimseye hiçbir şey öğretemem, sadece onların düşünmelerini sağlayabilirim.<br />
<br />
Felsefe hayretle başlar.<br />
<br />
Kendini bulmak istiyorsan, kendin için düşün.<br />
<br />
Bir insanın onsuz yapabileceği ne kadar çok şey vardır.<br />
<br />
Kainatta tesadüfe, tesadüf edilmez.<br />
<br />
En faziletli insan, rÃ»hen yükselmeye çalışan, en mutlu insan da yükseldiğini duyandır.<br />
<br />
Fazilet, ruhun güzelliğidir.Felsefe, neleri bilmediğini bilmektir.<br />
<br />
Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez.  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tanrının doğuşu, insanın sonu]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-tanrinin-dogusu-insanin-sonu--46133.html</link>
			<pubDate>Sun, 27 Jul 2014 16:07:47 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=14699">neodry</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-tanrinin-dogusu-insanin-sonu--46133.html</guid>
			<description><![CDATA[Her şey bugün mezhep ve din savaşlarıyla kana bulanan, Güneybatı Asya’da başladı.<br />
Her şey bugün mezhep ve din savaşlarıyla kana bulanan, Güneybatı Asya’da başladı. Bitkilerin kültüre alınması, hayvanların evcilleştirilmesi, evin, kamusal alanın inanç, yazı, sanat gibi insanlık tarihine yenilikler getiren bereketli kültürel coğrafya zaman içinde aşındı, bağnazlaştı, yozlaştı. Yeni dünyaya ayak uyduramadığı için de eskidi. Eski Dünya oldu, petrole bulandıkça fosilleşti. Cinayetin, işgalin Tanrıların adıyla yapıldığı, Tanrıları istiyor diye ötekilerin yok sayıldığı, hakir görüldüğü, aşağılandığı bir coğrafya haline geldi.<br />
<br />
1970’lerin sonunda Fransız araştırmacı Jacques Cauvin ****forik bir dille, MÖ. 9700’lerdeki sosyo-kültürel dönüşümün, inanç sistemlerinin ve tarımın ortaya çıkmasının en önemli sebebi olduğunu söylüyordu. Cauvin’e göre farklı avcı-toplayıcı kimliklerin ortaklaşarak, yerleşik köylerde yaşamaya başlamaları sembolik öğelerin ortak bir tür yazı dili ve kozmos oluşturmasıyla meydana gelmişti. Oysa o döneme kadar yaygın görüş, yerleşik yaşama geçişin besin üretimiyle ilişkili olduğu yönündeydi. Arkeologlara göre ilk yerleşik köy toplulukları tarımsal faaliyetlerle o kadar meşgullerdi ki, karmaşık olmayan, o basit sosyal örüntülerinde ana odakları tarımdı. Sadece arkeologlar için değil, bir çok siyasi teorisyen için inanç, artan üretimin kontrolü için kullanılan bir araç olarak görülüyordu. Bu etkiyle arkeologlar ilk yerleşik topluluklara ilişkin yaptıkları kazı ve araştırmalarda uzunca bir süre sembolik öğeleri görmezden geldiler. Teknoloji, tarım ve evcilleştirmeye, üretim ve tüketim dinamikleri bağlamında odaklandılar. İnancın ise tüm bu gelişmelerin sonucu olduğunu düşündüler.<br />
<br />
Meselenin sanıldığı gibi ekolojik koşullardaki iyileşmeyle ilişkili olmadığını düşünen Cauvin’e şüpheyle yaklaşıldığı yıllardı. Klaus Schmidt o yıllarda gelecekte yapacağı büyük keşiften habersiz, Elazığ müzesinin deposunda doktora tezi için malzeme incelemekteydi. Cauvin 1994 yılında yayınladığı ’Naissance des divinitÃ©s, Naissance de l’agriculture: Tanrıların doğuşu, Tarımın ortaya çıkışı’ isimli kitabında inancın nasıl bir süreçle ortaya çıktığını arkeolojik verilerle ortaya koymuştu. Schmidt ise sadece kendi akademik seyrini değil, dünya tarihini değiştirecek önemli bir merkezde, Göbeklitepe’de kazılara başlamaya hazırlanıyordu. Yaşamını aldığı burslarla idame ettiren Klaus 1995 yılında hocası Hauptmann adına Göbeklitepe’yi kazmaya başladı. İlk kazı raporundan Schmidt ’Göbeklitepe daha önce görmediğimiz bir olguyu işaret ediyor, görünüşe göre burası toplulukları biraraya getiren çok önemli ritüellere ayrılmış özel bir yer’ derken bile ne derece önemli bir keşifle karşı karşıya kaldığının farkında değildi. Göbeklitepe’de toplanan insanlar, hangi motivasyonla boyları 6 metre civarında, tonlarca ağırlıktaki taşları dikerek inşa ettikleri onlarca kült yapısı bir yana, T biçimli olan dev dikilitaşların üzerlerine yabanıl hayvanlara ilişkin hikayeler kabartmışlardı?<br />
<br />
PEYGAMBERLER ŞEHRİ?<br />
Cauvin haklıydı, topluluklar yabanıl dünyayla insan arasındaki ilişkiden bir tür kozmos, dil ve hikaye yaratmıştı. Üst Paleolitik’ten itibaren farklı avcı toplayıcı grupların birbirilerine ilişkin yenemedikleri merakları nedeniyle başlayan biraraya gelme pratikleri Göbeklitepe’de doruğa ulaşmıştı. Topluklar biraraya geldikçe birbirilerine benzemeye başladılar, benzerlikler zaman içinde yerini rekabete bıraktı. Bölgede yoğunlaşan araştırmalar Urfa’da 70 km çapındaki bir alanda Göbeklitepe aynı özelliklere sahip başka merkezin de olduğunu gösterdi. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yer, Balıklı Göl’ün çevresi ise bunlardan sadece biri.<br />
<br />
Tanrılara daha yakın olma, daha mükemmelini inşa etmek adına yükselen anıtsal rekabet Göbeklitepe’deki ihtişamın nedenlerinden biri olsa gerek. Urfa ve civarındaki bu durum, günümüzden 11.000 yıl önce, henüz Habil ve Kabil ortalarda yokken, farklı avcı-toplayıcılar tarafından, sadece inanç merkezi olarak değil, panayır, şölen alanı olarak kullanıldığı, soyut ve somut her türlü ortaklaşmanın, bilgi paylaşımının ve değiş-tokuşun bölgenin cazibesini güncel kıldığını gösteriyor. Biraraya geldiklerinde sayıları yüzbine yaklaşan farklı toplulukların Göbeklitepe ve çevresindeki merkezlere gelme nedenleri, yaşanan nörolojik değişimle yapılandırılan sembolik hikayelerin derin etkisi olsa gerek. Dahası bu hikaye ve mitler zamanla tek tanrılı dinlerin altlığını oluşturmuş, Urfa’ya peygamberler şehri denmesine neden olmuştur.<br />
<br />
Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Prof. Dr. Klaus Schmidt’in Göbeklitepe kazıları sadece arkeolojik okumayı ve insanlık tarihini değiştirmemiş, Urfa’nın yerli yabancı turist akınına uğramasına neden olmuştur. Dünya Kültür Mirası’nın en önemli yerlerinden biri olan Göbeklitepe, kavramsal olarak Mısır piramitlerinden çok daha önemli verileri, inancın, sembolik dilin, mitolojinin ortaya çıkış sürecini üzerinde barındırıyor. Göbeklitepe’nin ne denli sıradışı bir yer olduğunu bizlere aktaran Klaus artık yok, kazarak ortaya çıkardığı ilk Tanrılar ise halen oradalar.<br />
<br />
YARINLA DÜNÜN YERİNİ DEĞİŞTİRSEK?<br />
Kendi inşa ettiği Tanrılara sahip olmak uğruna insan Tanrıyı ölümsüz kılarken, adım adım kendi sonunu getirdi, getirmeye devam ediyor. Oysa yarın her şey yeni baştan başlamış olsa, insan bağımlı hale geldiği tüm nesnelerden, teknolojilerden, lüks değerlerden vazgeçebilir mi dersiniz? Aklımız ve elimizle biçimlendirdiğimiz, anlamlar verdiğimi aletlerin gelecekte bizi kaotik bir varlığa dönüştüreceğinin farkında olmadan yaşayacağımız bir kaç naif bin yıl olsa? Otoriter ideoloji ve inancın olmadığı, etnik, dinsel, cinsel ayrımcılığın ne olduğunu bilmediğimiz, savaş sözcüğüne henüz ihtiyaç olmayan, insan zihninin soy kırımları hayal dahi edemeyeceği bir kaç güzel bin yıl olsa önümüzde?<br />
<br />
Kendimizi renkler, boyalar ve şekillerle ifade ettiğimiz, hikayelerin, edebiyatın sözlü, çizili, anlık ama değerli olduğu, eşit hak ve olanaklarla doğayla bütünleşmiş kolektif bir yaşama başlasak? Yabani arpa ve buğdayın hasatını kendimize yetecek kadar yapsak, keşfettiğimiz yeni yabani türleri, yeni kokuları, egzotik bitkileri birbirimize ikram ettiğimiz, paylaştığımız şölenler yapsak?<br />
<br />
Önümüzde basit aletlerle müzik yapacağımız, şarkı söyleyerek, kök boyalarla resim yapacağımız bir kaç bin yılımız olsa fena olmaz mıydı?<br />
<br />
Gerçek devrim tariflendiğinin aksine böyle bir şey olsa gerek.<br />
 <br />
Kaynak: <a href="http://www.birgun.net/news/view/tanrinin-dogusu-insanin-sonu/2622" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">BİRGUN</a>, 27.07.2014, saat: 16.06]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Her şey bugün mezhep ve din savaşlarıyla kana bulanan, Güneybatı Asya’da başladı.<br />
Her şey bugün mezhep ve din savaşlarıyla kana bulanan, Güneybatı Asya’da başladı. Bitkilerin kültüre alınması, hayvanların evcilleştirilmesi, evin, kamusal alanın inanç, yazı, sanat gibi insanlık tarihine yenilikler getiren bereketli kültürel coğrafya zaman içinde aşındı, bağnazlaştı, yozlaştı. Yeni dünyaya ayak uyduramadığı için de eskidi. Eski Dünya oldu, petrole bulandıkça fosilleşti. Cinayetin, işgalin Tanrıların adıyla yapıldığı, Tanrıları istiyor diye ötekilerin yok sayıldığı, hakir görüldüğü, aşağılandığı bir coğrafya haline geldi.<br />
<br />
1970’lerin sonunda Fransız araştırmacı Jacques Cauvin ****forik bir dille, MÖ. 9700’lerdeki sosyo-kültürel dönüşümün, inanç sistemlerinin ve tarımın ortaya çıkmasının en önemli sebebi olduğunu söylüyordu. Cauvin’e göre farklı avcı-toplayıcı kimliklerin ortaklaşarak, yerleşik köylerde yaşamaya başlamaları sembolik öğelerin ortak bir tür yazı dili ve kozmos oluşturmasıyla meydana gelmişti. Oysa o döneme kadar yaygın görüş, yerleşik yaşama geçişin besin üretimiyle ilişkili olduğu yönündeydi. Arkeologlara göre ilk yerleşik köy toplulukları tarımsal faaliyetlerle o kadar meşgullerdi ki, karmaşık olmayan, o basit sosyal örüntülerinde ana odakları tarımdı. Sadece arkeologlar için değil, bir çok siyasi teorisyen için inanç, artan üretimin kontrolü için kullanılan bir araç olarak görülüyordu. Bu etkiyle arkeologlar ilk yerleşik topluluklara ilişkin yaptıkları kazı ve araştırmalarda uzunca bir süre sembolik öğeleri görmezden geldiler. Teknoloji, tarım ve evcilleştirmeye, üretim ve tüketim dinamikleri bağlamında odaklandılar. İnancın ise tüm bu gelişmelerin sonucu olduğunu düşündüler.<br />
<br />
Meselenin sanıldığı gibi ekolojik koşullardaki iyileşmeyle ilişkili olmadığını düşünen Cauvin’e şüpheyle yaklaşıldığı yıllardı. Klaus Schmidt o yıllarda gelecekte yapacağı büyük keşiften habersiz, Elazığ müzesinin deposunda doktora tezi için malzeme incelemekteydi. Cauvin 1994 yılında yayınladığı ’Naissance des divinitÃ©s, Naissance de l’agriculture: Tanrıların doğuşu, Tarımın ortaya çıkışı’ isimli kitabında inancın nasıl bir süreçle ortaya çıktığını arkeolojik verilerle ortaya koymuştu. Schmidt ise sadece kendi akademik seyrini değil, dünya tarihini değiştirecek önemli bir merkezde, Göbeklitepe’de kazılara başlamaya hazırlanıyordu. Yaşamını aldığı burslarla idame ettiren Klaus 1995 yılında hocası Hauptmann adına Göbeklitepe’yi kazmaya başladı. İlk kazı raporundan Schmidt ’Göbeklitepe daha önce görmediğimiz bir olguyu işaret ediyor, görünüşe göre burası toplulukları biraraya getiren çok önemli ritüellere ayrılmış özel bir yer’ derken bile ne derece önemli bir keşifle karşı karşıya kaldığının farkında değildi. Göbeklitepe’de toplanan insanlar, hangi motivasyonla boyları 6 metre civarında, tonlarca ağırlıktaki taşları dikerek inşa ettikleri onlarca kült yapısı bir yana, T biçimli olan dev dikilitaşların üzerlerine yabanıl hayvanlara ilişkin hikayeler kabartmışlardı?<br />
<br />
PEYGAMBERLER ŞEHRİ?<br />
Cauvin haklıydı, topluluklar yabanıl dünyayla insan arasındaki ilişkiden bir tür kozmos, dil ve hikaye yaratmıştı. Üst Paleolitik’ten itibaren farklı avcı toplayıcı grupların birbirilerine ilişkin yenemedikleri merakları nedeniyle başlayan biraraya gelme pratikleri Göbeklitepe’de doruğa ulaşmıştı. Topluklar biraraya geldikçe birbirilerine benzemeye başladılar, benzerlikler zaman içinde yerini rekabete bıraktı. Bölgede yoğunlaşan araştırmalar Urfa’da 70 km çapındaki bir alanda Göbeklitepe aynı özelliklere sahip başka merkezin de olduğunu gösterdi. Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı yer, Balıklı Göl’ün çevresi ise bunlardan sadece biri.<br />
<br />
Tanrılara daha yakın olma, daha mükemmelini inşa etmek adına yükselen anıtsal rekabet Göbeklitepe’deki ihtişamın nedenlerinden biri olsa gerek. Urfa ve civarındaki bu durum, günümüzden 11.000 yıl önce, henüz Habil ve Kabil ortalarda yokken, farklı avcı-toplayıcılar tarafından, sadece inanç merkezi olarak değil, panayır, şölen alanı olarak kullanıldığı, soyut ve somut her türlü ortaklaşmanın, bilgi paylaşımının ve değiş-tokuşun bölgenin cazibesini güncel kıldığını gösteriyor. Biraraya geldiklerinde sayıları yüzbine yaklaşan farklı toplulukların Göbeklitepe ve çevresindeki merkezlere gelme nedenleri, yaşanan nörolojik değişimle yapılandırılan sembolik hikayelerin derin etkisi olsa gerek. Dahası bu hikaye ve mitler zamanla tek tanrılı dinlerin altlığını oluşturmuş, Urfa’ya peygamberler şehri denmesine neden olmuştur.<br />
<br />
Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Prof. Dr. Klaus Schmidt’in Göbeklitepe kazıları sadece arkeolojik okumayı ve insanlık tarihini değiştirmemiş, Urfa’nın yerli yabancı turist akınına uğramasına neden olmuştur. Dünya Kültür Mirası’nın en önemli yerlerinden biri olan Göbeklitepe, kavramsal olarak Mısır piramitlerinden çok daha önemli verileri, inancın, sembolik dilin, mitolojinin ortaya çıkış sürecini üzerinde barındırıyor. Göbeklitepe’nin ne denli sıradışı bir yer olduğunu bizlere aktaran Klaus artık yok, kazarak ortaya çıkardığı ilk Tanrılar ise halen oradalar.<br />
<br />
YARINLA DÜNÜN YERİNİ DEĞİŞTİRSEK?<br />
Kendi inşa ettiği Tanrılara sahip olmak uğruna insan Tanrıyı ölümsüz kılarken, adım adım kendi sonunu getirdi, getirmeye devam ediyor. Oysa yarın her şey yeni baştan başlamış olsa, insan bağımlı hale geldiği tüm nesnelerden, teknolojilerden, lüks değerlerden vazgeçebilir mi dersiniz? Aklımız ve elimizle biçimlendirdiğimiz, anlamlar verdiğimi aletlerin gelecekte bizi kaotik bir varlığa dönüştüreceğinin farkında olmadan yaşayacağımız bir kaç naif bin yıl olsa? Otoriter ideoloji ve inancın olmadığı, etnik, dinsel, cinsel ayrımcılığın ne olduğunu bilmediğimiz, savaş sözcüğüne henüz ihtiyaç olmayan, insan zihninin soy kırımları hayal dahi edemeyeceği bir kaç güzel bin yıl olsa önümüzde?<br />
<br />
Kendimizi renkler, boyalar ve şekillerle ifade ettiğimiz, hikayelerin, edebiyatın sözlü, çizili, anlık ama değerli olduğu, eşit hak ve olanaklarla doğayla bütünleşmiş kolektif bir yaşama başlasak? Yabani arpa ve buğdayın hasatını kendimize yetecek kadar yapsak, keşfettiğimiz yeni yabani türleri, yeni kokuları, egzotik bitkileri birbirimize ikram ettiğimiz, paylaştığımız şölenler yapsak?<br />
<br />
Önümüzde basit aletlerle müzik yapacağımız, şarkı söyleyerek, kök boyalarla resim yapacağımız bir kaç bin yılımız olsa fena olmaz mıydı?<br />
<br />
Gerçek devrim tariflendiğinin aksine böyle bir şey olsa gerek.<br />
 <br />
Kaynak: <a href="http://www.birgun.net/news/view/tanrinin-dogusu-insanin-sonu/2622" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">BİRGUN</a>, 27.07.2014, saat: 16.06]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Din Felsefesi Açısından; İzafiyet Teorisi]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-din-felsefesi-acisindan-izafiyet-teorisi.html</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2014 05:07:17 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=3">donanma44</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-din-felsefesi-acisindan-izafiyet-teorisi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Felsefesi Açısından İzafiyet Teorisi</span><br />
<br />
Modern fiziğin makro âlemde (atom-üstü seviyede) en önemli teorisi <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">izafiyet teorisi</span>dir. Fizik açısından bu kadar önemli olan bu teorinin felsefi açıdan da pek çok kayda değer sonucu olmuştur. Bu makalede önce izafiyet teorisi kısaca tanıtılacak, sonra bu teorinin felsefi sonuçlarından sadece din felsefesi açısından önemli gördüğümüz birkaçına değinilecektir. İlk olarak izafiyet teorisinin, postmodernizmin en merkezi görüşlerinden olan ’değerlerin izafiliği’ ile bir ilgisi olup olmadığı irdelenerek, ’değerlerin izafiliği’ ile bir ilgisi olmadığı gösterilmeye çalışılacaktır. İkinci olarak bu teorinin milyarlarca yıllık zaman süreçlerini önemsizleştirmesinin, Tanrı-evren ilişkisini anlayış tarzımıza ne şekilde açılımlar getirebileceği ele alınacaktır. Son olarak ise bu teorinin, tektanrıcı dinlerin bazı inançlarının anlaşılma tarzına sağlayabileceği katkılar incelenecektir.<br />
<br />
The most important theory of modern physics of the macro world is the theory of relativity. This theory, that is so important for physics, has many relevant results from a philosophical point of view as well. In this article we shall first of all briefly present the relativity theory and later touch upon a few of the philosophical results of this theory that we consider important from the point of view of the philosophy of religion. First, we shall consider whether the theory of relativity is related or not with the ’relativity of values’ that is one of the most central tenets of postmodernism, and we shall try to show that this theory is not actually related to the ’relativity of values.’ Secondly, we shall investigate how the fact that this theory, which has made irrelevant processes that last billions of years, can also open up new insights in the way we perceive the relation between God and the universe. Thirdly, we shall analyze the contributions that this theory can make to the way certain elements of faith of theistic religions can be understood.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İZAFİYET TEORİSİNİN ORTAYA KONMASI</span><br />
<br />
20. yüzyıla Newton fiziğinin hâkimiyeti altında girildi. Bu fizik anlayışına göre uzay ve zaman, birbirlerinden ayrı ve mutlaktılar. Zaman; uzayın her yerinde ve tarihin her döneminde, çekim gücü, hız ve kendi içinde gerçekleşen olgulardan tamamen bağımsız olarak akan, her gözlemci ve uzayın her noktası için aynı şekilde geçerli, ontolojik yapısı mutlak ve evrensel olan bir varlık olarak kabul ediliyordu. Newton’un çizdiği evren tablosu, deneylerle ve gözlemlerle başarılı şekilde uyum gösterdiği ve sağduyuyla da uyumlu olduğu için ciddi hiçbir muhalefetle karşılaşmadan doğa bilimlerinden sosyal bilimlere, felsefeden teolojiye kadar hemen hemen bütün çalışma alanlarına kayda değer etkilerde bulundu. 19. yüzyılın sonunda birçok bilim insanı, kozmolojideki temel anlayışın artık hiç değişmeyeceğini, ancak ayrıntılarda yeni bilgilerin elde edilebileceğini düşünüyorlardı.<br />
<br />
20. yüzyılın hemen başlarında bu anlayış sarsıldı ve fizik alanında çok önemli gelişmeler yaşandı. Einstein, 1905 yılında, yirmi altı yaşındayken, ’özel izafiyet teorisi’ni (special theory of relativity) ortaya koydu. Aslında Newton’un yaklaşımı gözlenen birçok hareketi rahatça açıklıyordu, ancak çok hızlı hareket eden cisimlerin hareketini açıklayamıyordu. Özel izafiyet teorisi ile çok hızlı hareket eden cisimlerin hareketinin matematiksel açıklamasının yanında, kütlenin hızla beraber arttığı ve madde ile enerjinin karşılıklı olarak dönüşümü de gösterildi.[1]<br />
<br />
Daha önce termodinamiğin birinci yasası ’enerjinin korunumu yasası’ ve ’maddenin korunumu yasası’ olarak, enerjinin ve maddenin ayrı ayrı ele alınmalarıyla ifade ediliyordu. Fakat Einstein’ın ünlü  (Enerji = Kütle  Işık hızının karesi) formülüyle, birbirlerinden bağımsız görünen bu yasalar birleştirildi.[2] Bu yaklaşımla enerji ve kütle, farklı ülkelerin para birimleri gibi ele alınmaya başlandı; değerleri birbirlerinden farklı olsa da birbirleriyle ilişkilerini gösteren bir formül (), yani kur oranı vardı.[3]<br />
<br />
Einstein, 1915 yılında ise ’genel izafiyet teorisi’ni (general theory of relativity) ortaya koydu. Einstein bu kez kütlesel çekim kuvvetini de işin içine kattı ve bu kuvveti; o güne dek sanıldığı gibi uzay-zamanın düz olmayıp, kütle ve enerjinin dağılımından dolayı ’eğri’ olmasıyla açıkladı. Genel izafiyet teorisine göre cisimler dört boyutlu uzay-zamanda her zaman doğru çizgiler üzerinde gitmelerine karşın üç boyutlu uzayda bize, eğriler çiziyorlarmış gibi görünürler.[4] Bu yaklaşıma göre, Dünya’mıza yakın yerde uzayı en fazla Güneş çökerttiği için, Güneş’in oluşturduğu ’uzay-zaman çukuru’nun etrafındaki eğrilikte dönmekteyiz.<br />
<br />
İzafiyet teorisiyle madde ve enerji birleştirildiği gibi uzay ve zaman da birleştirildi. Böylece evrenin; hiç olmadığı kadar bütünleşmiş, dinamik ve her şeyin irtibatlı olduğu bir tablosu ortaya çıktı. Bu teorinin en önemli felsefi ve teolojik sonuçları ise zamanın -bilimsel olarak- izafi olduğunun gösterilmesiyle ilgilidir. Aristo ve Newton’un fiziklerindeki mutlak ve kendi içinde oluşan olaylardan etkilenmeyen ’bağımsız zaman’ kavramı; bu teoriyle, hız ve kütlesel çekimden etkilenen ’elastiki zaman’ kavramıyla yer değiştirdi. Bu teorinin sonuçlarını göstermek için en sık kullanılan örneğe göre: (eğer ikiz kardeşlerden biri, ışık hızına yakın bir hızla uzay yolculuğuna çıkar ve kardeşi Dünya’da kalırsa; geri döndüğünde ikizini kendisinden daha yaşlanmış bulur.[5] Bu, her insanın ’kendine özel’ zamanı bulunduğu, önceden zannedildiği gibi evrendeki zamanı gösterebilecek ’evresel bir saat’in olamayacağı anlamını taşır. Bu teoriye göre, eğer ışık hızına yakın seyahat etmeyi becerebilseydik; bizim geçirebileceğimiz birkaç yıllık seyahatin sonunda Dünya’ya dönüşümüzde, Dünya’mızın birkaç yüzyıl sonrasına tanıklık edebilirdik.[6]<br />
<br />
İlk defa duyulduğunda birçok kişiye inanılmaz gelen bu teorinin önermeleri; paradoksları çözen matematiksel yapısının yanında, deneylerle ve gözlemlerle de desteklenmştir. ’Bükülmüş uzay-zaman’la ilgili öngörü ilk olarak 1919 yılında, bir Güneş tutulması sırasında, Einstein’ın öngörülerine uygun şekilde Güneş’in yakınından geçen bir yıldızdan gelen ışığın büküldüğünün belirlenmesiyle gözlemsel destek kazanmıştır.[7] Zamanın izafiliğine dair öngörü ise birbirine senkronize edilen saatlerin, uçaklarda uzun yolculuklara çıkarılması ve dönüşte saatlerin karşılaştırılması gibi yöntemlerle test edilmiş ve doğrulanmıştır.[8] Işık hızına yakın hızda  yolculuk yapılması veya Güneş’in yüzeyine insan gönderilmesi mümkün olamadığından; zamanın izafiliğiyle ilgili deneylerde ancak saniyenin milyonlarda birlik dilimlerinde izafiyet gözlemlenebilmektedir ama bu bile ’zamanın mutlaklığı’na dair anlayışın düzeltilmesi gerektiğini göstermektedir. Daha birçok deney ve gözlemle bu teori doğrulanmış, Dünya’nın hemen hemen bütün ünlü fizikçileri bu teorinin makro âlemdeki otoritesini kabul etmişlerdir.[9]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İZAFİYET TEORİSİ VE DEĞERLERİN İZAFİLİĞİ</span><br />
<br />
20. yüzyıla damgasını vuran en ünlü düşünce akımlarından biri postmodernizmdir. Dinlerin ’Tanrı dinler aracılığıyla gerçeği gösterir’ iddiasına karşı, aydınlanma dönemindeki gelişmelerle ’Sadece bilim gerçeği gösterir’ iddiasını konumlandıranlar oldu. Postmodernist yaklaşımı ise ’Evrensel gerçeklik yoktur, ancak herkesin kendi doğruları vardır’ ifadesinin açıkladığını söyleyebiliriz. Postmodernizm 20. yüzyıla damgasını vursa da bu görüşün Protagoras, Gorgias gibi Eski Yunan’da; Hume ve Kant gibi aydınlanma döneminde öncüleri olmuştur. Genel postmodernist eğilim; doğrunun sosyal bir inşa olduğunu, objektif gerçekliğin gösterilmesinin mümkün olmadığını savunmak yönündedir.<br />
<br />
Postmodernist yaklaşımı savunanlar; fiziği sosyal bilimler için model olarak alanlara karşı, sosyal bilimleri fizik için model olarak önermişlerdir.[10] Thomas Kuhn fiziğin ve diğer doğa bilimlerinin belirli bir paradigma içinde üretildiğini ve belirli bir paradigma içinde üretilen bilgilerin ancak o paradigma içinde değerlendirilebileceğini, dolayısıyla bilimsel bir bilginin evrensel bir gerçekliği olduğunun iddia edilemeyeceğini ifade etmiştir.[11] Bilimsel bilgilerin evrenselliğini reddeden bu görüş, postmodernist yaklaşımı savunan birçok kişi tarafından benimsenmiştir. Kuhn, bilgi anlayışında realizmin yerine izafiyeti ve rasyonelliğin yerine sosyolojiyi geçirmiştir. Modernizmin, bilimin özel bir yöntemi olan rasyonel bir uğraş olduğunu savunan yaklaşımına karşı Kuhn; bilim insanlarını etkileyen sosyolojik faktörlerle bilimsel aktiviteyi açıklamıştır.[12]<br />
<br />
Gerçekliğin bireye, kültüre veya paradigmaya göre izafi olduğunu söyleyen görüşlerle izafiyet teorisi arasında ilişki kuranlar olmuştur. Bu ilişkiyi kuranların bir kısmı, izafiyet teorisinin, ’değerlerin izafi olduğu’ görüşünü; zaman ve kütle gibi unsurların izafiliğini göstererek, desteklediğini söylemektedirler. Oysa, anlaşılması önemli olan husus; bu teorinin zaman, uzay, kütle gibi mutlak zannedilenlerin izafiliğini göstermesine karşın ışığın hızı ve daha da önemlisi doğa yasalarının evrensel olduğunu ifade etmesidir.[13] Bu teoriye göre ışığın hızı ve doğa yasaları; zenciye veya beyaza, erkeğe veya kadına, Avrupalıya veya Ortadoğuluya, milattan önce yaşayanlara veya günümüzde yaşayanlara göre değişmez, herkes, her yer ve her dönem için aynıdır. [14] Oysa postmodernist yaklaşıma göre, doğa yasalarının herkes ve her yer için geçerli ’objektif gerçekliği’ olduğuna inanmak mümkün değildir. Bu yüzden bizce, izafiyet teorisi ile postmoderniteyi yan yana konumlandırmak yerine karşı karşıya konumlandırmak daha doğru olacaktır. Çünkü izafiyet teorisi; evrenin anlaşılabilirliğini, matematiksel yasalarla evrenin tarif edilebileceğini ve evren hakkında evrensel (izafi olmayan) açıklamaların doğa yasalarıyla yapılabileceğini en başarılı şekilde ortaya koyan teorilerden biri olmuştur.<br />
<br />
İzafiyet teorisinin nedensellik ve determinizm ile ilgili anlayışları kökten değiştirdiğine ve evrenin anlaşılırlığını sağlayan bu ilkelerin bu teoriyle geçersiz olduğuna dair görüşler de hatalıdır. Determinizm ve nedensellik için önemli olan her olgunun kendisinden önceki bir sebeple belirleniyor olmasıdır. İzafiyet teorisi zamanın izafiliğini göstererek ’önce’ ve ’sonra’ kavramlarında köklü değişiklikler yapmış olsa da bu teoriye göre nedensellikle birbirine bağlı olayların oluş sırası evrendeki her gözlemciye göre aynıdır: Hiçbir gözlemci evrendeki bir ’sonuç’un ’neden’den önce gerçekleştiğini ileri süremez.[15] Zamanın izafiliğinden dolayı ’önceki’ ve ’sonraki’ zamansal mesafelerin izafi olduğu anlaşılsa da izafiyet teorisine göre önceki olaylar sonrakileri belirler ve gelecek hakkında bu yüzden öngörüde bulunmak  mümkündür.[16] Evreni kavrayışımız, evrenin yasalara bağımlı olmasının sebep olduğu düzenliliğe ve determinizme bağımlıdır. İzafiyet teorisi, bu kavrayışa hizmet eden, evrenin yasalara bağımlılığını ve determinizmin bu yasalar çerçevesinde işlediğini gösteren bilimsel bir teoridir.<br />
<br />
Ayrıca izafiyet teorisinin ’gerçekliğin zihinsel olduğu’nu gösterdiğini, bunun ise postmodernist temel yaklaşımı desteklediğini söyleyenler olmuştur. Bu yanlış anlayışa yol açan sebep, izafiyet teorisinde ’her gözlemcinin değişik saati’ olduğu şeklindeki ve benzeri ifadeleridir. Oysa bu teoride, ışığa yakın hızda seyahat ettirilecek insanlar dışında, saatler veya metreler veya kameralarla da ölçümler yapıldığı taktirde izafi sonuçların elde edileceği söylenir. Sonuçta bu teorinin ’gerçekliğin zihinsel olduğu’ veya ’izafiliğin zihinsel olduğu’ şeklindeki iddialarla hiçbir alakası yoktur.[17] Kant’ın iddia ettiği gibi, zihnin evrene düzeni ve matematiksel yapıyı yüklediği, fakat düzeni ve matematiksel formülleri evrenden okumadığı görüşünü de izafiyet teorisi desteklemez.[18] Tam tersine izafiyet teorisi ile insan zihninden bağımsız olarak evrende düzen olduğu ve matematiksel formüllerle bunun açıklanabileceği ortaya konulur.<br />
<br />
Barbour, Newton ile beraber Einstein’ı da ’klasik realizm’ (classical realism) anlayışına sahip olan kişilerden biri olarak sınıflandırır.[19] Klasik realistler, matematiksel modellerin, ’kendi içinde evren’i gerçekliğiyle anlamamıza olanak tanıdığını savunurlar; yani zihinden bağımsız olan ve zihnin anlayabildiği bir gerçekliğin varlığını savunurlar. Bu teoriyi ortaya atan Einstein, gerçekliğin zihin dışında varlığını ve bu gerçekliğin ulaşılabilirliğini savunmuştur; bu da, bu teoriden, ’gerçekliğin salt zihinsel olduğu’ sonucunun çıkartılması gerektiğine dair iddianın yanlışlığını gösteren örneklerden biridir.<br />
<br />
Postmodernist yaklaşımı benimseyenler ’gerçekliğin izafiliği’ni savundukları ve bilimin ’objektif gerçekliğe’ ulaşma imkânını reddettikleri için, bilimsel bir teorinin kendi fikirlerini desteklediğini söylerlerse çelişkiye düşerler. Çünkü bunu yaparlarsa, gerçekliğe ulaşmakta otoritesini reddettikleri bilimin, kendi görüşlerini ’doğrulamakta’ otoritesini kabul etmiş olurlar. İzafiyet teorisinin, çok güvenilen Newtoncu yaklaşımda önemli düzeltmeler yapmak suretiyle, kozmolojinin aşağı yukarı bitmiş bir proje olduğu görüşünü sarstığı ve böylece bilim insanlarının kendilerine ve dönemlerinin bilim anlayışına aşırı güvenlerinin hatalı olabildiğini gösterdiği doğrudur. Bu açıdan olaya bakılırsa, izafiyet teorisinin dolaylı olarak postmodernizme hizmet ettiğini söylemek mümkündür. Fakat yine de bu teorinin postmodernizmi desteklediğine dair bilimsel ve felsefi çıkarımlar hatalıdır. Demokratik anlayışın faşizme Nazi örneğinde hizmet ettiği doğrudur, fakat demokratik anlayışın faşizmle uzlaşmaz olduğu da doğrudur; aynı şekilde izafiyet teorisi postmoderniteye hizmet etmiş olsa bile ’izafiyet teorisi ile postmodernizm’, ’demokrasi ile faşizm’ kadar uzlaşmazdır.<br />
<br />
Ayrıca izafiyet teorisinden değerlerin izafi olduğu görüşüne geçiş yapanların yaptığı önemli bir hatanın da altını çizmek gerekir. Doğa bilimleri olgularla ilgilidir, etik ise normatiftir. İzafiyet teorisi doğa hakkında bir teori olduğundan olan (is) ile ilgili bilgi verir, diğer yandan ’değerler’ etik alan yani olması gereken (ought) hakkındadır. David Hume’un da dikkat çektiği gibi olandan olması gerekene geçiş yapmak; doğadaki gözlemlerimizi, doğa hakkındaki yargılarımızı bunlarla bir alakası olmayan etik alanı için temel yapmak hatalıdır.[20] Olandan olması gerekenin üretilmesine felsefede ’doğalcı yanlış’ (natural fallacy) denilir ve bilimsel bir teoriden etik alanında sonuçlar çıkarmaya kalkan herkes bu eleştiriyle karşılaşır.[21]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İZAFİYET TEORİSİ VE TANRI-EVREN İLİŞKİSİ</span><br />
<br />
İzafiyet teorisi ortaya konmadan önceki uzun dönemde, önce Aristoteles ve sonra Newton fiziğinde etkisiyle durağan bir evren modeli fiziğe hâkimdi. Ateistlerin hemen hepsi, ezelden beri bugünkü gibi var olan bir evreni öngörüyorlardı, tektanrıcı dinlere inananlar ise Tanrı’nın evreni aşağı yukarı bugünkü haline benzer bir şekilde yarattığını düşünüyorlardı.[22] Evrenin başlangıcı olup olmadığı meselesi hakkındaki akıl yürütmeler ise daha ziyade felsefi-mantıkiydi;[23] hiç kimse bu konuda bilimsel bir görüşün ortaya konabileceğini ummuyordu.<br />
<br />
1920&#8242;li yıllarda birbirlerinden bağımsız olarak Alexander Friedmann ve Georges Lemaitre, izafiyet teorisinin formüllerinden hareketle evrenin genişlemesi gerektiğini gösterdiler.[24] Bu, Big Bang teorisinin ortaya konmasının ilk adımı oldu; daha sonra yapılan birçok deney ve gözlem bu teoriyi destekledi,[25] böylece hiç umulmadık şekilde kozmogoni (evrenin kökeni) alanında bilimsel bir teori ortaya çıktı. Tanrı-evren ilişkisinde, evrenin yaratılmış olup olmadığı en temel meselelerden biridir. ’Yaratılmış evren’ fikri, evrenin Tanrısal bilinç ve kudretle meydana geldiğini, natüralizmin en temelinden yanlış bir felsefi görüş olduğunu gösterir. Günümüzde bu konuyla ilgili tartışmalar daha çok Big Bang teorisi ile ilişkili başlıklarda yapılır; bu teorinin üzerine bina edildiği teorik temel ise izafiyet teorisine dayanır. Bu teoriler, yoktan varlığa geçişin nasıl olduğunu göstermez; fakat evrenin başlangıç anını göstererek, tektanrıcı dinlerin, ’ezeli evren’ fikrini savunan materyalist-ateistlere karşı savundukları ’başlangıçlı evren’ görüşünde ileri sürülen ’başlangıç’ anını[26] göstermelerine olanak tanır.<br />
<br />
İzafiyet teorisine dayanılarak, evrenin başlangıç anının sadece maddi evrenin değil aynı zamanda ’zaman’ın da başlangıcı olduğu söylenebilir. Çünkü daha önce kısaca anlatıldığı gibi uzay ve zaman ayrılmaz bir bütündür; genişlemekte olan uzayı başlangıcına doğru geri götürürsek, bütün evrenin tek bir noktada çöküşüyle karşılaşırız. Bu noktada uzay yok olduğundan, artık zamandan bahsetmenin de bir anlamı kalmaz. Bu yüzden evrenin başlangıcını evrenin ’yaratılış anı’ olarak gören teistlerin birçoğu, bu anın zamanın da başlangıcı/yaratılışı olduğunu söylemişlerdir. Daha önceden uzayla zaman birbirlerinden bağımsız varlıklar olarak kabul edildiklerinden; Newton fiziğinin bir takipçisi şu soruyu sorabilirdi: ’Tanrı evreni yaratmadan önce ne yapıyordu?’ İzafiyet teorisine göre ise evrenin başlangıcından önceki zamanlar tanımsız olduğu için, burada neyin gerçekleştiğini sormak anlamsız olmaktadır.[27] Bu yüzden Tanrı ile ilgili bahsedilen soru da anlamsızdır.<br />
<br />
İzafiyet teorisi, Tanrı’yı sonsuz zamandan beri var olan bir varlık olarak tarif eden yaklaşımların yerine Tanrı’yı ’zaman üstü’ veya ’zamana aşkın’ veya ’zamansız’ olarak tarif eden yaklaşımların savunulmasına güç vermiştir. ’Tanrı’nın zamansızlığı’ ile ilgili fikirler din felsefecileri arasında yoğun bir tartışma konusu olmaya hâlâ devam etmektedir.[28] Bu konuyla ilgili tartışmalarda, farklı fikirlere sahip felsefecilerin tümü, yaklaşımlarında izafiyet teorisinin verilerini göz önünde bulundurmak zorunda olduklarının farkındadırlar. Artık ’Tanrı’nın zamansızlığı’ görüşüne karşı ileri sürülen görüşler bile Tanrı’nın bu evrenin zamanı ile aynı şekilde akan bir zamana tâbi olmadığı konusunda hemfikirdirler.<br />
<br />
Tanrı’nın zaman ile ilişkisinin, Tanrı’nın evrene müdahalesi ile ilgili felsefi problemlerde göz önünde bulundurulması önemlidir. Aslında zamanın izafi olduğunun anlaşılması bu konuyla ilgili birçok felsefi problemin çözümüne önemli katkılarda bulunabilir. Örneğin Leibniz’in, Tanrı’nın ’baştan müdahale’ ile evrendeki her şeye müdahalelerini gerçekleştirdiğine dair yaklaşımını[29] ve Malebranche’ın Tanrı’nın her an her şeye müdahale ettiğine dair yaklaşımını (vesilecilik) ele alalım.[30] Bu iki yaklaşımı birbirine karşıt yaklaşımlar olarak konumlandıranlar olmuştur, hatta Leibnizci yaklaşımı deizm olarak niteleyenler de vardır. Modern kozmoloji ile Leibnizci yaklaşımı bir arada ele alırsak, Tanrı’nın 15 milyar yıl önce yaptığı bir müdahale ile evrenin her anına ve her yerine müdahalelerde bulunduğunu söylemiş oluruz. Sonuçta bu yaklaşım ile Malebrancheçı yaklaşım arasındaki temel fark 15 milyar yıllık zaman mesafesindedir. Fakat izafiyet teorisiyle zamanın izafi olduğu ve Tanrı’nın bu evrenin zamanına bağımlı olamayacağı anlaşıldıktan sonra, söz konusu 15 milyar yılın ciddi bir önemi kalmamıştır. Bizim için 15 milyar yıl süren zaman süresinin Tanrı için bir an gibi olduğunu düşünebiliriz. Nitekim Dünya’dan ışık hızına yakın süratle hareket eden bir uzay gemisine binen herhangi bir kişinin, Dünya takvimine göre birkaç yüzyıl sonra geri döndüğünde sadece birkaç yıl yaşlanmış olmasının; izafiyet teorisine göre gayet normal bir fiziksel olgu olduğunu hatırlayalım. İnsanlar için bile izafi zamanlı evrende böylesi olgular fizik yasalarına göre mümkün olunca; ’zamanın ve fizik yasalarının yaratıcısı’ olan bir Tanrı anlayışına sahip kişiler, milyarlarca yıllık zaman süreçlerini rahatlıkla Tanrı için bir an hükmünde kabul edebilirler. Böylesi bir anlayışın sonucunda Leibnizci yaklaşım ile Malebracheçı yaklaşım arasında önemli bir fark kalmaz. Teizm için aslolan ’müdahalelerde bulunan bir Tanrı’ anlayışının savunulmasıdır. İzafiyet teorisi ’baştan’ ve ’her an’ arasındaki zaman farkını önemsizleştirmiştir, bu yüzden Leibnizci yaklaşımı; evrendeki oluşumlardan habersiz, evrenle irtibatı zayıf veya ilişkisi hiç olmayan bir Tanrı anlayışını ifade eden ’deizm’ ile karıştırmanın hatalı olduğu iyice anlaşılmıştır. Teizm, evrene aşkın olmasına rağmen her yerine müdahalelerde bulunan bir Tanrı anlayışını kabul ettiği gibi; zamana aşkın olmasına rağmen zamanın her anına müdahalelerde bulunan bir Tanrı anlayışını da kabul edebilir.[31] Tektanrıcı dinler için önemli olan Tanrı’nın tüm isteklerden ve oluşumlardan haberdar olması ve bunlara dilediği gibi cevaplar verip müdahalelerde bulunabilmesidir.<br />
<br />
Tanrı’nın evrene müdahalelerinde zamanın izafiliği göz önünde bulundurulursa ’mucizeler’ ve ’kader’ konuları için de yeni açılımlar sağlanabilir. Tanrı’nın evrene müdahalelerinde (özellikle ’mucize’ olarak nitelendirilenlerde) doğa yasalarını ihlal edip etmediği filozoflar arasında tartışma konusu olmuştur. Doğa yasalarının ihlal edilmesine sırf natüralizm adına değil, Spinoza ve Schleiermacher gibi teolojik yaklaşımları adına karşı çıkanlar da olmuştur.[32] Teolojik sebeplerle karşı çıkışlarda, genelde, doğa yasalarının Tanrı’nın Doğası’nın bir sonucu olduğu ve Tanrı’nın kendi Doğası’na aykırı bir fiil gerçekleştirmeyeceği için, doğa yasalarını ihlal eden anlamda ’mucizeler’in olamayacağı savunulmuştur. Biz bu anlayışın tutarlı olmadığını, çünkü hem tam anlamıyla doğa yasalarının ne olduğunu bilemediğimizi hem de Tanrısal yasaların (İslami anlayış açısından Sünnetullah da denilebilir) bilinen doğa yasalarını kapsayan daha geniş yasalar olabileceğini düşünüyoruz.[33] Fakat eğer Kutsal Metinler’de bahsedilen ve ’mucize’ olarak nitelendirilen olayların, doğa yasaları ihlal edilmeksizin nasıl gerçekleşmiş olabileceği konusunu incelersek karşımıza çıkan alternatiflerden biri; Tanrı’nın baştan gerekli müdahaleleri yaptığını (Leibnizci yaklaşıma benzer şekilde) ve günü gelince ’mucize’ olarak nitelendirilen olayların hiçbir doğa yasası ihlal edilmeksizin gerçekleştiğidir. Örneğin buna göre, Tanrı, baştan, LÃ»t Kavmi’nin Hz. LÃ»t’un getireceği mesajı inkâr edeceğini bildiğinden, müdahaleleri öyle bir şekilde yapmıştır ki Dünya’da Hz. LÃ»t’un yaşadığı yerde ve gerekli tarihte LÃ»t Kavmi’ni yok edecek doğal afeti, hiçbir doğa yasasını ihlal etmeksizin -doğa yasalarını baştan müdahale ile ’araçsal sebep’ olarak kullanarak- oluşturmuştur. Bu yaklaşımda, nasıl usta bir bilardocu birçok hamle sonrasını ilk vuruşunda hesaplayıp vuruşunu yapıyorsa; Tanrı’nın baştan bütün olayları ve ihtiyaçları hesaplayıp bir seferde gerekli her şeye müdahalelerini gerçekleştirdiği söylenir. İzafiyet teorisi, Tanrı’nın baştan her şeyi ayarladığını söyleyen bu yaklaşımla ’mucizeler’in gerçekleştiği dönem arasındaki zaman farkını önemsizleştirdiği için, artık böylesi bir anlayışı savunmanın daha kolay olduğu söylenebilir.<br />
<br />
İzafiyet teorisinin ’zaman’ kavramında yaptığı zihniyet devrimi, kader konusu için de yeni açılımlara sebep olabilir. Kader konusu ile ilgili olarak, genelde, sonsuzca geriye giden bir nehir gibi düşünülen zaman kavramının ’başına’ Tanrı konur ve sonra Tanrı’nın, her şeyi bu ’başlangıçta’ bilmesine rağmen neden insanların yaptıkları fiillerinden mesul oldukları gibi sorular sorulur. İzafiyet teorisi ile zamanın izafiliği gösterildiği için; Tanrı’yı zamanın başlangıcına koyan anlayışın yerine Tanrı’yı ’zamana aşkın’, ’zaman üstü’ bir konumda düşünmenin daha doğru olacağı söylenebilir. Kader konusunun anlaşılması için ileri sürülen kimi çözüm önerilerinde ’Tanrı’nın geleceği bilmesi’ ile ’Tanrı’nın geleceği belirlemesi’nin ayrı tutulması ve Tanrı’nın geleceği bilmesinin, insanların fiillerini cebren oluşturmasından kaynaklanmadığı söylenir. Bu yaklaşım İslam düşüncesinde ’İlim mâlÃ»ma tâbidir’ şeklinde ifade edilmiştir.[34] Eğer Tanrı ’zaman üstü’ diye düşünülürse, Tanrı’nın geleceği ’bilmesi’ ile ’belirlemesi’ arasında olduğu düşünülen paradoksu kavrayış tarzımıza yeni açılımlar gelebileceğini düşünüyoruz. Çünkü artık ’bilme’ olayı milyarlarca yıl geride olan bir hadiseden ziyade ’zaman üstü’ bir boyutta gerçekleşen bir hadise olarak tahayyül edilecektir. İzafiyet teorisinin kader konusu ile ilgili tüm sorunları çözeceği şeklinde bir kanaatte olmadığımızı da belirtmek istiyoruz. Bizce bu sorun doğa bilimlerindeki hiçbir teoriye dayanarak çözülemez,[35] çünkü teistler, Tanrısal irade ile insan iradesi arasındaki sınırı çizmek ve bunu yaparken insanın sorumluluğunu ve Tanrısal uluhiyeti uzlaştırmak gibi bir güçlükle; ateistler ise kendinden bağımsız fiziki şartların belirlediği maddi bir varlık olan insanın, bu fiziksel belirlemeye rağmen ne kadar ve ne şekilde özgürlüğünden bahsedilebileceği gibi çözülmesi imkânsız gözüken bir güçlükle karşı karşıyadırlar. İzafiyet teorisi ile evren hakkında artan bilgimiz bu paradoksları çözmeye yetmez ama ’kader’ ile ilgili konuda göz önünde bulundurulması önemli bir husus olan ’zamanın ontolojik mahiyeti’ne bu teorinin getirdiği yeni bakış açısının, bu konuyla ilgili olarak  sağlayabileceği yeni açılımlar da yadsınmamalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İZAFİYET TEORİSİ VE TEKTANRICI DİNLERDEKİ İNANÇLAR</span><br />
<br />
İzafiyet teorisinin özellikle zamanın ve uzayın izafiliğini göstermesinin, tektanrıcı dinlerin diğer bazı inançlarının anlaşılma tarzına da önemli katkılar sağlayabileceği kanaatindeyiz. Bunlardan biri Dünya’nın ve insanların, evrendeki ve zaman sürecindeki yeri ile ilgilidir. Önce Kopernik ile Dünya’nın evrende merkezi bir konumda olmadığı anlaşılmış, sonra evrende yüz milyarlarca yıldızın var olduğu öğrenilmiş ve bu gelişmeler  birçok kişide, Dünya’nın ve içinde yaşayan insanların özel bir konumda olmadıklarına dair bir izlenimin oluşmasına sebep olmuştur. Ayrıca evrenin başlangıç zamanı olarak tespit edilen 15 milyar yıl öncesine nazaran insanların Dünya’da gözükme süresi çok kısadır. Bu olgu da bazılarınca, insanların Tanrı’nın katında özel bir yeri olduğuna dair tektanrıcı dinlerin düşüncelerine aykırı olarak algılanmıştır. ’Tanrı insanları yaratmak için neden 15 milyar yıl bekledi’ veya ’Bu kadar büyük uzayda Dünya’nın önemi ne olabilir’ sorularına benzer soruları birçoğumuz duymuşuzdur. İzafiyet teorisi bu sorulara cevap verilmesi için olanaklar sunar. Eğer zaman izafi olmasaydı ve bu evrenin zamanı Tanrı için de geçerli olsaydı, ’Tanrı’nın 15 milyar yıl beklemesi’ söz konusu olabilirdi. Fakat zamanın izafiliği gösterildikten ve ’bu evrene aşkın bir Varlık’tan bu evrenin zamanına bağımlıymış gibi konuşmanın hatalı olduğu anlaşıldıktan sonra bu tarzdaki sorular anlamsızlaşmıştır.<br />
<br />
Ayrıca izafiyet teorisi kütle ve uzayın izafiliğini de gösterdi. Bu yüzden uzayın büyüklüğüne dayanarak insan varlığını önemsizleştirmeye yönelik argümanlar, zamanın uzunluğuna bina edilmeye çalışılan argümanlarla aynı kategoridedir. İzafiyet teorisi Dünya’nın ve insanların evrende özel bir yeri olduğunu göstermez; fakat insanların ve Dünya’nın yerinin özelliğine karşı  ’zamanın uzunluğu’na veya ’uzayın büyüklüğü’ne atıf yapılarak getirilen argümanları geçersiz kılar.[36]<br />
<br />
Ayrıca ölen insanların, tektanrıcı dinlerin eskatolojilerinde önemli bir yer tutan ’hesap günü’ne kadar ne yapacakları da birçok kişinin merak konusu olmuştur. Binlerce yıl önce ölen insanların neden kabirlerinde diğer insanlardan binlerce yıl fazla durdukları da sorulabilecek bir sorudur. Zamanın izafiliğinin anlaşılması, bu tarzda sorulabilecek sorulara cevaplar verilmesi için yeni imkânlar sunar. Sonuçta bu şekildeki soruların hepsi zihinlerde ’mutlak zaman’ tasarımının var olmasının neticesidir. Eğer zihinlerdeki bu yanlış kavramlaştırma düzeltilirse eski sorulara yeni yaklaşımlarla cevap verilmesi mümkün olabilir. İzafiyet teorisi Dünya’nın ve insanların özel bir yere sahip olduklarını göstermediği gibi bazı insanların kabirlerinde duruş süresinin Tanrısal hikmetini de göstermez. Fakat bu teoriyle, Dünya’nın ve insanların yerinin özelliğine karşı getirilen argümanların yanlışlığı ve binlerce yıl kabirlerde bekleyen insanlarla ilgili sorulan soruların zaman hakkındaki yanlış kavramlaştırmaya dayandığı gösterilebilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
SONUÇ</span><br />
<br />
Newton fiziğinin hâkimiyeti altında kozmolojinin aşağı yukarı bitmiş bir proje olarak görüldüğü 20. yüzyılın başlarında, Einstein’ın ortaya attığı izafiyet teorisi zaman, uzay ve kütle gibi kavramlarda köklü değişiklikler gerçekleştirdi.  Bu değişikliklerin doğa bilimlerinin yanında felsefe ve teoloji alanlarında da önemli yankıları oldu.  Fakat bu teoriye dayanarak yapılan bazı felsefi çıkarımlar sağlıklı olmamıştır ve bunların düzeltilmesi gerekir. Bunlardan biri bu teorinin verilerinin, ’değerlerin izafiliği’ne dair postmodernist bakış açısını desteklediğine dair bir iddiadır. Oysa bu teori, ışığın hızı gibi bazı sabitelerin ve daha da önemlisi doğa yasalarının evrenselliğini göstermekte ve ’bilim’in ’objektif gerçekliğe’ ulaşılmakta bir aracı olamayacağını iddia eden postmodernist yaklaşımlarla tamamen çelişmektedir. Ayrıca bu teoriden, etik alanıyla ilgili bazı yargılar çıkarılmaya kalkılırsa; olandan olması gerekenin üretilmeye kalkılmasını ifade eden, felsefede ’doğalcı yanlış’ olarak bilinen hataya düşülür.<br />
<br />
İzafiyet teorisi evren ve zaman anlayışında yaptığı önemli değişikliklerle ’Tanrı-evren ilişkisi’ni anlayış tarzımıza yeni açılımlar getirmemiz için olanaklar sunar. Bu teorinin formülleri sayesinde Big Bang teorisi ortaya konmuş ve tektanrıcı dinlerin olduğunu savundukları ’başlangıcın’ gösterilmesi bu teoriyle mümkün olmuştur. Ayrıca bu ’başlangıç’ın sadece evrenin değil, ’zamanın başlangıcı’ da olduğu görüşü, bu teorinin zaman anlayışı sayesinde savunulmaya başlanmıştır. Böylece Tanrı’nın, daha önceden birçok kişinin zannettiği gibi; bizim algıladığımız şekilde bir zaman kavramına tâbi olmaması gerektiği iyice anlaşılmış ve bu, Tanrı-evren ilişkisinin kurulmasında da yeni açılımları mümkün kılmıştır. Örneğin Leibnizci bir anlayışla Tanrı’nın tüm müdahaleleri baştan yaptığını savunanlarla Malebrancheçı bir anlayışla Tanrı’nın her an müdahale ettiğini savunanlar arasında izafiyet teorisi sayesinde ciddi bir fark kalmamıştır. Bu ise Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal etmeden nasıl ’mucizeler’ yaratmış olabileceği -yarattığı değil- konusunda Leibnizci yaklaşıma benzer görüşlerin daha çok dikkate alınması gerekli alternatifler olması demektir. Ayrıca izafiyet teorisinin gösterdiği ’mutlak olmayan zaman’ tasarımı Tanrı’nın ’zaman üstü’ olarak tahayyül edilmesini kolaylaştırır; bu ise, Tanrı’nın geleceği ’bilmesi’ ile ’belirlemesi’ arasında olduğu düşünülen paradoksun çözümlenmesi için yeni açılımlar getirebilir.<br />
<br />
Bu teori, ayrıca, evrenin başlangıcından günümüze kadar geçen 15 milyarlık süreye karşın insanların yeryüzünde varlık alanına çıktığı sürenin kısalığına ve uzayın büyüklüğüne karşın Dünya’nın küçüklüğüne vurgu yaparak Dünya’nın ve insanların özel olmadıklarını ileri süren ve tektanrıcı dinlerin bu konudaki inançlarına itiraz edenlere cevap verilmesini mümkün kılar. Çünkü 15 milyar yıllık sürenin uzunluğu ve uzayın mevcut büyüklüğü, eğer uzay ve zaman kavramları mutlak olsaydı ve Tanrı da bizim evrenimizin zamanına tâbi olsaydı, benzer bir çıkarımın konusu olabilirdi; oysa  izafiyet teorisinin gösterdiği gibi uzay ve zaman izafidir, bahsedilen sürenin ve büyüklüğün başka bir boyutta çok önemsiz olduğunu ve dolayısıyla süre uzunluğu ve büyüklüklerden bir şeyin önemine dair çıkarımda bulunamayacağımızı söyleyebiliriz. Zamanın izafiliğinin anlaşılması, binlerce yıl önce ölenlerin ahiret yaşamına kadar ne yapacakları gibi ’mutlak zaman’ kavramından kaynaklanan teolojiyle ilgili sorulara yeni bakış açılarıyla cevap verilmesini de mümkün kılar. Fizik bilimi açısından çok önemli bir yere sahip olan bu teori felsefedeki ve teolojideki eski sorulara yeni açılımlarla yaklaşılmasına imkân tanımaktadır.<br />
<br />
* Felsefe ve Din Bilimleri Doktoru<br />
<br />
[1] Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, (çev: Gülen Aktaş), Say Yayınları, İstanbul (2001), s. 13-53.<br />
<br />
[2] Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, s. 44.<br />
<br />
[3] Michael Guillen, Dünyayı Değiştiren Beş Denklem, (çev: G. Tanrıöver), TÜBİTAK, Ankara (2001), s. 201.<br />
<br />
[4] Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, (çev: Sabit Say, Murat Uraz), Doğan Kitapçılık, İstanbul (1988), s. 41-42.<br />
<br />
[5] Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren, (çev: Kemal Çömlekçi), Alfa Yayınları, İstanbul (2002), s. 10-11.<br />
<br />
[6] Paul Davies, God and The New Physics, Simon and Schuster, New York (1983), s. 120-121.<br />
<br />
[7] Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren, s. 19-21.<br />
<br />
[8] Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren, s. 9.<br />
<br />
[9] Bu teori makro âlemin en önemli teorisiyken, mikro âlemin (atom-altının) en önemli teorisi kuantum teorisidir. Bu iki teorinin birbirleriyle çelişkili yönleri bulunması bilim insanlarını ve felsefecileri yoğun şekilde meşgul etmektedir.<br />
<br />
[10] Irwin M. Klotz, Postmodernist Rhetoric Does Not Change Fundamental Scientific Facts, The Scientist, 10/15, 22 Temmuz 1996, s. 9.<br />
<br />
[11] Thomas  Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions, 2. Baskı, The University of Chicago Press, Chicago (1970). Kuhn’un kitabında ’paradigma değişiklikleri’ için verilen en önemli örneklerden biri Newton fiziğinden Einstein fiziğine geçiştir. Eğer Kuhn’u doğru kabul edersek Einstein fiziğinin ayrı bir paradigma, Newton fiziğinin ayrı bir paradigma olduğunu ve bunları birbirleriyle kıyas edemeyeceğimizi    -Kuhn’a göre paradigmaları kıyaslamayı sağlayacak bir ölçüt yoktur- kabul ederek; bu paradigma değişikliklerini ’din’ değişikliği gibi değerlendiririz. Oysa bizce, Einstein fiziğini Newton fiziğinin geliştirilmişi ve kısmen düzeltilmişi olarak kabul etmek daha doğrudur. Fakat Kuhn’un, bilimsel çalışmaların sosyal bir boyutu olduğunu ve bunun göz ardı edilemeyeceğini söyleyen epistemolojik yaklaşımını çok değerli bulduğumuzu  ve bu yaklaşımın göz önünde bulundurulması gerektiğini düşündüğümüzü de belirtmek istiyoruz.<br />
<br />
[12] John L. Taylor, ’Christianity, Science and The Postmodern Agenda’, (ed: Denis Alexander, Can We Be Sure About Anything içinde), Apollos, Leicester (2005), s. 79.<br />
<br />
[13] Ian Barbour, Religion in an Age of Science, Harper and Row Publishers, San Francisco (1990), s. 110-112.<br />
<br />
[14] Irving M. Klotz, Postmodernist Rhetoric Does Not Change Fundamental Scientific Facts, s. 9.<br />
<br />
[15] Ian Barbour, Religion in an Age of Science, s. 109.<br />
<br />
[16] Paul Davies, God and The New Physics, s. 137.<br />
<br />
[17] Ian Barbour, Religion in an Age of Science, s. 111.<br />
<br />
[18] Kant, The Critique of Pure Reason, (çev: J.M.D. Meiklejohn), William Benton, Chicago (1971)  ; Bertrand Russell, Rölativitenin Abc’si, (çev: Vahap Erdoğdu), Sarmal, İstanbul (1995), s. 169.<br />
<br />
[19] Ian Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins Publishers, San Francisco (2000), s. 74.<br />
<br />
[20] David Hume, A Treatise of Human Nature, Oxford University Press, Oxford, s. 87.<br />
<br />
[21] Antony Flew, Darwinian Evolution, Transaction Publishers, New Brunswick (1996), s. 124-125.<br />
<br />
[22] Aristoteles gibi hem Tanrı’yı hem de evreni ezeli gören filozofların yanı sıra İslam âleminde Farabi, İbn Sina gibi ’ezelde yaratma’ fikrini savunan filozoflar olmuştur. Bunlar ayrı sınıflar olarak ele alınabilir. Fakat ana iki sınıf ’Tanrı’nın yoktan yarattığı başlangıçlı evren’ ve ’Tanrı’nın olmadığı, ezelden beri var olan evren’ düşüncelerine sahip olmuş ve bu görüşler birbirlerine karşı konumlandırılmıştır.<br />
<br />
[23] Bu tipteki argümanlar için örnek olarak bakabilirsiniz: İbn Sina, Kitabu’ş Şifa: ****fizik, (çev: Ekrem Demirli, Ömer Türker), Litera Yayıncılık, İstanbul (2004), s. 35-45; William Lane Craig, The Kalam Cosmological Argument, Wigf and Stock Publishers, Eugene (2000).<br />
<br />
[24] Joseph Silk, Evrenin Kısa Tarihi, (çev: Murat Alev), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara (2000), s. 235; David Filkin, Stephen Hawking’in Evreni, (çev: Mehmet Harmancı), Aksoy Yayıncılık, İstanbul (1998), s. 90.<br />
<br />
[25] Bu deliller için bakınız: Ralph A. Alpher, Robert Herman, Genesis of The Big Bang, Oxford University Press, New York (2000).<br />
<br />
[26] Değişik hesaplama tekniklerine göre hesaplanan bu başlangıcın aşağı yukarı 15 milyar yıl önce olduğu tahmin edilmektedir.<br />
<br />
[27] Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren, s. 35.<br />
<br />
[28] Michael Peterson ve diğerleri, Akıl ve İnanç, (çev: Rahim Acar), Küre Yayınları, İstanbul (2006), s. 92-95.<br />
<br />
[29] Leibniz, Monadoloji, (çev: Suut Kemal Yetkin), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul (1997), s. 9-11.<br />
<br />
[30] Malebranche, Hakikatin Araştırılması, (çev: Sevim Belli), Sol Yayınları, İstanbul (1997).<br />
<br />
[31] Phil Dowe, Chance and Providence, Science and Christian Belief 9, Nisan, 1997, s. 9.<br />
<br />
[32] Spinoza, Tractacus Theologico-Politicus, (çev: Samuel Shirley), Brill Academic Publishers, Leiden (1997); Friedrich Schleiermacher, The Christian Faith, T. and T. Clark Publishers, Edinburgh (1999).<br />
<br />
[33] Bu konudaki görüşlerimiz için bakınız: Caner Taslaman, Din Felsefesi Açısından Entropi Yasası, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 30, 2006/1, s. 108-111.<br />
<br />
[34] Bu konuyla ilgili olarak bakınız: Hanefi Özcan, ’Bilgi-Obje İlişkisi Açısından İnsan Hürriyeti’, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5, 1989; Kasım Turhan, Kelam ve Felsefe Açısından İnsan Fiilleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul (2003).<br />
<br />
[35] Ian Barbour, Issues in Science and Religion, Harper and Row Publishers, New York (1971), s. 316.<br />
<br />
[36] İlk olarak 1974&#8242;te ortaya atılan ve İnsancı İlke (Anthropic Principle) olarak isimlendirilen yaklaşımın verilerinin de Dünya’nın ve insanların özel konumuna karşı getirilen itirazlara karşı göz önünde bulundurulması gerekir. Buna göre evrendeki oluşumlar, insanların varlığını mümkün kılacak kritik aralıklarda gerçekleşmiştir. Eğer Dünya’mız daha önce oluşsaydı insanların varlığını mümkün kılacak karbon ve oksijen gibi atomlar yeterli oranda olmayacaktı; daha sonra oluşacak bir Dünya için ise, -uzayda gittikçe yeni yıldızların ve gezegenlerin oluşumunu sağlayacak hammadde azaldığından- var olma imkânı kalmayabilirdi. Aynı şekilde eğer evrenimiz daha ufak olsaydı, sıcaklık Dünya’mızdaki yaşamı ve gezegenlerin yakınlığı yörüngemizi olumsuz etkilerdi; evrenimiz daha büyük olsaydı Güneş sistemimizi oluşturacak hammaddeler bir araya gelemeyebilirdi. Sonuçta bu veriler evrenimizin ve Dünya’mızın yaşı ile uzayın büyüklüğünün, insanların oluşmasına ve yaşayabilmesine tam uygun şekilde olduğunu gösterir. Bu veriler izafiyet teorisi ile birleştirilirse, insanların ve Dünya’nın yerinin özelliğine karşı getirilen argümanlara cevap vermek (bahsedilen ’özel’ olma durumu ispat edilemese de) mümkün olabilir. (İnsancı İlke üzerine felsefi ve teolojik tartışmalar hâlâ yoğun bir şekilde sürmektedir.)<br />
<br />
<a href="http://www.canertaslaman.com/2011/10/din-felsefesi-acisindan-izafiyet-teorisi/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">DİN FELSEFESİ AÇISINDAN İZAFİYET TEORİSİ | Caner Taslaman</a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Din Felsefesi Açısından İzafiyet Teorisi</span><br />
<br />
Modern fiziğin makro âlemde (atom-üstü seviyede) en önemli teorisi <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">izafiyet teorisi</span>dir. Fizik açısından bu kadar önemli olan bu teorinin felsefi açıdan da pek çok kayda değer sonucu olmuştur. Bu makalede önce izafiyet teorisi kısaca tanıtılacak, sonra bu teorinin felsefi sonuçlarından sadece din felsefesi açısından önemli gördüğümüz birkaçına değinilecektir. İlk olarak izafiyet teorisinin, postmodernizmin en merkezi görüşlerinden olan ’değerlerin izafiliği’ ile bir ilgisi olup olmadığı irdelenerek, ’değerlerin izafiliği’ ile bir ilgisi olmadığı gösterilmeye çalışılacaktır. İkinci olarak bu teorinin milyarlarca yıllık zaman süreçlerini önemsizleştirmesinin, Tanrı-evren ilişkisini anlayış tarzımıza ne şekilde açılımlar getirebileceği ele alınacaktır. Son olarak ise bu teorinin, tektanrıcı dinlerin bazı inançlarının anlaşılma tarzına sağlayabileceği katkılar incelenecektir.<br />
<br />
The most important theory of modern physics of the macro world is the theory of relativity. This theory, that is so important for physics, has many relevant results from a philosophical point of view as well. In this article we shall first of all briefly present the relativity theory and later touch upon a few of the philosophical results of this theory that we consider important from the point of view of the philosophy of religion. First, we shall consider whether the theory of relativity is related or not with the ’relativity of values’ that is one of the most central tenets of postmodernism, and we shall try to show that this theory is not actually related to the ’relativity of values.’ Secondly, we shall investigate how the fact that this theory, which has made irrelevant processes that last billions of years, can also open up new insights in the way we perceive the relation between God and the universe. Thirdly, we shall analyze the contributions that this theory can make to the way certain elements of faith of theistic religions can be understood.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İZAFİYET TEORİSİNİN ORTAYA KONMASI</span><br />
<br />
20. yüzyıla Newton fiziğinin hâkimiyeti altında girildi. Bu fizik anlayışına göre uzay ve zaman, birbirlerinden ayrı ve mutlaktılar. Zaman; uzayın her yerinde ve tarihin her döneminde, çekim gücü, hız ve kendi içinde gerçekleşen olgulardan tamamen bağımsız olarak akan, her gözlemci ve uzayın her noktası için aynı şekilde geçerli, ontolojik yapısı mutlak ve evrensel olan bir varlık olarak kabul ediliyordu. Newton’un çizdiği evren tablosu, deneylerle ve gözlemlerle başarılı şekilde uyum gösterdiği ve sağduyuyla da uyumlu olduğu için ciddi hiçbir muhalefetle karşılaşmadan doğa bilimlerinden sosyal bilimlere, felsefeden teolojiye kadar hemen hemen bütün çalışma alanlarına kayda değer etkilerde bulundu. 19. yüzyılın sonunda birçok bilim insanı, kozmolojideki temel anlayışın artık hiç değişmeyeceğini, ancak ayrıntılarda yeni bilgilerin elde edilebileceğini düşünüyorlardı.<br />
<br />
20. yüzyılın hemen başlarında bu anlayış sarsıldı ve fizik alanında çok önemli gelişmeler yaşandı. Einstein, 1905 yılında, yirmi altı yaşındayken, ’özel izafiyet teorisi’ni (special theory of relativity) ortaya koydu. Aslında Newton’un yaklaşımı gözlenen birçok hareketi rahatça açıklıyordu, ancak çok hızlı hareket eden cisimlerin hareketini açıklayamıyordu. Özel izafiyet teorisi ile çok hızlı hareket eden cisimlerin hareketinin matematiksel açıklamasının yanında, kütlenin hızla beraber arttığı ve madde ile enerjinin karşılıklı olarak dönüşümü de gösterildi.[1]<br />
<br />
Daha önce termodinamiğin birinci yasası ’enerjinin korunumu yasası’ ve ’maddenin korunumu yasası’ olarak, enerjinin ve maddenin ayrı ayrı ele alınmalarıyla ifade ediliyordu. Fakat Einstein’ın ünlü  (Enerji = Kütle  Işık hızının karesi) formülüyle, birbirlerinden bağımsız görünen bu yasalar birleştirildi.[2] Bu yaklaşımla enerji ve kütle, farklı ülkelerin para birimleri gibi ele alınmaya başlandı; değerleri birbirlerinden farklı olsa da birbirleriyle ilişkilerini gösteren bir formül (), yani kur oranı vardı.[3]<br />
<br />
Einstein, 1915 yılında ise ’genel izafiyet teorisi’ni (general theory of relativity) ortaya koydu. Einstein bu kez kütlesel çekim kuvvetini de işin içine kattı ve bu kuvveti; o güne dek sanıldığı gibi uzay-zamanın düz olmayıp, kütle ve enerjinin dağılımından dolayı ’eğri’ olmasıyla açıkladı. Genel izafiyet teorisine göre cisimler dört boyutlu uzay-zamanda her zaman doğru çizgiler üzerinde gitmelerine karşın üç boyutlu uzayda bize, eğriler çiziyorlarmış gibi görünürler.[4] Bu yaklaşıma göre, Dünya’mıza yakın yerde uzayı en fazla Güneş çökerttiği için, Güneş’in oluşturduğu ’uzay-zaman çukuru’nun etrafındaki eğrilikte dönmekteyiz.<br />
<br />
İzafiyet teorisiyle madde ve enerji birleştirildiği gibi uzay ve zaman da birleştirildi. Böylece evrenin; hiç olmadığı kadar bütünleşmiş, dinamik ve her şeyin irtibatlı olduğu bir tablosu ortaya çıktı. Bu teorinin en önemli felsefi ve teolojik sonuçları ise zamanın -bilimsel olarak- izafi olduğunun gösterilmesiyle ilgilidir. Aristo ve Newton’un fiziklerindeki mutlak ve kendi içinde oluşan olaylardan etkilenmeyen ’bağımsız zaman’ kavramı; bu teoriyle, hız ve kütlesel çekimden etkilenen ’elastiki zaman’ kavramıyla yer değiştirdi. Bu teorinin sonuçlarını göstermek için en sık kullanılan örneğe göre: (eğer ikiz kardeşlerden biri, ışık hızına yakın bir hızla uzay yolculuğuna çıkar ve kardeşi Dünya’da kalırsa; geri döndüğünde ikizini kendisinden daha yaşlanmış bulur.[5] Bu, her insanın ’kendine özel’ zamanı bulunduğu, önceden zannedildiği gibi evrendeki zamanı gösterebilecek ’evresel bir saat’in olamayacağı anlamını taşır. Bu teoriye göre, eğer ışık hızına yakın seyahat etmeyi becerebilseydik; bizim geçirebileceğimiz birkaç yıllık seyahatin sonunda Dünya’ya dönüşümüzde, Dünya’mızın birkaç yüzyıl sonrasına tanıklık edebilirdik.[6]<br />
<br />
İlk defa duyulduğunda birçok kişiye inanılmaz gelen bu teorinin önermeleri; paradoksları çözen matematiksel yapısının yanında, deneylerle ve gözlemlerle de desteklenmştir. ’Bükülmüş uzay-zaman’la ilgili öngörü ilk olarak 1919 yılında, bir Güneş tutulması sırasında, Einstein’ın öngörülerine uygun şekilde Güneş’in yakınından geçen bir yıldızdan gelen ışığın büküldüğünün belirlenmesiyle gözlemsel destek kazanmıştır.[7] Zamanın izafiliğine dair öngörü ise birbirine senkronize edilen saatlerin, uçaklarda uzun yolculuklara çıkarılması ve dönüşte saatlerin karşılaştırılması gibi yöntemlerle test edilmiş ve doğrulanmıştır.[8] Işık hızına yakın hızda  yolculuk yapılması veya Güneş’in yüzeyine insan gönderilmesi mümkün olamadığından; zamanın izafiliğiyle ilgili deneylerde ancak saniyenin milyonlarda birlik dilimlerinde izafiyet gözlemlenebilmektedir ama bu bile ’zamanın mutlaklığı’na dair anlayışın düzeltilmesi gerektiğini göstermektedir. Daha birçok deney ve gözlemle bu teori doğrulanmış, Dünya’nın hemen hemen bütün ünlü fizikçileri bu teorinin makro âlemdeki otoritesini kabul etmişlerdir.[9]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İZAFİYET TEORİSİ VE DEĞERLERİN İZAFİLİĞİ</span><br />
<br />
20. yüzyıla damgasını vuran en ünlü düşünce akımlarından biri postmodernizmdir. Dinlerin ’Tanrı dinler aracılığıyla gerçeği gösterir’ iddiasına karşı, aydınlanma dönemindeki gelişmelerle ’Sadece bilim gerçeği gösterir’ iddiasını konumlandıranlar oldu. Postmodernist yaklaşımı ise ’Evrensel gerçeklik yoktur, ancak herkesin kendi doğruları vardır’ ifadesinin açıkladığını söyleyebiliriz. Postmodernizm 20. yüzyıla damgasını vursa da bu görüşün Protagoras, Gorgias gibi Eski Yunan’da; Hume ve Kant gibi aydınlanma döneminde öncüleri olmuştur. Genel postmodernist eğilim; doğrunun sosyal bir inşa olduğunu, objektif gerçekliğin gösterilmesinin mümkün olmadığını savunmak yönündedir.<br />
<br />
Postmodernist yaklaşımı savunanlar; fiziği sosyal bilimler için model olarak alanlara karşı, sosyal bilimleri fizik için model olarak önermişlerdir.[10] Thomas Kuhn fiziğin ve diğer doğa bilimlerinin belirli bir paradigma içinde üretildiğini ve belirli bir paradigma içinde üretilen bilgilerin ancak o paradigma içinde değerlendirilebileceğini, dolayısıyla bilimsel bir bilginin evrensel bir gerçekliği olduğunun iddia edilemeyeceğini ifade etmiştir.[11] Bilimsel bilgilerin evrenselliğini reddeden bu görüş, postmodernist yaklaşımı savunan birçok kişi tarafından benimsenmiştir. Kuhn, bilgi anlayışında realizmin yerine izafiyeti ve rasyonelliğin yerine sosyolojiyi geçirmiştir. Modernizmin, bilimin özel bir yöntemi olan rasyonel bir uğraş olduğunu savunan yaklaşımına karşı Kuhn; bilim insanlarını etkileyen sosyolojik faktörlerle bilimsel aktiviteyi açıklamıştır.[12]<br />
<br />
Gerçekliğin bireye, kültüre veya paradigmaya göre izafi olduğunu söyleyen görüşlerle izafiyet teorisi arasında ilişki kuranlar olmuştur. Bu ilişkiyi kuranların bir kısmı, izafiyet teorisinin, ’değerlerin izafi olduğu’ görüşünü; zaman ve kütle gibi unsurların izafiliğini göstererek, desteklediğini söylemektedirler. Oysa, anlaşılması önemli olan husus; bu teorinin zaman, uzay, kütle gibi mutlak zannedilenlerin izafiliğini göstermesine karşın ışığın hızı ve daha da önemlisi doğa yasalarının evrensel olduğunu ifade etmesidir.[13] Bu teoriye göre ışığın hızı ve doğa yasaları; zenciye veya beyaza, erkeğe veya kadına, Avrupalıya veya Ortadoğuluya, milattan önce yaşayanlara veya günümüzde yaşayanlara göre değişmez, herkes, her yer ve her dönem için aynıdır. [14] Oysa postmodernist yaklaşıma göre, doğa yasalarının herkes ve her yer için geçerli ’objektif gerçekliği’ olduğuna inanmak mümkün değildir. Bu yüzden bizce, izafiyet teorisi ile postmoderniteyi yan yana konumlandırmak yerine karşı karşıya konumlandırmak daha doğru olacaktır. Çünkü izafiyet teorisi; evrenin anlaşılabilirliğini, matematiksel yasalarla evrenin tarif edilebileceğini ve evren hakkında evrensel (izafi olmayan) açıklamaların doğa yasalarıyla yapılabileceğini en başarılı şekilde ortaya koyan teorilerden biri olmuştur.<br />
<br />
İzafiyet teorisinin nedensellik ve determinizm ile ilgili anlayışları kökten değiştirdiğine ve evrenin anlaşılırlığını sağlayan bu ilkelerin bu teoriyle geçersiz olduğuna dair görüşler de hatalıdır. Determinizm ve nedensellik için önemli olan her olgunun kendisinden önceki bir sebeple belirleniyor olmasıdır. İzafiyet teorisi zamanın izafiliğini göstererek ’önce’ ve ’sonra’ kavramlarında köklü değişiklikler yapmış olsa da bu teoriye göre nedensellikle birbirine bağlı olayların oluş sırası evrendeki her gözlemciye göre aynıdır: Hiçbir gözlemci evrendeki bir ’sonuç’un ’neden’den önce gerçekleştiğini ileri süremez.[15] Zamanın izafiliğinden dolayı ’önceki’ ve ’sonraki’ zamansal mesafelerin izafi olduğu anlaşılsa da izafiyet teorisine göre önceki olaylar sonrakileri belirler ve gelecek hakkında bu yüzden öngörüde bulunmak  mümkündür.[16] Evreni kavrayışımız, evrenin yasalara bağımlı olmasının sebep olduğu düzenliliğe ve determinizme bağımlıdır. İzafiyet teorisi, bu kavrayışa hizmet eden, evrenin yasalara bağımlılığını ve determinizmin bu yasalar çerçevesinde işlediğini gösteren bilimsel bir teoridir.<br />
<br />
Ayrıca izafiyet teorisinin ’gerçekliğin zihinsel olduğu’nu gösterdiğini, bunun ise postmodernist temel yaklaşımı desteklediğini söyleyenler olmuştur. Bu yanlış anlayışa yol açan sebep, izafiyet teorisinde ’her gözlemcinin değişik saati’ olduğu şeklindeki ve benzeri ifadeleridir. Oysa bu teoride, ışığa yakın hızda seyahat ettirilecek insanlar dışında, saatler veya metreler veya kameralarla da ölçümler yapıldığı taktirde izafi sonuçların elde edileceği söylenir. Sonuçta bu teorinin ’gerçekliğin zihinsel olduğu’ veya ’izafiliğin zihinsel olduğu’ şeklindeki iddialarla hiçbir alakası yoktur.[17] Kant’ın iddia ettiği gibi, zihnin evrene düzeni ve matematiksel yapıyı yüklediği, fakat düzeni ve matematiksel formülleri evrenden okumadığı görüşünü de izafiyet teorisi desteklemez.[18] Tam tersine izafiyet teorisi ile insan zihninden bağımsız olarak evrende düzen olduğu ve matematiksel formüllerle bunun açıklanabileceği ortaya konulur.<br />
<br />
Barbour, Newton ile beraber Einstein’ı da ’klasik realizm’ (classical realism) anlayışına sahip olan kişilerden biri olarak sınıflandırır.[19] Klasik realistler, matematiksel modellerin, ’kendi içinde evren’i gerçekliğiyle anlamamıza olanak tanıdığını savunurlar; yani zihinden bağımsız olan ve zihnin anlayabildiği bir gerçekliğin varlığını savunurlar. Bu teoriyi ortaya atan Einstein, gerçekliğin zihin dışında varlığını ve bu gerçekliğin ulaşılabilirliğini savunmuştur; bu da, bu teoriden, ’gerçekliğin salt zihinsel olduğu’ sonucunun çıkartılması gerektiğine dair iddianın yanlışlığını gösteren örneklerden biridir.<br />
<br />
Postmodernist yaklaşımı benimseyenler ’gerçekliğin izafiliği’ni savundukları ve bilimin ’objektif gerçekliğe’ ulaşma imkânını reddettikleri için, bilimsel bir teorinin kendi fikirlerini desteklediğini söylerlerse çelişkiye düşerler. Çünkü bunu yaparlarsa, gerçekliğe ulaşmakta otoritesini reddettikleri bilimin, kendi görüşlerini ’doğrulamakta’ otoritesini kabul etmiş olurlar. İzafiyet teorisinin, çok güvenilen Newtoncu yaklaşımda önemli düzeltmeler yapmak suretiyle, kozmolojinin aşağı yukarı bitmiş bir proje olduğu görüşünü sarstığı ve böylece bilim insanlarının kendilerine ve dönemlerinin bilim anlayışına aşırı güvenlerinin hatalı olabildiğini gösterdiği doğrudur. Bu açıdan olaya bakılırsa, izafiyet teorisinin dolaylı olarak postmodernizme hizmet ettiğini söylemek mümkündür. Fakat yine de bu teorinin postmodernizmi desteklediğine dair bilimsel ve felsefi çıkarımlar hatalıdır. Demokratik anlayışın faşizme Nazi örneğinde hizmet ettiği doğrudur, fakat demokratik anlayışın faşizmle uzlaşmaz olduğu da doğrudur; aynı şekilde izafiyet teorisi postmoderniteye hizmet etmiş olsa bile ’izafiyet teorisi ile postmodernizm’, ’demokrasi ile faşizm’ kadar uzlaşmazdır.<br />
<br />
Ayrıca izafiyet teorisinden değerlerin izafi olduğu görüşüne geçiş yapanların yaptığı önemli bir hatanın da altını çizmek gerekir. Doğa bilimleri olgularla ilgilidir, etik ise normatiftir. İzafiyet teorisi doğa hakkında bir teori olduğundan olan (is) ile ilgili bilgi verir, diğer yandan ’değerler’ etik alan yani olması gereken (ought) hakkındadır. David Hume’un da dikkat çektiği gibi olandan olması gerekene geçiş yapmak; doğadaki gözlemlerimizi, doğa hakkındaki yargılarımızı bunlarla bir alakası olmayan etik alanı için temel yapmak hatalıdır.[20] Olandan olması gerekenin üretilmesine felsefede ’doğalcı yanlış’ (natural fallacy) denilir ve bilimsel bir teoriden etik alanında sonuçlar çıkarmaya kalkan herkes bu eleştiriyle karşılaşır.[21]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İZAFİYET TEORİSİ VE TANRI-EVREN İLİŞKİSİ</span><br />
<br />
İzafiyet teorisi ortaya konmadan önceki uzun dönemde, önce Aristoteles ve sonra Newton fiziğinde etkisiyle durağan bir evren modeli fiziğe hâkimdi. Ateistlerin hemen hepsi, ezelden beri bugünkü gibi var olan bir evreni öngörüyorlardı, tektanrıcı dinlere inananlar ise Tanrı’nın evreni aşağı yukarı bugünkü haline benzer bir şekilde yarattığını düşünüyorlardı.[22] Evrenin başlangıcı olup olmadığı meselesi hakkındaki akıl yürütmeler ise daha ziyade felsefi-mantıkiydi;[23] hiç kimse bu konuda bilimsel bir görüşün ortaya konabileceğini ummuyordu.<br />
<br />
1920&#8242;li yıllarda birbirlerinden bağımsız olarak Alexander Friedmann ve Georges Lemaitre, izafiyet teorisinin formüllerinden hareketle evrenin genişlemesi gerektiğini gösterdiler.[24] Bu, Big Bang teorisinin ortaya konmasının ilk adımı oldu; daha sonra yapılan birçok deney ve gözlem bu teoriyi destekledi,[25] böylece hiç umulmadık şekilde kozmogoni (evrenin kökeni) alanında bilimsel bir teori ortaya çıktı. Tanrı-evren ilişkisinde, evrenin yaratılmış olup olmadığı en temel meselelerden biridir. ’Yaratılmış evren’ fikri, evrenin Tanrısal bilinç ve kudretle meydana geldiğini, natüralizmin en temelinden yanlış bir felsefi görüş olduğunu gösterir. Günümüzde bu konuyla ilgili tartışmalar daha çok Big Bang teorisi ile ilişkili başlıklarda yapılır; bu teorinin üzerine bina edildiği teorik temel ise izafiyet teorisine dayanır. Bu teoriler, yoktan varlığa geçişin nasıl olduğunu göstermez; fakat evrenin başlangıç anını göstererek, tektanrıcı dinlerin, ’ezeli evren’ fikrini savunan materyalist-ateistlere karşı savundukları ’başlangıçlı evren’ görüşünde ileri sürülen ’başlangıç’ anını[26] göstermelerine olanak tanır.<br />
<br />
İzafiyet teorisine dayanılarak, evrenin başlangıç anının sadece maddi evrenin değil aynı zamanda ’zaman’ın da başlangıcı olduğu söylenebilir. Çünkü daha önce kısaca anlatıldığı gibi uzay ve zaman ayrılmaz bir bütündür; genişlemekte olan uzayı başlangıcına doğru geri götürürsek, bütün evrenin tek bir noktada çöküşüyle karşılaşırız. Bu noktada uzay yok olduğundan, artık zamandan bahsetmenin de bir anlamı kalmaz. Bu yüzden evrenin başlangıcını evrenin ’yaratılış anı’ olarak gören teistlerin birçoğu, bu anın zamanın da başlangıcı/yaratılışı olduğunu söylemişlerdir. Daha önceden uzayla zaman birbirlerinden bağımsız varlıklar olarak kabul edildiklerinden; Newton fiziğinin bir takipçisi şu soruyu sorabilirdi: ’Tanrı evreni yaratmadan önce ne yapıyordu?’ İzafiyet teorisine göre ise evrenin başlangıcından önceki zamanlar tanımsız olduğu için, burada neyin gerçekleştiğini sormak anlamsız olmaktadır.[27] Bu yüzden Tanrı ile ilgili bahsedilen soru da anlamsızdır.<br />
<br />
İzafiyet teorisi, Tanrı’yı sonsuz zamandan beri var olan bir varlık olarak tarif eden yaklaşımların yerine Tanrı’yı ’zaman üstü’ veya ’zamana aşkın’ veya ’zamansız’ olarak tarif eden yaklaşımların savunulmasına güç vermiştir. ’Tanrı’nın zamansızlığı’ ile ilgili fikirler din felsefecileri arasında yoğun bir tartışma konusu olmaya hâlâ devam etmektedir.[28] Bu konuyla ilgili tartışmalarda, farklı fikirlere sahip felsefecilerin tümü, yaklaşımlarında izafiyet teorisinin verilerini göz önünde bulundurmak zorunda olduklarının farkındadırlar. Artık ’Tanrı’nın zamansızlığı’ görüşüne karşı ileri sürülen görüşler bile Tanrı’nın bu evrenin zamanı ile aynı şekilde akan bir zamana tâbi olmadığı konusunda hemfikirdirler.<br />
<br />
Tanrı’nın zaman ile ilişkisinin, Tanrı’nın evrene müdahalesi ile ilgili felsefi problemlerde göz önünde bulundurulması önemlidir. Aslında zamanın izafi olduğunun anlaşılması bu konuyla ilgili birçok felsefi problemin çözümüne önemli katkılarda bulunabilir. Örneğin Leibniz’in, Tanrı’nın ’baştan müdahale’ ile evrendeki her şeye müdahalelerini gerçekleştirdiğine dair yaklaşımını[29] ve Malebranche’ın Tanrı’nın her an her şeye müdahale ettiğine dair yaklaşımını (vesilecilik) ele alalım.[30] Bu iki yaklaşımı birbirine karşıt yaklaşımlar olarak konumlandıranlar olmuştur, hatta Leibnizci yaklaşımı deizm olarak niteleyenler de vardır. Modern kozmoloji ile Leibnizci yaklaşımı bir arada ele alırsak, Tanrı’nın 15 milyar yıl önce yaptığı bir müdahale ile evrenin her anına ve her yerine müdahalelerde bulunduğunu söylemiş oluruz. Sonuçta bu yaklaşım ile Malebrancheçı yaklaşım arasındaki temel fark 15 milyar yıllık zaman mesafesindedir. Fakat izafiyet teorisiyle zamanın izafi olduğu ve Tanrı’nın bu evrenin zamanına bağımlı olamayacağı anlaşıldıktan sonra, söz konusu 15 milyar yılın ciddi bir önemi kalmamıştır. Bizim için 15 milyar yıl süren zaman süresinin Tanrı için bir an gibi olduğunu düşünebiliriz. Nitekim Dünya’dan ışık hızına yakın süratle hareket eden bir uzay gemisine binen herhangi bir kişinin, Dünya takvimine göre birkaç yüzyıl sonra geri döndüğünde sadece birkaç yıl yaşlanmış olmasının; izafiyet teorisine göre gayet normal bir fiziksel olgu olduğunu hatırlayalım. İnsanlar için bile izafi zamanlı evrende böylesi olgular fizik yasalarına göre mümkün olunca; ’zamanın ve fizik yasalarının yaratıcısı’ olan bir Tanrı anlayışına sahip kişiler, milyarlarca yıllık zaman süreçlerini rahatlıkla Tanrı için bir an hükmünde kabul edebilirler. Böylesi bir anlayışın sonucunda Leibnizci yaklaşım ile Malebracheçı yaklaşım arasında önemli bir fark kalmaz. Teizm için aslolan ’müdahalelerde bulunan bir Tanrı’ anlayışının savunulmasıdır. İzafiyet teorisi ’baştan’ ve ’her an’ arasındaki zaman farkını önemsizleştirmiştir, bu yüzden Leibnizci yaklaşımı; evrendeki oluşumlardan habersiz, evrenle irtibatı zayıf veya ilişkisi hiç olmayan bir Tanrı anlayışını ifade eden ’deizm’ ile karıştırmanın hatalı olduğu iyice anlaşılmıştır. Teizm, evrene aşkın olmasına rağmen her yerine müdahalelerde bulunan bir Tanrı anlayışını kabul ettiği gibi; zamana aşkın olmasına rağmen zamanın her anına müdahalelerde bulunan bir Tanrı anlayışını da kabul edebilir.[31] Tektanrıcı dinler için önemli olan Tanrı’nın tüm isteklerden ve oluşumlardan haberdar olması ve bunlara dilediği gibi cevaplar verip müdahalelerde bulunabilmesidir.<br />
<br />
Tanrı’nın evrene müdahalelerinde zamanın izafiliği göz önünde bulundurulursa ’mucizeler’ ve ’kader’ konuları için de yeni açılımlar sağlanabilir. Tanrı’nın evrene müdahalelerinde (özellikle ’mucize’ olarak nitelendirilenlerde) doğa yasalarını ihlal edip etmediği filozoflar arasında tartışma konusu olmuştur. Doğa yasalarının ihlal edilmesine sırf natüralizm adına değil, Spinoza ve Schleiermacher gibi teolojik yaklaşımları adına karşı çıkanlar da olmuştur.[32] Teolojik sebeplerle karşı çıkışlarda, genelde, doğa yasalarının Tanrı’nın Doğası’nın bir sonucu olduğu ve Tanrı’nın kendi Doğası’na aykırı bir fiil gerçekleştirmeyeceği için, doğa yasalarını ihlal eden anlamda ’mucizeler’in olamayacağı savunulmuştur. Biz bu anlayışın tutarlı olmadığını, çünkü hem tam anlamıyla doğa yasalarının ne olduğunu bilemediğimizi hem de Tanrısal yasaların (İslami anlayış açısından Sünnetullah da denilebilir) bilinen doğa yasalarını kapsayan daha geniş yasalar olabileceğini düşünüyoruz.[33] Fakat eğer Kutsal Metinler’de bahsedilen ve ’mucize’ olarak nitelendirilen olayların, doğa yasaları ihlal edilmeksizin nasıl gerçekleşmiş olabileceği konusunu incelersek karşımıza çıkan alternatiflerden biri; Tanrı’nın baştan gerekli müdahaleleri yaptığını (Leibnizci yaklaşıma benzer şekilde) ve günü gelince ’mucize’ olarak nitelendirilen olayların hiçbir doğa yasası ihlal edilmeksizin gerçekleştiğidir. Örneğin buna göre, Tanrı, baştan, LÃ»t Kavmi’nin Hz. LÃ»t’un getireceği mesajı inkâr edeceğini bildiğinden, müdahaleleri öyle bir şekilde yapmıştır ki Dünya’da Hz. LÃ»t’un yaşadığı yerde ve gerekli tarihte LÃ»t Kavmi’ni yok edecek doğal afeti, hiçbir doğa yasasını ihlal etmeksizin -doğa yasalarını baştan müdahale ile ’araçsal sebep’ olarak kullanarak- oluşturmuştur. Bu yaklaşımda, nasıl usta bir bilardocu birçok hamle sonrasını ilk vuruşunda hesaplayıp vuruşunu yapıyorsa; Tanrı’nın baştan bütün olayları ve ihtiyaçları hesaplayıp bir seferde gerekli her şeye müdahalelerini gerçekleştirdiği söylenir. İzafiyet teorisi, Tanrı’nın baştan her şeyi ayarladığını söyleyen bu yaklaşımla ’mucizeler’in gerçekleştiği dönem arasındaki zaman farkını önemsizleştirdiği için, artık böylesi bir anlayışı savunmanın daha kolay olduğu söylenebilir.<br />
<br />
İzafiyet teorisinin ’zaman’ kavramında yaptığı zihniyet devrimi, kader konusu için de yeni açılımlara sebep olabilir. Kader konusu ile ilgili olarak, genelde, sonsuzca geriye giden bir nehir gibi düşünülen zaman kavramının ’başına’ Tanrı konur ve sonra Tanrı’nın, her şeyi bu ’başlangıçta’ bilmesine rağmen neden insanların yaptıkları fiillerinden mesul oldukları gibi sorular sorulur. İzafiyet teorisi ile zamanın izafiliği gösterildiği için; Tanrı’yı zamanın başlangıcına koyan anlayışın yerine Tanrı’yı ’zamana aşkın’, ’zaman üstü’ bir konumda düşünmenin daha doğru olacağı söylenebilir. Kader konusunun anlaşılması için ileri sürülen kimi çözüm önerilerinde ’Tanrı’nın geleceği bilmesi’ ile ’Tanrı’nın geleceği belirlemesi’nin ayrı tutulması ve Tanrı’nın geleceği bilmesinin, insanların fiillerini cebren oluşturmasından kaynaklanmadığı söylenir. Bu yaklaşım İslam düşüncesinde ’İlim mâlÃ»ma tâbidir’ şeklinde ifade edilmiştir.[34] Eğer Tanrı ’zaman üstü’ diye düşünülürse, Tanrı’nın geleceği ’bilmesi’ ile ’belirlemesi’ arasında olduğu düşünülen paradoksu kavrayış tarzımıza yeni açılımlar gelebileceğini düşünüyoruz. Çünkü artık ’bilme’ olayı milyarlarca yıl geride olan bir hadiseden ziyade ’zaman üstü’ bir boyutta gerçekleşen bir hadise olarak tahayyül edilecektir. İzafiyet teorisinin kader konusu ile ilgili tüm sorunları çözeceği şeklinde bir kanaatte olmadığımızı da belirtmek istiyoruz. Bizce bu sorun doğa bilimlerindeki hiçbir teoriye dayanarak çözülemez,[35] çünkü teistler, Tanrısal irade ile insan iradesi arasındaki sınırı çizmek ve bunu yaparken insanın sorumluluğunu ve Tanrısal uluhiyeti uzlaştırmak gibi bir güçlükle; ateistler ise kendinden bağımsız fiziki şartların belirlediği maddi bir varlık olan insanın, bu fiziksel belirlemeye rağmen ne kadar ve ne şekilde özgürlüğünden bahsedilebileceği gibi çözülmesi imkânsız gözüken bir güçlükle karşı karşıyadırlar. İzafiyet teorisi ile evren hakkında artan bilgimiz bu paradoksları çözmeye yetmez ama ’kader’ ile ilgili konuda göz önünde bulundurulması önemli bir husus olan ’zamanın ontolojik mahiyeti’ne bu teorinin getirdiği yeni bakış açısının, bu konuyla ilgili olarak  sağlayabileceği yeni açılımlar da yadsınmamalıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İZAFİYET TEORİSİ VE TEKTANRICI DİNLERDEKİ İNANÇLAR</span><br />
<br />
İzafiyet teorisinin özellikle zamanın ve uzayın izafiliğini göstermesinin, tektanrıcı dinlerin diğer bazı inançlarının anlaşılma tarzına da önemli katkılar sağlayabileceği kanaatindeyiz. Bunlardan biri Dünya’nın ve insanların, evrendeki ve zaman sürecindeki yeri ile ilgilidir. Önce Kopernik ile Dünya’nın evrende merkezi bir konumda olmadığı anlaşılmış, sonra evrende yüz milyarlarca yıldızın var olduğu öğrenilmiş ve bu gelişmeler  birçok kişide, Dünya’nın ve içinde yaşayan insanların özel bir konumda olmadıklarına dair bir izlenimin oluşmasına sebep olmuştur. Ayrıca evrenin başlangıç zamanı olarak tespit edilen 15 milyar yıl öncesine nazaran insanların Dünya’da gözükme süresi çok kısadır. Bu olgu da bazılarınca, insanların Tanrı’nın katında özel bir yeri olduğuna dair tektanrıcı dinlerin düşüncelerine aykırı olarak algılanmıştır. ’Tanrı insanları yaratmak için neden 15 milyar yıl bekledi’ veya ’Bu kadar büyük uzayda Dünya’nın önemi ne olabilir’ sorularına benzer soruları birçoğumuz duymuşuzdur. İzafiyet teorisi bu sorulara cevap verilmesi için olanaklar sunar. Eğer zaman izafi olmasaydı ve bu evrenin zamanı Tanrı için de geçerli olsaydı, ’Tanrı’nın 15 milyar yıl beklemesi’ söz konusu olabilirdi. Fakat zamanın izafiliği gösterildikten ve ’bu evrene aşkın bir Varlık’tan bu evrenin zamanına bağımlıymış gibi konuşmanın hatalı olduğu anlaşıldıktan sonra bu tarzdaki sorular anlamsızlaşmıştır.<br />
<br />
Ayrıca izafiyet teorisi kütle ve uzayın izafiliğini de gösterdi. Bu yüzden uzayın büyüklüğüne dayanarak insan varlığını önemsizleştirmeye yönelik argümanlar, zamanın uzunluğuna bina edilmeye çalışılan argümanlarla aynı kategoridedir. İzafiyet teorisi Dünya’nın ve insanların evrende özel bir yeri olduğunu göstermez; fakat insanların ve Dünya’nın yerinin özelliğine karşı  ’zamanın uzunluğu’na veya ’uzayın büyüklüğü’ne atıf yapılarak getirilen argümanları geçersiz kılar.[36]<br />
<br />
Ayrıca ölen insanların, tektanrıcı dinlerin eskatolojilerinde önemli bir yer tutan ’hesap günü’ne kadar ne yapacakları da birçok kişinin merak konusu olmuştur. Binlerce yıl önce ölen insanların neden kabirlerinde diğer insanlardan binlerce yıl fazla durdukları da sorulabilecek bir sorudur. Zamanın izafiliğinin anlaşılması, bu tarzda sorulabilecek sorulara cevaplar verilmesi için yeni imkânlar sunar. Sonuçta bu şekildeki soruların hepsi zihinlerde ’mutlak zaman’ tasarımının var olmasının neticesidir. Eğer zihinlerdeki bu yanlış kavramlaştırma düzeltilirse eski sorulara yeni yaklaşımlarla cevap verilmesi mümkün olabilir. İzafiyet teorisi Dünya’nın ve insanların özel bir yere sahip olduklarını göstermediği gibi bazı insanların kabirlerinde duruş süresinin Tanrısal hikmetini de göstermez. Fakat bu teoriyle, Dünya’nın ve insanların yerinin özelliğine karşı getirilen argümanların yanlışlığı ve binlerce yıl kabirlerde bekleyen insanlarla ilgili sorulan soruların zaman hakkındaki yanlış kavramlaştırmaya dayandığı gösterilebilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
SONUÇ</span><br />
<br />
Newton fiziğinin hâkimiyeti altında kozmolojinin aşağı yukarı bitmiş bir proje olarak görüldüğü 20. yüzyılın başlarında, Einstein’ın ortaya attığı izafiyet teorisi zaman, uzay ve kütle gibi kavramlarda köklü değişiklikler gerçekleştirdi.  Bu değişikliklerin doğa bilimlerinin yanında felsefe ve teoloji alanlarında da önemli yankıları oldu.  Fakat bu teoriye dayanarak yapılan bazı felsefi çıkarımlar sağlıklı olmamıştır ve bunların düzeltilmesi gerekir. Bunlardan biri bu teorinin verilerinin, ’değerlerin izafiliği’ne dair postmodernist bakış açısını desteklediğine dair bir iddiadır. Oysa bu teori, ışığın hızı gibi bazı sabitelerin ve daha da önemlisi doğa yasalarının evrenselliğini göstermekte ve ’bilim’in ’objektif gerçekliğe’ ulaşılmakta bir aracı olamayacağını iddia eden postmodernist yaklaşımlarla tamamen çelişmektedir. Ayrıca bu teoriden, etik alanıyla ilgili bazı yargılar çıkarılmaya kalkılırsa; olandan olması gerekenin üretilmeye kalkılmasını ifade eden, felsefede ’doğalcı yanlış’ olarak bilinen hataya düşülür.<br />
<br />
İzafiyet teorisi evren ve zaman anlayışında yaptığı önemli değişikliklerle ’Tanrı-evren ilişkisi’ni anlayış tarzımıza yeni açılımlar getirmemiz için olanaklar sunar. Bu teorinin formülleri sayesinde Big Bang teorisi ortaya konmuş ve tektanrıcı dinlerin olduğunu savundukları ’başlangıcın’ gösterilmesi bu teoriyle mümkün olmuştur. Ayrıca bu ’başlangıç’ın sadece evrenin değil, ’zamanın başlangıcı’ da olduğu görüşü, bu teorinin zaman anlayışı sayesinde savunulmaya başlanmıştır. Böylece Tanrı’nın, daha önceden birçok kişinin zannettiği gibi; bizim algıladığımız şekilde bir zaman kavramına tâbi olmaması gerektiği iyice anlaşılmış ve bu, Tanrı-evren ilişkisinin kurulmasında da yeni açılımları mümkün kılmıştır. Örneğin Leibnizci bir anlayışla Tanrı’nın tüm müdahaleleri baştan yaptığını savunanlarla Malebrancheçı bir anlayışla Tanrı’nın her an müdahale ettiğini savunanlar arasında izafiyet teorisi sayesinde ciddi bir fark kalmamıştır. Bu ise Tanrı’nın doğa yasalarını ihlal etmeden nasıl ’mucizeler’ yaratmış olabileceği -yarattığı değil- konusunda Leibnizci yaklaşıma benzer görüşlerin daha çok dikkate alınması gerekli alternatifler olması demektir. Ayrıca izafiyet teorisinin gösterdiği ’mutlak olmayan zaman’ tasarımı Tanrı’nın ’zaman üstü’ olarak tahayyül edilmesini kolaylaştırır; bu ise, Tanrı’nın geleceği ’bilmesi’ ile ’belirlemesi’ arasında olduğu düşünülen paradoksun çözümlenmesi için yeni açılımlar getirebilir.<br />
<br />
Bu teori, ayrıca, evrenin başlangıcından günümüze kadar geçen 15 milyarlık süreye karşın insanların yeryüzünde varlık alanına çıktığı sürenin kısalığına ve uzayın büyüklüğüne karşın Dünya’nın küçüklüğüne vurgu yaparak Dünya’nın ve insanların özel olmadıklarını ileri süren ve tektanrıcı dinlerin bu konudaki inançlarına itiraz edenlere cevap verilmesini mümkün kılar. Çünkü 15 milyar yıllık sürenin uzunluğu ve uzayın mevcut büyüklüğü, eğer uzay ve zaman kavramları mutlak olsaydı ve Tanrı da bizim evrenimizin zamanına tâbi olsaydı, benzer bir çıkarımın konusu olabilirdi; oysa  izafiyet teorisinin gösterdiği gibi uzay ve zaman izafidir, bahsedilen sürenin ve büyüklüğün başka bir boyutta çok önemsiz olduğunu ve dolayısıyla süre uzunluğu ve büyüklüklerden bir şeyin önemine dair çıkarımda bulunamayacağımızı söyleyebiliriz. Zamanın izafiliğinin anlaşılması, binlerce yıl önce ölenlerin ahiret yaşamına kadar ne yapacakları gibi ’mutlak zaman’ kavramından kaynaklanan teolojiyle ilgili sorulara yeni bakış açılarıyla cevap verilmesini de mümkün kılar. Fizik bilimi açısından çok önemli bir yere sahip olan bu teori felsefedeki ve teolojideki eski sorulara yeni açılımlarla yaklaşılmasına imkân tanımaktadır.<br />
<br />
* Felsefe ve Din Bilimleri Doktoru<br />
<br />
[1] Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, (çev: Gülen Aktaş), Say Yayınları, İstanbul (2001), s. 13-53.<br />
<br />
[2] Albert Einstein, İzafiyet Teorisi, s. 44.<br />
<br />
[3] Michael Guillen, Dünyayı Değiştiren Beş Denklem, (çev: G. Tanrıöver), TÜBİTAK, Ankara (2001), s. 201.<br />
<br />
[4] Stephen Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, (çev: Sabit Say, Murat Uraz), Doğan Kitapçılık, İstanbul (1988), s. 41-42.<br />
<br />
[5] Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren, (çev: Kemal Çömlekçi), Alfa Yayınları, İstanbul (2002), s. 10-11.<br />
<br />
[6] Paul Davies, God and The New Physics, Simon and Schuster, New York (1983), s. 120-121.<br />
<br />
[7] Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren, s. 19-21.<br />
<br />
[8] Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren, s. 9.<br />
<br />
[9] Bu teori makro âlemin en önemli teorisiyken, mikro âlemin (atom-altının) en önemli teorisi kuantum teorisidir. Bu iki teorinin birbirleriyle çelişkili yönleri bulunması bilim insanlarını ve felsefecileri yoğun şekilde meşgul etmektedir.<br />
<br />
[10] Irwin M. Klotz, Postmodernist Rhetoric Does Not Change Fundamental Scientific Facts, The Scientist, 10/15, 22 Temmuz 1996, s. 9.<br />
<br />
[11] Thomas  Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions, 2. Baskı, The University of Chicago Press, Chicago (1970). Kuhn’un kitabında ’paradigma değişiklikleri’ için verilen en önemli örneklerden biri Newton fiziğinden Einstein fiziğine geçiştir. Eğer Kuhn’u doğru kabul edersek Einstein fiziğinin ayrı bir paradigma, Newton fiziğinin ayrı bir paradigma olduğunu ve bunları birbirleriyle kıyas edemeyeceğimizi    -Kuhn’a göre paradigmaları kıyaslamayı sağlayacak bir ölçüt yoktur- kabul ederek; bu paradigma değişikliklerini ’din’ değişikliği gibi değerlendiririz. Oysa bizce, Einstein fiziğini Newton fiziğinin geliştirilmişi ve kısmen düzeltilmişi olarak kabul etmek daha doğrudur. Fakat Kuhn’un, bilimsel çalışmaların sosyal bir boyutu olduğunu ve bunun göz ardı edilemeyeceğini söyleyen epistemolojik yaklaşımını çok değerli bulduğumuzu  ve bu yaklaşımın göz önünde bulundurulması gerektiğini düşündüğümüzü de belirtmek istiyoruz.<br />
<br />
[12] John L. Taylor, ’Christianity, Science and The Postmodern Agenda’, (ed: Denis Alexander, Can We Be Sure About Anything içinde), Apollos, Leicester (2005), s. 79.<br />
<br />
[13] Ian Barbour, Religion in an Age of Science, Harper and Row Publishers, San Francisco (1990), s. 110-112.<br />
<br />
[14] Irving M. Klotz, Postmodernist Rhetoric Does Not Change Fundamental Scientific Facts, s. 9.<br />
<br />
[15] Ian Barbour, Religion in an Age of Science, s. 109.<br />
<br />
[16] Paul Davies, God and The New Physics, s. 137.<br />
<br />
[17] Ian Barbour, Religion in an Age of Science, s. 111.<br />
<br />
[18] Kant, The Critique of Pure Reason, (çev: J.M.D. Meiklejohn), William Benton, Chicago (1971)  ; Bertrand Russell, Rölativitenin Abc’si, (çev: Vahap Erdoğdu), Sarmal, İstanbul (1995), s. 169.<br />
<br />
[19] Ian Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins Publishers, San Francisco (2000), s. 74.<br />
<br />
[20] David Hume, A Treatise of Human Nature, Oxford University Press, Oxford, s. 87.<br />
<br />
[21] Antony Flew, Darwinian Evolution, Transaction Publishers, New Brunswick (1996), s. 124-125.<br />
<br />
[22] Aristoteles gibi hem Tanrı’yı hem de evreni ezeli gören filozofların yanı sıra İslam âleminde Farabi, İbn Sina gibi ’ezelde yaratma’ fikrini savunan filozoflar olmuştur. Bunlar ayrı sınıflar olarak ele alınabilir. Fakat ana iki sınıf ’Tanrı’nın yoktan yarattığı başlangıçlı evren’ ve ’Tanrı’nın olmadığı, ezelden beri var olan evren’ düşüncelerine sahip olmuş ve bu görüşler birbirlerine karşı konumlandırılmıştır.<br />
<br />
[23] Bu tipteki argümanlar için örnek olarak bakabilirsiniz: İbn Sina, Kitabu’ş Şifa: ****fizik, (çev: Ekrem Demirli, Ömer Türker), Litera Yayıncılık, İstanbul (2004), s. 35-45; William Lane Craig, The Kalam Cosmological Argument, Wigf and Stock Publishers, Eugene (2000).<br />
<br />
[24] Joseph Silk, Evrenin Kısa Tarihi, (çev: Murat Alev), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara (2000), s. 235; David Filkin, Stephen Hawking’in Evreni, (çev: Mehmet Harmancı), Aksoy Yayıncılık, İstanbul (1998), s. 90.<br />
<br />
[25] Bu deliller için bakınız: Ralph A. Alpher, Robert Herman, Genesis of The Big Bang, Oxford University Press, New York (2000).<br />
<br />
[26] Değişik hesaplama tekniklerine göre hesaplanan bu başlangıcın aşağı yukarı 15 milyar yıl önce olduğu tahmin edilmektedir.<br />
<br />
[27] Stephen Hawking, Ceviz Kabuğundaki Evren, s. 35.<br />
<br />
[28] Michael Peterson ve diğerleri, Akıl ve İnanç, (çev: Rahim Acar), Küre Yayınları, İstanbul (2006), s. 92-95.<br />
<br />
[29] Leibniz, Monadoloji, (çev: Suut Kemal Yetkin), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul (1997), s. 9-11.<br />
<br />
[30] Malebranche, Hakikatin Araştırılması, (çev: Sevim Belli), Sol Yayınları, İstanbul (1997).<br />
<br />
[31] Phil Dowe, Chance and Providence, Science and Christian Belief 9, Nisan, 1997, s. 9.<br />
<br />
[32] Spinoza, Tractacus Theologico-Politicus, (çev: Samuel Shirley), Brill Academic Publishers, Leiden (1997); Friedrich Schleiermacher, The Christian Faith, T. and T. Clark Publishers, Edinburgh (1999).<br />
<br />
[33] Bu konudaki görüşlerimiz için bakınız: Caner Taslaman, Din Felsefesi Açısından Entropi Yasası, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı 30, 2006/1, s. 108-111.<br />
<br />
[34] Bu konuyla ilgili olarak bakınız: Hanefi Özcan, ’Bilgi-Obje İlişkisi Açısından İnsan Hürriyeti’, Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 5, 1989; Kasım Turhan, Kelam ve Felsefe Açısından İnsan Fiilleri, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul (2003).<br />
<br />
[35] Ian Barbour, Issues in Science and Religion, Harper and Row Publishers, New York (1971), s. 316.<br />
<br />
[36] İlk olarak 1974&#8242;te ortaya atılan ve İnsancı İlke (Anthropic Principle) olarak isimlendirilen yaklaşımın verilerinin de Dünya’nın ve insanların özel konumuna karşı getirilen itirazlara karşı göz önünde bulundurulması gerekir. Buna göre evrendeki oluşumlar, insanların varlığını mümkün kılacak kritik aralıklarda gerçekleşmiştir. Eğer Dünya’mız daha önce oluşsaydı insanların varlığını mümkün kılacak karbon ve oksijen gibi atomlar yeterli oranda olmayacaktı; daha sonra oluşacak bir Dünya için ise, -uzayda gittikçe yeni yıldızların ve gezegenlerin oluşumunu sağlayacak hammadde azaldığından- var olma imkânı kalmayabilirdi. Aynı şekilde eğer evrenimiz daha ufak olsaydı, sıcaklık Dünya’mızdaki yaşamı ve gezegenlerin yakınlığı yörüngemizi olumsuz etkilerdi; evrenimiz daha büyük olsaydı Güneş sistemimizi oluşturacak hammaddeler bir araya gelemeyebilirdi. Sonuçta bu veriler evrenimizin ve Dünya’mızın yaşı ile uzayın büyüklüğünün, insanların oluşmasına ve yaşayabilmesine tam uygun şekilde olduğunu gösterir. Bu veriler izafiyet teorisi ile birleştirilirse, insanların ve Dünya’nın yerinin özelliğine karşı getirilen argümanlara cevap vermek (bahsedilen ’özel’ olma durumu ispat edilemese de) mümkün olabilir. (İnsancı İlke üzerine felsefi ve teolojik tartışmalar hâlâ yoğun bir şekilde sürmektedir.)<br />
<br />
<a href="http://www.canertaslaman.com/2011/10/din-felsefesi-acisindan-izafiyet-teorisi/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">DİN FELSEFESİ AÇISINDAN İZAFİYET TEORİSİ | Caner Taslaman</a>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ahlak, Allaha götürür mü?]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ahlak-allaha-goturur-mu.html</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2014 05:00:27 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=3">donanma44</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ahlak-allaha-goturur-mu.html</guid>
			<description><![CDATA[Deneyler, henüz bir öğrenme süreci yaşamamış bebeklerde bile empatinin ve iyiyi kötüye tercih eden bir sezginin, adalet duygusunun bulunduğunu göstermektedir.<br />
<br />
’Ahlak’ diğer birçok din açısından olduğu gibi İslam dini açısından da oldukça önemli bir konudur. Felsefe tarihi incelenirse, ’ahlakın doğuştanlığı’ iddiasına, temel olarak, üç tür cevabın verildiği görülür: Bunlardan birincisi insanların ’boş levha’ (tabula rasa) bir zihinle doğduğu, yani ahlakın doğuştan olmadığı iddiasıdır. İkincisi insanların doğuştan sahip olduğu ahlaki özelliklerin tesadüfi doğal süreçlerle oluştuğu iddiasıdır. Üçüncü ve bu yazıda en iyi açıklama olduğunu savunacağım iddia ise bu özelliklerin, Allah tarafından insanlara yerleştirildiği düşüncesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Doğuştan ahlaki özelliklere sahip miyiz?</span><br />
<br />
Doğuştan ahlaki özelliklerin var olduğunu modern psikoloji ve bilişsel bilimler alanından gelen birçok veri desteklemektedir ki, bu verilerin çoğu yenidir ve önemli bilimsel dergilerde yayımlanmışlardır. Birçok felsefeci ’empati’nin, ahlakın en temel unsurlarından biri olduğunu söylemiştir. Simner ve Dimion gibi psikologlar, yeni doğmuş bebeklerin başka bebeklerin ağlamasına verdikleri reaksiyonları deneysel çalışmalarında gözleyerek, doğuştan ’empati’ gibi çok kompleks bir özellikle ilgili unsurlara sahip olduğumuzu gösterdiler. Birçok farklı deneyde, yeni doğan bebeklerin, başka bebeklerin ağlamasını duyunca ağlamaya başladıkları ve stres özellikleri gösterdikleri saptanmıştır. Bu reaksiyonların gerçekten ağlamaya karşı mı, gelen sese karşı mı olduğunun anlaşılması için yeni doğan bebeklere aynı şiddette başka sesler, sentetik ağlama veya kendi ağlamaları dinletilmiş, ancak bebekler bu seslere karşı diğer bebeklerin ağlamasına gösterdikleri reaksiyonu göstermemişlerdir.<br />
<br />
Hamlin, Wynn, Bloom ve diğer bazı psikologlar, bir yaşın altındaki bebekler için; içinde yardımcı, engelleyici ve nötr kuklaların olduğu deneyler oluşturdular. Çocuklara kuklalar seyrettirildikten sonra çocuklar, yardımcı ve engelleyici kuklalar arasında tercihte bulunmak için teşvik edildiler ve çocukların belirgin şekilde yardımcıları engelleyicilere tercih ettikleri görüldü. Çocuklar yardımcı ile nötr kuklalar arasında yardımcıyı, engelleyici ile nötr kuklalar arasında ise nötr olanı seçtiler.<br />
<br />
Diğer bazı deneylerde, iki yaşın altındaki çocuklara, top oynayan ve bazılarının ’iyi’ bazılarının ’kötü’ olduğu kuklalar seyrettirildi. Çocukların önüne bu kuklalar getirildiğinde; ’iyi kuklaları’ ödüllendirdikleri ’kötü kuklaları’ cezalandırdıkları (örneğin kafalarına vurdukları) gözlemlendi. Bebeklerin, bir öğrenme süreci olmaksızın yaptıkları bu tercihler, doğuştan ahlaki özelliklerimiz olduğunun deneysel destekleridir. Empati gibi çok kompleks bir kavramı, iyiyi kötüye tercih eden bir sezgiyi, ödüllendirme ve cezalandırmayı kapsayan bir adalet değerlendirmesini gerektiren bu tip yargıların; bir öğrenme süreci olmadan bu kadar küçük yaşta kullanılması, bunların doğuştan var olduğunun bir göstergesidir. Yakın dönemde -az bir kısmına burada değinilen- birçok bilimsel çalışma, ahlak ve diğer alanlarda ’boş levha’ zihin görüşüne tamamen veda edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tesadüflerin eseri mi, Allah’ın planı mı?</span><br />
<br />
Doğuştan ahlak ile ilgili özelliklere sahip olduğumuzu kabul eden bazı ateistler, bu özellikleri, kör-tesadüfi süreçlerle, özellikle de doğal seleksiyonla açıklamaya çalıştılar. Burada altı çizilmesi gerekli önemli husus şudur: Tektanrılı dinler açısından önemli olan, bu doğuştan özelliklerin; evrim veya doğal seleksiyonla oluşup oluşmadığı değil, kör-tesadüfi süreçlerle mi yoksa Allah’ın planıyla mı oluştuğudur. Zira İslam gibi tektanrılı dinlerde, Allah’ın yaratışlarını, en çok ’aracı-sebepler’ vasıtasıyla meydana getirdiğine inanılır: Allah, yağmuru yağdırırken bulutları, insanı yaratırken anne ve babasının bir araya gelmesini aracı-sebepler olarak kullanır. O zaman -her ne kadar çok tartışılmış olsa da- Allah’ın, evrimi ve doğal seleksiyonu aracı-sebepler olarak kullanmış olmasında temel tektanrıcı inançlara aykırı bir yön bulunmadığı kanaatindeyim. Nitekim doğal seleksiyonlu evrim teorisinin babalarından Wallace’ın, Neo-Darwinizm’in babalarından Dobzhansky’nin ve insan genomu projesinin başındaki Collins’in de içinde yer aldığı birçok ünlü biyolog, felsefeci ve ilahiyatçı, tektanrılı dinlerle evrim teorisini çelişkili görmemişlerdir.<br />
<br />
Doğuştan ahlaki özelliklerimizin Allah’ın bir planı ile oluştuğu görüşünün, bunların kör-tesadüfi süreçlerle oluştuğu görüşünden daha iyi bir açıklama olduğunu, iki hususa dikkat çekerek savunacağım: 1.Ahlaki farkındalık; 2. Rasyonel temel<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahlaki farkındalık</span><br />
<br />
Genel tektanrıcı inanç, insanların hayvan ve bitkilerden farklı bir şekilde ahlaki sorumluluğu olduğu yönündedir. Kendi türünden birine yardım etmek gibi, insan ve bazı diğer canlılarda gözlenen benzer bir ’fedakar’ davranışı örnek olarak ele alırsak, bunun ’ahlaki farkındalık’ ile yapılıp yapılmamış olması arasında önemli fark vardır. Hayatını feda edecek şekilde ’fedakar’ bir davranışı yapan arıların, bu davranışlarını, bilinçli bir şekilde iyi-kötü ve doğru-yanlışın ’farkında’ olarak ve ahlaki tercihte bulunarak değil de, genlerinde bulunan kodun ’farkındalıksız’ uygulayıcıları olarak gerçekleştirdikleri hususunda böcekbilimcilerin çoğunluğu hemfikirdir. İnsanların doğuştan ahlaki özellikleri ise, sadece otomat gibi bir hedefe yönelmelerinin ötesinde, diğer canlılardan farklı bir şekilde ’iyi-kötü, doğru-yanlış, adaletli-adaletsiz’ gibi temel kavramların ’farkındalığıyla’ ahlaki seçim yapacak bir kapasiteyi de kapsamaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahlak, Allaha götürür mü? Caner Taslaman</span><br />
<br />
<br />
Kör-tesadüfi süreçler sonucunda, ’ahlaki farkındalık’ gibi çok kompleks ve insana has bir özelliğin ortaya çıktığı iddiası mantıklı gözükmemektedir. Fakat kör-tesadüfleri dışlayan ve ahlaka, Allah’ın yaratma planı içerisinde özel anlamlar yükleyen tektanrıcı dinler açısından, diğer canlılardan farklı olarak insana has ve kompleks böylesi bir özelliğin verildiğini düşünmek için -R. Swinburne’ün de dikkat çektiği gibi- iyi nedenler vardır. Sonuçta insanların, doğuştan sahip olduğu ’ahlaki farkındalık’  özelliğinin olması, Allah’ın insanı yarattığı doğruysa olası bir beklentiyken, ateist yaklaşım doğruysa umulmayacak bir özelliktir. ’Neden insana has ve kompleks bir özellik olan ’ahlaki farkındalık’ oluştu?’ sorusu, Allah’ı merkeze alan bir varlık anlayışı (ontoloji) içerisinde ateist anlayıştan daha iyi cevap bulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahlakın rasyonel temeli ve Allah</span><br />
<br />
Burada yanlış bir anlama olmaması için şu hususun altını çizmeliyim: Birçok ateist, tektanrılı dinlerin inananlarından elbette çok daha ahlaklı olabilir. Ateist böyle olmakla, başta bahsedilen doğuştan özelliklerle uyumlu davranmaktadır. Fakat burada tartışılan sorun ’ahlaklı olup olmama’ değil, bu halin ’rasyonel temelinin’ olup olmamasıdır.<br />
<br />
Ateistler, söz konusu doğuştan özellikleri kör-tesadüfi süreçlerin neticesi olarak değerlendirdikleri için, ateist biyologlar Ruse ve Wilson gibi, ahlakı bir ’yanılsama’ olarak görmek durumundadırlar. (Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar da Allah’ın yokluğunda ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına dikkat çekmişlerdir.) Ahlakın en önemli özelliklerinden biri ’bağlayıcılığı’dır. Ancak ’öldürmeyeceksin’ veya ’çalmayacaksın’ gibi ilkelerin bağlayıcı özelliğine ’rasyonel temel’ bulunabilirse, ahlakın rasyonel temeli olduğu söylenebilir. Doğuştan ahlaki özelliklerimiz, ahlaki eylemin gerçekleşmesine bir destek olmasının yanında, kompleks ahlaki kavramları bilmemizi ve ahlaki farkındalığa sahip olmamızı sağlamaktadır; fakat bu özellikler, kör-tesadüfi süreçlerin bir ürünü olarak kabul edilirse, ahlaki emirlerin bağlayıcılığı için ’rasyonel temel’ sunamaz. İnsanların çıkarları, arzuları ve tutkuları -kimi zaman- ahlaki gerekliliği yerine getirmemeye sebep olabilir.<br />
<br />
Örneğin yere düşen, içi para dolu bir cüzdanın, hiç kimsenin görmeyeceğinin garanti olduğu ve bu parayla hayatın sonuna kadar rahat yaşanabileceği bir durumda, ’çalmayacaksın’ ahlaki ilkesi gereğince alınmaması için, -Allah’ın varlığı yok kabul edildiğinde- herhangi bir ’rasyonel temel’ bulunamaz. Bahsedilen doğuştan özellikler veya çeşitli kültürlerin verdiği eğitimin şekillendirmesi elbette parayı iade etmeyi sağlayabilir ama bunun ’rasyonel temeli’ ateist dünya görüşüyle gösterilemez. Zira natüralist-ateist anlayışa göre doğa dışında varlık yoktur; fiziksel olarak doğa ise itme-çekme, dalga-parçacık, madde-enerji gibi unsurlardan oluşmuştur ve doğanın bu özelliklerinin hiçbirisinde, ahlakın zaruri şartı olan bağlayıcılığının temellendirilebileceği bir zemin bulunamaz. Fakat insanın üstünde bir otorite olan Allah’ın emirleri, her koşulda, ahlakın bağlayıcılığı için gerekli ’rasyonel temeli’ sağlamaktadır. İnsanı kör-tesadüflerin sonucu kabul eden bir anlayış, insanın diğer canlılardan farklı olarak ahlaki özellikleri olması gerektiği görüşüne ’rasyonel temel’ bulamaz. Bu anlayışı kabul edenler, ellerini yıkarken bakterileri öldürmeleriyle, suçsuz bir insanı öldürmeleri arasındaki fark gibi, çok temel bir ahlaki görüşü bile temellendiremezler. Her şeyin tesadüflerle birbirinden evrimleştiği bir anlayış açısından, insan hayatını bakterilerden daha anlamlı kılacak ’rasyonel temel’ nedir?<br />
<br />
Burada ateistlerin cevap vermesi gereken çetin soru şudur: Neden doğa, ancak Allah varsa ’rasyonel temeli’ olacak doğuştan ahlaki özellikler oluşturmuştur? Doğal süreçleri Allah’ın aracı-sebepleri olarak gören tektanrıcı dinler açısından, bu doğal süreçlerin, gözümüzü Allah’a çevirtmesi beklenecek bir durumdur. Fakat ateist doğa anlayışı açısından, sadece bu dünyadaki yaşam ve genleri aktarma mücadelesiyle ilgili olarak oluştuğu düşünülen doğuştan ahlaki özelliklerimizin, ahlaklı yaşama ilkesini ’rasyonel’ kılacak bir yönü yoktur.<br />
<br />
Sonuçta modern bilimin verileri, doğuştan ahlaki özelliklerimizin var olduğunu göstererek ’boş levhacı’ yaklaşımları geçersiz kılmıştır. İnsanların doğuştan sahip oldukları, insan türüne has ve çok kompleks bir özellik olan ’ahlaki farkındalık’ ve bu doğuştan özelliklerin ancak Allah varsa ’rasyonel temel’ bulacak olması; bahsedilen doğuştan özelliklerin Allah tarafından insanlara yerleştirildiği görüşünün ateist yaklaşımdan daha iyi bir açıklama olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
canertaslaman.com]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Deneyler, henüz bir öğrenme süreci yaşamamış bebeklerde bile empatinin ve iyiyi kötüye tercih eden bir sezginin, adalet duygusunun bulunduğunu göstermektedir.<br />
<br />
’Ahlak’ diğer birçok din açısından olduğu gibi İslam dini açısından da oldukça önemli bir konudur. Felsefe tarihi incelenirse, ’ahlakın doğuştanlığı’ iddiasına, temel olarak, üç tür cevabın verildiği görülür: Bunlardan birincisi insanların ’boş levha’ (tabula rasa) bir zihinle doğduğu, yani ahlakın doğuştan olmadığı iddiasıdır. İkincisi insanların doğuştan sahip olduğu ahlaki özelliklerin tesadüfi doğal süreçlerle oluştuğu iddiasıdır. Üçüncü ve bu yazıda en iyi açıklama olduğunu savunacağım iddia ise bu özelliklerin, Allah tarafından insanlara yerleştirildiği düşüncesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Doğuştan ahlaki özelliklere sahip miyiz?</span><br />
<br />
Doğuştan ahlaki özelliklerin var olduğunu modern psikoloji ve bilişsel bilimler alanından gelen birçok veri desteklemektedir ki, bu verilerin çoğu yenidir ve önemli bilimsel dergilerde yayımlanmışlardır. Birçok felsefeci ’empati’nin, ahlakın en temel unsurlarından biri olduğunu söylemiştir. Simner ve Dimion gibi psikologlar, yeni doğmuş bebeklerin başka bebeklerin ağlamasına verdikleri reaksiyonları deneysel çalışmalarında gözleyerek, doğuştan ’empati’ gibi çok kompleks bir özellikle ilgili unsurlara sahip olduğumuzu gösterdiler. Birçok farklı deneyde, yeni doğan bebeklerin, başka bebeklerin ağlamasını duyunca ağlamaya başladıkları ve stres özellikleri gösterdikleri saptanmıştır. Bu reaksiyonların gerçekten ağlamaya karşı mı, gelen sese karşı mı olduğunun anlaşılması için yeni doğan bebeklere aynı şiddette başka sesler, sentetik ağlama veya kendi ağlamaları dinletilmiş, ancak bebekler bu seslere karşı diğer bebeklerin ağlamasına gösterdikleri reaksiyonu göstermemişlerdir.<br />
<br />
Hamlin, Wynn, Bloom ve diğer bazı psikologlar, bir yaşın altındaki bebekler için; içinde yardımcı, engelleyici ve nötr kuklaların olduğu deneyler oluşturdular. Çocuklara kuklalar seyrettirildikten sonra çocuklar, yardımcı ve engelleyici kuklalar arasında tercihte bulunmak için teşvik edildiler ve çocukların belirgin şekilde yardımcıları engelleyicilere tercih ettikleri görüldü. Çocuklar yardımcı ile nötr kuklalar arasında yardımcıyı, engelleyici ile nötr kuklalar arasında ise nötr olanı seçtiler.<br />
<br />
Diğer bazı deneylerde, iki yaşın altındaki çocuklara, top oynayan ve bazılarının ’iyi’ bazılarının ’kötü’ olduğu kuklalar seyrettirildi. Çocukların önüne bu kuklalar getirildiğinde; ’iyi kuklaları’ ödüllendirdikleri ’kötü kuklaları’ cezalandırdıkları (örneğin kafalarına vurdukları) gözlemlendi. Bebeklerin, bir öğrenme süreci olmaksızın yaptıkları bu tercihler, doğuştan ahlaki özelliklerimiz olduğunun deneysel destekleridir. Empati gibi çok kompleks bir kavramı, iyiyi kötüye tercih eden bir sezgiyi, ödüllendirme ve cezalandırmayı kapsayan bir adalet değerlendirmesini gerektiren bu tip yargıların; bir öğrenme süreci olmadan bu kadar küçük yaşta kullanılması, bunların doğuştan var olduğunun bir göstergesidir. Yakın dönemde -az bir kısmına burada değinilen- birçok bilimsel çalışma, ahlak ve diğer alanlarda ’boş levha’ zihin görüşüne tamamen veda edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tesadüflerin eseri mi, Allah’ın planı mı?</span><br />
<br />
Doğuştan ahlak ile ilgili özelliklere sahip olduğumuzu kabul eden bazı ateistler, bu özellikleri, kör-tesadüfi süreçlerle, özellikle de doğal seleksiyonla açıklamaya çalıştılar. Burada altı çizilmesi gerekli önemli husus şudur: Tektanrılı dinler açısından önemli olan, bu doğuştan özelliklerin; evrim veya doğal seleksiyonla oluşup oluşmadığı değil, kör-tesadüfi süreçlerle mi yoksa Allah’ın planıyla mı oluştuğudur. Zira İslam gibi tektanrılı dinlerde, Allah’ın yaratışlarını, en çok ’aracı-sebepler’ vasıtasıyla meydana getirdiğine inanılır: Allah, yağmuru yağdırırken bulutları, insanı yaratırken anne ve babasının bir araya gelmesini aracı-sebepler olarak kullanır. O zaman -her ne kadar çok tartışılmış olsa da- Allah’ın, evrimi ve doğal seleksiyonu aracı-sebepler olarak kullanmış olmasında temel tektanrıcı inançlara aykırı bir yön bulunmadığı kanaatindeyim. Nitekim doğal seleksiyonlu evrim teorisinin babalarından Wallace’ın, Neo-Darwinizm’in babalarından Dobzhansky’nin ve insan genomu projesinin başındaki Collins’in de içinde yer aldığı birçok ünlü biyolog, felsefeci ve ilahiyatçı, tektanrılı dinlerle evrim teorisini çelişkili görmemişlerdir.<br />
<br />
Doğuştan ahlaki özelliklerimizin Allah’ın bir planı ile oluştuğu görüşünün, bunların kör-tesadüfi süreçlerle oluştuğu görüşünden daha iyi bir açıklama olduğunu, iki hususa dikkat çekerek savunacağım: 1.Ahlaki farkındalık; 2. Rasyonel temel<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahlaki farkındalık</span><br />
<br />
Genel tektanrıcı inanç, insanların hayvan ve bitkilerden farklı bir şekilde ahlaki sorumluluğu olduğu yönündedir. Kendi türünden birine yardım etmek gibi, insan ve bazı diğer canlılarda gözlenen benzer bir ’fedakar’ davranışı örnek olarak ele alırsak, bunun ’ahlaki farkındalık’ ile yapılıp yapılmamış olması arasında önemli fark vardır. Hayatını feda edecek şekilde ’fedakar’ bir davranışı yapan arıların, bu davranışlarını, bilinçli bir şekilde iyi-kötü ve doğru-yanlışın ’farkında’ olarak ve ahlaki tercihte bulunarak değil de, genlerinde bulunan kodun ’farkındalıksız’ uygulayıcıları olarak gerçekleştirdikleri hususunda böcekbilimcilerin çoğunluğu hemfikirdir. İnsanların doğuştan ahlaki özellikleri ise, sadece otomat gibi bir hedefe yönelmelerinin ötesinde, diğer canlılardan farklı bir şekilde ’iyi-kötü, doğru-yanlış, adaletli-adaletsiz’ gibi temel kavramların ’farkındalığıyla’ ahlaki seçim yapacak bir kapasiteyi de kapsamaktadır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahlak, Allaha götürür mü? Caner Taslaman</span><br />
<br />
<br />
Kör-tesadüfi süreçler sonucunda, ’ahlaki farkındalık’ gibi çok kompleks ve insana has bir özelliğin ortaya çıktığı iddiası mantıklı gözükmemektedir. Fakat kör-tesadüfleri dışlayan ve ahlaka, Allah’ın yaratma planı içerisinde özel anlamlar yükleyen tektanrıcı dinler açısından, diğer canlılardan farklı olarak insana has ve kompleks böylesi bir özelliğin verildiğini düşünmek için -R. Swinburne’ün de dikkat çektiği gibi- iyi nedenler vardır. Sonuçta insanların, doğuştan sahip olduğu ’ahlaki farkındalık’  özelliğinin olması, Allah’ın insanı yarattığı doğruysa olası bir beklentiyken, ateist yaklaşım doğruysa umulmayacak bir özelliktir. ’Neden insana has ve kompleks bir özellik olan ’ahlaki farkındalık’ oluştu?’ sorusu, Allah’ı merkeze alan bir varlık anlayışı (ontoloji) içerisinde ateist anlayıştan daha iyi cevap bulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ahlakın rasyonel temeli ve Allah</span><br />
<br />
Burada yanlış bir anlama olmaması için şu hususun altını çizmeliyim: Birçok ateist, tektanrılı dinlerin inananlarından elbette çok daha ahlaklı olabilir. Ateist böyle olmakla, başta bahsedilen doğuştan özelliklerle uyumlu davranmaktadır. Fakat burada tartışılan sorun ’ahlaklı olup olmama’ değil, bu halin ’rasyonel temelinin’ olup olmamasıdır.<br />
<br />
Ateistler, söz konusu doğuştan özellikleri kör-tesadüfi süreçlerin neticesi olarak değerlendirdikleri için, ateist biyologlar Ruse ve Wilson gibi, ahlakı bir ’yanılsama’ olarak görmek durumundadırlar. (Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar da Allah’ın yokluğunda ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına dikkat çekmişlerdir.) Ahlakın en önemli özelliklerinden biri ’bağlayıcılığı’dır. Ancak ’öldürmeyeceksin’ veya ’çalmayacaksın’ gibi ilkelerin bağlayıcı özelliğine ’rasyonel temel’ bulunabilirse, ahlakın rasyonel temeli olduğu söylenebilir. Doğuştan ahlaki özelliklerimiz, ahlaki eylemin gerçekleşmesine bir destek olmasının yanında, kompleks ahlaki kavramları bilmemizi ve ahlaki farkındalığa sahip olmamızı sağlamaktadır; fakat bu özellikler, kör-tesadüfi süreçlerin bir ürünü olarak kabul edilirse, ahlaki emirlerin bağlayıcılığı için ’rasyonel temel’ sunamaz. İnsanların çıkarları, arzuları ve tutkuları -kimi zaman- ahlaki gerekliliği yerine getirmemeye sebep olabilir.<br />
<br />
Örneğin yere düşen, içi para dolu bir cüzdanın, hiç kimsenin görmeyeceğinin garanti olduğu ve bu parayla hayatın sonuna kadar rahat yaşanabileceği bir durumda, ’çalmayacaksın’ ahlaki ilkesi gereğince alınmaması için, -Allah’ın varlığı yok kabul edildiğinde- herhangi bir ’rasyonel temel’ bulunamaz. Bahsedilen doğuştan özellikler veya çeşitli kültürlerin verdiği eğitimin şekillendirmesi elbette parayı iade etmeyi sağlayabilir ama bunun ’rasyonel temeli’ ateist dünya görüşüyle gösterilemez. Zira natüralist-ateist anlayışa göre doğa dışında varlık yoktur; fiziksel olarak doğa ise itme-çekme, dalga-parçacık, madde-enerji gibi unsurlardan oluşmuştur ve doğanın bu özelliklerinin hiçbirisinde, ahlakın zaruri şartı olan bağlayıcılığının temellendirilebileceği bir zemin bulunamaz. Fakat insanın üstünde bir otorite olan Allah’ın emirleri, her koşulda, ahlakın bağlayıcılığı için gerekli ’rasyonel temeli’ sağlamaktadır. İnsanı kör-tesadüflerin sonucu kabul eden bir anlayış, insanın diğer canlılardan farklı olarak ahlaki özellikleri olması gerektiği görüşüne ’rasyonel temel’ bulamaz. Bu anlayışı kabul edenler, ellerini yıkarken bakterileri öldürmeleriyle, suçsuz bir insanı öldürmeleri arasındaki fark gibi, çok temel bir ahlaki görüşü bile temellendiremezler. Her şeyin tesadüflerle birbirinden evrimleştiği bir anlayış açısından, insan hayatını bakterilerden daha anlamlı kılacak ’rasyonel temel’ nedir?<br />
<br />
Burada ateistlerin cevap vermesi gereken çetin soru şudur: Neden doğa, ancak Allah varsa ’rasyonel temeli’ olacak doğuştan ahlaki özellikler oluşturmuştur? Doğal süreçleri Allah’ın aracı-sebepleri olarak gören tektanrıcı dinler açısından, bu doğal süreçlerin, gözümüzü Allah’a çevirtmesi beklenecek bir durumdur. Fakat ateist doğa anlayışı açısından, sadece bu dünyadaki yaşam ve genleri aktarma mücadelesiyle ilgili olarak oluştuğu düşünülen doğuştan ahlaki özelliklerimizin, ahlaklı yaşama ilkesini ’rasyonel’ kılacak bir yönü yoktur.<br />
<br />
Sonuçta modern bilimin verileri, doğuştan ahlaki özelliklerimizin var olduğunu göstererek ’boş levhacı’ yaklaşımları geçersiz kılmıştır. İnsanların doğuştan sahip oldukları, insan türüne has ve çok kompleks bir özellik olan ’ahlaki farkındalık’ ve bu doğuştan özelliklerin ancak Allah varsa ’rasyonel temel’ bulacak olması; bahsedilen doğuştan özelliklerin Allah tarafından insanlara yerleştirildiği görüşünün ateist yaklaşımdan daha iyi bir açıklama olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
canertaslaman.com]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tanrı Parçacığı : Felsefi Bir Değerlendirme]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-tanri-parcacigi-felsefi-bir-degerlendirme.html</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2014 04:56:13 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=3">donanma44</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-tanri-parcacigi-felsefi-bir-degerlendirme.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tanrı Parçacığı : Felsefi Bir Değerlendirme</span><br />
<br />
Yazar: Doç. Dr. Dr. Caner Taslaman<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Son yıllarda hiçbir bilimsel konu ’Tanrı Parçacığı’ (Higgs Bozonu) ve onla ilgili CERN’de yapılan deneyler kadar geniş halk kitlelerinin ilgisini çekmedi. Bu makalede, önce, bu parçacığın ne olduğu ve CERN’de neler olup bittiği kısaca tanıtılacaktır. Sonra bu parçacığın Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat ettiği şeklindeki hatalı yaklaşımlar düzeltilmeye çalışılacaktır. Ayrıca bu parçacıkla Tanrı’nın gizliliği arasında kurulabilecek analoji ele alınacaktır. İlaveten insan zihninin matematiği kullanarak evreni anlamasından nasıl felsefi çıkarımlar yapılabileceğine de değinilecektir. Son olarak, bu parçacığın bulunmasıyla fiziğin temel sorunlarının çözülüp çözülmediği ve bilimin sınırlarının ne olduğu incelenecektir.<br />
<br />
Anahtar Kelimeler: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tanrı Parçacığı, Higgs, din felsefesi, bilim felsefesi, bilim-din ilişkisi</span><br />
<br />
GİRİŞ<br />
<br />
Çıplak gözle nüfuz edemediğimiz mikro dünya, ilk olarak 2500 yıl kadar önce, Antik Yunan Atomculuğu ile felsefenin gündemine gelmiştir. Antik Yunan’da ’atom’ bölünemeyen, en küçük birim demekti. Bu dönemin Atomcuları görünemeyen bu en küçük parçadan hareketle ontoloji oluşturuyorlar, değişimi ve değişimin arkasındaki değişmeyen özü açıklamaya çalışıyorlardı. Daha sonra İslam düşüncesi içinde yer alan Kelam Atomculuğu gibi yaklaşımlarla da mikro dünya felsefi ve teolojik yaklaşımların gündeminde olmaya devam etti. Newton, 17. yüzyılda, gazların genişlemesini, gazı oluşturan atomların boş uzaya yayılması olarak açıklarken bile mikro dünya deneysel ve gözlemsel bilimin konusu olamamıştı.<br />
<br />
İlk olarak, 19. yüzyılda, John Dalton, kimyasal bileşikler üzerinde çalışarak, doğrudan atomu gözlemleyemese de deneysel ve gözlemsel verilerden hareketle bir atom teorisi oluşturdu. 1897’de Cambridge’te, John Thompson’un, atomun hareket halindeki parçacıklardan oluştuğunu keşfetmesi mikro dünya hakkındaki anlayışlarımız açısından önemli bir dönüm noktasıdır. ’Atom’un, literal anlamına zıt bir şekilde bölünebileceği anlaşıldıktan sonra da ’atom’ ifadesi kullanılmaya devam etti. 20. yüzyılda, atom ve atom-altı parçacıkların, gelişmiş teknolojinin yardımıyla gözlemlendiği birçok deney ve gözlem yapılırken, atom, felsefe ve teolojiden çok bilimsel çalışmaların objesi oldu. Önce proton ve nötronların çekirdekte olduğu, elektronların etrafta döndüğü güneş sistemimize benzer bir atom resmi karşımıza çıktı.[1] Daha sonra proton ve nötronlar da yüksek teknoloji harikası parçacık hızlandıcılarda bölündü ve bunları oluşturan ’kuark’ denen daha temel parçacıkların varlığı öğrenildi.<br />
<br />
Albert Einstein, Niels Bohr, Paul Dirac, Max Planck, Ernest Rutherford, Wolfgang Pauli ve Abdus Selam gibi birçok önemli fizikçinin değerli teorik çalışmaları, ayrıca parçacık hızlandırıcılarda çok yüksek teknoloji ve büyük maliyetlerle yapılan deneylerin birleşimiyle ’standart model’ denilen tablo elde edildi. Bu tablo, eş parçacıklar şeklinde gözüken kuark çiftlerinden (up ve down kuarklar gibi), eş parçacıklar şeklinde gözüken lepton çiftlerinden (elektron ve elektron nötrino gibi), ayrıca kuvvet taşıyıcısı olan bozonlardan oluşmaktadır. Bu tablodaki tüm bu unsurlar, mükemmel matematiksel açıklamayla beraber deneysel doğrulamayı beraber içermek erdemine sahiptirler.<br />
<br />
Sadece bu haliyle standart model ’Bahsedilen parçacıklar, birbirlerinden oldukça farklı kütlelerini nasıl kazandı’ sorusuna cevap veremez. Bu konu üzerinde çalışan fizikçilerden biri olan Peter Higgs, 1964 yılında, temel parçacıkların, her yerde mevcut olan bir alan (’Higgs Alanı’ olarak anılmaktadır) ile sürekli etkileşimleri sonucu kütle kazandıklarını açıklayan modelini ortaya koydu.[2] Bu alanın parçacık olarak gözlemlenmiş haline Higgs Bozonu, Higgs Parçacığı veya kısaca Higgs denmektedir; bu parçacığın sonradan popüler olan ismiyse ’Tanrı Parçacığı’dır.<br />
<br />
CERN’den yapılan açıklamalara göre Higgs’in teorik çalışmasından 48 yıl sonra, 2012 yılında, bu parçacığın varlığı (dolayısıyla Higgs Alanı’nın varlığı) deneysel olarak doğrulandı. Bu deney sürecinde ve sonrasında, bahsedilen parçacık popüler ismi olan ’Tanrı Parçacığı’ ile sıkça gündeme geldi ve bu parçacığın, Tanrı’nın varlığını gereksiz kıldığı veya Tanrı’nın varlığını ispatladığı gibi asılsız iddialarda bulunuldu. Sokrates’ten beri gelen felsefe geleneğinde, yanlış iddiaların yanlışlığının sergilenmesi felsefenin vazifelerden biri olarak gösterilmiştir. Bu geleneği takip ederek, bu iddiaların hatalarını göstermek, bu makaledeki başlıca hedeflerimizdendir. Bunlara ilaveten Tanrı’nın gizliliği ile Tanrı Parçacığı arasında kurulan analojiden bazı dersler çıkarıp çıkaramayacağımıza; ayrıca insan zihninin evreni anlamasındaki bu başarısından hangi felsefi sonuçları çıkarabileceğimize de değineceğiz. En son olarak, fizik ve fizik felsefesi ile bilim felsefesinde varlığı devam eden sorunlara ve biliminin sınırlarına dikkat çekerek makalemizi bitireceğiz. Tüm bunları yapmaya girişmeden önce Tanrı Parçacığı’nın ne olduğunu, önemini ve CERN’de yapılanları kısaca anlatmaya çalışacağız.<br />
<br />
CERN’DEKİ DENEYLER VE ’TANRI PARÇACIĞI’<br />
<br />
Kütlesiz bir cisim birçoğumuz için o kadar düşünülemezdir ki, kütlenin nasıl kazanıldığı sorunu çok temel bir fiziksel gerçeklikle ilgili olmasına rağmen, herhalde birçoğumuzun aklından bile geçmemiştir. Nitekim 20. yüzyıldan önceki fiziğin birçok dev isminin de bu sorunu gündeme bile getirmemiş olmaları herhalde böylesi bir durumdan kaynaklanmaktadır. Kütle, harekete karşı dirençtir ve kütle olmasaydı; bütün her şey, kütlesiz fotonlar gibi ışık hızında savrulurdu, böylesi bir evrende ise ne yıldızlar ne dünyamız ne de biz var olabilirdik.  Ancak 20. yüzyılda, parçacıkların nasıl kütle kazandığı ve bunla ilgili diğer sorular fizikçilerin önemli bir gündem maddesine dönüştü. Higgs, çalışmalarıyla, temel parçacıkların nasıl kütle kazandıkları ve bu konuyla ilgili birçok sorun için oldukça başarılı matematiksel bir model önerdi. Bu modelin başarılı uygulamaları modele güveni arttırdı. Örneğin Nobel Ödülü’nü kazandıkları ve Higgs Mekanizması’nı kullandıkları çalışmalarında Abdus Selam ve Steven Weinberg, evrendeki dört temel kuvvetten ikisini; elektromanyetik kuvvet ve zayıf nükleeer kuvveti birleştirmek (bu bileşik kuvvet ’elektro-zayıf kuvvet’ olarak anılır) gibi önemli bir başarıya imza attılar.[3]<br />
<br />
Bilim tarihini incelediğimiz zaman, birçok önemli keşfin önce teorik olarak ortaya konduğunu daha sonra gözlemsel kanıtın elde edildiğini görmekteyiz. Kimi zaman, evrenin genişlemesinin anlaşılmasında olduğu gibi, önceden ortaya konmuş teoriden bağımsız olarak hareket eden bilim insanları gözlemi gerçekleştirirler: Edwin Hubble, evrenin genişlediğini gözlemlediğinde Georges Lemaitre ve Alexander Friedmann’ın teorik bulgularını bir çalışma çerçevesi olarak benimsememişti.[4] Kimi zaman, kozmik fon radyasyonun bulunmasında olduğu gibi, önceden ortaya konmuş teoriye bağımlı hareket eden bilim insanları araştırma yaparken, başkaları tesadüfen buluşu yaparlar, fakat ne bulduklarını anlamaları önceki teorinin yardımıyla mümkün olur: Robert Dicke ve arkadaşları, önceden George Gamow ve arkadaşlarının teorik olarak gerekliliğini ortaya koydukları kozmik fon radyasyonunu ararlarken; bu radyasyonu gözlemek ve Nobel Ödülü’nü almak, bahsedilen radyasyonu başka bir konuda çalışırken rastlantısal bir şekilde bulan Arno Penzias ve Robert Wilson’a nasip oldu (önceden bu radyasyon teorik olarak bilinmese, muhtemelen neyi bulduklarını anlayamayacaklardı).[5] Bazen deneysel gözlemsel süreç, tamamen önceden ortaya konan teorinin rehberliği doğrultusunda yürütülür ve teori deneysel olarak doğrulanır. Standart modeldeki birçok parçacığın keşfi, örneğin 1995’te ’top kuark’ın keşfi, böylesi bir sürece örnektir.[6] Higgs Bozonu’nun keşfi de böylesi bir sürece örnektir. Zaten, bu Higgs Bozonu’na özel tasarlanan ve çok yüksek teknolojiyle pahalı deneysel şartları gerektiren süreç incelendiğinde, teoriden bağımsız ve rastlantısal bir süreçle bu parçacığın bulunmasının mümkün olmadığı görülecektir.<br />
<br />
Higgs Alanı, evrenin her yerinde mevcut olan bir alanı ifade etmektedir; balıkların kendilerini yaşatan suyun farkında olmadan suda yüzdükleri gibi, biz de kütlemizin sebebi bu alanın farkında olmadan yaşamaktayız. Anlaşılmayı kolaylaştırmak kastıyla sıkça verilen örneklere benzer bir örnekle Higgs Alanı’nın ne olduğunu anlatmaya çalışalım: Belli bir alandaki kalabalığı Higgs Alanı gibi düşünebiliriz. Bu alandan çok ünlü bir şarkıcının, daha az ünlü bir şarkıcının ve hiç kimsenin tanımadığı bir kişinin geçmeye çalıştığını hayal edelim: Bu alandan geçerken çok ünlü şarkıcı, etrafına toplanan yoğun kalabalık sebebiyle en zor hareket eden kişi olacaktır (kütlenin harekete karşı direnç olduğunu hatırlayalım), daha az ünlü şarkıcı ilkinden daha az zorlansa da onun da hareketini etrafına toplananlar engelleyecektir, hiç kimseyle temas etmeyen son kişi ise ortamdan hiç hız kesmeden geçebilecektir. Benzer şekilde, fotonlar Higgs Alanı ile hiç etkileşime girmedikleri için mümkün olan en yüksek hız olan ışık hızında hareket ederler, top kuark ise bu etkileşimin sonucunda eşi bottom kuarkın 40 katına yakın kütleye sahip olmaktadır. Bazen ise bahsettiğimiz kalabalık, kendi içinde toplanıp sohbet etmek suretiyle bir yerde kümelenebilir; bu ise analojimizde Higgs Alanı’nın Higgs Parçacığı olarak gözlenmesine karşılık gelmektedir.<br />
<br />
Higgs Parçacığı’nın gözlemlenmesini 48 yıl erteleten sebep, bu parçacığın bulunması için çok yüksek enerji değerlerine çıkılmasının gerekliliği oldu. Higgs Parçacığı’nın kütlesi, bir protonun kütlesinin yüz katından daha büyük olduğu için çok yüksek enerji değerlerine çıkılması gerekiyordu; bu değerlere çıkıldığında ise bu parçacık saniyenin çok küçük dilimlerinde görünüp hemen kayboluyordu. Bu ise çok yüksek teknoloji, çok geniş ve sofistike bir ekip çalışmasının yanında milyarlarca dolarla ifade edilen çok yüksek bir bütçeyi ve çok büyük bir parçacık hızlandırıcı makineyi de gerektiriyordu. İsviçre-Fransa sınırında, CERN’de (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) inşa edilen, yüzlerce metre yer altında ve 17 mil uzunluktaki, insanlık tarihinin en büyük ve en pahalı makinesi olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gibi bir makine olmadan Higgs Parçacığı’nın gözlemlenmesi mümkün olamazdı.[7] Burada, binlerce mıknatıslı bir sistemin yardımıyla, çok yüksek hızlarda, saniyede yüz milyonlarca proton çarpıştırıldı ve çok özel tekniklerle bu çarpışmaların sonucu gözlendi (Higgs çok hızlı bir şekilde gözüküp kaybolduğu için ancak çok özel teknikler ve bıraktığı izlerle gözlemlenebildi). CMS ve Atlas adında iki grup birbirlerinden bağımsız olarak çalışmalarını yürüttü ve ikisi de 2012’de Higgs’i bulduklarını açıkladılar. Higgs aranırken, bu alanla-parçacıkla ilgili zaten yapılan felsefi ve teolojik tartışmalar, bu açıklamayla zirveye ulaştı.<br />
<br />
’TANRI PARÇACIĞI’ TANRININ VARLIĞI VEYA YOKLUĞU HAKKINDA BİR DELİL OLABİLİR Mİ?<br />
<br />
Nobel Ödüllü fizikçilerden Leon Lederman, 1993’te ilk kez yayımlanan ’God Particle (Tanrı Parçacığı)’ kitabında, Higgs Bozonu’na ’Tanrı Parçacığı’ takma adını verdiğini söyledi. Bu parçacığın, fizik açısından çok önemli olmasına rağmen bir türlü deneysel olarak doğrulanmamasına dikkat çekerek ve çıkardığı dertler ile açtığı masraflar nedeniyle ’Tanrı’nın Cezası Parçacık’ ismini almayı da hak etmesine rağmen yayıncının bu ismi kabul etmeyeceğini söyleyerek, bu adı takma sebebini açıkladı.[8] Daha sonra bu isim medyada ’Higgs Bozonu’nun önüne de geçerek çok popüler oldu. Higgs, parçacığın bu ismi almasından memnun olmadı ve dindarların rencide olabileceklerini söyleyerek bu ismi eleştirdi.[9] Diğer yandan birçok kişi, kendi ismini kısmen geri plana ittiği için bu isme karşı çıktığını düşündü. Kimilerine göre bu isimlendirme, bilimsel bu konunun müthiş ilgi çekmesini tetiklediği için hayırlı oldu; kimilerine göre birçok yanlış anlayışı tetiklediği için zararlı oldu. Fizikçiler bu ifadeyi kullandıklarında (aslında daha çok ’Higgs’ ifadesini kullanırlar) ancak ****for olarak kullanıyor olsalar da literal anlamda kullandıklarına dair yanlış zan oldukça yaygınlaştı. Sonuçta bu ismin verilmesi; bu parçacığın-alanın fizik açısından çok temel özelliklere sahip olması, şakacılık, marketing gibi birçok unsurla ilişkili olsa da -yayılan yanlış kanı sonucu zannedildiği gibi- Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat gibi bir iddiayla ilişkisi yoktur.<br />
<br />
Bu isimlendirme dışında bu parçacığın bulunmasının Tanrı’nın varlığını ispatladığını veya Tanrı’yı gereksiz kıldığını söyleyen yorumlar da yanlış anlamaları çoğalttı. Bu parçacığın bulunuşunu Tanrı’nın ve Hıristiyanlığın lehinde bir durum olarak değerlendiren şu yorum bunlara bir örnektir:<br />
<br />
Eğer ki bir Hıristiyan isen, Higgs Bozonu ile ilgili haberleri mutlulukla karşılıyorsundur, çünkü bu haberler, zaten şahsen deneyimlediğin gerçekliği tasdik ediyorlar: Bir Tanrı’nın var olduğunu ve Tanrı ile İsa Mesih’e inanmak suretiyle bir ilişki kurabileceğini.[10]<br />
<br />
Bu parçacıkla-alanla kütle kazanmanın mekanizmasının evrendeki tasarımı gösterdiği gibi bir yaklaşımla, bu parçacığın bulunmasını tasarım delili açsından kullanmak isteyen teist düşünürler olabilir. Fakat evrendeki hassas ayarlar ile ilgili veriler zaten çok olduğu ve bu tartışma daha ziyade çok-evrenler teorileriyle evrenin tasarlandığı fikrine karşı çıkılıp çıkılmayacağı gibi hususlar üzerinden yapıldığı için bu parçacık bu yönüyle gündeme pek gelmemiştir.[11] Bu parçacığın ’Tanrı’nın varlığını ispatladığı’ söylendiği durumlarda ise yukarıdaki alıntıda olduğu gibi temelsiz, daha ziyade retoriksel yaklaşımlar sergilenmiştir.<br />
<br />
Diğer yandan ’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasıyla standart modelin tamamlandığını ve Tanrı’nın varlığına ihtiyaç kalmadığını söyleyenler de oldu. Örneğin internette şöyle bir cümle yaygınlaştı: ’4 Temmuz 2012 tarihi itibariyle, Tanrı tamamen gereksiz olmuştur.’[12] Öncelikle standart modelin evrenimizle ilgili tüm bilgiyi sunmadığını, örneğin yer çekimi kuvvetini bu modelin açıklayamadığını belirtmeliyiz (ilerleyen sayfalarda modern fiziğin eksikliklerini ve genelde bilimin sınırlarını ele alacağız). Fakat bu tip iddialarda asıl dikkat edilmesi gerekli temel yanlış, din felsefesi açısından önemli bir konu olduğunu düşündüğümüz ve yanlış spekülasyonların en önemli kaynaklarından olan ’boşlukların tanrısı’ (God of the gaps) yaklaşımlarıyla ilgilidir. ’Boşlukların Tanrısı’ yaklaşımlarını ileri sürenler, teistlerin Tanrı’nın varlığı konusundaki yegane dayanaklarının evren ve canlılar konusunda bilinmeyen hususlar olduğunu, bu bilinmeyen boşlukları Tanrı ile doldurduklarını, dolayısıyla boşluk kalmazsa Tanrı’ya gerek kalmayacağını düşünmektedirler. Gerçekten de bazı teistler, ’Bak kalbin nasıl attığını bilmiyoruz, demek ki Tanrı kalbi yapmış’ veya ’Yıldızların ışığının nasıl üretildiğini bilmiyoruz, demek ki Tanrı yıldızları yapmış’ gibi yaklaşımlar göstermişlerdir. Fakat Tanrı’nın varlığıyla ilgili argümanlar ileri süren günümüz teist felsefecilerinin ve teologların hemen hiçbiri ’boşlukların Tanrısı’ yaklaşımlarını benimsememektedirler. Günümüzde ileri sürülen kozmolojik delillerin veya tasarım delillerinin hepsi modern bilimin sunduğu verilere dayandırılmaktadır; evren konusundaki cehaletimize değil.[13]<br />
<br />
Bu yüzden ’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasıyla bir boşluğun daha tamamlandığını, böylece Tanrı’nın varlığının gereksiz olduğunu veya Tanrı’ya ihtiyacın azaldığını söyleyenler; çok sık tekrarlanan mantık hatalarından biri olan ve mantık literatüründe ’korkuluk hatası’ (straw man fallacy) olarak anılan hatayı işlemektedirler. ’Korkuluk hatası’nı işleyenler, karşıt görüşün gerçek fikrini göz ardı etmekte, onun yerine karşıt görüşün kötü veya abartılı bir örneğine karşı -gerçek pozisyonmuş gibi- eleştirilerini yöneltmektedirler. ’Boşlukların Tanrısı’ yaklaşımlarını teizmin gerçek pozisyonu gibi gösterip ’korkuluk hatasını’ işleyenlerin içinde Stephen Hawking gibi ünlü bilim insanları da vardır.[14] Burada dikkat edilmesi gerekli önemli bir husus, fizikçilerin, her ifadelerinin fizikle ilgili olmadığıdır; fizikçiler kimi zaman evren veya madde üzerine konuşurken felsefe veya teoloji gibi alanlara geçmekte, fakat kişileri söylediklerinden ziyade akademik kimlikleriyle değerlendirenler, birçok zaman, bu geçişi anlayamamakta ve bu söylenenleri bilimin deneysel ve gözlemsel verileriyle karıştırabilmektedirler.<br />
<br />
’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasıyla, Tanrı’nın varlığı veya yokluğu lehinde bir durum oluşmadığını şuradan da anlayabiliriz: 1964’de bu parçacığın-alanın varlığı teorik olarak ileri sürülmüştür ve bu parçacık kadar popüler olmasalar da alternatif bazı kütle verici fiziksel mekanizmaların varlığı da ifade edilmiştir. Fakat bu tarihten önceki veya sonraki, teist ve ateist fizikçilerin, filozofların ve teologların tutumlarını incelediğimizde; bu parçacığın var mı yok mu olduğu hususunda, teistler bir tarafta, ateistler bir tarafta şeklinde bir bölünmeye rastlamıyoruz. Eğer ki bu parçacığın varlığı Tanrı’nın varlığı veya yokluğu lehinde bir delil niteliğinde olsaydı, böylesi bir bölünmeyi bekleyebilirdik. Nitekim evrenin başlangıcı olup olmadığı konusunda bilimsel veriler açığa çıkmadan önce; teistlerin evrenin başlangıcı olması gerektiğini, ateistlerin ise evrenin ezeli olduğunu söylediği böylesi bir bölünme gözlemlenmişti, böylece bu hususta -bazı istisnalara rağmen- belirgin bir bölünmeye rastlanmıştı.[15] Fakat ’Tanrı Parçacığı’ üzerinden böyle bir bölünmenin yaşanmaması, bu parçacığın Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat eden bir delil olmadığının delillerinden biridir.<br />
<br />
’TANRI PARÇACIĞI’ VE TANRI’NIN GİZLİLİĞİ SORUNU ARASINDAKİ ANALOJİ<br />
<br />
Din felsefesi açısından ’Tanrı’nın gizliliği’ (hiddenness of God) önemli bir başlıktır. Ateist felsefeciler, Tanrı varsa bunun neden apaçık olmadığını ve Tanrı’nın neden gizlendiğini gündeme getirerek teizme itirazlarda bulunmuşlar; teistler, Tanrı’nın varlığı için yeterli delil olduğu (kozmolojik delil, tasarım delili gibi) için tam olarak gizli olmadığı ve Tanrı’nın daha açık varlığını göstermesiyle insanların özgür iradeleriyle imtihanda olmalarıyla ilgili olgunun zedeleneceği gibi cevaplar vermişlerdir. Burada bu tartışmanın detaylarına girmeyeceğiz fakat bu meseleyle ’Tanrı Parçacığı’ arasında kurulabilecek bir analojiye dikkat çekeceğiz.<br />
<br />
Teizme göre Tanrı, her an her yere hakimdir, varlığımız her an O’nun sayesinde devam etmektedir, diğer yandan insanların duyu organlarıyla algılayamayacakları şekilde duyu organlarımızdan gizlidir. ’Tanrı Parçacığı’ da evrenin her an her yerinde mevcuttur, şu anda varlığımızı mümkün kılan kütlemizin varlığı bu alan-parçacık sayesinde devam etmektedir, diğer yandan bu kadar temel bu parçacığın varlığı duyu organlarımızdan gizlidir. Bu analojiyi kullanan bir teist, ’Bakın bu kadar temel ve her an varlığımızı borçlu olduğumuz fiziksel bir varlığı duyu organlarımızla algılayamamamıza rağmen varlığını modern bilim ispat etmiştir, demek ki Tanrı’nın her şeyden daha temel ve her an varlığımızı O’na borçlu olmamıza rağmen duyu organlarıyla O’nu algılayamamamızda mantıki bir çelişki yoktur’ diyerek, Tanrı’nın varlığının gizliliği sorununa cevap verebilir.<br />
<br />
Analojilerin sınırları hakkında felsefe literatüründe çok şey söylenmiştir; diğer yandan analojilerin birçok zaman ufuk açıcı boyutu olduğu da yadsınamaz, zaten analojilerin birçok alanda yaygın kullanılmasının sebebi de budur. Bu analoji de fonksiyonları abartılmamak şartıyla kullanılabilir. Fakat bu analoji, sadece savunmacı bir yaklaşımda kullanılabilir; açıklayıcı olamaz. Yani teizme ’Tanrı’nın gizliliği’ başlığıyla gelecek itirazlarda bir savunma aracı olarak veya savunmalara katkıda ifade edilip; bir şeyin apaçık algıdan gizli olmasının yokluğunu göstermediğini, Tanrı’nın gizliliğinden hareketle ateistik bir ontolojinin temellendirilemeyeceğini ifade ederken kullanılabilir. Fakat Tanrı’nın gizliliğinin sebebini açıklayan bir analoji olarak veya açıklayıcı yaklaşımlara katkı sağlayan bir analoji olarak değerlendirilemez.<br />
<br />
EVRENİN RASYONEL YAPISI VE İNSAN ZİHNİNİN EVRENİ ANLAMASI<br />
<br />
’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasıyla insanoğlunun en büyük başarılarından birine imza atılmış oldu. Bu başarının ardında geçtiğimiz yüzyılda iki dünya savaşını yapan ülkelerin bir araya gelmesi, soğuk savaştaki ideoloji merkezli iki kutuplu dünya sisteminde iki ayrı kutupta yer alan devletlerin beraber çalışmaları, milyarlarca doların farklı devletlerden gelen bütçeyle oluşturulması gibi uluslarararası ilişkiler hatta siyaset felsefesi açısından değerlendirilmesi ilginç olabilecek hususlar var. Burada, bunlara girmeden, çok daha temel olan ve bu keşfi mümkün kılan din felsefesi açısından önemli bulduğumuz bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Standart modeldeki parçacıkların nasıl kütle kazandığı gibi fiziğin dev sorunlarına karşı Higgs, matematik temelli bir açıklama getirdi, bu açıklama sorunları çok başarılı şekilde çözerken, hepimizin içinde olduğu, algılamamamıza rağmen etkileşimde olduğumuz ve bize kütle veren bir alandan- parçacıktan bahsediyordu; CERN’de böylesi inanılmaz bir iddia doğrulandı. Bu parçacıkla beraber bir kez daha doğrulanan önemli hususlardan biri; bu başarıyı da mümkün kılan bir olgu olan, evrenin dilinin matematik olduğudur. Yani matematiği evrene yükleyenin zihnimiz olmadığı ama evrenin özüne içkin matematiksel yapısını evrenden zihnimizin okuyabildiğidir. Bu, Phythagoras, Platon ve Descartes gibi felsefecilerle Galile, Kepler, Newton ve Einstein gibi fizikçilerin öngördüğü, felsefi-bilimsel yaklaşımlarını (bilim felsefesinde ’realizm’ olarak da ifade edilen) bu apriori kabul üzerinde oluşturdukları bir temeldir.<br />
<br />
Einstein, en anlaşılmaz hususun evrenin anlaşılması olduğunu, birçok kişinin dikkatinden kaçan bir husus olan insan zihninin evreni anlamasının önemini, bu olgunun dinsel duygularla ilişkisini, kendinin Tanrı’ya inancına Tanrı’nın üstün zihnini açığa çıkaran evrendeki rasyonel yapının yol açtığını birçok kez ifade etmiştir.[16] Eugene Wigner’in dediği gibi ’Mucizevi bir şekilde matematiğin dilinin fizik yasalarını formüle etmeye uygun olması, bizim anlayamadığımız ve hak edecek bir şey yapmadığımız mükemmel bir hediyedir.’[17] Burada birbirleriyle ilişkili üç tane ayrı fenomene dikkat etmek gerekmektedir: Birincisi, evrenin matematiksel yasalara uygun rasyonel yapıda olmasıdır. İkincisi, insanın bilinç ve mantıksal kurallarla işlemek gibi özellikleri sayesinde rasyonel bir zihne sahip olmasıdır. Üçüncüsü, insan zihniyle evrenin uyumlu olması sayesinde evrenin anlaşılabilmesidir. Din felsefesi açısından bu hususlarla ilgili önemli iddia, teizmin savunduğu bilinçli bir Tanrı’nın varlığının, bahsedilen fenomenleri açıklamada ateist-natüralist ontolojiden daha başarılı olduğudur. Buna göre varlık ve zihin (ontik ve logik) arasındaki uyumun kökeninde; evrenin ve zihnin aynı Yaratıcı tarafından yaratılması ve bilinçli bir şekilde bu uyumun oluşturulması vardır. 20. yüzyılın en sofistike ateisti olarak gösterilmiş olan Antony Flew, doğanın matematiğe uygun rasyonel yapısı olmasını, ateizmi terk edip Tanrı’nın varlığına inanmaya başlamasının sebepleri arasında saymıştır.[18] John Polkinghorne, evrim teorisinin doğal seleksiyon mekanizmasının günlük hayattaki sorunlarla başa çıkacak bir zihin yapısı oluşturmasının beklenebileceğini, fakat mikro dünyadaki kuantum teorisinin ve genel izafiyetin kozmolojik sonuçlarını anlayabilecek bir zihin yapısında olmamızın yaşam mücadelesindeki uyum süreciyle açıklanamayacağını söylemektedir. Polkinghorne, bahsedilen fenomenleri açıklamada teizmin ateist-natüralist anlayıştan daha başarılı olduğunu ifade etmektedir: Teizmin, ’anlaşılabilirlik’ ile ilgili soruna verdiği cevapta olduğu gibi; eğer ki evren ve insanlar rasyonel bir Tanrı’nın yaratmasının neticesi olduğu kabul edilir ise, evrendeki düzen ve insan zihninin bu düzeni kavraması başarılı bir şekilde cevaplanabilmektedir. [19]<br />
<br />
Evrenin rasyonel-matematiksel yapısı ve insan zihninin buna nüfuz edebilmesi konusunda Higgs Bozonu çok enteresan bir örnektir. Fakat bu çok geniş konuda bu parçacığa güzel bir örnek olabilmesinden fazla bir mana atfetmemek gerekir. Bu konu, Higgs Bozonu’nun açıkladığı değil, fakat hatırlattığı önemli bir felsefi konu olarak değerlendirilebilir.<br />
<br />
’TANRI PARÇACIĞI’, FİZİĞİN KALAN SORUNLARI VE BİLİMİN SINIRLARI<br />
<br />
CERN’de aranan ’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasını takip eden süreçte fiziğin en ciddi sorunlarının çözüldüğü, fiziğin evrenle ilgili en temel soruların hepsini cevaplayabileceği şeklinde yanlış bir kanıyı yaygınlaştıranlar oldu. Buna ilaveten Tanrı’ya ihtiyacımız kalmadığı, çünkü evrenle ilgili bilgimizde bir eksiklik kalmadığı şeklinde görüşler ifade edildi. Daha önceki sayfalarda, evrenle ilgili artan bilgimizle Tanrı’ya ihtiyaç kalmayacağı görüşünün bir ’korkuluk hatası’ olduğunu söyleyerek, bu tip iddiaları cevapladığımızdan bir daha bu konuya girmeyeceğiz. Fakat bahsedilen yaklaşımda iki ayrı hata vardır ki burada onlara dikkat çekmek istiyoruz. Bunlardan birincisi ’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasıyla fiziğin temel sorunlarının halledildiği şeklindedir. İkincisi daha derin bir hata olan ve geçtiğimiz yüzyılda ciddi boyutta etkisi olan ’bilimcilik’ten kaynaklanmaktadır; bu görüş hayatla ilgili temel soruların hepsini ancak bilimin cevaplayabileceği şeklindedir.<br />
<br />
’Tanrı Parçacığı’nın CERN’de gözlemlenmesiyle standart modelin tamamen doğrulandığı söylenebilir, bu gerçekten de insanlık tarihinin çok önemli bir başarısıdır (bu parçacığı daha iyi anlama çabası ise devam etmektedir). Fakat her şeyden önce standart model yer çekiminin açıklamasını içermemekte ve modern fiziğin makrodaki en önemli teorisi olan izafiyet teorisi ile mikrodaki en önemli teorisi olan kuantum teorisini birleştirememektedir.[20] Bu sorun fiziğin olduğu kadar fizik felsefesinin ve bilim felsefesinin de en önemli sorunları arasındadır.[21] Modern bilimin kozmoloji modeline göre, evrendeki dört temel kuvvet, evrenin başlangıcında birbirlerinden ayırt edilemeyecek şekilde bitişikti, önce yer çekimi kuvveti; güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ve elektro manyetik kuvvetten ayrılmıştır. Daha sonra kalan bu üç kuvvet birbirlerinden ayrılmıştır. Bütün bu ayrılmalar ise ’Tanrı Parçacığı’nın kütleleri vermesinden önceki çok temel süreçlerdir. Sonuçta bu parçacıkla ilgili bulgular, bu parçacıktan önceki temel süreçler hakkındaki önemli soruları cevaplayamamaktadır. Ayrıca kara madde ve kara enerjinin gerçekte ne olduğu gibi birçok önemli sorun da bu parçacığın bulunmasıyla halledilmiş olmamaktadır.[22] Sonuçta bu parçacık bulunduktan sonra da fiziğin ve bunla ilgili olarak bilim felsefesi ve fizik felsefesinin birçok önemli sorunu hala cevaplanmayı beklemektedir.<br />
<br />
Fakat bir an için bahsedilen fizikteki soruların da cevaplandığını; izafiyet teorisiyle kuantum teorisini birleştirmenin mümkün olduğunu, standart modelin yer çekimini kapsayacak şekilde geliştirildiğini, kara madde ve kara enerjiyle ilgili tam açıklamalara sahip olduğumuzu vb. düşünelim. Buradaki önemli soru şudur: Fiziğin bu en temel sorunları çözümlendiğinde evrenle ve hayatla ilgili temel sorunlarımız cevaplanmış olacak mıdır? Naif bilimcinin olumlu cevap vereceği bu sorudaki bizim cevabımız olumsuzdur. Dikkat edilmesi gerekli önemli bir husus, bilimin doğa yasalarının neler olduğu, bu doğal yasalarının neye sebep olduğu hakkında bize bilgi verdiği fakat ’Niçin bu doğa yasalarının var olduğu’ konusunun bile bilimin sınırları dışında bir konu olduğudur. Bahsedilen tüm bu başarılar gerçekleştirilmiş olsa bile Leibniz’in ünlü sorusu olan ’Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var’,[23] ayrıca buna ilave edebileceğimiz ’Neden kaos yerine doğa yasaları var’ veya ’Neden doğa yasaları, evrende gözlenen tasarımları ve tüm çeşitliliği ile canlıların oluşumunu olanaklı kılacak şekildedir’ tipindeki sorular cevaplanmış olmaz.[24]Bu tip soruları cevaplamaya kalktığımızda felsefe ve teoloji alanlarına geçmiş oluruz. Felsefe ve teoloji bu soruları cevaplarken, bilimin sunduğu verilerden faydalanabilir (doğal felsefe ve doğal teolojide olduğu gibi), fakat bu durumda bile bu soruların cevabı felsefe ve teoloji gibi alanlara geçilerek verilmektedir. Ayrıca genelde bilimin ve fiziğin metodunun ne olması gerektiği tipindeki sorunlar bile felsefenin alanındadır. ’Bilimin metodu deney ve gözlemdir’ şeklindeki bir cümle bile deneyin ve gözlemin konusu olamamaktadır. Çok ünlü bazı fizikçiler bile fiziğin sınırları ve bu temel sorulara felsefenin alanına geçmeden cevap verilemeyeceğinden habersiz gibidirler. Örneğin Stephen Hawking’in şu sözleri, eleştirdiğimiz zihniyetin bir örneğini ortaya koymaktadır:<br />
<br />
(Bahsettiklerimize benzer sorular için) Geleneksel olarak bunlar felsefeye ait sorulardır ama felsefe ölüdür. Felsefe, bilimdeki özellikle fizikteki çağdaş gelişmelere ayak uyduramamıştır. Bilgi arayışımızdaki keşiflerin meşalesi artık bilim insanlarının elindedir.[25]<br />
<br />
Hawking, bunları söyleyerek, çağdaş bilim felsefecilerinin ve fizik felsefecilerinin fizikteki gelişmeleri ne kadar yakından takip ettikleri ve fizikteki gelişmelere paralel ne kadar çok yayın yaptıklarından habersiz gibidir. Daha da ilginci, alıntı yaptığımız kitabının birçok yerinde ’modele dayalı gerçekçilik’ gibi bilim felsefesinin önemli konularına girmektedir ama felsefi iddialarla dolu kitabının başlangıcında ’felsefe ölüdür’ diye giriş yapmıştır. Burada, bir kez daha, fizikçilerin, fizikteki konularla ilgili olanlar dahil, her açıklamalarının bilimsel olmadığını; birçok zaman felsefe ve teoloji alanlarına geçiş yaptıklarını ama bu açıklamalarını bilimsel bir açıklama gibi sunduklarıyla ilgili hususa dikkat çekmek istiyoruz.<br />
<br />
Fiziğin üzerine konuşunca bile fiziğin-bilimin sınırları aşılmasının yanında anlamla, ahlakla, aksiyolojiyle ilgili tüm sorunlar da Âki bunların birçoğu evren ve yaşam açısından çok önemli sorunlarla ilişkilidir- özelde fiziğin ve genelde bilimin sınırlarının ötesinde felsefe ve teoloji gibi alanlarla ilgilidir: ’Bu evrenin anlamı nedir’, ’Hayatın anlamı nedir’, ’İyi ve kötünün rasyonel temeli nedir’ veya ’Güzel kavramı izafi midir’ gibi soruların cevabı bilimin sınırlarını aşmaktadır. Bu yüzden ne ’Tanrı Parçacığı’nın bulunması ne de başka fiziksel bir başarı; bu sorulara ne cevap sağlayabilir ne de bu sorunları gündemden kaldırabilir. Bu sorunlar, bilimin çözmeye çalıştığı sorunların sınırlarının ötesindedir. Bilim felsefesinin yaklaşımlarıyla bilimin sınırları belirlenmek suretiyle, bilimciliğin düştüğü dikkat çekilen hatalardan sakınılmasının önemli bir husus olduğu kanaatindeyiz.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
CERN’deki dünyanın en büyük makinesiyle ve tarihin bir deneye ayrılan en büyük bütçesiyle ’Tanrı Parçacığı’ olarak da anılan Higgs Alanı-Parçacığı’nın bulunmasıyla, bilim tarihindeki en önemli keşiflerden biri gerçekleştirilmiş oldu. Bu alan-parçacığın aranması sürecinde bu alan-parçacıkla ilgili birçok felsefi ve teolojik iddia seslendirildi. Sokrates’ten beri gelen gelenekte yanlış görüşlerin düzeltilmesi de felsefenin vazifelerinden biri olduğu için, ayrıca bu kadar önemli bir gelişmenin felsefeyle ilgili hangi hususları gündeme getirebileceğini belirlemek önemli bir felsefi uğraş olduğu için; bu makalede fiziğin bu çok önemli gelişmesi felsefi bir değerlendirmeye tabi tutuldu. Öncelikle bu parçacığın Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat ettiğini söyleyen yaklaşımların hatalı olduğu gösterilmeye çalışıldı. Bu parçacığın varlığının tahmin edildiği 1964 yılından sonra teist ve ateist felsefecilerin bu parçacığın varlığı veya yokluğu üzerinden bölünmemiş olması gibi hususlarla bu yaklaşımımızı destekledik. Ayrıca bu parçacığın bulunmasıyla veya fizikteki herhangi bir gelişmeyle Tanrı’nın varlığının gereksiz olduğunu söyleyenlerin, en sık işlenen mantık hatalarından biri olan ’korkuluk hatası’nı işlediklerini; çağdaş din felsefecileri ve teologlarının hemen hiçbirinin, evren hakkındaki bilgisizliğimizden Tanrı’ya yükselme gayretini ifade eden ’boşlukların Tanrısı’ argümanlarını kullanmadıklarını belirttik.<br />
<br />
Ayrıca din felsefesi açısından önemli bazı konularda, bu parçacığın bulunmasının önemli bir analoji kaynağı ve örnek olabileceğine değinildi. Bu parçacığın tüm evrene yaygın olması ve tüm kütleli varlıklara kütlesini vermesine rağmen gizliliği, din felsefesi açısından önemli bir başlık olan Tanrı’nın gizliliği konusunda bir analoji kaynağı olabilir. Fakat böyle bir analojinin, ateizmden gelen itirazlara karşı savunmacı bir yaklaşımda kullanılabileceğine, diğer yandan Tanrı’nın gizliliğinin sebeplerini açıklayan bir analoji olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat edilmelidir.<br />
<br />
Bilim felsefesi, zihin felsefesi ve din felsefesi gibi alanlar açısından önemli bir husus insan zihninin evreni anlama becerisidir. Hem evrenin matematik yasalarla açıklanabilir olması, hem insan zihninin rasyonel yapısı, hem de evren-zihin arası mevcut uyumun birleşmesi bunu mümkün kılmaktadır. Kendilerine bu hususta katıldığımız, önemli bazı fizikçiler felsefeciler, bu uyumun, evren ve zihni aşkın bir Tanrı tarafından oluşturulmuş olmasının en iyi açıklama olduğunu ifade etmişlerdir. Standart modeldeki sorunların, çok başarılı matematiksel bir yapıyla açıklanması olanağını sunan bu parçacığın, önce insan zihninin evrenin rasyonel yapısını matematik aracılığıyla kavraması sonucu ortaya konması, sonra zor ve pahalı bir süreçle bulunması; insan zihninin evreni anlama becerisi, evrenin rasyonaliteye uygunluğu ve dilinin matematik olduğu konusunda verilebilecek en güzel örneklerden birisidir. Çok geniş bir konu olan bu hususta Higgs Bozonu’nun varlığını ortaya koyma ve bulmayla ilgili süreç çarpıcı bir örnek vazifesi görebilir.<br />
<br />
Bu parçacığın bulunmasıyla ’fiziğin tüm sorunlarının çözüldüğü’ veya ’bilimin tüm sorunları çözeceği’ şeklinde dile getirilen yaklaşımların hatalı olduğuna da dikkat çektik. Öncelikle bu parçacığın bulunmasıyla standart model tamamlanmış olsa da standart model yer çekimini açıklayamamaktadır, fiziğin en önemli iki teorisi olan izafiyet teorisi ve kuantum teorisi arasındaki uyumsuzluk gibi fizik ve felsefe açısından çözülmesi çok hayati sorunlar hala çözümsüzdür. Ayrıca doğa yasalarının neden var olduğu, bilimin metodu gibi bilimle ilgili konular; ayrıca ahlakla, estetikle, anlamla ilgili konular, bilimin alanı dışındaki felsefe ve teoloji gibi alanlarla ilişkilidir. Sonuçta ’Tanrı Parçacığı’nı bulmak insan zihninin ve modern bilimin en büyük başarılarından biridir; fakat bu başarıyla, fiziğin ve bilimin epistemolojik sınırlarını olduğundan daha geniş gösterme yanlışına düşülmemelidir.<br />
<br />
KAYNAKÇA<br />
<br />
Abe, F. ve diğerleri (CDF Collaboration), ’Observation of  Top Quark Production in ppCollisions with the Collider Detector at Fermilab’, Physical Review Letters, 74 (14), 1995.<br />
<br />
Alpher, Ralph A. ve Robert Herman, Genesis Of The Big Bang, Oxford University Press, Oxford 2001.<br />
<br />
Barbour, Ian G., When Science Meets Religion, Harper Collins, New York 2000.<br />
<br />
Collins, Robin, ’The Argument From Design And Many-Worlds Hypothesis’, Philosophy Of Religion: A Reader And Guide, Ed: William Lane Craig, Rutgers University Press, New Brunswick 2002.<br />
<br />
d’Espagnat, Bernard, Veiled Reality: An Analysis Of The Present Day Quantum Mechanical Concepts, Addison Wesley, New York 1995.<br />
<br />
Einstein, Albert, Ideas and Opinions, Çev: Sonja Bargmann, Dell, New York 1973.<br />
<br />
Filkin, David, Stephen Hawking’in Evreni, Çev: Mehmet Harmancı, Aksoy Yayıncılık, İstanbul 1998.<br />
<br />
Flew, Antony, There Is A God: How The World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind, Harper Collins, New York 2007.<br />
<br />
Gell-Mann, Murray, The Quark And The Jaguar, W. H. Freeman and Company, New York 1995.<br />
<br />
Hawking, Stephen ve Leonard Mlodinow, Büyük Tasarım, Çev: Selma Öğünç, Doğan Kitap, İstanbul 2012.<br />
<br />
Higgs, Peter, ’Broken Symmetries, Massless Particles, and Gauge Fields’, Physics Letters, No: 12, 1964.<br />
<br />
Higgs, Peter, ’Broken Symmetries and the Masses of Gauge Bosons’, Physical Review Letters, No: 13, 1964.<br />
<br />
Ian G. Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins Publishers, New York 2000.<br />
<br />
Lederman, Leon ve Dick Teresi, The God Particle, First Mariner Books, New York, 2006.<br />
<br />
Leibniz, G.W., ’The Principles of Nature and of Grace, Based on Reason,’  Leibniz Selections, Ed: Philip P. Wiener, Charles Scribner’s Sons, New York 1951.<br />
<br />
Lykken, Joseph, ’Beyond the Standard Model’, arXiv:1005.1676 [hep-ph], 2010.<br />
<br />
Polkinghorne, John, Science and Theology, SPCK, Londra 2003.<br />
<br />
Sample, Ian,’Anything But The God Particle’,  The Guardian, 29 Mayıs 2009, <a href="http://www.guardian.co.uk/science/blog/2009/may/29/why-call-it-the-god-particle-higgs-boson-cern-lhc" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Renaming the God particle | Science | theguardian.com</a><br />
<br />
Swinburne, Richard, The Existence Of God, Clarendon Press, Oxford 2004.<br />
<br />
Taslaman, Caner, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul 2012.<br />
<br />
Weinberg, Steven, ’A Model of Leptons’, Physical Review Letters, 19, 1967.<br />
<br />
Wigner, Eugene, ’The Unreasonable Effectiveness of Mathematics in the Natural Sciences’, Communications in Pure and Applied Mathematics, Vol: 13, No: 1, Şubat 1960.<br />
<br />
<br />
[1]Kuantum teorisiyle tüm bu parçacıkların aynı zamanda dalga da olduklarının ifade edilmesini anlamaktaki zorluklardan kaynaklanan bilimsel ve felsefi kriz, hala aşılamamıştır ve bilim ile felsefenin gündeminde durmaktadır. Kuantum teorisiyle ilgili bilimsel ve felsefi sorunlar için şu kaynaklara bakabilirsiniz: Bernard d’Espagnat, Veiled Reality: An Analysis Of The Present Day Quantum Mechanical Concepts, Addison Wesley, New York 1995; Murray Gell-Mann, The Quark And The Jaguar, W. H. Freeman and Company, New York 1995.<br />
<br />
[2]Peter Higgs, ’Broken Symmetries, Massless Particles, and Gauge Fields’, Physics Letters, No: 12, 1964, s. 132-133; Peter Higgs, ’Broken Symmetries and the Masses of Gauge Bosons’, Physical Review Letters, No: 13, 1964, s. 508-509.<br />
<br />
[3]Steven Weinberg, ’A Model of Leptons’, Physical Review Letters, 19, 1967, s. 1264Â1266.<br />
<br />
[4]Ralph A. Alpher ve Robert Herman, Genesis Of The Big Bang, Oxford University Press, Oxford 2001, s. 17-19.<br />
<br />
[5]David Filkin, Stephen Hawking’in Evreni, Çev: Mehmet Harmancı, Aksoy Yayıncılık, İstanbul 1998, s. 101-104.<br />
<br />
[6]F. Abe ve diğerleri (CDF Collaboration), ’Observation of Top Quark Production in ppCollisions with the Collider Detector at Fermilab’, Physical Review Letters, 74 (14), 1995, s. 2626Â2631.<br />
<br />
[7]CERN’ün resmi internet sitesi: <a href="http://www.cern.ch" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">CERN | Celebrating 60 years of science for peace</a><br />
<br />
[8]Leon Lederman ve Dick Teresi, The God Particle, First Mariner Books, New York, 2006, s. 22.<br />
<br />
[9]Ian Sample, ’Anything But The God Particle’,  The Guardian, 29 Mayıs 2009, <a href="http://www.guardian.co.uk/science/blog/2009/may/29/why-call-it-the-god-particle-higgs-boson-cern-lhc" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Renaming the God particle | Science | theguardian.com</a><br />
<br />
<br />
[10]’Will The Recently Found Higgs Boson (God Particle) Bring Atheists and Agnostics To Believe In God?’, 5 Temmuz 2012, <a href="http://notashamedofthegospel.com/apologetics/god-particle/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Will the Recently Found Higgs Boson (God Particle) Bring Atheists and Agnostics to Believe in God?</a><br />
<br />
[11]Çok-evrenlerle ilgili bakınız: Robin Collins, ’The Argument From Design And Many-Worlds Hypothesis’, Philosophy Of Religion: A Reader And Guide, Ed: William Lane Craig, Rutgers University Press, New Brunswick 2002.<br />
<br />
[12]’The God Particle Makes God Unnecessary’, 6 Temmuz 2012, <a href="http://www.zimbio.com/CERN+Hadron+Collider/articles/B66z_EfQyHY/God+Particle+Makes+God+Unnecessary" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.zimbio.com/CERN+Hadron+Collid...nnecessary</a><br />
<br />
[13]Bu tip sofistike argümanlara örnek olarak bakınız: Richard Swinburne, The Existence Of God, Clarendon Press, Oxford 2004.<br />
<br />
[14]Hawking’in ’Büyük Tasarım (Grand Design)’ kitabı bu hatanın örnekleriyle doludur: Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow, Büyük Tasarım, Çev: Selma Öğünç, Doğan Kitap, İstanbul 2012.<br />
<br />
[15]Aristoteles ve İbn Sina, böylesi bir bölünmede, bu kategorilere yerleştirilemeyecek ünlü ve istisna düşünürlere örnektirler.<br />
<br />
[16]Albert Einstein, Ideas and Opinions, Çev: Sonja Bargmann, Dell, New York 1973, s. 255; Ian G. Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins Publishers, New York 2000, s. 53.<br />
<br />
[17]Eugene Wigner, ’The Unreasonable Effectiveness of Mathematics in the Natural Sciences’, Communications in Pure and Applied Mathematics, Vol: 13, No: 1, Şubat 1960.<br />
<br />
[18]Antony Flew, There Is A God: How The World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind, Harper Collins, New York 2007, s. 96-112.<br />
<br />
[19]John Polkinghorne, Science and Theology, SPCK, Londra 2003, s . 72-73.<br />
<br />
<br />
[20]Joseph Lykken, ’Beyond the Standard Model’, arXiv:1005.1676 [hep-ph], 2010, s.2<br />
<br />
[21]Ian G. Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins, New York 2000, s. 65-89.<br />
<br />
[22]Lykken, 2010, s. 1.<br />
<br />
[23]G.W. Leibniz, ’The Principles of Nature and of Grace, Based on Reason,’  Leibniz Selections, Ed: Philip P. Wiener, Charles Scribner’s Sons, New York 1951, s. 527.<br />
<br />
[24]Caner Taslaman, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul 2012, s. 231-243.<br />
<br />
[25]Hawking ve Mlodinow, 2012, s. 11.<br />
<br />
Kaynak: canertaslaman.com/2012/12/tanri-parcacigi-felsefi-bir-degerlendirme/]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tanrı Parçacığı : Felsefi Bir Değerlendirme</span><br />
<br />
Yazar: Doç. Dr. Dr. Caner Taslaman<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Son yıllarda hiçbir bilimsel konu ’Tanrı Parçacığı’ (Higgs Bozonu) ve onla ilgili CERN’de yapılan deneyler kadar geniş halk kitlelerinin ilgisini çekmedi. Bu makalede, önce, bu parçacığın ne olduğu ve CERN’de neler olup bittiği kısaca tanıtılacaktır. Sonra bu parçacığın Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat ettiği şeklindeki hatalı yaklaşımlar düzeltilmeye çalışılacaktır. Ayrıca bu parçacıkla Tanrı’nın gizliliği arasında kurulabilecek analoji ele alınacaktır. İlaveten insan zihninin matematiği kullanarak evreni anlamasından nasıl felsefi çıkarımlar yapılabileceğine de değinilecektir. Son olarak, bu parçacığın bulunmasıyla fiziğin temel sorunlarının çözülüp çözülmediği ve bilimin sınırlarının ne olduğu incelenecektir.<br />
<br />
Anahtar Kelimeler: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tanrı Parçacığı, Higgs, din felsefesi, bilim felsefesi, bilim-din ilişkisi</span><br />
<br />
GİRİŞ<br />
<br />
Çıplak gözle nüfuz edemediğimiz mikro dünya, ilk olarak 2500 yıl kadar önce, Antik Yunan Atomculuğu ile felsefenin gündemine gelmiştir. Antik Yunan’da ’atom’ bölünemeyen, en küçük birim demekti. Bu dönemin Atomcuları görünemeyen bu en küçük parçadan hareketle ontoloji oluşturuyorlar, değişimi ve değişimin arkasındaki değişmeyen özü açıklamaya çalışıyorlardı. Daha sonra İslam düşüncesi içinde yer alan Kelam Atomculuğu gibi yaklaşımlarla da mikro dünya felsefi ve teolojik yaklaşımların gündeminde olmaya devam etti. Newton, 17. yüzyılda, gazların genişlemesini, gazı oluşturan atomların boş uzaya yayılması olarak açıklarken bile mikro dünya deneysel ve gözlemsel bilimin konusu olamamıştı.<br />
<br />
İlk olarak, 19. yüzyılda, John Dalton, kimyasal bileşikler üzerinde çalışarak, doğrudan atomu gözlemleyemese de deneysel ve gözlemsel verilerden hareketle bir atom teorisi oluşturdu. 1897’de Cambridge’te, John Thompson’un, atomun hareket halindeki parçacıklardan oluştuğunu keşfetmesi mikro dünya hakkındaki anlayışlarımız açısından önemli bir dönüm noktasıdır. ’Atom’un, literal anlamına zıt bir şekilde bölünebileceği anlaşıldıktan sonra da ’atom’ ifadesi kullanılmaya devam etti. 20. yüzyılda, atom ve atom-altı parçacıkların, gelişmiş teknolojinin yardımıyla gözlemlendiği birçok deney ve gözlem yapılırken, atom, felsefe ve teolojiden çok bilimsel çalışmaların objesi oldu. Önce proton ve nötronların çekirdekte olduğu, elektronların etrafta döndüğü güneş sistemimize benzer bir atom resmi karşımıza çıktı.[1] Daha sonra proton ve nötronlar da yüksek teknoloji harikası parçacık hızlandıcılarda bölündü ve bunları oluşturan ’kuark’ denen daha temel parçacıkların varlığı öğrenildi.<br />
<br />
Albert Einstein, Niels Bohr, Paul Dirac, Max Planck, Ernest Rutherford, Wolfgang Pauli ve Abdus Selam gibi birçok önemli fizikçinin değerli teorik çalışmaları, ayrıca parçacık hızlandırıcılarda çok yüksek teknoloji ve büyük maliyetlerle yapılan deneylerin birleşimiyle ’standart model’ denilen tablo elde edildi. Bu tablo, eş parçacıklar şeklinde gözüken kuark çiftlerinden (up ve down kuarklar gibi), eş parçacıklar şeklinde gözüken lepton çiftlerinden (elektron ve elektron nötrino gibi), ayrıca kuvvet taşıyıcısı olan bozonlardan oluşmaktadır. Bu tablodaki tüm bu unsurlar, mükemmel matematiksel açıklamayla beraber deneysel doğrulamayı beraber içermek erdemine sahiptirler.<br />
<br />
Sadece bu haliyle standart model ’Bahsedilen parçacıklar, birbirlerinden oldukça farklı kütlelerini nasıl kazandı’ sorusuna cevap veremez. Bu konu üzerinde çalışan fizikçilerden biri olan Peter Higgs, 1964 yılında, temel parçacıkların, her yerde mevcut olan bir alan (’Higgs Alanı’ olarak anılmaktadır) ile sürekli etkileşimleri sonucu kütle kazandıklarını açıklayan modelini ortaya koydu.[2] Bu alanın parçacık olarak gözlemlenmiş haline Higgs Bozonu, Higgs Parçacığı veya kısaca Higgs denmektedir; bu parçacığın sonradan popüler olan ismiyse ’Tanrı Parçacığı’dır.<br />
<br />
CERN’den yapılan açıklamalara göre Higgs’in teorik çalışmasından 48 yıl sonra, 2012 yılında, bu parçacığın varlığı (dolayısıyla Higgs Alanı’nın varlığı) deneysel olarak doğrulandı. Bu deney sürecinde ve sonrasında, bahsedilen parçacık popüler ismi olan ’Tanrı Parçacığı’ ile sıkça gündeme geldi ve bu parçacığın, Tanrı’nın varlığını gereksiz kıldığı veya Tanrı’nın varlığını ispatladığı gibi asılsız iddialarda bulunuldu. Sokrates’ten beri gelen felsefe geleneğinde, yanlış iddiaların yanlışlığının sergilenmesi felsefenin vazifelerden biri olarak gösterilmiştir. Bu geleneği takip ederek, bu iddiaların hatalarını göstermek, bu makaledeki başlıca hedeflerimizdendir. Bunlara ilaveten Tanrı’nın gizliliği ile Tanrı Parçacığı arasında kurulan analojiden bazı dersler çıkarıp çıkaramayacağımıza; ayrıca insan zihninin evreni anlamasındaki bu başarısından hangi felsefi sonuçları çıkarabileceğimize de değineceğiz. En son olarak, fizik ve fizik felsefesi ile bilim felsefesinde varlığı devam eden sorunlara ve biliminin sınırlarına dikkat çekerek makalemizi bitireceğiz. Tüm bunları yapmaya girişmeden önce Tanrı Parçacığı’nın ne olduğunu, önemini ve CERN’de yapılanları kısaca anlatmaya çalışacağız.<br />
<br />
CERN’DEKİ DENEYLER VE ’TANRI PARÇACIĞI’<br />
<br />
Kütlesiz bir cisim birçoğumuz için o kadar düşünülemezdir ki, kütlenin nasıl kazanıldığı sorunu çok temel bir fiziksel gerçeklikle ilgili olmasına rağmen, herhalde birçoğumuzun aklından bile geçmemiştir. Nitekim 20. yüzyıldan önceki fiziğin birçok dev isminin de bu sorunu gündeme bile getirmemiş olmaları herhalde böylesi bir durumdan kaynaklanmaktadır. Kütle, harekete karşı dirençtir ve kütle olmasaydı; bütün her şey, kütlesiz fotonlar gibi ışık hızında savrulurdu, böylesi bir evrende ise ne yıldızlar ne dünyamız ne de biz var olabilirdik.  Ancak 20. yüzyılda, parçacıkların nasıl kütle kazandığı ve bunla ilgili diğer sorular fizikçilerin önemli bir gündem maddesine dönüştü. Higgs, çalışmalarıyla, temel parçacıkların nasıl kütle kazandıkları ve bu konuyla ilgili birçok sorun için oldukça başarılı matematiksel bir model önerdi. Bu modelin başarılı uygulamaları modele güveni arttırdı. Örneğin Nobel Ödülü’nü kazandıkları ve Higgs Mekanizması’nı kullandıkları çalışmalarında Abdus Selam ve Steven Weinberg, evrendeki dört temel kuvvetten ikisini; elektromanyetik kuvvet ve zayıf nükleeer kuvveti birleştirmek (bu bileşik kuvvet ’elektro-zayıf kuvvet’ olarak anılır) gibi önemli bir başarıya imza attılar.[3]<br />
<br />
Bilim tarihini incelediğimiz zaman, birçok önemli keşfin önce teorik olarak ortaya konduğunu daha sonra gözlemsel kanıtın elde edildiğini görmekteyiz. Kimi zaman, evrenin genişlemesinin anlaşılmasında olduğu gibi, önceden ortaya konmuş teoriden bağımsız olarak hareket eden bilim insanları gözlemi gerçekleştirirler: Edwin Hubble, evrenin genişlediğini gözlemlediğinde Georges Lemaitre ve Alexander Friedmann’ın teorik bulgularını bir çalışma çerçevesi olarak benimsememişti.[4] Kimi zaman, kozmik fon radyasyonun bulunmasında olduğu gibi, önceden ortaya konmuş teoriye bağımlı hareket eden bilim insanları araştırma yaparken, başkaları tesadüfen buluşu yaparlar, fakat ne bulduklarını anlamaları önceki teorinin yardımıyla mümkün olur: Robert Dicke ve arkadaşları, önceden George Gamow ve arkadaşlarının teorik olarak gerekliliğini ortaya koydukları kozmik fon radyasyonunu ararlarken; bu radyasyonu gözlemek ve Nobel Ödülü’nü almak, bahsedilen radyasyonu başka bir konuda çalışırken rastlantısal bir şekilde bulan Arno Penzias ve Robert Wilson’a nasip oldu (önceden bu radyasyon teorik olarak bilinmese, muhtemelen neyi bulduklarını anlayamayacaklardı).[5] Bazen deneysel gözlemsel süreç, tamamen önceden ortaya konan teorinin rehberliği doğrultusunda yürütülür ve teori deneysel olarak doğrulanır. Standart modeldeki birçok parçacığın keşfi, örneğin 1995’te ’top kuark’ın keşfi, böylesi bir sürece örnektir.[6] Higgs Bozonu’nun keşfi de böylesi bir sürece örnektir. Zaten, bu Higgs Bozonu’na özel tasarlanan ve çok yüksek teknolojiyle pahalı deneysel şartları gerektiren süreç incelendiğinde, teoriden bağımsız ve rastlantısal bir süreçle bu parçacığın bulunmasının mümkün olmadığı görülecektir.<br />
<br />
Higgs Alanı, evrenin her yerinde mevcut olan bir alanı ifade etmektedir; balıkların kendilerini yaşatan suyun farkında olmadan suda yüzdükleri gibi, biz de kütlemizin sebebi bu alanın farkında olmadan yaşamaktayız. Anlaşılmayı kolaylaştırmak kastıyla sıkça verilen örneklere benzer bir örnekle Higgs Alanı’nın ne olduğunu anlatmaya çalışalım: Belli bir alandaki kalabalığı Higgs Alanı gibi düşünebiliriz. Bu alandan çok ünlü bir şarkıcının, daha az ünlü bir şarkıcının ve hiç kimsenin tanımadığı bir kişinin geçmeye çalıştığını hayal edelim: Bu alandan geçerken çok ünlü şarkıcı, etrafına toplanan yoğun kalabalık sebebiyle en zor hareket eden kişi olacaktır (kütlenin harekete karşı direnç olduğunu hatırlayalım), daha az ünlü şarkıcı ilkinden daha az zorlansa da onun da hareketini etrafına toplananlar engelleyecektir, hiç kimseyle temas etmeyen son kişi ise ortamdan hiç hız kesmeden geçebilecektir. Benzer şekilde, fotonlar Higgs Alanı ile hiç etkileşime girmedikleri için mümkün olan en yüksek hız olan ışık hızında hareket ederler, top kuark ise bu etkileşimin sonucunda eşi bottom kuarkın 40 katına yakın kütleye sahip olmaktadır. Bazen ise bahsettiğimiz kalabalık, kendi içinde toplanıp sohbet etmek suretiyle bir yerde kümelenebilir; bu ise analojimizde Higgs Alanı’nın Higgs Parçacığı olarak gözlenmesine karşılık gelmektedir.<br />
<br />
Higgs Parçacığı’nın gözlemlenmesini 48 yıl erteleten sebep, bu parçacığın bulunması için çok yüksek enerji değerlerine çıkılmasının gerekliliği oldu. Higgs Parçacığı’nın kütlesi, bir protonun kütlesinin yüz katından daha büyük olduğu için çok yüksek enerji değerlerine çıkılması gerekiyordu; bu değerlere çıkıldığında ise bu parçacık saniyenin çok küçük dilimlerinde görünüp hemen kayboluyordu. Bu ise çok yüksek teknoloji, çok geniş ve sofistike bir ekip çalışmasının yanında milyarlarca dolarla ifade edilen çok yüksek bir bütçeyi ve çok büyük bir parçacık hızlandırıcı makineyi de gerektiriyordu. İsviçre-Fransa sınırında, CERN’de (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) inşa edilen, yüzlerce metre yer altında ve 17 mil uzunluktaki, insanlık tarihinin en büyük ve en pahalı makinesi olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı gibi bir makine olmadan Higgs Parçacığı’nın gözlemlenmesi mümkün olamazdı.[7] Burada, binlerce mıknatıslı bir sistemin yardımıyla, çok yüksek hızlarda, saniyede yüz milyonlarca proton çarpıştırıldı ve çok özel tekniklerle bu çarpışmaların sonucu gözlendi (Higgs çok hızlı bir şekilde gözüküp kaybolduğu için ancak çok özel teknikler ve bıraktığı izlerle gözlemlenebildi). CMS ve Atlas adında iki grup birbirlerinden bağımsız olarak çalışmalarını yürüttü ve ikisi de 2012’de Higgs’i bulduklarını açıkladılar. Higgs aranırken, bu alanla-parçacıkla ilgili zaten yapılan felsefi ve teolojik tartışmalar, bu açıklamayla zirveye ulaştı.<br />
<br />
’TANRI PARÇACIĞI’ TANRININ VARLIĞI VEYA YOKLUĞU HAKKINDA BİR DELİL OLABİLİR Mİ?<br />
<br />
Nobel Ödüllü fizikçilerden Leon Lederman, 1993’te ilk kez yayımlanan ’God Particle (Tanrı Parçacığı)’ kitabında, Higgs Bozonu’na ’Tanrı Parçacığı’ takma adını verdiğini söyledi. Bu parçacığın, fizik açısından çok önemli olmasına rağmen bir türlü deneysel olarak doğrulanmamasına dikkat çekerek ve çıkardığı dertler ile açtığı masraflar nedeniyle ’Tanrı’nın Cezası Parçacık’ ismini almayı da hak etmesine rağmen yayıncının bu ismi kabul etmeyeceğini söyleyerek, bu adı takma sebebini açıkladı.[8] Daha sonra bu isim medyada ’Higgs Bozonu’nun önüne de geçerek çok popüler oldu. Higgs, parçacığın bu ismi almasından memnun olmadı ve dindarların rencide olabileceklerini söyleyerek bu ismi eleştirdi.[9] Diğer yandan birçok kişi, kendi ismini kısmen geri plana ittiği için bu isme karşı çıktığını düşündü. Kimilerine göre bu isimlendirme, bilimsel bu konunun müthiş ilgi çekmesini tetiklediği için hayırlı oldu; kimilerine göre birçok yanlış anlayışı tetiklediği için zararlı oldu. Fizikçiler bu ifadeyi kullandıklarında (aslında daha çok ’Higgs’ ifadesini kullanırlar) ancak ****for olarak kullanıyor olsalar da literal anlamda kullandıklarına dair yanlış zan oldukça yaygınlaştı. Sonuçta bu ismin verilmesi; bu parçacığın-alanın fizik açısından çok temel özelliklere sahip olması, şakacılık, marketing gibi birçok unsurla ilişkili olsa da -yayılan yanlış kanı sonucu zannedildiği gibi- Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat gibi bir iddiayla ilişkisi yoktur.<br />
<br />
Bu isimlendirme dışında bu parçacığın bulunmasının Tanrı’nın varlığını ispatladığını veya Tanrı’yı gereksiz kıldığını söyleyen yorumlar da yanlış anlamaları çoğalttı. Bu parçacığın bulunuşunu Tanrı’nın ve Hıristiyanlığın lehinde bir durum olarak değerlendiren şu yorum bunlara bir örnektir:<br />
<br />
Eğer ki bir Hıristiyan isen, Higgs Bozonu ile ilgili haberleri mutlulukla karşılıyorsundur, çünkü bu haberler, zaten şahsen deneyimlediğin gerçekliği tasdik ediyorlar: Bir Tanrı’nın var olduğunu ve Tanrı ile İsa Mesih’e inanmak suretiyle bir ilişki kurabileceğini.[10]<br />
<br />
Bu parçacıkla-alanla kütle kazanmanın mekanizmasının evrendeki tasarımı gösterdiği gibi bir yaklaşımla, bu parçacığın bulunmasını tasarım delili açsından kullanmak isteyen teist düşünürler olabilir. Fakat evrendeki hassas ayarlar ile ilgili veriler zaten çok olduğu ve bu tartışma daha ziyade çok-evrenler teorileriyle evrenin tasarlandığı fikrine karşı çıkılıp çıkılmayacağı gibi hususlar üzerinden yapıldığı için bu parçacık bu yönüyle gündeme pek gelmemiştir.[11] Bu parçacığın ’Tanrı’nın varlığını ispatladığı’ söylendiği durumlarda ise yukarıdaki alıntıda olduğu gibi temelsiz, daha ziyade retoriksel yaklaşımlar sergilenmiştir.<br />
<br />
Diğer yandan ’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasıyla standart modelin tamamlandığını ve Tanrı’nın varlığına ihtiyaç kalmadığını söyleyenler de oldu. Örneğin internette şöyle bir cümle yaygınlaştı: ’4 Temmuz 2012 tarihi itibariyle, Tanrı tamamen gereksiz olmuştur.’[12] Öncelikle standart modelin evrenimizle ilgili tüm bilgiyi sunmadığını, örneğin yer çekimi kuvvetini bu modelin açıklayamadığını belirtmeliyiz (ilerleyen sayfalarda modern fiziğin eksikliklerini ve genelde bilimin sınırlarını ele alacağız). Fakat bu tip iddialarda asıl dikkat edilmesi gerekli temel yanlış, din felsefesi açısından önemli bir konu olduğunu düşündüğümüz ve yanlış spekülasyonların en önemli kaynaklarından olan ’boşlukların tanrısı’ (God of the gaps) yaklaşımlarıyla ilgilidir. ’Boşlukların Tanrısı’ yaklaşımlarını ileri sürenler, teistlerin Tanrı’nın varlığı konusundaki yegane dayanaklarının evren ve canlılar konusunda bilinmeyen hususlar olduğunu, bu bilinmeyen boşlukları Tanrı ile doldurduklarını, dolayısıyla boşluk kalmazsa Tanrı’ya gerek kalmayacağını düşünmektedirler. Gerçekten de bazı teistler, ’Bak kalbin nasıl attığını bilmiyoruz, demek ki Tanrı kalbi yapmış’ veya ’Yıldızların ışığının nasıl üretildiğini bilmiyoruz, demek ki Tanrı yıldızları yapmış’ gibi yaklaşımlar göstermişlerdir. Fakat Tanrı’nın varlığıyla ilgili argümanlar ileri süren günümüz teist felsefecilerinin ve teologların hemen hiçbiri ’boşlukların Tanrısı’ yaklaşımlarını benimsememektedirler. Günümüzde ileri sürülen kozmolojik delillerin veya tasarım delillerinin hepsi modern bilimin sunduğu verilere dayandırılmaktadır; evren konusundaki cehaletimize değil.[13]<br />
<br />
Bu yüzden ’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasıyla bir boşluğun daha tamamlandığını, böylece Tanrı’nın varlığının gereksiz olduğunu veya Tanrı’ya ihtiyacın azaldığını söyleyenler; çok sık tekrarlanan mantık hatalarından biri olan ve mantık literatüründe ’korkuluk hatası’ (straw man fallacy) olarak anılan hatayı işlemektedirler. ’Korkuluk hatası’nı işleyenler, karşıt görüşün gerçek fikrini göz ardı etmekte, onun yerine karşıt görüşün kötü veya abartılı bir örneğine karşı -gerçek pozisyonmuş gibi- eleştirilerini yöneltmektedirler. ’Boşlukların Tanrısı’ yaklaşımlarını teizmin gerçek pozisyonu gibi gösterip ’korkuluk hatasını’ işleyenlerin içinde Stephen Hawking gibi ünlü bilim insanları da vardır.[14] Burada dikkat edilmesi gerekli önemli bir husus, fizikçilerin, her ifadelerinin fizikle ilgili olmadığıdır; fizikçiler kimi zaman evren veya madde üzerine konuşurken felsefe veya teoloji gibi alanlara geçmekte, fakat kişileri söylediklerinden ziyade akademik kimlikleriyle değerlendirenler, birçok zaman, bu geçişi anlayamamakta ve bu söylenenleri bilimin deneysel ve gözlemsel verileriyle karıştırabilmektedirler.<br />
<br />
’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasıyla, Tanrı’nın varlığı veya yokluğu lehinde bir durum oluşmadığını şuradan da anlayabiliriz: 1964’de bu parçacığın-alanın varlığı teorik olarak ileri sürülmüştür ve bu parçacık kadar popüler olmasalar da alternatif bazı kütle verici fiziksel mekanizmaların varlığı da ifade edilmiştir. Fakat bu tarihten önceki veya sonraki, teist ve ateist fizikçilerin, filozofların ve teologların tutumlarını incelediğimizde; bu parçacığın var mı yok mu olduğu hususunda, teistler bir tarafta, ateistler bir tarafta şeklinde bir bölünmeye rastlamıyoruz. Eğer ki bu parçacığın varlığı Tanrı’nın varlığı veya yokluğu lehinde bir delil niteliğinde olsaydı, böylesi bir bölünmeyi bekleyebilirdik. Nitekim evrenin başlangıcı olup olmadığı konusunda bilimsel veriler açığa çıkmadan önce; teistlerin evrenin başlangıcı olması gerektiğini, ateistlerin ise evrenin ezeli olduğunu söylediği böylesi bir bölünme gözlemlenmişti, böylece bu hususta -bazı istisnalara rağmen- belirgin bir bölünmeye rastlanmıştı.[15] Fakat ’Tanrı Parçacığı’ üzerinden böyle bir bölünmenin yaşanmaması, bu parçacığın Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat eden bir delil olmadığının delillerinden biridir.<br />
<br />
’TANRI PARÇACIĞI’ VE TANRI’NIN GİZLİLİĞİ SORUNU ARASINDAKİ ANALOJİ<br />
<br />
Din felsefesi açısından ’Tanrı’nın gizliliği’ (hiddenness of God) önemli bir başlıktır. Ateist felsefeciler, Tanrı varsa bunun neden apaçık olmadığını ve Tanrı’nın neden gizlendiğini gündeme getirerek teizme itirazlarda bulunmuşlar; teistler, Tanrı’nın varlığı için yeterli delil olduğu (kozmolojik delil, tasarım delili gibi) için tam olarak gizli olmadığı ve Tanrı’nın daha açık varlığını göstermesiyle insanların özgür iradeleriyle imtihanda olmalarıyla ilgili olgunun zedeleneceği gibi cevaplar vermişlerdir. Burada bu tartışmanın detaylarına girmeyeceğiz fakat bu meseleyle ’Tanrı Parçacığı’ arasında kurulabilecek bir analojiye dikkat çekeceğiz.<br />
<br />
Teizme göre Tanrı, her an her yere hakimdir, varlığımız her an O’nun sayesinde devam etmektedir, diğer yandan insanların duyu organlarıyla algılayamayacakları şekilde duyu organlarımızdan gizlidir. ’Tanrı Parçacığı’ da evrenin her an her yerinde mevcuttur, şu anda varlığımızı mümkün kılan kütlemizin varlığı bu alan-parçacık sayesinde devam etmektedir, diğer yandan bu kadar temel bu parçacığın varlığı duyu organlarımızdan gizlidir. Bu analojiyi kullanan bir teist, ’Bakın bu kadar temel ve her an varlığımızı borçlu olduğumuz fiziksel bir varlığı duyu organlarımızla algılayamamamıza rağmen varlığını modern bilim ispat etmiştir, demek ki Tanrı’nın her şeyden daha temel ve her an varlığımızı O’na borçlu olmamıza rağmen duyu organlarıyla O’nu algılayamamamızda mantıki bir çelişki yoktur’ diyerek, Tanrı’nın varlığının gizliliği sorununa cevap verebilir.<br />
<br />
Analojilerin sınırları hakkında felsefe literatüründe çok şey söylenmiştir; diğer yandan analojilerin birçok zaman ufuk açıcı boyutu olduğu da yadsınamaz, zaten analojilerin birçok alanda yaygın kullanılmasının sebebi de budur. Bu analoji de fonksiyonları abartılmamak şartıyla kullanılabilir. Fakat bu analoji, sadece savunmacı bir yaklaşımda kullanılabilir; açıklayıcı olamaz. Yani teizme ’Tanrı’nın gizliliği’ başlığıyla gelecek itirazlarda bir savunma aracı olarak veya savunmalara katkıda ifade edilip; bir şeyin apaçık algıdan gizli olmasının yokluğunu göstermediğini, Tanrı’nın gizliliğinden hareketle ateistik bir ontolojinin temellendirilemeyeceğini ifade ederken kullanılabilir. Fakat Tanrı’nın gizliliğinin sebebini açıklayan bir analoji olarak veya açıklayıcı yaklaşımlara katkı sağlayan bir analoji olarak değerlendirilemez.<br />
<br />
EVRENİN RASYONEL YAPISI VE İNSAN ZİHNİNİN EVRENİ ANLAMASI<br />
<br />
’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasıyla insanoğlunun en büyük başarılarından birine imza atılmış oldu. Bu başarının ardında geçtiğimiz yüzyılda iki dünya savaşını yapan ülkelerin bir araya gelmesi, soğuk savaştaki ideoloji merkezli iki kutuplu dünya sisteminde iki ayrı kutupta yer alan devletlerin beraber çalışmaları, milyarlarca doların farklı devletlerden gelen bütçeyle oluşturulması gibi uluslarararası ilişkiler hatta siyaset felsefesi açısından değerlendirilmesi ilginç olabilecek hususlar var. Burada, bunlara girmeden, çok daha temel olan ve bu keşfi mümkün kılan din felsefesi açısından önemli bulduğumuz bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Standart modeldeki parçacıkların nasıl kütle kazandığı gibi fiziğin dev sorunlarına karşı Higgs, matematik temelli bir açıklama getirdi, bu açıklama sorunları çok başarılı şekilde çözerken, hepimizin içinde olduğu, algılamamamıza rağmen etkileşimde olduğumuz ve bize kütle veren bir alandan- parçacıktan bahsediyordu; CERN’de böylesi inanılmaz bir iddia doğrulandı. Bu parçacıkla beraber bir kez daha doğrulanan önemli hususlardan biri; bu başarıyı da mümkün kılan bir olgu olan, evrenin dilinin matematik olduğudur. Yani matematiği evrene yükleyenin zihnimiz olmadığı ama evrenin özüne içkin matematiksel yapısını evrenden zihnimizin okuyabildiğidir. Bu, Phythagoras, Platon ve Descartes gibi felsefecilerle Galile, Kepler, Newton ve Einstein gibi fizikçilerin öngördüğü, felsefi-bilimsel yaklaşımlarını (bilim felsefesinde ’realizm’ olarak da ifade edilen) bu apriori kabul üzerinde oluşturdukları bir temeldir.<br />
<br />
Einstein, en anlaşılmaz hususun evrenin anlaşılması olduğunu, birçok kişinin dikkatinden kaçan bir husus olan insan zihninin evreni anlamasının önemini, bu olgunun dinsel duygularla ilişkisini, kendinin Tanrı’ya inancına Tanrı’nın üstün zihnini açığa çıkaran evrendeki rasyonel yapının yol açtığını birçok kez ifade etmiştir.[16] Eugene Wigner’in dediği gibi ’Mucizevi bir şekilde matematiğin dilinin fizik yasalarını formüle etmeye uygun olması, bizim anlayamadığımız ve hak edecek bir şey yapmadığımız mükemmel bir hediyedir.’[17] Burada birbirleriyle ilişkili üç tane ayrı fenomene dikkat etmek gerekmektedir: Birincisi, evrenin matematiksel yasalara uygun rasyonel yapıda olmasıdır. İkincisi, insanın bilinç ve mantıksal kurallarla işlemek gibi özellikleri sayesinde rasyonel bir zihne sahip olmasıdır. Üçüncüsü, insan zihniyle evrenin uyumlu olması sayesinde evrenin anlaşılabilmesidir. Din felsefesi açısından bu hususlarla ilgili önemli iddia, teizmin savunduğu bilinçli bir Tanrı’nın varlığının, bahsedilen fenomenleri açıklamada ateist-natüralist ontolojiden daha başarılı olduğudur. Buna göre varlık ve zihin (ontik ve logik) arasındaki uyumun kökeninde; evrenin ve zihnin aynı Yaratıcı tarafından yaratılması ve bilinçli bir şekilde bu uyumun oluşturulması vardır. 20. yüzyılın en sofistike ateisti olarak gösterilmiş olan Antony Flew, doğanın matematiğe uygun rasyonel yapısı olmasını, ateizmi terk edip Tanrı’nın varlığına inanmaya başlamasının sebepleri arasında saymıştır.[18] John Polkinghorne, evrim teorisinin doğal seleksiyon mekanizmasının günlük hayattaki sorunlarla başa çıkacak bir zihin yapısı oluşturmasının beklenebileceğini, fakat mikro dünyadaki kuantum teorisinin ve genel izafiyetin kozmolojik sonuçlarını anlayabilecek bir zihin yapısında olmamızın yaşam mücadelesindeki uyum süreciyle açıklanamayacağını söylemektedir. Polkinghorne, bahsedilen fenomenleri açıklamada teizmin ateist-natüralist anlayıştan daha başarılı olduğunu ifade etmektedir: Teizmin, ’anlaşılabilirlik’ ile ilgili soruna verdiği cevapta olduğu gibi; eğer ki evren ve insanlar rasyonel bir Tanrı’nın yaratmasının neticesi olduğu kabul edilir ise, evrendeki düzen ve insan zihninin bu düzeni kavraması başarılı bir şekilde cevaplanabilmektedir. [19]<br />
<br />
Evrenin rasyonel-matematiksel yapısı ve insan zihninin buna nüfuz edebilmesi konusunda Higgs Bozonu çok enteresan bir örnektir. Fakat bu çok geniş konuda bu parçacığa güzel bir örnek olabilmesinden fazla bir mana atfetmemek gerekir. Bu konu, Higgs Bozonu’nun açıkladığı değil, fakat hatırlattığı önemli bir felsefi konu olarak değerlendirilebilir.<br />
<br />
’TANRI PARÇACIĞI’, FİZİĞİN KALAN SORUNLARI VE BİLİMİN SINIRLARI<br />
<br />
CERN’de aranan ’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasını takip eden süreçte fiziğin en ciddi sorunlarının çözüldüğü, fiziğin evrenle ilgili en temel soruların hepsini cevaplayabileceği şeklinde yanlış bir kanıyı yaygınlaştıranlar oldu. Buna ilaveten Tanrı’ya ihtiyacımız kalmadığı, çünkü evrenle ilgili bilgimizde bir eksiklik kalmadığı şeklinde görüşler ifade edildi. Daha önceki sayfalarda, evrenle ilgili artan bilgimizle Tanrı’ya ihtiyaç kalmayacağı görüşünün bir ’korkuluk hatası’ olduğunu söyleyerek, bu tip iddiaları cevapladığımızdan bir daha bu konuya girmeyeceğiz. Fakat bahsedilen yaklaşımda iki ayrı hata vardır ki burada onlara dikkat çekmek istiyoruz. Bunlardan birincisi ’Tanrı Parçacığı’nın bulunmasıyla fiziğin temel sorunlarının halledildiği şeklindedir. İkincisi daha derin bir hata olan ve geçtiğimiz yüzyılda ciddi boyutta etkisi olan ’bilimcilik’ten kaynaklanmaktadır; bu görüş hayatla ilgili temel soruların hepsini ancak bilimin cevaplayabileceği şeklindedir.<br />
<br />
’Tanrı Parçacığı’nın CERN’de gözlemlenmesiyle standart modelin tamamen doğrulandığı söylenebilir, bu gerçekten de insanlık tarihinin çok önemli bir başarısıdır (bu parçacığı daha iyi anlama çabası ise devam etmektedir). Fakat her şeyden önce standart model yer çekiminin açıklamasını içermemekte ve modern fiziğin makrodaki en önemli teorisi olan izafiyet teorisi ile mikrodaki en önemli teorisi olan kuantum teorisini birleştirememektedir.[20] Bu sorun fiziğin olduğu kadar fizik felsefesinin ve bilim felsefesinin de en önemli sorunları arasındadır.[21] Modern bilimin kozmoloji modeline göre, evrendeki dört temel kuvvet, evrenin başlangıcında birbirlerinden ayırt edilemeyecek şekilde bitişikti, önce yer çekimi kuvveti; güçlü nükleer kuvvet, zayıf nükleer kuvvet ve elektro manyetik kuvvetten ayrılmıştır. Daha sonra kalan bu üç kuvvet birbirlerinden ayrılmıştır. Bütün bu ayrılmalar ise ’Tanrı Parçacığı’nın kütleleri vermesinden önceki çok temel süreçlerdir. Sonuçta bu parçacıkla ilgili bulgular, bu parçacıktan önceki temel süreçler hakkındaki önemli soruları cevaplayamamaktadır. Ayrıca kara madde ve kara enerjinin gerçekte ne olduğu gibi birçok önemli sorun da bu parçacığın bulunmasıyla halledilmiş olmamaktadır.[22] Sonuçta bu parçacık bulunduktan sonra da fiziğin ve bunla ilgili olarak bilim felsefesi ve fizik felsefesinin birçok önemli sorunu hala cevaplanmayı beklemektedir.<br />
<br />
Fakat bir an için bahsedilen fizikteki soruların da cevaplandığını; izafiyet teorisiyle kuantum teorisini birleştirmenin mümkün olduğunu, standart modelin yer çekimini kapsayacak şekilde geliştirildiğini, kara madde ve kara enerjiyle ilgili tam açıklamalara sahip olduğumuzu vb. düşünelim. Buradaki önemli soru şudur: Fiziğin bu en temel sorunları çözümlendiğinde evrenle ve hayatla ilgili temel sorunlarımız cevaplanmış olacak mıdır? Naif bilimcinin olumlu cevap vereceği bu sorudaki bizim cevabımız olumsuzdur. Dikkat edilmesi gerekli önemli bir husus, bilimin doğa yasalarının neler olduğu, bu doğal yasalarının neye sebep olduğu hakkında bize bilgi verdiği fakat ’Niçin bu doğa yasalarının var olduğu’ konusunun bile bilimin sınırları dışında bir konu olduğudur. Bahsedilen tüm bu başarılar gerçekleştirilmiş olsa bile Leibniz’in ünlü sorusu olan ’Neden hiçbir şey yerine bir şeyler var’,[23] ayrıca buna ilave edebileceğimiz ’Neden kaos yerine doğa yasaları var’ veya ’Neden doğa yasaları, evrende gözlenen tasarımları ve tüm çeşitliliği ile canlıların oluşumunu olanaklı kılacak şekildedir’ tipindeki sorular cevaplanmış olmaz.[24]Bu tip soruları cevaplamaya kalktığımızda felsefe ve teoloji alanlarına geçmiş oluruz. Felsefe ve teoloji bu soruları cevaplarken, bilimin sunduğu verilerden faydalanabilir (doğal felsefe ve doğal teolojide olduğu gibi), fakat bu durumda bile bu soruların cevabı felsefe ve teoloji gibi alanlara geçilerek verilmektedir. Ayrıca genelde bilimin ve fiziğin metodunun ne olması gerektiği tipindeki sorunlar bile felsefenin alanındadır. ’Bilimin metodu deney ve gözlemdir’ şeklindeki bir cümle bile deneyin ve gözlemin konusu olamamaktadır. Çok ünlü bazı fizikçiler bile fiziğin sınırları ve bu temel sorulara felsefenin alanına geçmeden cevap verilemeyeceğinden habersiz gibidirler. Örneğin Stephen Hawking’in şu sözleri, eleştirdiğimiz zihniyetin bir örneğini ortaya koymaktadır:<br />
<br />
(Bahsettiklerimize benzer sorular için) Geleneksel olarak bunlar felsefeye ait sorulardır ama felsefe ölüdür. Felsefe, bilimdeki özellikle fizikteki çağdaş gelişmelere ayak uyduramamıştır. Bilgi arayışımızdaki keşiflerin meşalesi artık bilim insanlarının elindedir.[25]<br />
<br />
Hawking, bunları söyleyerek, çağdaş bilim felsefecilerinin ve fizik felsefecilerinin fizikteki gelişmeleri ne kadar yakından takip ettikleri ve fizikteki gelişmelere paralel ne kadar çok yayın yaptıklarından habersiz gibidir. Daha da ilginci, alıntı yaptığımız kitabının birçok yerinde ’modele dayalı gerçekçilik’ gibi bilim felsefesinin önemli konularına girmektedir ama felsefi iddialarla dolu kitabının başlangıcında ’felsefe ölüdür’ diye giriş yapmıştır. Burada, bir kez daha, fizikçilerin, fizikteki konularla ilgili olanlar dahil, her açıklamalarının bilimsel olmadığını; birçok zaman felsefe ve teoloji alanlarına geçiş yaptıklarını ama bu açıklamalarını bilimsel bir açıklama gibi sunduklarıyla ilgili hususa dikkat çekmek istiyoruz.<br />
<br />
Fiziğin üzerine konuşunca bile fiziğin-bilimin sınırları aşılmasının yanında anlamla, ahlakla, aksiyolojiyle ilgili tüm sorunlar da Âki bunların birçoğu evren ve yaşam açısından çok önemli sorunlarla ilişkilidir- özelde fiziğin ve genelde bilimin sınırlarının ötesinde felsefe ve teoloji gibi alanlarla ilgilidir: ’Bu evrenin anlamı nedir’, ’Hayatın anlamı nedir’, ’İyi ve kötünün rasyonel temeli nedir’ veya ’Güzel kavramı izafi midir’ gibi soruların cevabı bilimin sınırlarını aşmaktadır. Bu yüzden ne ’Tanrı Parçacığı’nın bulunması ne de başka fiziksel bir başarı; bu sorulara ne cevap sağlayabilir ne de bu sorunları gündemden kaldırabilir. Bu sorunlar, bilimin çözmeye çalıştığı sorunların sınırlarının ötesindedir. Bilim felsefesinin yaklaşımlarıyla bilimin sınırları belirlenmek suretiyle, bilimciliğin düştüğü dikkat çekilen hatalardan sakınılmasının önemli bir husus olduğu kanaatindeyiz.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
CERN’deki dünyanın en büyük makinesiyle ve tarihin bir deneye ayrılan en büyük bütçesiyle ’Tanrı Parçacığı’ olarak da anılan Higgs Alanı-Parçacığı’nın bulunmasıyla, bilim tarihindeki en önemli keşiflerden biri gerçekleştirilmiş oldu. Bu alan-parçacığın aranması sürecinde bu alan-parçacıkla ilgili birçok felsefi ve teolojik iddia seslendirildi. Sokrates’ten beri gelen gelenekte yanlış görüşlerin düzeltilmesi de felsefenin vazifelerinden biri olduğu için, ayrıca bu kadar önemli bir gelişmenin felsefeyle ilgili hangi hususları gündeme getirebileceğini belirlemek önemli bir felsefi uğraş olduğu için; bu makalede fiziğin bu çok önemli gelişmesi felsefi bir değerlendirmeye tabi tutuldu. Öncelikle bu parçacığın Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu ispat ettiğini söyleyen yaklaşımların hatalı olduğu gösterilmeye çalışıldı. Bu parçacığın varlığının tahmin edildiği 1964 yılından sonra teist ve ateist felsefecilerin bu parçacığın varlığı veya yokluğu üzerinden bölünmemiş olması gibi hususlarla bu yaklaşımımızı destekledik. Ayrıca bu parçacığın bulunmasıyla veya fizikteki herhangi bir gelişmeyle Tanrı’nın varlığının gereksiz olduğunu söyleyenlerin, en sık işlenen mantık hatalarından biri olan ’korkuluk hatası’nı işlediklerini; çağdaş din felsefecileri ve teologlarının hemen hiçbirinin, evren hakkındaki bilgisizliğimizden Tanrı’ya yükselme gayretini ifade eden ’boşlukların Tanrısı’ argümanlarını kullanmadıklarını belirttik.<br />
<br />
Ayrıca din felsefesi açısından önemli bazı konularda, bu parçacığın bulunmasının önemli bir analoji kaynağı ve örnek olabileceğine değinildi. Bu parçacığın tüm evrene yaygın olması ve tüm kütleli varlıklara kütlesini vermesine rağmen gizliliği, din felsefesi açısından önemli bir başlık olan Tanrı’nın gizliliği konusunda bir analoji kaynağı olabilir. Fakat böyle bir analojinin, ateizmden gelen itirazlara karşı savunmacı bir yaklaşımda kullanılabileceğine, diğer yandan Tanrı’nın gizliliğinin sebeplerini açıklayan bir analoji olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat edilmelidir.<br />
<br />
Bilim felsefesi, zihin felsefesi ve din felsefesi gibi alanlar açısından önemli bir husus insan zihninin evreni anlama becerisidir. Hem evrenin matematik yasalarla açıklanabilir olması, hem insan zihninin rasyonel yapısı, hem de evren-zihin arası mevcut uyumun birleşmesi bunu mümkün kılmaktadır. Kendilerine bu hususta katıldığımız, önemli bazı fizikçiler felsefeciler, bu uyumun, evren ve zihni aşkın bir Tanrı tarafından oluşturulmuş olmasının en iyi açıklama olduğunu ifade etmişlerdir. Standart modeldeki sorunların, çok başarılı matematiksel bir yapıyla açıklanması olanağını sunan bu parçacığın, önce insan zihninin evrenin rasyonel yapısını matematik aracılığıyla kavraması sonucu ortaya konması, sonra zor ve pahalı bir süreçle bulunması; insan zihninin evreni anlama becerisi, evrenin rasyonaliteye uygunluğu ve dilinin matematik olduğu konusunda verilebilecek en güzel örneklerden birisidir. Çok geniş bir konu olan bu hususta Higgs Bozonu’nun varlığını ortaya koyma ve bulmayla ilgili süreç çarpıcı bir örnek vazifesi görebilir.<br />
<br />
Bu parçacığın bulunmasıyla ’fiziğin tüm sorunlarının çözüldüğü’ veya ’bilimin tüm sorunları çözeceği’ şeklinde dile getirilen yaklaşımların hatalı olduğuna da dikkat çektik. Öncelikle bu parçacığın bulunmasıyla standart model tamamlanmış olsa da standart model yer çekimini açıklayamamaktadır, fiziğin en önemli iki teorisi olan izafiyet teorisi ve kuantum teorisi arasındaki uyumsuzluk gibi fizik ve felsefe açısından çözülmesi çok hayati sorunlar hala çözümsüzdür. Ayrıca doğa yasalarının neden var olduğu, bilimin metodu gibi bilimle ilgili konular; ayrıca ahlakla, estetikle, anlamla ilgili konular, bilimin alanı dışındaki felsefe ve teoloji gibi alanlarla ilişkilidir. Sonuçta ’Tanrı Parçacığı’nı bulmak insan zihninin ve modern bilimin en büyük başarılarından biridir; fakat bu başarıyla, fiziğin ve bilimin epistemolojik sınırlarını olduğundan daha geniş gösterme yanlışına düşülmemelidir.<br />
<br />
KAYNAKÇA<br />
<br />
Abe, F. ve diğerleri (CDF Collaboration), ’Observation of  Top Quark Production in ppCollisions with the Collider Detector at Fermilab’, Physical Review Letters, 74 (14), 1995.<br />
<br />
Alpher, Ralph A. ve Robert Herman, Genesis Of The Big Bang, Oxford University Press, Oxford 2001.<br />
<br />
Barbour, Ian G., When Science Meets Religion, Harper Collins, New York 2000.<br />
<br />
Collins, Robin, ’The Argument From Design And Many-Worlds Hypothesis’, Philosophy Of Religion: A Reader And Guide, Ed: William Lane Craig, Rutgers University Press, New Brunswick 2002.<br />
<br />
d’Espagnat, Bernard, Veiled Reality: An Analysis Of The Present Day Quantum Mechanical Concepts, Addison Wesley, New York 1995.<br />
<br />
Einstein, Albert, Ideas and Opinions, Çev: Sonja Bargmann, Dell, New York 1973.<br />
<br />
Filkin, David, Stephen Hawking’in Evreni, Çev: Mehmet Harmancı, Aksoy Yayıncılık, İstanbul 1998.<br />
<br />
Flew, Antony, There Is A God: How The World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind, Harper Collins, New York 2007.<br />
<br />
Gell-Mann, Murray, The Quark And The Jaguar, W. H. Freeman and Company, New York 1995.<br />
<br />
Hawking, Stephen ve Leonard Mlodinow, Büyük Tasarım, Çev: Selma Öğünç, Doğan Kitap, İstanbul 2012.<br />
<br />
Higgs, Peter, ’Broken Symmetries, Massless Particles, and Gauge Fields’, Physics Letters, No: 12, 1964.<br />
<br />
Higgs, Peter, ’Broken Symmetries and the Masses of Gauge Bosons’, Physical Review Letters, No: 13, 1964.<br />
<br />
Ian G. Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins Publishers, New York 2000.<br />
<br />
Lederman, Leon ve Dick Teresi, The God Particle, First Mariner Books, New York, 2006.<br />
<br />
Leibniz, G.W., ’The Principles of Nature and of Grace, Based on Reason,’  Leibniz Selections, Ed: Philip P. Wiener, Charles Scribner’s Sons, New York 1951.<br />
<br />
Lykken, Joseph, ’Beyond the Standard Model’, arXiv:1005.1676 [hep-ph], 2010.<br />
<br />
Polkinghorne, John, Science and Theology, SPCK, Londra 2003.<br />
<br />
Sample, Ian,’Anything But The God Particle’,  The Guardian, 29 Mayıs 2009, <a href="http://www.guardian.co.uk/science/blog/2009/may/29/why-call-it-the-god-particle-higgs-boson-cern-lhc" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Renaming the God particle | Science | theguardian.com</a><br />
<br />
Swinburne, Richard, The Existence Of God, Clarendon Press, Oxford 2004.<br />
<br />
Taslaman, Caner, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul 2012.<br />
<br />
Weinberg, Steven, ’A Model of Leptons’, Physical Review Letters, 19, 1967.<br />
<br />
Wigner, Eugene, ’The Unreasonable Effectiveness of Mathematics in the Natural Sciences’, Communications in Pure and Applied Mathematics, Vol: 13, No: 1, Şubat 1960.<br />
<br />
<br />
[1]Kuantum teorisiyle tüm bu parçacıkların aynı zamanda dalga da olduklarının ifade edilmesini anlamaktaki zorluklardan kaynaklanan bilimsel ve felsefi kriz, hala aşılamamıştır ve bilim ile felsefenin gündeminde durmaktadır. Kuantum teorisiyle ilgili bilimsel ve felsefi sorunlar için şu kaynaklara bakabilirsiniz: Bernard d’Espagnat, Veiled Reality: An Analysis Of The Present Day Quantum Mechanical Concepts, Addison Wesley, New York 1995; Murray Gell-Mann, The Quark And The Jaguar, W. H. Freeman and Company, New York 1995.<br />
<br />
[2]Peter Higgs, ’Broken Symmetries, Massless Particles, and Gauge Fields’, Physics Letters, No: 12, 1964, s. 132-133; Peter Higgs, ’Broken Symmetries and the Masses of Gauge Bosons’, Physical Review Letters, No: 13, 1964, s. 508-509.<br />
<br />
[3]Steven Weinberg, ’A Model of Leptons’, Physical Review Letters, 19, 1967, s. 1264Â1266.<br />
<br />
[4]Ralph A. Alpher ve Robert Herman, Genesis Of The Big Bang, Oxford University Press, Oxford 2001, s. 17-19.<br />
<br />
[5]David Filkin, Stephen Hawking’in Evreni, Çev: Mehmet Harmancı, Aksoy Yayıncılık, İstanbul 1998, s. 101-104.<br />
<br />
[6]F. Abe ve diğerleri (CDF Collaboration), ’Observation of Top Quark Production in ppCollisions with the Collider Detector at Fermilab’, Physical Review Letters, 74 (14), 1995, s. 2626Â2631.<br />
<br />
[7]CERN’ün resmi internet sitesi: <a href="http://www.cern.ch" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">CERN | Celebrating 60 years of science for peace</a><br />
<br />
[8]Leon Lederman ve Dick Teresi, The God Particle, First Mariner Books, New York, 2006, s. 22.<br />
<br />
[9]Ian Sample, ’Anything But The God Particle’,  The Guardian, 29 Mayıs 2009, <a href="http://www.guardian.co.uk/science/blog/2009/may/29/why-call-it-the-god-particle-higgs-boson-cern-lhc" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Renaming the God particle | Science | theguardian.com</a><br />
<br />
<br />
[10]’Will The Recently Found Higgs Boson (God Particle) Bring Atheists and Agnostics To Believe In God?’, 5 Temmuz 2012, <a href="http://notashamedofthegospel.com/apologetics/god-particle/" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">Will the Recently Found Higgs Boson (God Particle) Bring Atheists and Agnostics to Believe in God?</a><br />
<br />
[11]Çok-evrenlerle ilgili bakınız: Robin Collins, ’The Argument From Design And Many-Worlds Hypothesis’, Philosophy Of Religion: A Reader And Guide, Ed: William Lane Craig, Rutgers University Press, New Brunswick 2002.<br />
<br />
[12]’The God Particle Makes God Unnecessary’, 6 Temmuz 2012, <a href="http://www.zimbio.com/CERN+Hadron+Collider/articles/B66z_EfQyHY/God+Particle+Makes+God+Unnecessary" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.zimbio.com/CERN+Hadron+Collid...nnecessary</a><br />
<br />
[13]Bu tip sofistike argümanlara örnek olarak bakınız: Richard Swinburne, The Existence Of God, Clarendon Press, Oxford 2004.<br />
<br />
[14]Hawking’in ’Büyük Tasarım (Grand Design)’ kitabı bu hatanın örnekleriyle doludur: Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow, Büyük Tasarım, Çev: Selma Öğünç, Doğan Kitap, İstanbul 2012.<br />
<br />
[15]Aristoteles ve İbn Sina, böylesi bir bölünmede, bu kategorilere yerleştirilemeyecek ünlü ve istisna düşünürlere örnektirler.<br />
<br />
[16]Albert Einstein, Ideas and Opinions, Çev: Sonja Bargmann, Dell, New York 1973, s. 255; Ian G. Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins Publishers, New York 2000, s. 53.<br />
<br />
[17]Eugene Wigner, ’The Unreasonable Effectiveness of Mathematics in the Natural Sciences’, Communications in Pure and Applied Mathematics, Vol: 13, No: 1, Şubat 1960.<br />
<br />
[18]Antony Flew, There Is A God: How The World’s Most Notorious Atheist Changed His Mind, Harper Collins, New York 2007, s. 96-112.<br />
<br />
[19]John Polkinghorne, Science and Theology, SPCK, Londra 2003, s . 72-73.<br />
<br />
<br />
[20]Joseph Lykken, ’Beyond the Standard Model’, arXiv:1005.1676 [hep-ph], 2010, s.2<br />
<br />
[21]Ian G. Barbour, When Science Meets Religion, Harper Collins, New York 2000, s. 65-89.<br />
<br />
[22]Lykken, 2010, s. 1.<br />
<br />
[23]G.W. Leibniz, ’The Principles of Nature and of Grace, Based on Reason,’  Leibniz Selections, Ed: Philip P. Wiener, Charles Scribner’s Sons, New York 1951, s. 527.<br />
<br />
[24]Caner Taslaman, Evrim Teorisi, Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, İstanbul 2012, s. 231-243.<br />
<br />
[25]Hawking ve Mlodinow, 2012, s. 11.<br />
<br />
Kaynak: canertaslaman.com/2012/12/tanri-parcacigi-felsefi-bir-degerlendirme/]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Felsefe Tarihi]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-felsefe-tarihi.html</link>
			<pubDate>Tue, 08 Apr 2014 18:46:28 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=14">HüsniyeDuman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-felsefe-tarihi.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İlk Çağ (Antik Çağ) Felsefesi Tarihi<br />
<br />
Felsefeyi geçmişiyle olan bağlarından ayrı düşünmek mümkün değildir; çünkü bugün kullandığımız birçok felsefi kavramın anlamsal içeriği, binlerce yıllık düşünsel katkıların ve evrensel bir fikirsel iş birliğinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle felsefi kavramların anlamlarını ortaya koymak, bir anlamda onların tarihlerini yazmakla eş değerdir. Bu da felsefe tarihi disiplinini felsefe yapmanın ayrılmaz bir parçası haline getirir. Adına felsefe dediğimiz etkinliğin, büyük ölçüde, geçmiş dönemlerin büyük düşünürlerinin yapıtlarında vücut bulan bir disiplin olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.  <br />
<br />
Felsefenin 2500 yıllık uzun öyküsü Antik Yunan dünyasının büyük filozoflarının bin yıllara ışık saçan eşsiz başarılarıyla başlıyor. Antik Yunan uygarlığı, düşünce tarihinin ilk filozoflarını yetiştirmiş, ilk kavram ve sorunlarını ortaya koymuştur ve bu bakımdan özellikle Batı düşüncesi tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir.<br />
<br />
Felsefe, isim babaları olan Antik Yunan düşünürlerine çok şey borçludur. Felsefe tarihinde hiçbir sorun yoktur ki Antik Yunan düşüncesine ama örtük, ama açık bir gönderme içermiyor olsun. Tarihin ilk filozofu olan Thales ile başlayan Antik Yunan düşüncesinin Platon ve Aristoteles gibi görece geç dönem düşünürler eliyle ulaştığı doruk noktası, düşünce tarihinde bir tekrarı daha olmayan parlak bir başarı olarak kabul edilir. Bu iki adam, felsefe tarihinin, tartışmasız, en büyük düşünürleri olarak, kendilerinden sonraki düşünürlerin el atacakları tüm sorunları felsefe disiplininin yöntem ve icaplarına uygun şekilde teşhis etmiş, ortaya koydukları kavramlar adeta başlı başına bir felsefe lügati oluşturmuş ve bu lügat, felsefenin gelişim süreci boyunca filozofların baş vurdukları belki de en kullanışlı düşünme aletini oluşturmuştur.<br />
<br />
Antik Yunan düşünürleri, bugün her biri felsefenin farklı alt disiplinlerince konu edinilen varlık, bilgi, insan, ahlak, toplum ve sanat sorunlarını, bin yıllar boyunca hayranlıkla karşılanmış eşsiz bir bütünlük ve sistematiklik içinde ele alıp tartışmış, etkileri çağları aşan büyük felsefe yapıtları kaleme almışlardır.<br />
<br />
Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM <br />
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı  </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> İlk Çağ (Antik Çağ) Felsefesi Tarihi<br />
<br />
Felsefeyi geçmişiyle olan bağlarından ayrı düşünmek mümkün değildir; çünkü bugün kullandığımız birçok felsefi kavramın anlamsal içeriği, binlerce yıllık düşünsel katkıların ve evrensel bir fikirsel iş birliğinin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu nedenle felsefi kavramların anlamlarını ortaya koymak, bir anlamda onların tarihlerini yazmakla eş değerdir. Bu da felsefe tarihi disiplinini felsefe yapmanın ayrılmaz bir parçası haline getirir. Adına felsefe dediğimiz etkinliğin, büyük ölçüde, geçmiş dönemlerin büyük düşünürlerinin yapıtlarında vücut bulan bir disiplin olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.  <br />
<br />
Felsefenin 2500 yıllık uzun öyküsü Antik Yunan dünyasının büyük filozoflarının bin yıllara ışık saçan eşsiz başarılarıyla başlıyor. Antik Yunan uygarlığı, düşünce tarihinin ilk filozoflarını yetiştirmiş, ilk kavram ve sorunlarını ortaya koymuştur ve bu bakımdan özellikle Batı düşüncesi tarihinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir.<br />
<br />
Felsefe, isim babaları olan Antik Yunan düşünürlerine çok şey borçludur. Felsefe tarihinde hiçbir sorun yoktur ki Antik Yunan düşüncesine ama örtük, ama açık bir gönderme içermiyor olsun. Tarihin ilk filozofu olan Thales ile başlayan Antik Yunan düşüncesinin Platon ve Aristoteles gibi görece geç dönem düşünürler eliyle ulaştığı doruk noktası, düşünce tarihinde bir tekrarı daha olmayan parlak bir başarı olarak kabul edilir. Bu iki adam, felsefe tarihinin, tartışmasız, en büyük düşünürleri olarak, kendilerinden sonraki düşünürlerin el atacakları tüm sorunları felsefe disiplininin yöntem ve icaplarına uygun şekilde teşhis etmiş, ortaya koydukları kavramlar adeta başlı başına bir felsefe lügati oluşturmuş ve bu lügat, felsefenin gelişim süreci boyunca filozofların baş vurdukları belki de en kullanışlı düşünme aletini oluşturmuştur.<br />
<br />
Antik Yunan düşünürleri, bugün her biri felsefenin farklı alt disiplinlerince konu edinilen varlık, bilgi, insan, ahlak, toplum ve sanat sorunlarını, bin yıllar boyunca hayranlıkla karşılanmış eşsiz bir bütünlük ve sistematiklik içinde ele alıp tartışmış, etkileri çağları aşan büyük felsefe yapıtları kaleme almışlardır.<br />
<br />
Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM <br />
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı  </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Genel Felsefi Yaklaşımlar]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-genel-felsefi-yaklasimlar.html</link>
			<pubDate>Mon, 07 Apr 2014 16:19:10 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=14">HüsniyeDuman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-genel-felsefi-yaklasimlar.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kuşkuculuk (Septisizm) Nedir, Ne Demektir?<br />
<br />
Genel geçer doğru bilginin insan için olanaksız olduğunu dile getiren akıma, kuşkuculuk (septisizm) adı verilir. Bu akımın önde gelen temsilcileri, İlk Çağ felsefesinde Phyrrhon (Piron, M.Ö. 365 - 275), Timon (M.Ö. 320-230), Arkesilaus (M.Ö. 216-241) ve Karneades (M.Ö. 214-129)'tir. Septisizm denilince bilgi, varlık ve değerin var olduğundan şüphe eden ve bunların bilgisine ulaşılabileceğine kuşkuyla bakan felsefe anlaşılır. Bu anlayışa göre; duyularımızın bize sağladığı bilgi karmaşıktır, atlatıcıdır, değişkendir. Oysa doğru bilginin mutlak, açık ve genel geçer bir bilgi olması gerekir.<br />
<br />
Şüpheyi bir sistem olarak ortaya koyan ilk filozof Phyrrhon'dur. Bu yüzden septisizme Pyrrhonizm de denir. Ona göre varlıkların bizzat kendilerini hiçbir zaman bilinemez. Biz, varlıkları yalnızca bize göründükleri şekliyle bilebiliriz ve bu görünüşlerin ötesine geçemeyiz. Varlıkların, nesnelerin ne oldukları insan için bilinmez bir konudur. Pyrrhon'a göre, bilgimizin kaynağı duyumdur. Duyumlar ise sübjektif (öznel) olup, kişiden kişiye farklılık gösterir. Dolayısıyla sübjektif duyumlardan hareketle, objektif (nesnel) bir gerçekliğin bilgisine varılamaz.<br />
<br />
Phyrrhon'un bu görüşleri, daha sonra öğrencisi Timon ve Aenesidemos (Enesidemos, M.S. 1. yüzyıl) temellendirilerek ayrıntılı hâle getirilmiştir. Bu kanıtlardan bazıları şunlardır:<br />
<br />
1. İnsanlarda bazı yapısal farklılıklar vardır.<br />
2. Duyu organları, insandan insana farklılık gösterir.<br />
3. Farklı koşullar özneyi farklı şekilde etkiler.<br />
4. Nesnelerin yeri ve uzaklığı, duyumu olumsuz bir biçimde etkiler.<br />
5. Yasaların, gelenek ve göreneklerin insanların üzerinde farklı etkileri olur.<br />
<br />
Sıralanan bu nedenlerden dolayı, aynı şeyler farklı insanlara, farklı şekillerde görünebileceği için doğru bilgiye ulaşmak mümkün değildir. <br />
<br />
Arkesilaus, duyular ve akıl yoluyla elde edilen bilginin genel geçer bilgi olduğuna inanmamız için kanıtın bulunmadığını savunur. Ona göre; ’Doğru dediğimiz bilgiler gerçekten doğru değil, doğruya benzer bilgilerdir.’ Karneades'e göre de ’Doğru için elimizde güvenilir bir ölçüt yok, bütün bilgilerimiz yalnızca olasılık değerindedir, kesin bilgi değildir.’<br />
<br />
Görüldüğü gibi septisizm, insan zihninin kesin bilgiye ulaşamayacağını, gerçeğin özünü bilemeyeceğini, bunun için herhangi bir konuda özellikle ana madde, tanrı, ruh gibi konularda olumlu yada olumsuz yargıda bulunmanın yersiz olduğunu ileri süren bir öğretidir.<br />
<br />
Septisizm hakkında yanlış anlaşılmaları gidermek için birkaç noktanın açıklanmasında yarar vardır. Septisizm gerçeği bütünüyle inkâr etmek değildir. İnkâr etmek bir yargıda bulunmak olacağından septik filozoflar, hiçbir konuda kesin yargıda bulunmazlar. Ayrıca septik filozofların ileri sürdükleri görüşler gündelik olaylarla ve pratik işlerle ilgili değil, felsefi gerçeklikler ve ilkelerle ilgilidir.<br />
<br />
Septiklerin şüphe anlayışını Descartes'ın şüphe yöntemiyle karıştırmamak gerekir. Çünkü septiklerde şüphe amaçtır; (doğru bilgiye ulaşma mümkün değildir) Descartes'ta ise doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için bir araç ve yöntemdir. Descartes, insan için kesin ve mutlak bir bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu savunur. İşte söz konusu kesin ve mutlak bilgiye ulaşmak için, kuşkuyu bir yöntem olarak kullanır.<br />
<br />
Günümüzde, bilim ve teknoloji hızla gelişmekte, her bilim dalı alanlarıyla ilgili sayısız doğru bilgi ortaya koymaktadır. Bunun sonucunda ’Doğru bilgi mümkün müdür?’ sorusu ortadan kalkmış ve septisizm bir felsefi öğreti olarak varlığını koruyamamıştır.<br />
<br />
Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM <br />
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı  </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kuşkuculuk (Septisizm) Nedir, Ne Demektir?<br />
<br />
Genel geçer doğru bilginin insan için olanaksız olduğunu dile getiren akıma, kuşkuculuk (septisizm) adı verilir. Bu akımın önde gelen temsilcileri, İlk Çağ felsefesinde Phyrrhon (Piron, M.Ö. 365 - 275), Timon (M.Ö. 320-230), Arkesilaus (M.Ö. 216-241) ve Karneades (M.Ö. 214-129)'tir. Septisizm denilince bilgi, varlık ve değerin var olduğundan şüphe eden ve bunların bilgisine ulaşılabileceğine kuşkuyla bakan felsefe anlaşılır. Bu anlayışa göre; duyularımızın bize sağladığı bilgi karmaşıktır, atlatıcıdır, değişkendir. Oysa doğru bilginin mutlak, açık ve genel geçer bir bilgi olması gerekir.<br />
<br />
Şüpheyi bir sistem olarak ortaya koyan ilk filozof Phyrrhon'dur. Bu yüzden septisizme Pyrrhonizm de denir. Ona göre varlıkların bizzat kendilerini hiçbir zaman bilinemez. Biz, varlıkları yalnızca bize göründükleri şekliyle bilebiliriz ve bu görünüşlerin ötesine geçemeyiz. Varlıkların, nesnelerin ne oldukları insan için bilinmez bir konudur. Pyrrhon'a göre, bilgimizin kaynağı duyumdur. Duyumlar ise sübjektif (öznel) olup, kişiden kişiye farklılık gösterir. Dolayısıyla sübjektif duyumlardan hareketle, objektif (nesnel) bir gerçekliğin bilgisine varılamaz.<br />
<br />
Phyrrhon'un bu görüşleri, daha sonra öğrencisi Timon ve Aenesidemos (Enesidemos, M.S. 1. yüzyıl) temellendirilerek ayrıntılı hâle getirilmiştir. Bu kanıtlardan bazıları şunlardır:<br />
<br />
1. İnsanlarda bazı yapısal farklılıklar vardır.<br />
2. Duyu organları, insandan insana farklılık gösterir.<br />
3. Farklı koşullar özneyi farklı şekilde etkiler.<br />
4. Nesnelerin yeri ve uzaklığı, duyumu olumsuz bir biçimde etkiler.<br />
5. Yasaların, gelenek ve göreneklerin insanların üzerinde farklı etkileri olur.<br />
<br />
Sıralanan bu nedenlerden dolayı, aynı şeyler farklı insanlara, farklı şekillerde görünebileceği için doğru bilgiye ulaşmak mümkün değildir. <br />
<br />
Arkesilaus, duyular ve akıl yoluyla elde edilen bilginin genel geçer bilgi olduğuna inanmamız için kanıtın bulunmadığını savunur. Ona göre; ’Doğru dediğimiz bilgiler gerçekten doğru değil, doğruya benzer bilgilerdir.’ Karneades'e göre de ’Doğru için elimizde güvenilir bir ölçüt yok, bütün bilgilerimiz yalnızca olasılık değerindedir, kesin bilgi değildir.’<br />
<br />
Görüldüğü gibi septisizm, insan zihninin kesin bilgiye ulaşamayacağını, gerçeğin özünü bilemeyeceğini, bunun için herhangi bir konuda özellikle ana madde, tanrı, ruh gibi konularda olumlu yada olumsuz yargıda bulunmanın yersiz olduğunu ileri süren bir öğretidir.<br />
<br />
Septisizm hakkında yanlış anlaşılmaları gidermek için birkaç noktanın açıklanmasında yarar vardır. Septisizm gerçeği bütünüyle inkâr etmek değildir. İnkâr etmek bir yargıda bulunmak olacağından septik filozoflar, hiçbir konuda kesin yargıda bulunmazlar. Ayrıca septik filozofların ileri sürdükleri görüşler gündelik olaylarla ve pratik işlerle ilgili değil, felsefi gerçeklikler ve ilkelerle ilgilidir.<br />
<br />
Septiklerin şüphe anlayışını Descartes'ın şüphe yöntemiyle karıştırmamak gerekir. Çünkü septiklerde şüphe amaçtır; (doğru bilgiye ulaşma mümkün değildir) Descartes'ta ise doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için bir araç ve yöntemdir. Descartes, insan için kesin ve mutlak bir bilgiye ulaşmanın mümkün olduğunu savunur. İşte söz konusu kesin ve mutlak bilgiye ulaşmak için, kuşkuyu bir yöntem olarak kullanır.<br />
<br />
Günümüzde, bilim ve teknoloji hızla gelişmekte, her bilim dalı alanlarıyla ilgili sayısız doğru bilgi ortaya koymaktadır. Bunun sonucunda ’Doğru bilgi mümkün müdür?’ sorusu ortadan kalkmış ve septisizm bir felsefi öğreti olarak varlığını koruyamamıştır.<br />
<br />
Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM <br />
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı  </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Merkezi Felsefi Akımlarım]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-merkezi-felsefi-akimlarim.html</link>
			<pubDate>Thu, 03 Apr 2014 17:45:40 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=14">HüsniyeDuman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-merkezi-felsefi-akimlarim.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> (Epistemoloji Nedir?)<br />
<br />
Tarihsel Bakış<br />
<br />
Bilgi edinme, bilme ve öğrenme insanın en temel güdülerinden ve onu diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerindendir. Bu güdüler, insanın ortaya çıkmasından itibaren her yerde ve her zamanda insanın aktivitelerini temelden etkilemiştir. Yani bilgi edinmenin, dolayısıyla da bilginin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir.<br />
<br />
Felsefenin ilk ortaya çıktığı dönemlerde (M.Ö. 7. yüz yıl; Yunan düşüncesi) insanlar ilgilerini bilginin öznesine değil, nesnesine yoğunlaştırmışlardır. Bu da demektir ki felsefenin ilk dönemlerinde insanlar "bilen özne" ile değil de "bilginin konusu olan nesne" ile ilgilenmişlerdir.<br />
<br />
Miletos Okulu'nun kurucusu olan Thales, her şeyin arkhesinin, yani ana maddesinin "su" olduğunu söylemiştir. Aynı şekilde Anaksimandros, her şeyin arkhesinin sonsuz ve sınırsız olan "aperion", Anaksimenes ise "hava" olduğunu söylemişlerdir.<br />
<br />
İşte bunlar, nesne üzerine yoğunlaşan ve yorum yapan düşünce insanlarıdır.<br />
<br />
Herakleitos, Parmenides, Demokritos ve Anaksagoras gibi ilk dönem Yunan filozofları bilginin imkanı, kaynağı, sınırları ve ölçütlerine ilişkin ilk soruları, şüpheleri ve tartışmaları ortaya çıkarmışlardır.<br />
<br />
Sonuç olarak "bilgi" konusunun, felsefi düşüncenin gündemine gelmesi; sofistler, Sokrates ve onu takip eden Platon ve Aristoteles gibi büyük filozofların döneminde olmuştur.<br />
<br />
Bilgi felsefesinin tarihsel gelişimine biraz göz gezdirdikten sonra, şimdi bilgi felsefesinin içeriğine değinilebilecektir.<br />
<br />
Bilgi, İlk Çağdan itibaren ele alınmaya başlanmış bir konudur. Bu konunun felsefi bir sorun olarak algılanması ve temellendirilmeye çalışılması ancak Yeni Çağda gerçekleşmiştir. Bu dönemden itibaren bilgi felsefesi, bilginin kaynağını, değerini ve sınırlarını inceleyen felsefe dalı olarak varlığını sürdürmektedir.<br />
<br />
Bilgi felsefesinin temel kavramları, doğruluk (hakikat), gerçeklik ve temellendirmedir. Doğruluk, düşüncenin yada ileri sürülen savın nesnesine uygun olmasıdır. Gerçeklik, zaman ve mekan içinde var olanların tümüdür. Temellendirme ise ortaya konulan sava dayanak ve gerekçe bulma işidir.<br />
<br />
Bilgi felsefesinin temel soruları, doğru bilgi olanaklı mıdır?, insan gerçeği tam ve kesin olarak bilebilir mi?, bilginin kaynağı nedir? ...vb. dir.<br />
<br />
Bilgi felsefesinin iki temel alanda bu soruları yanıtladığını görürüz. Birincisi, bilginin kaynağı ile ilgilidir. İnsanın bilgiyi nasıl elde ettiği sorusuna farklı yanıtlar verilmiştir. Kimine göre bilginin kaynağı duyu verileri, kimine göre akıl, kimine göre sezgi, kimine göre deney ve gözlemdir. İkincisi bilginin değeri ile ilgilidir. Burada da neler bilgi olarak kabul edilebilir, neyi ne kadar bilebiliriz, bilginin yaşam içindeki önemi vb. sorularına yanıtlar aranır.<br />
<br />
Doğru bilgi olanaklı mıdır? Sorusuna verilen yanıtlar iki grupta toplanabilir. Birinci grupta doğru bilgi olanaksızdır diyenler (sofistler, septikler ve akademi kuşkucuları) yer alır. Sofistler göre, bilgiler yalnızca duyular aracılığı ile elde edilir. Duyu bilgisi bulanık ve karanlık bilgidir. Ayrıca duyuların sağladığı bilgiler kişiden kişiye değiştiği için bilgilerimiz görecelidir. Dolayısıyla kesin ve genel geçer bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Bu görüşü savunan filozoflar, Protagoras ve Gorgias'dır.<br />
<br />
İkinci grupta doğru bilgi olanaklıdır (rasyonalizm, ampirizm, kritisizm, entüisyonizm, pozitivizm, Analitik felsefe, fenomenoloji ve pragmatizm) diyenler yer alır.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Derleyen:</span> Sosyolog Ömer YILDIRIM  </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> (Epistemoloji Nedir?)<br />
<br />
Tarihsel Bakış<br />
<br />
Bilgi edinme, bilme ve öğrenme insanın en temel güdülerinden ve onu diğer canlılardan ayıran en temel özelliklerindendir. Bu güdüler, insanın ortaya çıkmasından itibaren her yerde ve her zamanda insanın aktivitelerini temelden etkilemiştir. Yani bilgi edinmenin, dolayısıyla da bilginin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir.<br />
<br />
Felsefenin ilk ortaya çıktığı dönemlerde (M.Ö. 7. yüz yıl; Yunan düşüncesi) insanlar ilgilerini bilginin öznesine değil, nesnesine yoğunlaştırmışlardır. Bu da demektir ki felsefenin ilk dönemlerinde insanlar "bilen özne" ile değil de "bilginin konusu olan nesne" ile ilgilenmişlerdir.<br />
<br />
Miletos Okulu'nun kurucusu olan Thales, her şeyin arkhesinin, yani ana maddesinin "su" olduğunu söylemiştir. Aynı şekilde Anaksimandros, her şeyin arkhesinin sonsuz ve sınırsız olan "aperion", Anaksimenes ise "hava" olduğunu söylemişlerdir.<br />
<br />
İşte bunlar, nesne üzerine yoğunlaşan ve yorum yapan düşünce insanlarıdır.<br />
<br />
Herakleitos, Parmenides, Demokritos ve Anaksagoras gibi ilk dönem Yunan filozofları bilginin imkanı, kaynağı, sınırları ve ölçütlerine ilişkin ilk soruları, şüpheleri ve tartışmaları ortaya çıkarmışlardır.<br />
<br />
Sonuç olarak "bilgi" konusunun, felsefi düşüncenin gündemine gelmesi; sofistler, Sokrates ve onu takip eden Platon ve Aristoteles gibi büyük filozofların döneminde olmuştur.<br />
<br />
Bilgi felsefesinin tarihsel gelişimine biraz göz gezdirdikten sonra, şimdi bilgi felsefesinin içeriğine değinilebilecektir.<br />
<br />
Bilgi, İlk Çağdan itibaren ele alınmaya başlanmış bir konudur. Bu konunun felsefi bir sorun olarak algılanması ve temellendirilmeye çalışılması ancak Yeni Çağda gerçekleşmiştir. Bu dönemden itibaren bilgi felsefesi, bilginin kaynağını, değerini ve sınırlarını inceleyen felsefe dalı olarak varlığını sürdürmektedir.<br />
<br />
Bilgi felsefesinin temel kavramları, doğruluk (hakikat), gerçeklik ve temellendirmedir. Doğruluk, düşüncenin yada ileri sürülen savın nesnesine uygun olmasıdır. Gerçeklik, zaman ve mekan içinde var olanların tümüdür. Temellendirme ise ortaya konulan sava dayanak ve gerekçe bulma işidir.<br />
<br />
Bilgi felsefesinin temel soruları, doğru bilgi olanaklı mıdır?, insan gerçeği tam ve kesin olarak bilebilir mi?, bilginin kaynağı nedir? ...vb. dir.<br />
<br />
Bilgi felsefesinin iki temel alanda bu soruları yanıtladığını görürüz. Birincisi, bilginin kaynağı ile ilgilidir. İnsanın bilgiyi nasıl elde ettiği sorusuna farklı yanıtlar verilmiştir. Kimine göre bilginin kaynağı duyu verileri, kimine göre akıl, kimine göre sezgi, kimine göre deney ve gözlemdir. İkincisi bilginin değeri ile ilgilidir. Burada da neler bilgi olarak kabul edilebilir, neyi ne kadar bilebiliriz, bilginin yaşam içindeki önemi vb. sorularına yanıtlar aranır.<br />
<br />
Doğru bilgi olanaklı mıdır? Sorusuna verilen yanıtlar iki grupta toplanabilir. Birinci grupta doğru bilgi olanaksızdır diyenler (sofistler, septikler ve akademi kuşkucuları) yer alır. Sofistler göre, bilgiler yalnızca duyular aracılığı ile elde edilir. Duyu bilgisi bulanık ve karanlık bilgidir. Ayrıca duyuların sağladığı bilgiler kişiden kişiye değiştiği için bilgilerimiz görecelidir. Dolayısıyla kesin ve genel geçer bilgiye ulaşmak mümkün değildir. Bu görüşü savunan filozoflar, Protagoras ve Gorgias'dır.<br />
<br />
İkinci grupta doğru bilgi olanaklıdır (rasyonalizm, ampirizm, kritisizm, entüisyonizm, pozitivizm, Analitik felsefe, fenomenoloji ve pragmatizm) diyenler yer alır.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Derleyen:</span> Sosyolog Ömer YILDIRIM  </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Felsefenin yararları nelerdir?]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-felsefenin-yararlari-nelerdir.html</link>
			<pubDate>Thu, 03 Apr 2014 17:44:43 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=14">HüsniyeDuman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-felsefenin-yararlari-nelerdir.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Felsefenin yararı veya gerekliliği onun toplumsal-kültürel işlevi ve felsefenin tarihsel gelişimi ile ilgili olarak birkaç şey söylemek gerekir. Mongolfier kardeşler icat etmiş oldukları balonla ilk uçuşlarını yapmak istedikleri sırada gösteriyi izlemek için meydanda toplanan seyirciler arasından biri yanında bulunan tonton tavırlı, yaşlı, saygıdeğer bir baya dönerek biraz saf bir tavırla şu soruyu sorar: "İyi de bu ne işe yarıyor bayım?" Sözü edilen yaşlı bay - ki o sıralarda Fransa'yı ziyaret etmekte olan ünlü Amerikalı bilgin ve siyaset adamı Benjamin Franklin'dir - aynı ölçüde hoşgölürü bir şekilde gülümseyerek şu cevabı verir: "Yeni doğmuş bir bebek ne işe yarar bayım?"<br />
<br />
Kanımızca bu cevap, felsefenin ve aslında daha genel olarak diğer temel kültürel etkinliklerin son tahlilde ne işe yaradıkları sorusuna verilebilecek en güzel ve en anlamlı cevaptır. Konuya bir işe yaramak açısından baktığımızda en çok işe yaradığı düşünülen bazı etkinliklerimizin bir işe yaramadığını da görebiliriz. Örneğin bilim bile çoğu kez bir işe yaramaz.<br />
<br />
Felsefe; insanı insan yapan ve bir hiç olmaktan kurtaran araştırma ruhunun, anlamlandırma, yorumlama ve değerlendirme etkinliğinin, önemli sorular sorma ve onlara ciddi olarak cevaplar arama özelliğinin, erdemli olma ve mutlu yaşama talebinin, kısacası bilgeliğe ulaşma özleminin en hakiki ifadesidir.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Hazırlayan:</span> Sosyolog Ömer YILDIRIM<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Kaynak:</span> Prof. Dr. Ahmet Arslan - Felsefeye Giriş Kitabı<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Ek Bilgiler</span><br />
<br />
Felsefe; insanı insan yapan ve bir hiç olmaktan kurtaran araştırma ruhunun, anlamlandırma, yorumlama ve değerlendirme etkinliğinin, önemli sorular sorma ve onlara ciddi olarak cevaplar arama özelliğinin, erdemli olma ve mutlu yaşama talebinin, kısacası bilgeliğe ulaşma özleminin en hakiki ifadesidir.  </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Felsefenin yararı veya gerekliliği onun toplumsal-kültürel işlevi ve felsefenin tarihsel gelişimi ile ilgili olarak birkaç şey söylemek gerekir. Mongolfier kardeşler icat etmiş oldukları balonla ilk uçuşlarını yapmak istedikleri sırada gösteriyi izlemek için meydanda toplanan seyirciler arasından biri yanında bulunan tonton tavırlı, yaşlı, saygıdeğer bir baya dönerek biraz saf bir tavırla şu soruyu sorar: "İyi de bu ne işe yarıyor bayım?" Sözü edilen yaşlı bay - ki o sıralarda Fransa'yı ziyaret etmekte olan ünlü Amerikalı bilgin ve siyaset adamı Benjamin Franklin'dir - aynı ölçüde hoşgölürü bir şekilde gülümseyerek şu cevabı verir: "Yeni doğmuş bir bebek ne işe yarar bayım?"<br />
<br />
Kanımızca bu cevap, felsefenin ve aslında daha genel olarak diğer temel kültürel etkinliklerin son tahlilde ne işe yaradıkları sorusuna verilebilecek en güzel ve en anlamlı cevaptır. Konuya bir işe yaramak açısından baktığımızda en çok işe yaradığı düşünülen bazı etkinliklerimizin bir işe yaramadığını da görebiliriz. Örneğin bilim bile çoğu kez bir işe yaramaz.<br />
<br />
Felsefe; insanı insan yapan ve bir hiç olmaktan kurtaran araştırma ruhunun, anlamlandırma, yorumlama ve değerlendirme etkinliğinin, önemli sorular sorma ve onlara ciddi olarak cevaplar arama özelliğinin, erdemli olma ve mutlu yaşama talebinin, kısacası bilgeliğe ulaşma özleminin en hakiki ifadesidir.<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Hazırlayan:</span> Sosyolog Ömer YILDIRIM<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Kaynak:</span> Prof. Dr. Ahmet Arslan - Felsefeye Giriş Kitabı<br />
<br />
<span style="color: #FF0000;" class="mycode_color">Ek Bilgiler</span><br />
<br />
Felsefe; insanı insan yapan ve bir hiç olmaktan kurtaran araştırma ruhunun, anlamlandırma, yorumlama ve değerlendirme etkinliğinin, önemli sorular sorma ve onlara ciddi olarak cevaplar arama özelliğinin, erdemli olma ve mutlu yaşama talebinin, kısacası bilgeliğe ulaşma özleminin en hakiki ifadesidir.  </span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>