<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Pir Zöhre Ana Forum - (A)ydın (T)ürk (A)teşi]]></title>
		<link>https://www.zohreanaforum.com/</link>
		<description><![CDATA[Pir Zöhre Ana Forum - https://www.zohreanaforum.com]]></description>
		<pubDate>Sat, 24 Oct 2026 10:45:42 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk’ün oğlu ve Çanakkale]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-oglu-ve-canakkale.html</link>
			<pubDate>Fri, 13 Sep 2013 16:54:38 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-oglu-ve-canakkale.html</guid>
			<description><![CDATA[[COLOR="#696969"] <br />
Atatürk’ün oğlu ve Çanakkale’<br />
<br />
Yıllar önceydi ilk karşılaşmam. Beni çok etkilemişti gördüklerim. Bu vatan toprağı için ne fidanlar can vermişti. Ya bu topraklar için yabancı ülkelerden gelip de savaşan diğer canlar. Koyun koyuna yatıyorlardı bizim Mehmetçiklerimizle. Oradaki görüntü uzun yıllar hafızamdan silinmedi.<br />
<br />
Bu günlerde bir kez daha gidip görme şansı yakaladım Çanakkale’yi. Bu kez önemli bir fark vardı. Gezimizin rehberliğini, kendisini ’Ben Atatürk’ün oğluyum’ sözleriyle ifade eden, Atatürk İlke ve inkılâplarını iliklerine kadar özümsemiş ve bu uğurda savaşmayı kendisine görev saymış, değerli tiyatro sanatçısı ve yazar Utku ERİŞİK üstlenmişti. Bu işi de maddiyattan uzak, tamamen bir adanmışlık bilinciyle yapıyordu.<br />
<br />
Cumartesi günü sabah erken saatlerde İzmir’den yola çıktık. Utku Beyin gezimiz ile ilgili vermiş olduğu ön bilgiler ve dinlemekte olduğumuz Çanakkale Türküsü ve İzmir’in dağlarında çiçekler açar marşıyla duygularımız doruk noktaya ulaşmıştı. Keyifle ve molalarla devam eden turumuzla akşam saatlerinde ulaştık Çanakkale’ye. Akşam yemeği ve şehir turunun ardından, sabah erken kalkmak üzere odalarımıza çekildik.<br />
<br />
Sabah kahvaltı sonrası hazırdık Kurtuluş Savaşının bir yerde öncüsü sayılabilecek Çanakkale Savaşının yaşandığı bölgeye gitmek için. Utku Bey, Gelibolu’ya geçmeden önce mutlaka Deniz Müzesini görmemizin, savaşın boyutlarını algılamamız açısından yerinde olacağını belirtti. Deniz müzesinde cıva gibi askerler anlatıyorlardı deniz savaşını görsellerle destekleyerek. Ayrıca canlandırma ile hafızalara kazıyorlardı yaşananları, Atatürk’ü sadece bir kez anarak. Utku Beyin deyimiyle ’Atatürksüz bir Çanakkale’ anlatımının bir kanıtı gibiydi bu. Çanakkale savaşının, 100. yıl dönümü yaklaşırken, bazı çevrelerce Atatürk’ü silmenin sadece bir boyutuydu sanki. Utku ERİŞİK, ’Atatürk’ü ne yok sayalım, ne de her yerdeydi diyelim ama Atatürk’ü hak ettiği gibi anlatalım’ diyordu ve o büyük insanı hak ettiği gibi anlattı anlattı anlattı ve biz hiç bitmesin istedik anlattıkları. Oysa zaman kısaydı.<br />
<br />
Nusrat mayın gemisinin bire bir kopyasını gördüğümüzde de, orijinal Nusrat’ın başına gelenleri anlatmadan edemedi.<br />
<br />
Çanakkale savaşının kaderini değiştiren Nusrat gemisinin, Mersin Limanında hurdaya ayrıldığı ve satılıp jilete dönüştürüleceğini duyan Tarsus Belediye Başkanı bu vefasızlığa dur demek için, geminin onarılıp müzeye dönüştürülmesi talebiyle yardım istediği Ankara’dan, para yok denilerek geri çevrilmişti. O da bir kampanya düzenleyerek temin ettiği paralarla, Nusrat Gemisini kurtarmış, Tarsus’ta açmış olduğu Çanakkale parkında müzeye dönüştürmüş ve parkın girişine deşu dörtlüğü yazdırmıştı;<br />
<br />
Fikredip Nusreti karar kılmıştı başkan kocamaz <br />
<br />
Böyle bir destanı Türk Milletinden başkası yazamaz<br />
<br />
Bilvesile bu parkı gezen titrer gafil kalamaz<br />
<br />
Türkün tarihi asla on ton jiletten ucuz olamaz...<br />
<br />
Gelibolu’ya hareket etmeden önce rehberimiz; ’Dostlar!  Oraya ayak bastığınız andan itibaren bir şehitlikte olduğunuzu, kutsal topraklarda olduğunuzu, bastığınız her yerde binlerce şehit yattığını unutmayın. İki yüz elli gün süren ve iki yüz elli bin şehidin verildiği, metrekaresine altı bin merminin düştüğü, savaş uzmanlarının olasılığı altı yüz binde bir olan, havada çarpışan mermilerin bulunduğu, çok şiddetli bir savaşın yaşandığı topraklarda olacaksınız’ uyarısında bulunuyordu.<br />
<br />
Gelibolu’da; Kilit bahir kalesi, Namazgâh Tabyası, Alçı tepe, Anzak Koyu, Conk Bayırı, 57.Alay şehitliği, Abide ve daha nice yerler gezildi’ Rehberimizin derin tarih bilgisi ve eşsiz anlatımlarıyla sanki savaşı biz de yaşadık. İsimsiz kahramanların öykülerini dinlerken, zaman zaman gözyaşlarımızı tutamadık.<br />
<br />
Kahramanlarımızı bir kez daha rahmetle yâd ettikten ve o havayı soluduktan sonra,  Çanakkale savaşı ve sonrasında Kurtuluş savaşı ile Emperyalist güçlere dur diyerek, bu millete onurunu, özgürlüğünü kazandıran büyük kahraman Atatürk’ü saygı ve minnetle andık’12 Eylül 2013<br />
<br />
    ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[[COLOR="#696969"] <br />
Atatürk’ün oğlu ve Çanakkale’<br />
<br />
Yıllar önceydi ilk karşılaşmam. Beni çok etkilemişti gördüklerim. Bu vatan toprağı için ne fidanlar can vermişti. Ya bu topraklar için yabancı ülkelerden gelip de savaşan diğer canlar. Koyun koyuna yatıyorlardı bizim Mehmetçiklerimizle. Oradaki görüntü uzun yıllar hafızamdan silinmedi.<br />
<br />
Bu günlerde bir kez daha gidip görme şansı yakaladım Çanakkale’yi. Bu kez önemli bir fark vardı. Gezimizin rehberliğini, kendisini ’Ben Atatürk’ün oğluyum’ sözleriyle ifade eden, Atatürk İlke ve inkılâplarını iliklerine kadar özümsemiş ve bu uğurda savaşmayı kendisine görev saymış, değerli tiyatro sanatçısı ve yazar Utku ERİŞİK üstlenmişti. Bu işi de maddiyattan uzak, tamamen bir adanmışlık bilinciyle yapıyordu.<br />
<br />
Cumartesi günü sabah erken saatlerde İzmir’den yola çıktık. Utku Beyin gezimiz ile ilgili vermiş olduğu ön bilgiler ve dinlemekte olduğumuz Çanakkale Türküsü ve İzmir’in dağlarında çiçekler açar marşıyla duygularımız doruk noktaya ulaşmıştı. Keyifle ve molalarla devam eden turumuzla akşam saatlerinde ulaştık Çanakkale’ye. Akşam yemeği ve şehir turunun ardından, sabah erken kalkmak üzere odalarımıza çekildik.<br />
<br />
Sabah kahvaltı sonrası hazırdık Kurtuluş Savaşının bir yerde öncüsü sayılabilecek Çanakkale Savaşının yaşandığı bölgeye gitmek için. Utku Bey, Gelibolu’ya geçmeden önce mutlaka Deniz Müzesini görmemizin, savaşın boyutlarını algılamamız açısından yerinde olacağını belirtti. Deniz müzesinde cıva gibi askerler anlatıyorlardı deniz savaşını görsellerle destekleyerek. Ayrıca canlandırma ile hafızalara kazıyorlardı yaşananları, Atatürk’ü sadece bir kez anarak. Utku Beyin deyimiyle ’Atatürksüz bir Çanakkale’ anlatımının bir kanıtı gibiydi bu. Çanakkale savaşının, 100. yıl dönümü yaklaşırken, bazı çevrelerce Atatürk’ü silmenin sadece bir boyutuydu sanki. Utku ERİŞİK, ’Atatürk’ü ne yok sayalım, ne de her yerdeydi diyelim ama Atatürk’ü hak ettiği gibi anlatalım’ diyordu ve o büyük insanı hak ettiği gibi anlattı anlattı anlattı ve biz hiç bitmesin istedik anlattıkları. Oysa zaman kısaydı.<br />
<br />
Nusrat mayın gemisinin bire bir kopyasını gördüğümüzde de, orijinal Nusrat’ın başına gelenleri anlatmadan edemedi.<br />
<br />
Çanakkale savaşının kaderini değiştiren Nusrat gemisinin, Mersin Limanında hurdaya ayrıldığı ve satılıp jilete dönüştürüleceğini duyan Tarsus Belediye Başkanı bu vefasızlığa dur demek için, geminin onarılıp müzeye dönüştürülmesi talebiyle yardım istediği Ankara’dan, para yok denilerek geri çevrilmişti. O da bir kampanya düzenleyerek temin ettiği paralarla, Nusrat Gemisini kurtarmış, Tarsus’ta açmış olduğu Çanakkale parkında müzeye dönüştürmüş ve parkın girişine deşu dörtlüğü yazdırmıştı;<br />
<br />
Fikredip Nusreti karar kılmıştı başkan kocamaz <br />
<br />
Böyle bir destanı Türk Milletinden başkası yazamaz<br />
<br />
Bilvesile bu parkı gezen titrer gafil kalamaz<br />
<br />
Türkün tarihi asla on ton jiletten ucuz olamaz...<br />
<br />
Gelibolu’ya hareket etmeden önce rehberimiz; ’Dostlar!  Oraya ayak bastığınız andan itibaren bir şehitlikte olduğunuzu, kutsal topraklarda olduğunuzu, bastığınız her yerde binlerce şehit yattığını unutmayın. İki yüz elli gün süren ve iki yüz elli bin şehidin verildiği, metrekaresine altı bin merminin düştüğü, savaş uzmanlarının olasılığı altı yüz binde bir olan, havada çarpışan mermilerin bulunduğu, çok şiddetli bir savaşın yaşandığı topraklarda olacaksınız’ uyarısında bulunuyordu.<br />
<br />
Gelibolu’da; Kilit bahir kalesi, Namazgâh Tabyası, Alçı tepe, Anzak Koyu, Conk Bayırı, 57.Alay şehitliği, Abide ve daha nice yerler gezildi’ Rehberimizin derin tarih bilgisi ve eşsiz anlatımlarıyla sanki savaşı biz de yaşadık. İsimsiz kahramanların öykülerini dinlerken, zaman zaman gözyaşlarımızı tutamadık.<br />
<br />
Kahramanlarımızı bir kez daha rahmetle yâd ettikten ve o havayı soluduktan sonra,  Çanakkale savaşı ve sonrasında Kurtuluş savaşı ile Emperyalist güçlere dur diyerek, bu millete onurunu, özgürlüğünü kazandıran büyük kahraman Atatürk’ü saygı ve minnetle andık’12 Eylül 2013<br />
<br />
    ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nerden nereye geldik...]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-nerden-nereye-geldik.html</link>
			<pubDate>Mon, 26 Aug 2013 18:36:12 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-nerden-nereye-geldik.html</guid>
			<description><![CDATA[ [COLOR="#000000"]<div style="text-align: center;" class="mycode_align">[COLOR="#B22222"<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">]"ananı da al git" <br />
"kes ulan sesini" <br />
"şerefsizler"<br />
"bizim çocuklar aç mı kalsın"<br />
"otur ulan oturduğun yerde herşeye burnunu sokma" <br />
"Askerlik yan gelip yatma yeri <br />
değildir" <br />
YUKARDAKİ GÜZEL TERİMLERİ BİZE ÖĞRETEN ŞİMDİKİ SİYASETE DE TEŞEKKÜRLER</span> </div>
<br />
[COLOR="#696969"]İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk,Ankara'ya <br />
hareket edecekler.Trene binerler <br />
kompartımana çekilirler. <br />
Ertesi gün kompartımanın kapısını çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını <br />
yıkamaktadır Atatürk. Yaveri " paşam , <br />
bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz"der. <br />
"Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşsunuz. <br />
Kolumu yastık yaptım ağrıdı , <br />
setremi yastık yaptım üşüdüm <br />
, bende uyumadım kalktım"der. <br />
Yaveri;"aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla <br />
battaniye getirirdik"der. <br />
Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir,der <br />
ki <br />
"Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. <br />
Hiçbirinize kıyamadım.Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması". <br />
Nereden nereye gelmişiz;şimdi milletine ''şerefsiz'' diyen kişiler devlet yönetiminde...<br />
<br />
NERDEN NEREYE GELDİK... <br />
<br />
<span style="color: #EE82EE;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yukarda yazan anıyı muhtemelen herkes biliyordur, artık bize kimse sormasın " Siz neden her haksızlığa uğradığınızda Mustafa Kemal'i özlüyorsunuz" diye, "Atatürk'ün yaptıkları nasıl oluyorda tarihte kalmıyor yaşatılıyor " diye...</span></span>   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ [COLOR="#000000"]<div style="text-align: center;" class="mycode_align">[COLOR="#B22222"<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">]"ananı da al git" <br />
"kes ulan sesini" <br />
"şerefsizler"<br />
"bizim çocuklar aç mı kalsın"<br />
"otur ulan oturduğun yerde herşeye burnunu sokma" <br />
"Askerlik yan gelip yatma yeri <br />
değildir" <br />
YUKARDAKİ GÜZEL TERİMLERİ BİZE ÖĞRETEN ŞİMDİKİ SİYASETE DE TEŞEKKÜRLER</span> </div>
<br />
[COLOR="#696969"]İzmir kurtuldu, çok tatlı bir yorgunluk,Ankara'ya <br />
hareket edecekler.Trene binerler <br />
kompartımana çekilirler. <br />
Ertesi gün kompartımanın kapısını çalar yaveri, açar yorgun, bitkin, kravatını <br />
yıkamaktadır Atatürk. Yaveri " paşam , <br />
bu ne hal hiç uyumadınız herhalde niye böylesiniz"der. <br />
"Ya çocuk kompartımanıma yastıkla battaniye koymayı unutmuşsunuz. <br />
Kolumu yastık yaptım ağrıdı , <br />
setremi yastık yaptım üşüdüm <br />
, bende uyumadım kalktım"der. <br />
Yaveri;"aman paşam! Birimize haber vereydiniz hemen size bir yastıkla <br />
battaniye getirirdik"der. <br />
Ve bir ülke kurtarmaktan dönen komutan tarihi bir cevap verir,der <br />
ki <br />
"Geç farkettim hepiniz en az benim kadar yorgundunuz. <br />
Hiçbirinize kıyamadım.Önemli olan benim uyumam değil milletimin rahat uyuması". <br />
Nereden nereye gelmişiz;şimdi milletine ''şerefsiz'' diyen kişiler devlet yönetiminde...<br />
<br />
NERDEN NEREYE GELDİK... <br />
<br />
<span style="color: #EE82EE;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yukarda yazan anıyı muhtemelen herkes biliyordur, artık bize kimse sormasın " Siz neden her haksızlığa uğradığınızda Mustafa Kemal'i özlüyorsunuz" diye, "Atatürk'ün yaptıkları nasıl oluyorda tarihte kalmıyor yaşatılıyor " diye...</span></span>   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sabiha Gökçen anlatıyor]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-sabiha-gokcen-anlatiyor.html</link>
			<pubDate>Mon, 18 Jun 2012 21:39:59 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-sabiha-gokcen-anlatiyor.html</guid>
			<description><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"10-11 yaşında idim Bursa'daki evimiz Atatürk'ün köşküne çok yakındı Bir gün Atatürk Bursa'yı şereflendirmiş, köşkün bahçesinde dolaşıyordu, ben de onu yakından görmek arzusu ile kıvranıyordum<br />
Yine bir gün bahçede dolaştığı sırada yerimden fırladım, Ona doğru koştum Beni yolumdan çevirenlere ağlamakla karşı koymaya çalışıyordum, birden bir ses işittim: "Bırakın onu" diyordu, "Bırakın gelsin" Koşarak Ata'nın yanına gittim, ellerine sarıldım Atatürk sordu:<br />
"Çocuk, sen okula gidiyor musun?"<br />
Harpler sebebiyle okulumu yarıda bırakmıştım ve bir yatılı okula alınmamı istedim<br />
"Ben seni yanıma alayım, gelir misin?" diye Atatürk sordu<br />
"Abime sorayım" dedim Kabul ettiler, derhal çağırtarak onunla konuştu, anlaştılar Böylece Çankaya'ya geldim<br />
Uzun zaman ayrı kaldığım okuluma yeniden başlamanın sevinci içinde memnundum Çankaya Köşkü bahçeleri içindeki eski bir seyis evi düzeltilerek okul haline getirilmişti Köşkte çalışanların, yaverlerin ve diğer hizmetlilerin çocukları ile birlikte ben de bu okula gitmeye başladım<br />
Bir sabah, Ata'nın elini öpmek üzere yanına girdim İşleri ile meşguldü Bir süre ayakta bekledim birden, derin bir iç geçirdi ve "Allah!" dedi (O, sık sık bu şekilde yapardı)<br />
Atatürk hakkında evvelce çok şeyler duymuştum, bu tesirle olacak bir hayli şaşırdım Onun ağzından Allah kelimesini duymak beni şaşırtmış ve heyecanlandırmıştı<br />
Ata'nın yüzüne şaşkın bir şekilde bakmış olacağım ki:<br />
"Sen dindar mısın?" diye sordu<br />
Ben de ailemden aldığım din terbiyesi ile;<br />
"Evet dindarım" dedim ve bu cevabımı nasıl karşılayacağını anlamak için ürkek ürkek yüzüne baktım Cevabım hoşuna gitmişti<br />
"Çok iyi Allah, büyük bir kuvvettir O'na daima inanmak lazımdır" dedi ve bu konuda uzun uzun izahat verdi Ben de o zaman anladım ki; Atatürk hakkında söylenenlerin aslı yoktur ve Ata, bütün söylenenlerin hilafına dindar bir insandır</span>   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"10-11 yaşında idim Bursa'daki evimiz Atatürk'ün köşküne çok yakındı Bir gün Atatürk Bursa'yı şereflendirmiş, köşkün bahçesinde dolaşıyordu, ben de onu yakından görmek arzusu ile kıvranıyordum<br />
Yine bir gün bahçede dolaştığı sırada yerimden fırladım, Ona doğru koştum Beni yolumdan çevirenlere ağlamakla karşı koymaya çalışıyordum, birden bir ses işittim: "Bırakın onu" diyordu, "Bırakın gelsin" Koşarak Ata'nın yanına gittim, ellerine sarıldım Atatürk sordu:<br />
"Çocuk, sen okula gidiyor musun?"<br />
Harpler sebebiyle okulumu yarıda bırakmıştım ve bir yatılı okula alınmamı istedim<br />
"Ben seni yanıma alayım, gelir misin?" diye Atatürk sordu<br />
"Abime sorayım" dedim Kabul ettiler, derhal çağırtarak onunla konuştu, anlaştılar Böylece Çankaya'ya geldim<br />
Uzun zaman ayrı kaldığım okuluma yeniden başlamanın sevinci içinde memnundum Çankaya Köşkü bahçeleri içindeki eski bir seyis evi düzeltilerek okul haline getirilmişti Köşkte çalışanların, yaverlerin ve diğer hizmetlilerin çocukları ile birlikte ben de bu okula gitmeye başladım<br />
Bir sabah, Ata'nın elini öpmek üzere yanına girdim İşleri ile meşguldü Bir süre ayakta bekledim birden, derin bir iç geçirdi ve "Allah!" dedi (O, sık sık bu şekilde yapardı)<br />
Atatürk hakkında evvelce çok şeyler duymuştum, bu tesirle olacak bir hayli şaşırdım Onun ağzından Allah kelimesini duymak beni şaşırtmış ve heyecanlandırmıştı<br />
Ata'nın yüzüne şaşkın bir şekilde bakmış olacağım ki:<br />
"Sen dindar mısın?" diye sordu<br />
Ben de ailemden aldığım din terbiyesi ile;<br />
"Evet dindarım" dedim ve bu cevabımı nasıl karşılayacağını anlamak için ürkek ürkek yüzüne baktım Cevabım hoşuna gitmişti<br />
"Çok iyi Allah, büyük bir kuvvettir O'na daima inanmak lazımdır" dedi ve bu konuda uzun uzun izahat verdi Ben de o zaman anladım ki; Atatürk hakkında söylenenlerin aslı yoktur ve Ata, bütün söylenenlerin hilafına dindar bir insandır</span>   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[LAROUSSE'un DUZELTILMESI ...â]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-larousse-un-duzeltilmesi-%C3%A2%C2%80%C2%8F.html</link>
			<pubDate>Mon, 18 Jun 2012 21:37:27 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-larousse-un-duzeltilmesi-%C3%A2%C2%80%C2%8F.html</guid>
			<description><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fransa"da çok meşhur bir sözlük vardır; Larousse<br />
<br />
Bu sözlükte bir kelime var; ""dÃ©capiter""<br />
<br />
Bu kelime, 1931 yılındaki sözlükte; ""boynunu vurmak"" diye ifade ediliyor<br />
<br />
Kelimenin bir başka anlamı daha var; ""Kazığa oturtmak"", yani sivri bir<br />
kazık hazırlamak ve kazığın bir ucu insanların ağzından çıkacak şekilde<br />
üzerine oturtmak<br />
Vahşi bir uygulama<br />
<br />
Burada, kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek<br />
veriliyor:<br />
""Türkler, bugün bile esirlerini kazığa oturturlar""<br />
<br />
Atatürk bunu öğrenince, Fransız Büyükelçisi"ni yemeğe davet ediyor<br />
<br />
Elçi, diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor; Atatürk tarafından davet<br />
edildiği için<br />
<br />
Köşke geliyor, yemekler yeniyor<br />
<br />
Atatürk tabii bir şekilde, Elçiye bu kelimenin anlamını soruyor<br />
O da bildiği anlamı söylüyor<br />
<br />
Atatürk; ""Kelimenin başka bir anlamı var mı?"" diye sorunca, Büyükelçi;<br />
""Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir"" diyor<br />
<br />
Atatürk; daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde<br />
Larouse"u getirtip, Büyükelçinin önüne koyduruyor<br />
<br />
Elçi, daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya<br />
başlıyor<br />
Ancak kelimenin karşısında ""kazığa oturtmak"" konusunda verilen örnek<br />
cümleye gelince, ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra<br />
yutkunarak Atatürk"ün yüzüne bakıyor<br />
<br />
Atatürk diyor ki:<br />
""Demek ki biz Türkler; bugün de esirlerlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi,<br />
öyle mi sayın Sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?""<br />
<br />
Sefir, hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor<br />
ki; ""Efendim bu sözlük; Katolik Kilisesi"nin matbaasında basılmış,<br />
bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim<br />
hükümetimizle bir ilgisi yok Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye<br />
karışamayız""<br />
<br />
Atatürk:<br />
""Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere<br />
karışamıyorsunuz Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul"daki kiliselerin<br />
kapılarına koca birer kilit astırıyorum"" diyor<br />
<br />
Bunu duyan Sefir, birden ayağa kalkıyor ve; ""Ekselans, protesto ederiz""<br />
diyor<br />
<br />
Bunun üzerine Atatürk;<br />
""Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?"" diyor ve ilgililere<br />
dönerek; ""Sefire yolu gösterin"" diyerek, bir anlamda onu kovuyor<br />
<br />
Sonra ne mi oluyor?<br />
<br />
Tabii Fransız hükümeti; laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o<br />
sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor<br />
<br />
Bu muhteşem tavır;<br />
<br />
- Askerimizin başına çuval geçirildiğinde sessiz kalan,<br />
<br />
- Karakollarımıza komşu bir ülkeden saldırılar düzenlenip şehitler<br />
verdiğimizde, harekete geçmeden önce icazet almak için okyanus ötesine<br />
giden,<br />
<br />
- Fuarlarda, ülkemizin bir bölümünü kurdukları kukla devletin parçası olarak<br />
gösteren haritalar asanlarla, hala resmi temaslarda bulunan değerli<br />
yöneticilerimize<br />
<br />
ve<br />
<br />
- 85 yılda, nerelerden nerelere geldiğimizi hala göremeyen aziz<br />
vatandaşlarımıza ithaf olunur </span>   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fransa"da çok meşhur bir sözlük vardır; Larousse<br />
<br />
Bu sözlükte bir kelime var; ""dÃ©capiter""<br />
<br />
Bu kelime, 1931 yılındaki sözlükte; ""boynunu vurmak"" diye ifade ediliyor<br />
<br />
Kelimenin bir başka anlamı daha var; ""Kazığa oturtmak"", yani sivri bir<br />
kazık hazırlamak ve kazığın bir ucu insanların ağzından çıkacak şekilde<br />
üzerine oturtmak<br />
Vahşi bir uygulama<br />
<br />
Burada, kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek<br />
veriliyor:<br />
""Türkler, bugün bile esirlerini kazığa oturturlar""<br />
<br />
Atatürk bunu öğrenince, Fransız Büyükelçisi"ni yemeğe davet ediyor<br />
<br />
Elçi, diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor; Atatürk tarafından davet<br />
edildiği için<br />
<br />
Köşke geliyor, yemekler yeniyor<br />
<br />
Atatürk tabii bir şekilde, Elçiye bu kelimenin anlamını soruyor<br />
O da bildiği anlamı söylüyor<br />
<br />
Atatürk; ""Kelimenin başka bir anlamı var mı?"" diye sorunca, Büyükelçi;<br />
""Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir"" diyor<br />
<br />
Atatürk; daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde<br />
Larouse"u getirtip, Büyükelçinin önüne koyduruyor<br />
<br />
Elçi, daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya<br />
başlıyor<br />
Ancak kelimenin karşısında ""kazığa oturtmak"" konusunda verilen örnek<br />
cümleye gelince, ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra<br />
yutkunarak Atatürk"ün yüzüne bakıyor<br />
<br />
Atatürk diyor ki:<br />
""Demek ki biz Türkler; bugün de esirlerlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi,<br />
öyle mi sayın Sefir? Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?""<br />
<br />
Sefir, hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor<br />
ki; ""Efendim bu sözlük; Katolik Kilisesi"nin matbaasında basılmış,<br />
bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim<br />
hükümetimizle bir ilgisi yok Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye<br />
karışamayız""<br />
<br />
Atatürk:<br />
""Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere<br />
karışamıyorsunuz Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul"daki kiliselerin<br />
kapılarına koca birer kilit astırıyorum"" diyor<br />
<br />
Bunu duyan Sefir, birden ayağa kalkıyor ve; ""Ekselans, protesto ederiz""<br />
diyor<br />
<br />
Bunun üzerine Atatürk;<br />
""Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?"" diyor ve ilgililere<br />
dönerek; ""Sefire yolu gösterin"" diyerek, bir anlamda onu kovuyor<br />
<br />
Sonra ne mi oluyor?<br />
<br />
Tabii Fransız hükümeti; laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o<br />
sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor<br />
<br />
Bu muhteşem tavır;<br />
<br />
- Askerimizin başına çuval geçirildiğinde sessiz kalan,<br />
<br />
- Karakollarımıza komşu bir ülkeden saldırılar düzenlenip şehitler<br />
verdiğimizde, harekete geçmeden önce icazet almak için okyanus ötesine<br />
giden,<br />
<br />
- Fuarlarda, ülkemizin bir bölümünü kurdukları kukla devletin parçası olarak<br />
gösteren haritalar asanlarla, hala resmi temaslarda bulunan değerli<br />
yöneticilerimize<br />
<br />
ve<br />
<br />
- 85 yılda, nerelerden nerelere geldiğimizi hala göremeyen aziz<br />
vatandaşlarımıza ithaf olunur </span>   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[20 yıldır Atatürk aşkıyla Bodrum'a geliyorlar]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-20-yildir-ataturk-askiyla-bodrum-a-geliyorlar.html</link>
			<pubDate>Mon, 18 Jun 2012 21:36:08 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-20-yildir-ataturk-askiyla-bodrum-a-geliyorlar.html</guid>
			<description><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2012/06/49.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 49.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Muğla'nın Bodrum İlçesi'ne yaklaşık 20 yıldır birlikte tatile gelen İngiliz ve Norveçli aile, Atatürk ve Türkiye hayranlığı ile görenleri mest ediyor.<br />
<br />
Çocukları ile vücutlarının çeşitli bölgelerine Atatürk fotoğrafı, imzası ve Türk bayrağı dövmeleri yaptıran aileler, "Emekli olur olmaz Bodrum'a yerleşeceğiz. Burada çok güzel dostluklar edindik. Bodrum ve Türkiye 2. değil birinci vatanımız olacak" dedi.Norveç'in başkenti Oslo'dan tatile gelen 35 yaşındaki petrol mühendisi Kjetil Kristophersen, eşi Signe (32) ve çocukları Hilde (10) ve Dan (11) ile İngiltere'nin başkenti Londra'dan tatile gelen 45 yaşındaki öğretmen John Letch ve Sharon (40) göğüslerinin üzerine, boyunlarına, kollarına, kalplerinin üzerine, karınlarına ve vücutlarının çeşitli yerlerine yaptırdıkları Atatürk portresi, imzası, ay yıldız ve Türk bayrağı dövmeleri ile ilgi odağı oluyor. Atatürk ve ay-yıldız kolyeleri takan ve yaklaşık 20 yıldır tatillerini birlikte Gümbet'te geçiren Ksirtophersen ve Letch aileleri esnafın da büyük sevgisini ve övgüsünü kazandı. Gümbet'de işletmeciliğini Yalçın Oter'in yaptığı Beaty Box isimli güzellik salonunda 20. yılını Türk bayrakları ve Atatürk fotoğrafları ile kutlayan aileyi Bodrumlu esnaf da yalnız bırakmadı.<br />
<br />
ARTIK BİRİNCİ VATANIMIZ TÜRKİYE<br />
Sadece vücutlarındaki dövmelerle değil İngiltere'deki evlerinin salon ve odalarında da dev Türk bayrakları ve Atatürk fotoğrafları bulunduğunu belirten John Letch, "20 yıl önce annem ve babamla Türkiye'ye tatile geldiğimizde her yerde Atatürk posterleri ve heykelleri görüyorduk, sorduk, öğrendik ve Atatürk'ün Türkiye için yaptıklarını öğrenince, bir de Türk insanını yakından tanıyınca bu ülkeye ve bu yüce lidere aşık olduk. Bu nedenle sadece dövmeler değil, Atatürk bizim için bir yaşam felsefesi haline geldi. Kütüphanemiz Atatürk ve Türkiye kitapları ile dolu. Norveçli dostlarımız ile birlikte her yıl tatilimizi Gümbet'te geçiriyoruz. Burada çok sıkı ve kalıcı dostluklar edindik. Emekli olur olmaz ilk işimiz ev satın alıp Bodrum'a yerleşmek olacak. Bodrum ve Türkiye ikinci değil birinci vatanımız olacak. O zaman TC vatandaşı da olacağız" dedi.<br />
<br />
BİZDEN DAHA İYİ BİLİYORLAR<br />
14 yıldır Bodrum'da güzellik salonu işleten ve iki ailenin daimi müşterileri olduğunu belirten Yalçın Oter ise "Onlara bir sürpriz hazırlayarak 20. yıllarını kutladık. Atatürk ilke ve inkılaplarını bizden çok daha iyi biliyorlar. Dünyanın kabul ettiği, binlerce kilometre uzaklıktaki ülkedeki insanların hayranı olduğu bir liderimize biz bu kadar değer verebiliyor muyuz diye düşünüyorum. Vücutlarındaki ve ülkelerinde yaşadıkları kentlerde Türkiye'nin reklamını yaparak her yıl yüzlerce İngiliz ve Norveçli'yi buraya gönderiyorlar. Artık onlar bizden biri" diye konuştu.<br />
mynet.com </span>   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2012/06/49.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 49.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
Muğla'nın Bodrum İlçesi'ne yaklaşık 20 yıldır birlikte tatile gelen İngiliz ve Norveçli aile, Atatürk ve Türkiye hayranlığı ile görenleri mest ediyor.<br />
<br />
Çocukları ile vücutlarının çeşitli bölgelerine Atatürk fotoğrafı, imzası ve Türk bayrağı dövmeleri yaptıran aileler, "Emekli olur olmaz Bodrum'a yerleşeceğiz. Burada çok güzel dostluklar edindik. Bodrum ve Türkiye 2. değil birinci vatanımız olacak" dedi.Norveç'in başkenti Oslo'dan tatile gelen 35 yaşındaki petrol mühendisi Kjetil Kristophersen, eşi Signe (32) ve çocukları Hilde (10) ve Dan (11) ile İngiltere'nin başkenti Londra'dan tatile gelen 45 yaşındaki öğretmen John Letch ve Sharon (40) göğüslerinin üzerine, boyunlarına, kollarına, kalplerinin üzerine, karınlarına ve vücutlarının çeşitli yerlerine yaptırdıkları Atatürk portresi, imzası, ay yıldız ve Türk bayrağı dövmeleri ile ilgi odağı oluyor. Atatürk ve ay-yıldız kolyeleri takan ve yaklaşık 20 yıldır tatillerini birlikte Gümbet'te geçiren Ksirtophersen ve Letch aileleri esnafın da büyük sevgisini ve övgüsünü kazandı. Gümbet'de işletmeciliğini Yalçın Oter'in yaptığı Beaty Box isimli güzellik salonunda 20. yılını Türk bayrakları ve Atatürk fotoğrafları ile kutlayan aileyi Bodrumlu esnaf da yalnız bırakmadı.<br />
<br />
ARTIK BİRİNCİ VATANIMIZ TÜRKİYE<br />
Sadece vücutlarındaki dövmelerle değil İngiltere'deki evlerinin salon ve odalarında da dev Türk bayrakları ve Atatürk fotoğrafları bulunduğunu belirten John Letch, "20 yıl önce annem ve babamla Türkiye'ye tatile geldiğimizde her yerde Atatürk posterleri ve heykelleri görüyorduk, sorduk, öğrendik ve Atatürk'ün Türkiye için yaptıklarını öğrenince, bir de Türk insanını yakından tanıyınca bu ülkeye ve bu yüce lidere aşık olduk. Bu nedenle sadece dövmeler değil, Atatürk bizim için bir yaşam felsefesi haline geldi. Kütüphanemiz Atatürk ve Türkiye kitapları ile dolu. Norveçli dostlarımız ile birlikte her yıl tatilimizi Gümbet'te geçiriyoruz. Burada çok sıkı ve kalıcı dostluklar edindik. Emekli olur olmaz ilk işimiz ev satın alıp Bodrum'a yerleşmek olacak. Bodrum ve Türkiye ikinci değil birinci vatanımız olacak. O zaman TC vatandaşı da olacağız" dedi.<br />
<br />
BİZDEN DAHA İYİ BİLİYORLAR<br />
14 yıldır Bodrum'da güzellik salonu işleten ve iki ailenin daimi müşterileri olduğunu belirten Yalçın Oter ise "Onlara bir sürpriz hazırlayarak 20. yıllarını kutladık. Atatürk ilke ve inkılaplarını bizden çok daha iyi biliyorlar. Dünyanın kabul ettiği, binlerce kilometre uzaklıktaki ülkedeki insanların hayranı olduğu bir liderimize biz bu kadar değer verebiliyor muyuz diye düşünüyorum. Vücutlarındaki ve ülkelerinde yaşadıkları kentlerde Türkiye'nin reklamını yaparak her yıl yüzlerce İngiliz ve Norveçli'yi buraya gönderiyorlar. Artık onlar bizden biri" diye konuştu.<br />
mynet.com </span>   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'e saldırmanın dayanılmaz hafifliği]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-e-saldirmanin-dayanilmaz-hafifligi--38025.html</link>
			<pubDate>Mon, 04 Jun 2012 21:12:56 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-e-saldirmanin-dayanilmaz-hafifligi--38025.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
Atatürk&#8217;e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği<br />
<br />
Aziz Nesin, yıllar önceki bir konuşmamız sırasında şöyle demişti: <span style="color: Red;" class="mycode_color">&#8220;- Geçmişte Atatürk&#8217;ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum. Her geçen gün gözümde küçüleceğine, tersine daha da büyüyor.&#8221;</span><br />
Benzer aşamadan geçmiş bir kişi olarak, bu değerlendirmeyi gönülden paylaşmam zor değildi. <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Zaman bizleri değil, Mustafa Kemal&#8217;i haklı çıkarmıştı. </span>Lenin&#8217;in, Mao&#8217;nun, Enver Hoca&#8217;nın, Dimitrof&#8217;un heykellerinin yerlerde sürüklendiği, resimlerinin duvarlardan kaldırıldığı, Leningrad isminin St. Petersburg&#8217;a dönüştürüldüğü günümüzde, bunu görebilmek kuşkusuz daha kolay.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: Black;" class="mycode_color">Eğer Türkiye&#8217;de bir din devleti kurmak istiyorsanız, Mustafa Kemal&#8217;e saldırmanız elbette ki tutarlıdır. </span><br />
<br />
<span style="color: Plum;" class="mycode_color">Eğer Türkiye&#8217;nin bir bölgesini ayırıp ırkçı bir devlet kurmak peşindeyseniz, Mustafa Kemal&#8217;e saldırmanın elbette tutarlı bir yanı vardır. </span><br />
<br />
<span style="color: Black;" class="mycode_color">Ama &#8220;çağı yakalama&#8221; arayışında görünürken aynı şeyi yapmaya kalkarsanız; belki &#8211; her garip şeyi yapanlara olduğu gibi &#8211; bazı dikkatleri üzerinize çekersiniz, ama inandırıcı olamazsınız.</span><br />
<br />
<br />
<span style="color: Red;" class="mycode_color">Bir bakıyorsunuz;</span> <span style="color: Plum;" class="mycode_color">Kültür Bakanı&#8217;nı temsilen açık oturuma katılan bir sayın konuşmacı, Kemalizmin Batı Avrupa&#8217;daki totaliter ideolojilerin etkisi altında kaldığını söylüyor. ( Çekinmese, faşistlikle suçlayacak. )</span><br />
<br />
<span style="color: Red;" class="mycode_color">Bir bakıyorsunuz;</span> <span style="color: Black;" class="mycode_color">Marksist soldan ciddi bir düşünür, &#8220;Halka sorulsaydı dil devrimini kabul eder miydi?&#8221; diye soruyor. ( Sanki referandumla devrim yapılabilirmiş gibi&#8230; )</span><br />
<br />
<span style="color: Red;" class="mycode_color">Bir bakıyorsunuz;</span> <span style="color: Black;" class="mycode_color">60&#8242;lı yıllarda Atatürk&#8217;ün sosyalistliğini kanıtlamak için ter döken bir köşe yazarı, şimdi onu küçültmek için tüm kalem kıvraklığını kullanma telaşı içinde.</span><br />
<br />
<br />
<span style="color: Red;" class="mycode_color">Bir bakıyorsunuz;</span><span style="color: Plum;" class="mycode_color"> &#8220;orijinal&#8221; olabilme uğruna, Atatürk&#8217;ü demokrasi karşıtı gösterebilmek için, kendi eğilimlerine bilim kılıfı giydirme çabasına girenler var.</span><br />
<br />
 Mustafa Kemal&#8217;i bilimsel olarak değerlendirebilmenin yöntemi açık: Hangi koşullardaydı? Ne yapmak istiyordu? Ne yaptı? Sonuç ne oldu?<br />
Hangi koşullarda yola çıktığını biliyoruz. Ne yapmak istediğini ise &#8211; en kıt zekâlıların bile yanlış anlayamayacağı kadar &#8211; açık söylemiş: <br />
<br />
<span style="color: Gray;" class="mycode_color">&#8220;Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken, demokrasinin bütün geleneklerini sırası geldikçe yerine koymalıdır. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur. Demokrasi maddi refah meselesi değildir. Böyle bir nazariyat, vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını unutmayı amaçlar. Bir ulusu oluşturan bireylerin her çeşit özgürlüğü güven altında bulunmalıdır</span>.&#8221;<br />
<br />
[color=RedNe yapmış?<br />
<br />
<span style="color: Black;" class="mycode_color">Hiçbir şeyin devletin dışında olamadığı faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil ve Tarih Kurumları, siyasal iktidarların etkisinden uzak, bağımsız bir yapıda oluşturulmuş. Totaliter bir kültürden demokratrik bir kültüre geçiş için büyük çaba sarfetmiş</span><br />
<br />
 Dışarıda varolmayan çoğulculuğu, tek partinin içinde adeta özendirmiş. &#8220;Devletçilik&#8221; resmi ideoloji iken, özel sektör ve liberalizm savunucuları partinin ve devletin en üst düzeylerine kadar yükselebilmişler; parti içinde ayrı bir kanat oluşturmuşlar.<br />
<br />
Chp&#8217;ye faşist bir model getirmek isteyenleri terslemiş. Bir muhalefet partisi kurulması deneyini, &#8211; çok olumsuz koşullarda bile &#8211; kendi eliyle başlatmış.<br />
Peki açtığı yol &#8211; tüm ihanetlere karşın &#8211; nereye varmış?<br />
Eksikleri, yanlışları olsa da hiçbir Müslüman ülkede var olmayan bir demokrasiye!..<br />
<br />
<br />
<br />
Bir cümle hâlâ kulaklarımda:<span style="color: Plum;" class="mycode_color"> &#8220;Cesaretim olsa, tıpkı İnce Mehmed&#8217;in destanını yazdığım gibi, Mustafa Kemal&#8217;in de desatanını yazmak isterdim&#8230;&#8221;</span>Ölümünden yarım yüzyıl sonra &#8211; ve tüm ideolojik değerlerin altüst olduğu bir dünyada &#8211; eğer bir kişi hâlâ Yaşar Kemal&#8217;de ve milyonlarca insanda bu duyguları yaratabiliyorsa, hâlâ güncelse, bunun anlamı açıktır.<br />
Bu ülkede Atatürk&#8217;ü yıkarak olumlu bir şeyler yapabileceğini sananların, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgı yaşadıklarına inanıyorum. <br />
Kaynak : A.Taner KIŞLALI &#8211; Cumhuriyet, 8 Mart 1992 ( Atatürk&#8217;e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği )</span>  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
Atatürk&#8217;e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği<br />
<br />
Aziz Nesin, yıllar önceki bir konuşmamız sırasında şöyle demişti: <span style="color: Red;" class="mycode_color">&#8220;- Geçmişte Atatürk&#8217;ü eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum. Her geçen gün gözümde küçüleceğine, tersine daha da büyüyor.&#8221;</span><br />
Benzer aşamadan geçmiş bir kişi olarak, bu değerlendirmeyi gönülden paylaşmam zor değildi. <span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">Zaman bizleri değil, Mustafa Kemal&#8217;i haklı çıkarmıştı. </span>Lenin&#8217;in, Mao&#8217;nun, Enver Hoca&#8217;nın, Dimitrof&#8217;un heykellerinin yerlerde sürüklendiği, resimlerinin duvarlardan kaldırıldığı, Leningrad isminin St. Petersburg&#8217;a dönüştürüldüğü günümüzde, bunu görebilmek kuşkusuz daha kolay.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: Black;" class="mycode_color">Eğer Türkiye&#8217;de bir din devleti kurmak istiyorsanız, Mustafa Kemal&#8217;e saldırmanız elbette ki tutarlıdır. </span><br />
<br />
<span style="color: Plum;" class="mycode_color">Eğer Türkiye&#8217;nin bir bölgesini ayırıp ırkçı bir devlet kurmak peşindeyseniz, Mustafa Kemal&#8217;e saldırmanın elbette tutarlı bir yanı vardır. </span><br />
<br />
<span style="color: Black;" class="mycode_color">Ama &#8220;çağı yakalama&#8221; arayışında görünürken aynı şeyi yapmaya kalkarsanız; belki &#8211; her garip şeyi yapanlara olduğu gibi &#8211; bazı dikkatleri üzerinize çekersiniz, ama inandırıcı olamazsınız.</span><br />
<br />
<br />
<span style="color: Red;" class="mycode_color">Bir bakıyorsunuz;</span> <span style="color: Plum;" class="mycode_color">Kültür Bakanı&#8217;nı temsilen açık oturuma katılan bir sayın konuşmacı, Kemalizmin Batı Avrupa&#8217;daki totaliter ideolojilerin etkisi altında kaldığını söylüyor. ( Çekinmese, faşistlikle suçlayacak. )</span><br />
<br />
<span style="color: Red;" class="mycode_color">Bir bakıyorsunuz;</span> <span style="color: Black;" class="mycode_color">Marksist soldan ciddi bir düşünür, &#8220;Halka sorulsaydı dil devrimini kabul eder miydi?&#8221; diye soruyor. ( Sanki referandumla devrim yapılabilirmiş gibi&#8230; )</span><br />
<br />
<span style="color: Red;" class="mycode_color">Bir bakıyorsunuz;</span> <span style="color: Black;" class="mycode_color">60&#8242;lı yıllarda Atatürk&#8217;ün sosyalistliğini kanıtlamak için ter döken bir köşe yazarı, şimdi onu küçültmek için tüm kalem kıvraklığını kullanma telaşı içinde.</span><br />
<br />
<br />
<span style="color: Red;" class="mycode_color">Bir bakıyorsunuz;</span><span style="color: Plum;" class="mycode_color"> &#8220;orijinal&#8221; olabilme uğruna, Atatürk&#8217;ü demokrasi karşıtı gösterebilmek için, kendi eğilimlerine bilim kılıfı giydirme çabasına girenler var.</span><br />
<br />
 Mustafa Kemal&#8217;i bilimsel olarak değerlendirebilmenin yöntemi açık: Hangi koşullardaydı? Ne yapmak istiyordu? Ne yaptı? Sonuç ne oldu?<br />
Hangi koşullarda yola çıktığını biliyoruz. Ne yapmak istediğini ise &#8211; en kıt zekâlıların bile yanlış anlayamayacağı kadar &#8211; açık söylemiş: <br />
<br />
<span style="color: Gray;" class="mycode_color">&#8220;Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken, demokrasinin bütün geleneklerini sırası geldikçe yerine koymalıdır. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde de birbirini denetleyen partilerin doğacağına şüphe yoktur. Demokrasi maddi refah meselesi değildir. Böyle bir nazariyat, vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını unutmayı amaçlar. Bir ulusu oluşturan bireylerin her çeşit özgürlüğü güven altında bulunmalıdır</span>.&#8221;<br />
<br />
[color=RedNe yapmış?<br />
<br />
<span style="color: Black;" class="mycode_color">Hiçbir şeyin devletin dışında olamadığı faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil ve Tarih Kurumları, siyasal iktidarların etkisinden uzak, bağımsız bir yapıda oluşturulmuş. Totaliter bir kültürden demokratrik bir kültüre geçiş için büyük çaba sarfetmiş</span><br />
<br />
 Dışarıda varolmayan çoğulculuğu, tek partinin içinde adeta özendirmiş. &#8220;Devletçilik&#8221; resmi ideoloji iken, özel sektör ve liberalizm savunucuları partinin ve devletin en üst düzeylerine kadar yükselebilmişler; parti içinde ayrı bir kanat oluşturmuşlar.<br />
<br />
Chp&#8217;ye faşist bir model getirmek isteyenleri terslemiş. Bir muhalefet partisi kurulması deneyini, &#8211; çok olumsuz koşullarda bile &#8211; kendi eliyle başlatmış.<br />
Peki açtığı yol &#8211; tüm ihanetlere karşın &#8211; nereye varmış?<br />
Eksikleri, yanlışları olsa da hiçbir Müslüman ülkede var olmayan bir demokrasiye!..<br />
<br />
<br />
<br />
Bir cümle hâlâ kulaklarımda:<span style="color: Plum;" class="mycode_color"> &#8220;Cesaretim olsa, tıpkı İnce Mehmed&#8217;in destanını yazdığım gibi, Mustafa Kemal&#8217;in de desatanını yazmak isterdim&#8230;&#8221;</span>Ölümünden yarım yüzyıl sonra &#8211; ve tüm ideolojik değerlerin altüst olduğu bir dünyada &#8211; eğer bir kişi hâlâ Yaşar Kemal&#8217;de ve milyonlarca insanda bu duyguları yaratabiliyorsa, hâlâ güncelse, bunun anlamı açıktır.<br />
Bu ülkede Atatürk&#8217;ü yıkarak olumlu bir şeyler yapabileceğini sananların, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgı yaşadıklarına inanıyorum. <br />
Kaynak : A.Taner KIŞLALI &#8211; Cumhuriyet, 8 Mart 1992 ( Atatürk&#8217;e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği )</span>  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Vatan Elden Giderse!]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-vatan-elden-giderse.html</link>
			<pubDate>Mon, 04 Jun 2012 20:57:53 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-vatan-elden-giderse.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[COLOR="Plum"]<br />
Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu&#8217;ya geçtikten ve Erzurum Kongresi&#8217;ni yaptıktan sonra Sivas&#8217;a dönmüş, orada ikinci kongreyi açmıştı. <br />
Bu sırada lise binasında yatıyor; toplantılar yapıyordu. <br />
En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek halde değildi; Bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol lambasının cılız ışığında çalışıyordu. <br />
Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk&#8217;ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı. <br />
Atatürk&#8217;ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu, fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor; oğluna: <br />
- Etme, eyleme; evine dön; Bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her şeyi göze almışlar; sen aileni düşün, diyordu. <br />
Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu: <br />
- Sık sık sana gelen kimdir? <br />
- Babam!... <br />
- Ne istiyor? <br />
Delikanlı her şeyi anlattı. O zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; Elini omuzuna koydu ve dedi ki: <br />
- Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. Madem ki razı olmuyor, git! Git, fakat babana söyle ki, Vatan elden giderse evladın ne önemi kalır? <br />
<br />
<br />
<br />
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.87-88  </span>  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[COLOR="Plum"]<br />
Atatürk, Kurtuluş Savaşı için Anadolu&#8217;ya geçtikten ve Erzurum Kongresi&#8217;ni yaptıktan sonra Sivas&#8217;a dönmüş, orada ikinci kongreyi açmıştı. <br />
Bu sırada lise binasında yatıyor; toplantılar yapıyordu. <br />
En basit ihtiyaçlarını bile temin edecek halde değildi; Bazı geceler sabahlara kadar küçük petrol lambasının cılız ışığında çalışıyordu. <br />
Bir aralık lise binasına baskın yapılacağı ve Atatürk&#8217;ün yakalanıp asılacağı hakkında şehirde haberler dolaşmaya başladı. <br />
Atatürk&#8217;ün hizmetini basit fakat temiz ruhlu, fedakar bir Türk genci yapıyordu. Bu delikanlının babası gizli ve sık sık geliyor; oğluna: <br />
- Etme, eyleme; evine dön; Bugün yarın şehir basılacak; Mustafa Kemal ve arkadaşları yakalanacak. Onlar her şeyi göze almışlar; sen aileni düşün, diyordu. <br />
Atatürk bu geliş gidişin farkına vardı; bir gün delikanlıyı yanına çağırdı ve sordu: <br />
- Sık sık sana gelen kimdir? <br />
- Babam!... <br />
- Ne istiyor? <br />
Delikanlı her şeyi anlattı. O zaman Atatürk, ona doğru biraz daha ilerledi; Elini omuzuna koydu ve dedi ki: <br />
- Hizmetinden memnunum, fakat baba hakkı büyüktür. Madem ki razı olmuyor, git! Git, fakat babana söyle ki, Vatan elden giderse evladın ne önemi kalır? <br />
<br />
<br />
<br />
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.87-88  </span>  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ne Mutlu Atatürk'ü Olanlara]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ne-mutlu-ataturk-u-olanlara--38023.html</link>
			<pubDate>Mon, 04 Jun 2012 20:52:11 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ne-mutlu-ataturk-u-olanlara--38023.html</guid>
			<description><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
Atatürk tüm ulusal değerlerimizin adıdır. Varlığımızın en anlamlı simgesidir. Bilincimizin özü, duygu ve düşüncelerimizin özeti, ilkelerimizin kaynağı ve gücüdür. Yıkılmış yurtta yeni bir devlet kuran, yazgımızı değiştiren, barış içinde uygarlığın aydınlığını yaşatan O'dur. Ümmet durumundan ulus durumuna gelmemizi, kul olmaktan onurlu, kİşİlikli bireyler olmamızı sağlayan O'dur. Laikliği yaşama geçirerek anlayışın, hoşgörünün, insanlık, dostluk, kardeşlik ve gerçek vicdan özgürlüğünün ortamını yaratan O'dur. O'nu din düşmanı gösteren bağnazlarla öyle sanan aldatılmışlar O'nun çabaları sonucu ezan okunacak minare, namaz kılınacak cami bulduklarını unutmamalıdırlar. O olmasaydı, başarmasaydı, düşman çizmeleri altında ezilip gömülecektik. Dini gereksiz elatmalardan, inançsız ve bilgisiz, vatan, ulus, devlet ve bağımsızlık kavramlarının anlamını kavrayamayan akıl ve ahlak dışı kalmış yalancıların elinden kurtararak Tanrısı ile kişiyi başbaşa bırakmayı öğütleyen O'dur. Laikliğin sonsuz yararını tattıran O'dur. Ortadoğu'nun yürek sızlatan durumu ortadadır. Laiklik ilkesi bağımsızlığımızı, özgürlük ve egemenliğimizi korumamızı, güçlendirmemizi sağlamış,ulusal birliğin dayanağı olmuştur. Toplumsal düzenin, mutluluk ve sağlığın iklimi olarak vazgeçilmesi düşünülmeyecek, bir ilktir. İnsanlığın, bilimin, ve aklın, aydınlık ve çağdaşlığın, demokrasi ve kalkınmanın, saygınlığın ve yüceliğin, erdemin ve onurun temelidir. Ama ne ilkelerini ne de kendisini yeterince anlamış ve anlatmış değiliz. Günümüzde Atatürk'ü yadsıyanların, Atatürk'e dil uzatanların, yaptıklarını yıkma yarışına girişenlerin varlığı üzücü, dşündürücü, hatta utandırıcı değilmidir? O'nun değerini bilmeyen kişiler neyin değerini bileceklerdir? Din adına kötü söz ve öldürmeye varan sakıncalı eylemler nasıl bağışlanabilir? Yurdu kurtarıp devlet kuran, ulusal birliği sağlayıp barış ve güvenlik içinde uygarlığın ışıklı yollarını çizen insana nasıl saldırılır? Bu kokuşmuşluk, çürümüşlük, değil de nedir? Buna nasıl katlanılır? İş işten geçince, yıkıntının altında kalınca mı kendimize geleceğiz?<br />
<br />
<span style="color: RoyalBlue;" class="mycode_color">Kendini bilen, Atatürk'ü bilmemezlik edemez. Bize adam olmayı, ulus olmayı, birey olmayı öğreten, özgün değerlerin ve seçkin niteliklerin kıvancını duyan bir ölümsüz kaynak olarak O'ndan hız ve güç almalıyız. NE MUTLU ATATÜRK'Ü OLANLARA!</span><br />
<br />
(Yekta Güngör ÖZDEN- Diş hekimleri birliği dergisi-1990 yazısının bir bölümü..) </span>   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><br />
Atatürk tüm ulusal değerlerimizin adıdır. Varlığımızın en anlamlı simgesidir. Bilincimizin özü, duygu ve düşüncelerimizin özeti, ilkelerimizin kaynağı ve gücüdür. Yıkılmış yurtta yeni bir devlet kuran, yazgımızı değiştiren, barış içinde uygarlığın aydınlığını yaşatan O'dur. Ümmet durumundan ulus durumuna gelmemizi, kul olmaktan onurlu, kİşİlikli bireyler olmamızı sağlayan O'dur. Laikliği yaşama geçirerek anlayışın, hoşgörünün, insanlık, dostluk, kardeşlik ve gerçek vicdan özgürlüğünün ortamını yaratan O'dur. O'nu din düşmanı gösteren bağnazlarla öyle sanan aldatılmışlar O'nun çabaları sonucu ezan okunacak minare, namaz kılınacak cami bulduklarını unutmamalıdırlar. O olmasaydı, başarmasaydı, düşman çizmeleri altında ezilip gömülecektik. Dini gereksiz elatmalardan, inançsız ve bilgisiz, vatan, ulus, devlet ve bağımsızlık kavramlarının anlamını kavrayamayan akıl ve ahlak dışı kalmış yalancıların elinden kurtararak Tanrısı ile kişiyi başbaşa bırakmayı öğütleyen O'dur. Laikliğin sonsuz yararını tattıran O'dur. Ortadoğu'nun yürek sızlatan durumu ortadadır. Laiklik ilkesi bağımsızlığımızı, özgürlük ve egemenliğimizi korumamızı, güçlendirmemizi sağlamış,ulusal birliğin dayanağı olmuştur. Toplumsal düzenin, mutluluk ve sağlığın iklimi olarak vazgeçilmesi düşünülmeyecek, bir ilktir. İnsanlığın, bilimin, ve aklın, aydınlık ve çağdaşlığın, demokrasi ve kalkınmanın, saygınlığın ve yüceliğin, erdemin ve onurun temelidir. Ama ne ilkelerini ne de kendisini yeterince anlamış ve anlatmış değiliz. Günümüzde Atatürk'ü yadsıyanların, Atatürk'e dil uzatanların, yaptıklarını yıkma yarışına girişenlerin varlığı üzücü, dşündürücü, hatta utandırıcı değilmidir? O'nun değerini bilmeyen kişiler neyin değerini bileceklerdir? Din adına kötü söz ve öldürmeye varan sakıncalı eylemler nasıl bağışlanabilir? Yurdu kurtarıp devlet kuran, ulusal birliği sağlayıp barış ve güvenlik içinde uygarlığın ışıklı yollarını çizen insana nasıl saldırılır? Bu kokuşmuşluk, çürümüşlük, değil de nedir? Buna nasıl katlanılır? İş işten geçince, yıkıntının altında kalınca mı kendimize geleceğiz?<br />
<br />
<span style="color: RoyalBlue;" class="mycode_color">Kendini bilen, Atatürk'ü bilmemezlik edemez. Bize adam olmayı, ulus olmayı, birey olmayı öğreten, özgün değerlerin ve seçkin niteliklerin kıvancını duyan bir ölümsüz kaynak olarak O'ndan hız ve güç almalıyız. NE MUTLU ATATÜRK'Ü OLANLARA!</span><br />
<br />
(Yekta Güngör ÖZDEN- Diş hekimleri birliği dergisi-1990 yazısının bir bölümü..) </span>   ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk boğulmasın diye su içmiyor...]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-bogulmasin-diye-su-icmiyor.html</link>
			<pubDate>Thu, 03 May 2012 21:05:59 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-bogulmasin-diye-su-icmiyor.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[FONT="Courier New"]Hatırlar mısınız bilmem;<br />
<br />
 Geçtiğimiz yıllarda 10 Kasım Atatürk'ü anma töreninde küçük bir kız<br />
 çocuğu "Atatürk ölmüş" diye hüngür hüngür ağlıyordu ve anne babası da<br />
 küçük kızı sakinleşsin diye "ama o bizim kalbimizde yaşıyor" diye<br />
 avutmaya çalışıyorlardı Ancak küçük kızı bir türlü<br />
 sakinleştirememişlerdi Günlerce televizyon ekranlarında web<br />
 sayfalarında konu olmuş, hepimiz duygulanmıştık aşağıdaki olay beni daha da duygulandırdı; <br />
<br />
 Efendim olay otistik çocukların eğitildiği bir okulda geçiyor<br />
 Musa öğretmen çocuklara AtatürkÂ´ü anlatırken "O ölmedi içimizde yaşıyor"<br />
 diyor<br />
 Aradan bir süre geçiyor, küçük çocuğun ailesi öğretmene eskiden çok su<br />
 içen çocuklarının artık su içmediğinden yakınarak, yardım talep ediyor<br />
 Musa öğretmen çocuğa neden su içmediğini soruyor<br />
 Çocuğun öğretmenine verdiği yanıt yeri göğü inletecek, gözyaşlarını<br />
 suya-sele çevirecek bir yanıttır<br />
 Küçük çocuk "içinde yaşattığı Atatürk boğulmasın diye su içmemektedir"<br />
 Öğrencisini gözyaşlarıyla bağrına basan Musa öğretmen;<br />
 "İstediğin kadar su içebilirsin, Atatürk çok güzel yüzme biliyordu" deyince<br />
 Hayat normale dönüyor ve küçük çocuk içinde özenle koruduğu<br />
 AtatürkÂ´ünün yüzme bildiğini öğrenince yeniden su içmeye başlıyor<br />
<br />
<br />
 Prof Dr Hüdaver COŞKUN </span>  <br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: Red;" class="mycode_color">[B<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">][FONT="Courier New"]Ufacık bir çocuğun bile yüreğinde böyle derin bir yer kaplayan Mustafa Kemal'i bazıları ısrarla unutturmaya çalışsın, daha çok çalışmaları gerekicek... </span>[/B] </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[FONT="Courier New"]Hatırlar mısınız bilmem;<br />
<br />
 Geçtiğimiz yıllarda 10 Kasım Atatürk'ü anma töreninde küçük bir kız<br />
 çocuğu "Atatürk ölmüş" diye hüngür hüngür ağlıyordu ve anne babası da<br />
 küçük kızı sakinleşsin diye "ama o bizim kalbimizde yaşıyor" diye<br />
 avutmaya çalışıyorlardı Ancak küçük kızı bir türlü<br />
 sakinleştirememişlerdi Günlerce televizyon ekranlarında web<br />
 sayfalarında konu olmuş, hepimiz duygulanmıştık aşağıdaki olay beni daha da duygulandırdı; <br />
<br />
 Efendim olay otistik çocukların eğitildiği bir okulda geçiyor<br />
 Musa öğretmen çocuklara AtatürkÂ´ü anlatırken "O ölmedi içimizde yaşıyor"<br />
 diyor<br />
 Aradan bir süre geçiyor, küçük çocuğun ailesi öğretmene eskiden çok su<br />
 içen çocuklarının artık su içmediğinden yakınarak, yardım talep ediyor<br />
 Musa öğretmen çocuğa neden su içmediğini soruyor<br />
 Çocuğun öğretmenine verdiği yanıt yeri göğü inletecek, gözyaşlarını<br />
 suya-sele çevirecek bir yanıttır<br />
 Küçük çocuk "içinde yaşattığı Atatürk boğulmasın diye su içmemektedir"<br />
 Öğrencisini gözyaşlarıyla bağrına basan Musa öğretmen;<br />
 "İstediğin kadar su içebilirsin, Atatürk çok güzel yüzme biliyordu" deyince<br />
 Hayat normale dönüyor ve küçük çocuk içinde özenle koruduğu<br />
 AtatürkÂ´ünün yüzme bildiğini öğrenince yeniden su içmeye başlıyor<br />
<br />
<br />
 Prof Dr Hüdaver COŞKUN </span>  <br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: Red;" class="mycode_color">[B<span style="text-decoration: underline;" class="mycode_u">][FONT="Courier New"]Ufacık bir çocuğun bile yüreğinde böyle derin bir yer kaplayan Mustafa Kemal'i bazıları ısrarla unutturmaya çalışsın, daha çok çalışmaları gerekicek... </span>[/B] </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[söylediği her söz, yaptığı her eylemden rahatsız olanlara]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-soyledigi-her-soz-yaptigi-her-eylemden-rahatsiz-olanlara.html</link>
			<pubDate>Wed, 21 Dec 2011 00:20:19 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-soyledigi-her-soz-yaptigi-her-eylemden-rahatsiz-olanlara.html</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk geldi, düşmanı yendi, bu güzel ülkeyi bizlere verdi !<br />
Bu cümleyi günde 3 kez söylersen Atatürkçüsün ! <br />
Ya da her sıkıştığında !<br />
<br />
Hadi oradan ’ <br />
<br />
Bununla Atatürk’ün arkasına sığınırsan, <br />
En az Atatürk düşmanları kadar zarar verirsin o büyük adama’ <br />
<br />
Atatürk’e istemeyerek de olsa zarar veren bu kesim, <br />
derhal bilinçlenmelidir’<br />
<br />
dedim ya istemeyerek .. <br />
<br />
bunun bir de isteyerek olan kesimi var ki;<br />
evlerden ırak ! düşman başına ’ <br />
<br />
o tip soytarılara ben kısaca ’yavşak’ diyorum .. <br />
<br />
birileri gibi gemiye binip ingiltere’ye kaçmadığı için,<br />
söylediği her söz, yaptığı her eylem<br />
birilerine fazlasıyla batmaktadır’ <br />
<br />
kendisinden sonra çeyreği cesarete ve kararlılığa sahip bir lidere kavuşamayan Atatürk ülkesi; hala patinaj çekmekte, devrimleri anlaşılamamakta ve adı unutturulmaya çalışılmakta’ <br />
<br />
bir halk, dünyaya eşi benzeri ’yakın bir tarihte’ gelmemiş, kurtuluş ve kuruluş mücadelesinin baş mimarı olan bu büyük insanı yine tarihte görülmemiş bir nankörlükle savaş suçlusu ilan etmeye çalışıyor’ Arşivleri net olarak açılmamış, ölümünden 6 ay önce olmuş bir olay için; tarih bilgileri bir iki yalancı dudağın ucuyla sınırlı, ama ön yargıları gözlerini kör etmiş bir grup güruh; beyinlerinin tehlikeli karanlığını akıtıyor saf beyinlere’ tarihçilerin bile fikir olarak ikiye ayrıldığı bir konuda, millet o kadar kesin konuşabiliyor ki; bu da seçilmiş yönetimi hangi çoğunluk zihniyetinin başa getirdiğini kanıtlar nitelikte’ <br />
<br />
evet niyet art olduktan sonra, gerisi teferruat kalıyor’ <br />
<br />
kendisine ’siz diktatör müsünüz’ şeklinde sorulan bir soruya, <br />
’diktatör olsam bu soruyu sorabilir miydiniz?’ şeklinde cevap veren bir lider var o güruhun karşısında’ yine ’bana diktatör diyorlar ama ben zorla değil kalpleri kazanarak iş yapmak isterim’ cümlesi de kendisine aittir’ <br />
<br />
İşlevi sataşmaktan, tarih bilgisi ise inkardan ibaret bir yavşağın karalamasıyla da sıradanlaştırılamayacak bir insandır Atatürk.. bu kişiyi sizler biliyorsunuz, Atatürk’ü hiçbir bilgiye ve kaynağa dayanmayan nihilist iddialarla önemsizleştirmeye çalışması çabalarını ve iktidar yaltakçılığını bir kenara bırakıp; eskiden olduğu gibi gazino ve pavyonlarda alem yapmaya devam etmesini şahsen öneriyorum.. <br />
<br />
Atatürk dünya tarihinde sahne almış en ileri görüşlü liderdir.. kısa sayılabilecek hayatında, koca bir ulusun bağımsız geleceğini inşa edebilecek kadar vizyonlu ve zeki bir insandır.. kısaca bu ülkeye ve türk insanına bir lütuftur Atatürk’ <br />
<br />
stalin, rusya’da ve dünyada büyük bir çoğunluğun görüşüne göre diktatörlerin en büyüklerindendir.. ruslar stalin’i hiçbir zaman rezilce eleştirmemiştir.. <br />
<br />
şah pehlevi’yi iran halkı bir diktatör olarak görürdü, 1944 lü yıllardan sonra ülke üzerinde bıraktığı izi silmeye çalıştılar.. iran’lılar pehlevi’yi dengesiz ve cahilce hiç eleştirilmedi.. <br />
<br />
hitler, dünya için utanç kaynağıdır.. insanlığın gördüğü en tehlikeli liderlerden biridir’ almanlar hitleri hiçbir zaman bu denli onursuzca ve yavşakça eleştirmedi..<br />
<br />
Atatürk bir Stalin değildir.. <br />
Atatürk bir Pehlevi değildir.. <br />
Atatürk bir Hitler değildir.. <br />
<br />
Atatürk bir ulusu köle ve zevce olmaktan kurtarıp, <br />
Kaba tabirle Türk Halkını; bir yunan, Fransız, Avusturya ırkının ’piçi’ olmaktan kurtarıp, bu büyük millete bağımsızlıklarını armağan etmiştir’ <br />
<br />
fakat; <br />
<br />
o büyük millet tarafından <br />
<br />
stalin’den <br />
pehlevi’den<br />
hitler’den <br />
<br />
ve nicelerinden daha haysiyetsizce eleştirilmektedir.. <br />
<br />
Ey Millet, <br />
<br />
Atatürk bir insandır.. <br />
hataları da vardır elbet.. <br />
yaptıklarını bu günün şartları ile değerlendirip, <br />
öyle düşün.. buna rağmen, gördüğün eksiklikleri eleştir.. <br />
ama bunu yaparken, şerefsizleşme.. <br />
bunu yaparken, bunu yapma hakkını sana <br />
’özgürlük ve demokrasi’ ile O’nun sağladığını unutma’<br />
<br />
Unutur ve haddini aşarsan şayet; <br />
Şerefsizlik damgası boynunda bir gün urganın olur’ <br />
<br />
Mehmet Tanrıverdi<br />
<br />
23 kasım 2011 </span>  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Atatürk geldi, düşmanı yendi, bu güzel ülkeyi bizlere verdi !<br />
Bu cümleyi günde 3 kez söylersen Atatürkçüsün ! <br />
Ya da her sıkıştığında !<br />
<br />
Hadi oradan ’ <br />
<br />
Bununla Atatürk’ün arkasına sığınırsan, <br />
En az Atatürk düşmanları kadar zarar verirsin o büyük adama’ <br />
<br />
Atatürk’e istemeyerek de olsa zarar veren bu kesim, <br />
derhal bilinçlenmelidir’<br />
<br />
dedim ya istemeyerek .. <br />
<br />
bunun bir de isteyerek olan kesimi var ki;<br />
evlerden ırak ! düşman başına ’ <br />
<br />
o tip soytarılara ben kısaca ’yavşak’ diyorum .. <br />
<br />
birileri gibi gemiye binip ingiltere’ye kaçmadığı için,<br />
söylediği her söz, yaptığı her eylem<br />
birilerine fazlasıyla batmaktadır’ <br />
<br />
kendisinden sonra çeyreği cesarete ve kararlılığa sahip bir lidere kavuşamayan Atatürk ülkesi; hala patinaj çekmekte, devrimleri anlaşılamamakta ve adı unutturulmaya çalışılmakta’ <br />
<br />
bir halk, dünyaya eşi benzeri ’yakın bir tarihte’ gelmemiş, kurtuluş ve kuruluş mücadelesinin baş mimarı olan bu büyük insanı yine tarihte görülmemiş bir nankörlükle savaş suçlusu ilan etmeye çalışıyor’ Arşivleri net olarak açılmamış, ölümünden 6 ay önce olmuş bir olay için; tarih bilgileri bir iki yalancı dudağın ucuyla sınırlı, ama ön yargıları gözlerini kör etmiş bir grup güruh; beyinlerinin tehlikeli karanlığını akıtıyor saf beyinlere’ tarihçilerin bile fikir olarak ikiye ayrıldığı bir konuda, millet o kadar kesin konuşabiliyor ki; bu da seçilmiş yönetimi hangi çoğunluk zihniyetinin başa getirdiğini kanıtlar nitelikte’ <br />
<br />
evet niyet art olduktan sonra, gerisi teferruat kalıyor’ <br />
<br />
kendisine ’siz diktatör müsünüz’ şeklinde sorulan bir soruya, <br />
’diktatör olsam bu soruyu sorabilir miydiniz?’ şeklinde cevap veren bir lider var o güruhun karşısında’ yine ’bana diktatör diyorlar ama ben zorla değil kalpleri kazanarak iş yapmak isterim’ cümlesi de kendisine aittir’ <br />
<br />
İşlevi sataşmaktan, tarih bilgisi ise inkardan ibaret bir yavşağın karalamasıyla da sıradanlaştırılamayacak bir insandır Atatürk.. bu kişiyi sizler biliyorsunuz, Atatürk’ü hiçbir bilgiye ve kaynağa dayanmayan nihilist iddialarla önemsizleştirmeye çalışması çabalarını ve iktidar yaltakçılığını bir kenara bırakıp; eskiden olduğu gibi gazino ve pavyonlarda alem yapmaya devam etmesini şahsen öneriyorum.. <br />
<br />
Atatürk dünya tarihinde sahne almış en ileri görüşlü liderdir.. kısa sayılabilecek hayatında, koca bir ulusun bağımsız geleceğini inşa edebilecek kadar vizyonlu ve zeki bir insandır.. kısaca bu ülkeye ve türk insanına bir lütuftur Atatürk’ <br />
<br />
stalin, rusya’da ve dünyada büyük bir çoğunluğun görüşüne göre diktatörlerin en büyüklerindendir.. ruslar stalin’i hiçbir zaman rezilce eleştirmemiştir.. <br />
<br />
şah pehlevi’yi iran halkı bir diktatör olarak görürdü, 1944 lü yıllardan sonra ülke üzerinde bıraktığı izi silmeye çalıştılar.. iran’lılar pehlevi’yi dengesiz ve cahilce hiç eleştirilmedi.. <br />
<br />
hitler, dünya için utanç kaynağıdır.. insanlığın gördüğü en tehlikeli liderlerden biridir’ almanlar hitleri hiçbir zaman bu denli onursuzca ve yavşakça eleştirmedi..<br />
<br />
Atatürk bir Stalin değildir.. <br />
Atatürk bir Pehlevi değildir.. <br />
Atatürk bir Hitler değildir.. <br />
<br />
Atatürk bir ulusu köle ve zevce olmaktan kurtarıp, <br />
Kaba tabirle Türk Halkını; bir yunan, Fransız, Avusturya ırkının ’piçi’ olmaktan kurtarıp, bu büyük millete bağımsızlıklarını armağan etmiştir’ <br />
<br />
fakat; <br />
<br />
o büyük millet tarafından <br />
<br />
stalin’den <br />
pehlevi’den<br />
hitler’den <br />
<br />
ve nicelerinden daha haysiyetsizce eleştirilmektedir.. <br />
<br />
Ey Millet, <br />
<br />
Atatürk bir insandır.. <br />
hataları da vardır elbet.. <br />
yaptıklarını bu günün şartları ile değerlendirip, <br />
öyle düşün.. buna rağmen, gördüğün eksiklikleri eleştir.. <br />
ama bunu yaparken, şerefsizleşme.. <br />
bunu yaparken, bunu yapma hakkını sana <br />
’özgürlük ve demokrasi’ ile O’nun sağladığını unutma’<br />
<br />
Unutur ve haddini aşarsan şayet; <br />
Şerefsizlik damgası boynunda bir gün urganın olur’ <br />
<br />
Mehmet Tanrıverdi<br />
<br />
23 kasım 2011 </span>  ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[O güneşi kimse batıramaz]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-o-gunesi-kimse-batiramaz.html</link>
			<pubDate>Sun, 11 Dec 2011 21:07:33 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-o-gunesi-kimse-batiramaz.html</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://a8.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/s320x320/388491_303327806364933_174113559286359_962003_1962034477_n.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 388491_303327806364933_174113559286359_9...4477_n.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://a8.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-ash4/s320x320/388491_303327806364933_174113559286359_962003_1962034477_n.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 388491_303327806364933_174113559286359_9...4477_n.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün Yazmış Olduğ Eserler [Açıklamalı]]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-yazmis-oldug-eserler-aciklamali.html</link>
			<pubDate>Sat, 08 Oct 2011 12:13:16 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=14">HüsniyeDuman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-yazmis-oldug-eserler-aciklamali.html</guid>
			<description><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align">[COLOR=teal]Mustafa Kemal Atatürk, yaşamının her döneminde kitapla bütünleşmiştir. Bu okuma sevgisinin kendisine sağladığı bilgi birikimini zaman zaman yazmaya dönüştüren Atatürk, yaşamının farklı dönemlerinde farklı konularda kitaplar yazmıştır. Yazdıkları gerek güncelliği, gerekse yol göstericiliği açısından bu gün dahi tartışmasız greçekleri içermektedir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]O'nun günümüzde hala geçerliliğini koruması ileri görüşlülüğünün ve akılcılığının göstergelerinden biridir. Mustafa Kemal, özellikle II. Meşrutiyet'in (23 Temmuz 1908) ilanından sonra tüm dikkat ve çalışmasını askerlik üzerine yoğunlaştırılmıştır. O,mesleki bilgileri artıracak yayınların yapılmasını gerkli görüyordu. Bu amaçla mesleğinin ilk yıllarından itibaren askerlikle ilgili birikimlerini aşağıda isimleri belirtilen kitaplarda toparlanmıştır :  <br />
<br />
[COLOR=teal]a) Takımın Muharebe Talimi  <br />
[COLOR=teal]b) Cumalı Ordugahı  <br />
[COLOR=teal]c) Tabiye Tatbikat ve Seyahati  <br />
[COLOR=teal]d) Bölüğün Muharebe Talimi  <br />
[COLOR=teal]e) Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (Subay ve Komutan ile Konuşmalar)  <br />
[COLOR=teal]f) Tabiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"NUTUK"</span>  <br />
[COLOR=teal]Yurdumuzun parçalanıp, işgal edildiği günlerden başlayarak, Türk tarihinde bir dönüm noktası olan İstiklal Savaşı'nı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatan Nutuk, siyasi ve milli tarihimizin birinci elden, değerli bir kaynak eseridir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Atatürk'ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara'da toplanan İkinci Kurultayı'nda 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihi bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Nutuk, yalnız geçmiş devrin bir hikayesi olarak dünümüzü anlatmakla kalmayıp, yakın tarihimizden alınan ibret dolu tecrübelerle, milli varlığımızın bugününe de yarınına da ışık tutabilen bir değer taşımaktadır. Nutuk, milleti ülkenin geleceğini belirleyecek olan milli birlik ilkesi etrafında bilinçlendirip, kenetlendirerek, milli irade ve milli hakimiyet kavramlarının harekete dönüştürülmesi yoluyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşundan Cumhuriyetin ilanına kadar uzanan başarılı bir tarihi akışın hikayesidir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Nutuk ilk defa 1927 yılında, biri asıl metin, diğeri belgeler olmak üzere Arap harfleriyle iki cilt olarak yayınlanmıştır. Aynı yıl, tek cilt halinde lüks bir baskısı da yapılmıştır. Yazı inkılabından sonra, bu ilk metnin okunması güçleştiğinden, 1934 yılında, Milli Eğitim Bakanlığınca üç cilt olarak yeniden basılmıştır. Nutuk, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezince yeniden basılmıştır.  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"BÖLÜĞÜN MUHAREBE EĞİTİMİ"</span>  <br />
[COLOR=teal]"Bölük Muharebe Eğitimi" olarak yayınlanan eser, meskun yerlerde muharebe, savunma ve taarruz konularını kapsamaktadır. Meskun yerlerin sınırlayıcı durumlarının muharebeye etkisi, savunma mevziinin seçimi, savunma mevziinin hazırlanması, ateş sahalarının temizlenmesi, ateş taksimi, ateş tutmayan ölü bölgelerin kapatılması ve mevziin işgali gibi savunmanın esasını oluşturan konular işlenmiştir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Ayrıca taarruzda birliğin aldığı tertip ve düzen, ilerleme, ateş üstünlüğü, ihtiyatların kullanılması gibi taarruz harekatında her zaman karşılaşılacak konular ele alınmıştır. Genç Kurmay Önyüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından, Almanca aslından tercüme edilen ve bağlı olduğu ordunun eğitimine katkısı olan bu eserden yeni nesillerin de faydalanabilmeleri için bugünkü Türkçe'ye çevrilmiştir.  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"CUMALI ORDUGAHI"</span>  <br />
[COLOR=teal]Cumalı Ordugahı; Makedonya bölgesinde, Köprülü - İştip yolu üzerinde bulunmaktadır. Bu ordugahta, 3. Süvari Tümen Komutanı Tuğgeneral Suphi Paşa'nın komutası altında kurulan bir süvari tugayına eğitim ve manevra yaptırılmıştır. Bu manevraya katılan Mustafa Kemal, "Cumalı Ordugahı" adlı eserini yazmış; süvari, bölük, alay, tugay eğitim ve manevralarını anlatmıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Mustafa Kemal bir kurmay subay olarak teorik bilgilere önem vermekte, ancak askeri tatbikat ve manevralardan sadece katılanların yararlanmasını yeterli görmemektedir. Bu yüzden, 10 gün süren bu tatbikat sırasında tututuğu gözlem notlarını, hazırlanan meseleleri ve komutanların yaptıkları eleştirileri yazmış, bol kroki ile küçük bir broşür haline dönüştürmüştür.  <br />
[COLOR=teal]12 Eylül 1909'da tamamladığı bu eseri, Selanik'te 1909 yılında matbaa harfleriyle basılmıştır. Eser; 39 sayfa metin ve 7 adet krokiden oluşmaktadır.  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"TAKIMIN MUHAREBE EĞİTİMİ"</span>  <br />
[COLOR=teal]Bu kitap; Berlin Askeri Üniversitesi eski müdürlerinden General Litzmann'ın "Seferber Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri" adlı eserinin ilk bölümünü oluşturmakta olup, Selanik'te 3.Ordu Karargahı'nda görevli, Kurmay Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal tarafından Almanca'dan Osmanlıca diline çevrilmiş ve 1908 yılında Selanik Asır Matbaasında basılmıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Kitabın özü; seferi tam mevcutlu bir takımın, değişik hava şartları ve çeşitli arazide, basit bir mesele içinde muharebe yöntemlerinin uygulaması, avcı hattı teşkiliyle bir avcı hattının ateş muharebesi üzerinde toplanmaktadır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Mustafa Kemal Paşa, subayların arazide yetiştirilmesini amaçlayan tatbikatın, önemini vurgulayan bu eserini, 1911 yılında 5. Kolordu Harekat Şube Müdürü iken yazmıştır. Bu eserde, karşılıklı olarak kırmızı ve mavi muharebe birliklerinin Selanik-Kılkış arasında yaptıkları savunma ve taarruz uygulamalarının değerlendirilmesi yapılmıştır.  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"TAKTİK VE TATBİKAT GEZİSİ"</span>  <br />
[COLOR=teal]Bu eserinde, bir muharebeyi sevk ve idarede belirli kuralların olamadığını vurgulaması yanında, komutan olan kişinin nitelikleri üzerinde de durmuştur. Bunlar ise; birliğini barışta ve savaşta eğitmek, yönetmek ve gözetmekteki üstün başarı, elindeki kuvvetin eksikliğini giderecek düşünce gücü ve astlarından her konuda üstünlüğü sağlamaktır. Bunun yanında, kişisel cesaret, başkalarının hareketini önceden seziş ve harekatını en uygun zamanda yapabilme yeteneği olmalıdır. Ortak amacın gerçekleştirilebilmesi için birliklerini başarılı bir şekilde yönetmeli, astları üzerinde etkili olmalı ve otoritesini kurabilmelidir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Bu eserde ayrıca bir komutanın başarılı olabilmesi için bu kuralları sadece okumuş ve öğremiş olmanın yeterli olamadığı, bunların tatbikatının da önemi belirtilmiştir.  <br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"GEOMETRİ"</span>  <br />
[COLOR=teal]Atatürk bu kitabı ölümünden birbuçuk yıl önce III. Türk Dil Kurultayından hemen sonra 1936-1937 yılı kış aylarında Dolmabahçe Sarayında kendi eliyle yazmıştır. Atatürk Arapça ve Farsça terimlerle dolu ders kitaplarının öğrenciler açısından öğrenimi geciktireceğini düşünmüştü.  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"SUBAY VE KOMUTAN İLE KONUŞMALAR"</span>  <br />
[COLOR=teal]"Subay ve Komutan ile Konuşmalar" Atatürkün askerliğe ilişkin eserlerinin en önemlilerinden birisidir. Bu eser, Atatürk, 1914 yılında Kurmay Yarbay rütbesiyle Sofya askeri Ataşesi olarak bulunduğu sırada, Nuri conker'in "Zabit ve Kumandan (Subay ve Komutan)" adlı kitabına karşılık olarak yazılmıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Genç subayın, içinde bulunduğu ordudaki aksaklıkları, hataları nasıl sezdiğini; bunlara karşı tepkisiz kalmayarak üst makamlara hatalar ve çözüm yollarını nasıl sunduğunu; ülkenin içinde bulunduğu askeri ve siyasal durumdan duyduğu acıları kitabın birinci bölümünde bulmaktayız.  <br />
[COLOR=teal]Atatürk, bir subayın taşıması gereken özveri, ölümü göze alma, emri altındakileri sevk ve idare edebilme, taarruz ruhu, insiyatif özellikleri hakkında, Nuri Conker'in görüşlerine katılmış ve kendi düşüncelerini de çeşitli örneklerle destekleyerek açıklamıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Bunların yanı sıra, Türk kadınının, aslında toplumu yaratmada çok etkili olabilecekken, suskunluğu seçtiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktan kendini alamamıştır. Türk ulusu hakkında ise "kuşkusuz bizim ulusumuzun karakteri de bütün karakterler gibi yükselmeye ve istenen şekle girmeye elverişlidir. Fakat kendi kendisine olmak koşuluyla..."dedikten sonra, dışardan ulusumuzun karakterine yapılmak istenen etkilerin amacına ulaşamayacağını vurgulamıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Subaylarda ve erlerdeki inisiyatif özelliğine eserinde geniş bir bölüm ayıran Atatürk, kendi dönemindeki ile daha önceki dönemlerde Osmanlı ordusunu kıyaslamıştır. Özellikle Trablusgarp Savaşı'nda edindiği deneyimler ile kendiliğinden hareket ve iş görme özelliğinin, olması gereken sınırını göstermiştir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Atatürk, eserin son bölümünde, Kuzey Afrika'da birlikte çarpıştığı korkusuz ve yiğit silah arkadaşlarını anmış ve onları "yüksek askerlik niteliklerine" sahip insanlar olarak tanımlamıştır. Bu davranışı O'nun diğer bütün üstünlüklerinin yanı sıra insancıl yönünede tanıklık eder.   <br />
<br />
Kaynak: Uslanmam.com</div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: center;" class="mycode_align">[COLOR=teal]Mustafa Kemal Atatürk, yaşamının her döneminde kitapla bütünleşmiştir. Bu okuma sevgisinin kendisine sağladığı bilgi birikimini zaman zaman yazmaya dönüştüren Atatürk, yaşamının farklı dönemlerinde farklı konularda kitaplar yazmıştır. Yazdıkları gerek güncelliği, gerekse yol göstericiliği açısından bu gün dahi tartışmasız greçekleri içermektedir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]O'nun günümüzde hala geçerliliğini koruması ileri görüşlülüğünün ve akılcılığının göstergelerinden biridir. Mustafa Kemal, özellikle II. Meşrutiyet'in (23 Temmuz 1908) ilanından sonra tüm dikkat ve çalışmasını askerlik üzerine yoğunlaştırılmıştır. O,mesleki bilgileri artıracak yayınların yapılmasını gerkli görüyordu. Bu amaçla mesleğinin ilk yıllarından itibaren askerlikle ilgili birikimlerini aşağıda isimleri belirtilen kitaplarda toparlanmıştır :  <br />
<br />
[COLOR=teal]a) Takımın Muharebe Talimi  <br />
[COLOR=teal]b) Cumalı Ordugahı  <br />
[COLOR=teal]c) Tabiye Tatbikat ve Seyahati  <br />
[COLOR=teal]d) Bölüğün Muharebe Talimi  <br />
[COLOR=teal]e) Zabit ve Kumandan ile Hasbihal (Subay ve Komutan ile Konuşmalar)  <br />
[COLOR=teal]f) Tabiye Meselesinin Halli ve Emirlerin Sureti Tahririne Dair Nesayih  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"NUTUK"</span>  <br />
[COLOR=teal]Yurdumuzun parçalanıp, işgal edildiği günlerden başlayarak, Türk tarihinde bir dönüm noktası olan İstiklal Savaşı'nı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlatan Nutuk, siyasi ve milli tarihimizin birinci elden, değerli bir kaynak eseridir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Atatürk'ün kendi kaleminden çıkan bu eser, yine Atatürk tarafından, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Ankara'da toplanan İkinci Kurultayı'nda 36,5 saat süren ve altı günde okunan tarihi bir hitabeye dayandığı için Nutuk adını almıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Nutuk, yalnız geçmiş devrin bir hikayesi olarak dünümüzü anlatmakla kalmayıp, yakın tarihimizden alınan ibret dolu tecrübelerle, milli varlığımızın bugününe de yarınına da ışık tutabilen bir değer taşımaktadır. Nutuk, milleti ülkenin geleceğini belirleyecek olan milli birlik ilkesi etrafında bilinçlendirip, kenetlendirerek, milli irade ve milli hakimiyet kavramlarının harekete dönüştürülmesi yoluyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kuruluşundan Cumhuriyetin ilanına kadar uzanan başarılı bir tarihi akışın hikayesidir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Nutuk ilk defa 1927 yılında, biri asıl metin, diğeri belgeler olmak üzere Arap harfleriyle iki cilt olarak yayınlanmıştır. Aynı yıl, tek cilt halinde lüks bir baskısı da yapılmıştır. Yazı inkılabından sonra, bu ilk metnin okunması güçleştiğinden, 1934 yılında, Milli Eğitim Bakanlığınca üç cilt olarak yeniden basılmıştır. Nutuk, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezince yeniden basılmıştır.  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"BÖLÜĞÜN MUHAREBE EĞİTİMİ"</span>  <br />
[COLOR=teal]"Bölük Muharebe Eğitimi" olarak yayınlanan eser, meskun yerlerde muharebe, savunma ve taarruz konularını kapsamaktadır. Meskun yerlerin sınırlayıcı durumlarının muharebeye etkisi, savunma mevziinin seçimi, savunma mevziinin hazırlanması, ateş sahalarının temizlenmesi, ateş taksimi, ateş tutmayan ölü bölgelerin kapatılması ve mevziin işgali gibi savunmanın esasını oluşturan konular işlenmiştir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Ayrıca taarruzda birliğin aldığı tertip ve düzen, ilerleme, ateş üstünlüğü, ihtiyatların kullanılması gibi taarruz harekatında her zaman karşılaşılacak konular ele alınmıştır. Genç Kurmay Önyüzbaşı Mustafa Kemal (Atatürk) tarafından, Almanca aslından tercüme edilen ve bağlı olduğu ordunun eğitimine katkısı olan bu eserden yeni nesillerin de faydalanabilmeleri için bugünkü Türkçe'ye çevrilmiştir.  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"CUMALI ORDUGAHI"</span>  <br />
[COLOR=teal]Cumalı Ordugahı; Makedonya bölgesinde, Köprülü - İştip yolu üzerinde bulunmaktadır. Bu ordugahta, 3. Süvari Tümen Komutanı Tuğgeneral Suphi Paşa'nın komutası altında kurulan bir süvari tugayına eğitim ve manevra yaptırılmıştır. Bu manevraya katılan Mustafa Kemal, "Cumalı Ordugahı" adlı eserini yazmış; süvari, bölük, alay, tugay eğitim ve manevralarını anlatmıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Mustafa Kemal bir kurmay subay olarak teorik bilgilere önem vermekte, ancak askeri tatbikat ve manevralardan sadece katılanların yararlanmasını yeterli görmemektedir. Bu yüzden, 10 gün süren bu tatbikat sırasında tututuğu gözlem notlarını, hazırlanan meseleleri ve komutanların yaptıkları eleştirileri yazmış, bol kroki ile küçük bir broşür haline dönüştürmüştür.  <br />
[COLOR=teal]12 Eylül 1909'da tamamladığı bu eseri, Selanik'te 1909 yılında matbaa harfleriyle basılmıştır. Eser; 39 sayfa metin ve 7 adet krokiden oluşmaktadır.  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"TAKIMIN MUHAREBE EĞİTİMİ"</span>  <br />
[COLOR=teal]Bu kitap; Berlin Askeri Üniversitesi eski müdürlerinden General Litzmann'ın "Seferber Mevcudunda Takım, Bölük ve Taburun Muharebe Talimleri" adlı eserinin ilk bölümünü oluşturmakta olup, Selanik'te 3.Ordu Karargahı'nda görevli, Kurmay Kıdemli Yüzbaşı Mustafa Kemal tarafından Almanca'dan Osmanlıca diline çevrilmiş ve 1908 yılında Selanik Asır Matbaasında basılmıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Kitabın özü; seferi tam mevcutlu bir takımın, değişik hava şartları ve çeşitli arazide, basit bir mesele içinde muharebe yöntemlerinin uygulaması, avcı hattı teşkiliyle bir avcı hattının ateş muharebesi üzerinde toplanmaktadır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Mustafa Kemal Paşa, subayların arazide yetiştirilmesini amaçlayan tatbikatın, önemini vurgulayan bu eserini, 1911 yılında 5. Kolordu Harekat Şube Müdürü iken yazmıştır. Bu eserde, karşılıklı olarak kırmızı ve mavi muharebe birliklerinin Selanik-Kılkış arasında yaptıkları savunma ve taarruz uygulamalarının değerlendirilmesi yapılmıştır.  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"TAKTİK VE TATBİKAT GEZİSİ"</span>  <br />
[COLOR=teal]Bu eserinde, bir muharebeyi sevk ve idarede belirli kuralların olamadığını vurgulaması yanında, komutan olan kişinin nitelikleri üzerinde de durmuştur. Bunlar ise; birliğini barışta ve savaşta eğitmek, yönetmek ve gözetmekteki üstün başarı, elindeki kuvvetin eksikliğini giderecek düşünce gücü ve astlarından her konuda üstünlüğü sağlamaktır. Bunun yanında, kişisel cesaret, başkalarının hareketini önceden seziş ve harekatını en uygun zamanda yapabilme yeteneği olmalıdır. Ortak amacın gerçekleştirilebilmesi için birliklerini başarılı bir şekilde yönetmeli, astları üzerinde etkili olmalı ve otoritesini kurabilmelidir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Bu eserde ayrıca bir komutanın başarılı olabilmesi için bu kuralları sadece okumuş ve öğremiş olmanın yeterli olamadığı, bunların tatbikatının da önemi belirtilmiştir.  <br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"GEOMETRİ"</span>  <br />
[COLOR=teal]Atatürk bu kitabı ölümünden birbuçuk yıl önce III. Türk Dil Kurultayından hemen sonra 1936-1937 yılı kış aylarında Dolmabahçe Sarayında kendi eliyle yazmıştır. Atatürk Arapça ve Farsça terimlerle dolu ders kitaplarının öğrenciler açısından öğrenimi geciktireceğini düşünmüştü.  <br />
<br />
<br />
]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"SUBAY VE KOMUTAN İLE KONUŞMALAR"</span>  <br />
[COLOR=teal]"Subay ve Komutan ile Konuşmalar" Atatürkün askerliğe ilişkin eserlerinin en önemlilerinden birisidir. Bu eser, Atatürk, 1914 yılında Kurmay Yarbay rütbesiyle Sofya askeri Ataşesi olarak bulunduğu sırada, Nuri conker'in "Zabit ve Kumandan (Subay ve Komutan)" adlı kitabına karşılık olarak yazılmıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Genç subayın, içinde bulunduğu ordudaki aksaklıkları, hataları nasıl sezdiğini; bunlara karşı tepkisiz kalmayarak üst makamlara hatalar ve çözüm yollarını nasıl sunduğunu; ülkenin içinde bulunduğu askeri ve siyasal durumdan duyduğu acıları kitabın birinci bölümünde bulmaktayız.  <br />
[COLOR=teal]Atatürk, bir subayın taşıması gereken özveri, ölümü göze alma, emri altındakileri sevk ve idare edebilme, taarruz ruhu, insiyatif özellikleri hakkında, Nuri Conker'in görüşlerine katılmış ve kendi düşüncelerini de çeşitli örneklerle destekleyerek açıklamıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Bunların yanı sıra, Türk kadınının, aslında toplumu yaratmada çok etkili olabilecekken, suskunluğu seçtiğini bütün açıklığıyla ortaya koymaktan kendini alamamıştır. Türk ulusu hakkında ise "kuşkusuz bizim ulusumuzun karakteri de bütün karakterler gibi yükselmeye ve istenen şekle girmeye elverişlidir. Fakat kendi kendisine olmak koşuluyla..."dedikten sonra, dışardan ulusumuzun karakterine yapılmak istenen etkilerin amacına ulaşamayacağını vurgulamıştır.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Subaylarda ve erlerdeki inisiyatif özelliğine eserinde geniş bir bölüm ayıran Atatürk, kendi dönemindeki ile daha önceki dönemlerde Osmanlı ordusunu kıyaslamıştır. Özellikle Trablusgarp Savaşı'nda edindiği deneyimler ile kendiliğinden hareket ve iş görme özelliğinin, olması gereken sınırını göstermiştir.  <br />
<br />
[COLOR=teal]Atatürk, eserin son bölümünde, Kuzey Afrika'da birlikte çarpıştığı korkusuz ve yiğit silah arkadaşlarını anmış ve onları "yüksek askerlik niteliklerine" sahip insanlar olarak tanımlamıştır. Bu davranışı O'nun diğer bütün üstünlüklerinin yanı sıra insancıl yönünede tanıklık eder.   <br />
<br />
Kaynak: Uslanmam.com</div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Nutukâtan âAltı Çizilmişâ Satırlar]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-nutuk%C3%A2%C2%80%C2%99tan-%C3%A2%C2%80%C2%9Calti-cizilmis%C3%A2%C2%80%C2%9D-satirlar.html</link>
			<pubDate>Wed, 07 Sep 2011 19:51:01 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=14">HüsniyeDuman</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-nutuk%C3%A2%C2%80%C2%99tan-%C3%A2%C2%80%C2%9Calti-cizilmis%C3%A2%C2%80%C2%9D-satirlar.html</guid>
			<description><![CDATA[[INDENT]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NUTUK konusunda yazılmış dağınık yazıların sayısı kabarıktır; 1977 yılı Ekim&#8217;inde, söylenişinin ellinci yılı dolayısıyla Ankara&#8217;da -İ. Ü. Atatürk ve Devrimleri Araştırma Enstitüsü- Türk Tarih Kurumu ortak çabası ile - bir sempozyum düzenlenmiş, Türk Dili dergisinin Kasım 1977 sayısı bir özel sayı olarak bu konuya adanmış, Cumhuriyet gazetesi Ekim 1977 günü özel bir ek vermiş, dergi ve gazetelerde yazılar yayımlanmıştır.<br />
<br />
Ancak, bütün, bu çalışmaların, devrim tarihimizin bu ana kitabını yeterince açtığını ileri süremeyiz. Kaldı ki, NUTUK&#8217;un daha, önemine yaraşır bir basım da yapılmış değildir.<br />
<br />
Rusça çevirisi (1929&#8211;1934, 4. cilt) açıklayıcı notları, sözlüklü dizinleri vb. ile zamanında bir örnek idi. Biz, elli yılı aşkın bir zaman sonra, bugün de, bu basıma benzer bir basım yapabilmiş değiliz.<br />
<br />
NUTUK&#8217;un önce dış öğeleri üzerinde kimi saptamalara gereksinme vardır. İçinde adı geçen kişiler, kuruluşlar, yer adları, kavramlar, giderek deyimler ve sözcükler; anılıp geçilen olayların ne olduğu, ilişkin belgeler; varsa yanlışlar; dizinler; sözlükler vb.<br />
<br />
Bu arada, NUTUK&#8217;un ilk basımında (1927) altı çizilmiş satırlar dikkatten kaçmıyor. Bunları derleyerek, Gazi Mustafa Kemal&#8217;in ne gibi olay ve kavramların üzerinde önemle durduğunu belirlemek de, işlenecek konulardan biridir, diye düşündük.<br />
<br />
NUTUK&#8217;un ilk basımı iri punto ile dizilmiş, resmi yazılarda, telgraflarda kent adlan daha ince puntolarla, yazıların altındaki imzalar ise siyah harflerle belirlenmiştir. Bunların dışında, sadece, kimi satır ve sözcüklerin altı çizilmiştir.<br />
<br />
1934 basımından başlayarak, italik ve siyah harfler, daha iri puntolar kullanıldığı dikkati çekiyor. Ancak, bunlar, ilk basımdaki altı çizilmiş satırlardan çok daha yaygındır. Atatürk&#8216;ün, NUTUK&#8217;u yazdıktan -genellikle yazdırdıktan- sonra düzeltmeler, eklemeler yaptığını, o zamanlar yakınında bulunanlar anlatmaktadırlar. İlk basımda görülen altı çizilmiş satırları doğrudan doğruya kendisinin çizdiği ya da çizdirdiğine inanmak gerekir; başkalarının buna kalkışacağı olasılığı düşünülemez. Sonraki (1934, 1938 ve 1950&#8242;den bu yana) basımlardaki değişik puntolu satırların, bölümlerin ise, bu basımları kendisinin gözden geçirmesiyle mi ortaya çıktığı; yoksa basımı hazırlayanların mı bunu gerekli gördükleri üzerinde bir bilgimiz yoktur. Buna göre, sadece, ilk basımdaki altı çizilmiş satırılar üzerinde -hiç değilse şimdilik- durmak zorundayız.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"> &#8220;Altı Çizilmiş Satırlar&#8221;  </div>
<br />
 ](s. 9).   NUTUK&#8217;un girişi niteliğindeki ilk sayfalarda, ülkenin durumu anlatıldıktan sonra, verilecek kararın ne olabileceği belirtilir ve bu kararın dayandığı en güçlü düşünce ve mantık şu idi, denir: <br />
<br />
&#8220;Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.&#8221; <br />
<br />
 ](s, 28).  8/9 Temmuz 1919 gecesi, İstanbul hükümeti, onun resmi görevine son vermiş, Mustafa Kemal de o gece, Harbiye Nezareti ile Padişah&#8217;a, görevi ile birlikte askerlik mesleğinden de ayrıldığını bildirmiştir: <br />
<br />
&#8220;Keyfiyet, tarafımdan; ordulara ve millete iblağ edildi. Bu tarihten sonra, resmi sıfat ve salâhiyetten mücerret olarak, yalnız milletin şefkat ve civanmertliğine güvenerek ve onun bitmez feyiz ve kudret menbahından ilham ve kuvvet alarak, vicdani vazifemize devam ettik&#8230;&#8221; <br />
<br />
 ](s. 36).   23 Temmuz 1919&#8242;da Refet Bey&#8217;e (Paşa, Bele) yazdığı şifrede; daha önce Refet Bey&#8217;den aldığı yazıda, İngilizler nedeniyle izini kaybettirmesine ilişkin satırlarına karşılık: <br />
<br />
&#8220;İzinizi kaybetmekten ise, Salahattin Bey&#8217;in müşkül vaziyetine girmesini tercih ederim.<br />
Özdeş sayfada, şifre tel&#8217;in 8. maddesinde: Meclis-i Mebusan toplanmalıdır. Fakat İstanbul&#8217;da değil, Anadolu&#8217;da..&#8221; <br />
<br />
 ](s. 47).   Sivas valisi Reşit Paşa&#8217;ya 20 Ağustos 1919&#8242;da yazdığı yazıdan: <br />
<br />
&#8220;Burada sunu da arz edeyim ki, bendeniz ne Fransızların ve ne de herhangi bir devlet-i ecnebiyenin sahabetine tenezzül eden şahsiyetlerden değilim. Benim için en büyük nokta-i sıyanet ve menba-ı şefaat milletimin sinesidir.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 50).  Sivas Kongresi&#8217;nde, bir delege, başkanlığın nöbetle, delegelerin kentlerinin adlarına göre alfabe sırasına uyularak yapılmasını önerdiğinde: <br />
<br />
&#8220;Efendiler, ben, vatanın, sahib-i teklifle beraber, bütün milletini hepimizin nasıl bir girive-i felâket içinde bulunduğumuzu, göz önüm getirerek çare-i halâs olduğuna kani bulunduğum teşebbüsatı namütenahi müşkilât ve mevanie rağmen, maddi, manevi bütün mevcudiyetimle, hayyiz-i fiile çıkarmaya çalışırken, benim, en yakın arkadaşlarım daha dün İstanbul&#8217;dan gelmiş ve bittabi vaziyetin içyüzüne gayr-ı vâkıf, hürmet ettiğim ihtiyar bir zat lisanıyla, bana, şahsiyattan bahsediyorlar.&#8221;  (s. 51&#8242;de biter)<br />
<br />
 ](s. 59).   Halide Edip (-Adıvar)&#8217;in 10 Ağustos 1919&#8242;da İstanbul&#8217;da Mustafa Kemal&#8217;e gönderdiği mektupta, aşağıdaki satırlar -herhalde- Mustafa Kemal eliyle çizilmiştir: <br />
<br />
&#8220;Sergüzeşt ve cidal devri artık geçmiştir.<br />
Ati [İçin] inkişaf ve vahdet muharebesi açmağa mecburuz. Hududunda bu kadar çok evlâdı ölen zavallı memleketimizin fikir ve temeddün muharebesinde kaç tane şehidi var? Biz Türkiye&#8217;nin hayırlı evlâtlarından yarının banileri olmalarım istiyoruz- Rauf Bey kardeşimizle, sizin müştereken temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanıza intizar ediyoruz.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 66).   Sivas Kongresi&#8217;nde, delegelerden birinin, manda&#8217;dan söz ederken:&#8221;Manda altına girdik demeyelim de isterlerse (devlet-i ebed-müddet olduk) diyelim.&#8221;  sözleri üzerine, yine delegelerden Hüsrev Sami (Kızıldoğan) seslenir: <br />
<br />
&#8220;Fakat bizim bu mesaiden maksadımız, kendimizi müda-faa ile millet-i ebed-müddet olduğumuzu ispat etmektir.&#8221; <br />
<br />
&#8220;Bir millet mevcudiyetini ve istiklalini temin için kaabil-i tasavvur olan teşebbüsat ve fedakârlığı yaptıktan sonra muvaffak olur. Ya muvaffak olamazsa demek, o milletin ölmüş olduğuna hükmetmek demektir, Binaenlaeyh millet, berhayat oldukça ve teşebbüsat-ı fedakâranesine devam eyledikçe adem-i muvaffakiyet mevzuibahis olamaz.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 171).   Harbiye Nazırı Cemal Paşa (Mersinli)&#8217;ya 5 Kasım 1919&#8242;da verdiği yanıtta, Meclis-i Mebusan&#8217;m toplantı yeri üzerindeki direnmesi: <br />
<br />
&#8220;Mahall-i içtima hakkındaki nokta-i nazarda hükümetin sebatında isabet olduğunu, zaman ve vekayi ispat edecektir. Bu baptaki son mütalâahmızın, merakimden alınacak cevaplar üzerine, arz edileceğini bildirmiştik.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 242).   21 Şubat 1920 günlü şifre ile Rauf Bey&#8217;e yazısında, Köprülülü Hamdi Bey&#8217;in silahlı girişimiyle Fransızlardan alman Akbaş cephaneliği savaş gereçlerinden bir bölümünün İngilizlere geri verilmesi yolunda: <br />
<br />
&#8220;Boş bir fişek kovanının bile İngilizlere iade edilmemesi daha muvafık olur fikrindeyiz.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 253).   Rauf Bey (Orbay)&#8217;in, 8 Mart 1920 günü Mustafa Kemal&#8217;e telgrafında; Salih Paşa kabinesine güven oyu vermemek düşüncesi belirtildikten sonra:<br />
<br />
&#8220;Ona nazaran vaziyetin temin buyurulması maruzdur.&#8221; <br />
<br />
Bu satırın altım Rauf Bey&#8217;in çizmiş olması da olasıdır.<br />
<br />
 ](s. 263).   16 Mart 1920 günü, İstanbul&#8217;un resmen İngilizlerce işgali üzerine, itilaf Devletleri temsilcileriyle millet meclislerine, tarafsız devletler dışişleri bakanlıklarına verilen Protesto&#8217;dan: <br />
<br />
&#8220;&#8230;bu hareketin takdir-i mahiyetini resmi Avrupa ve Amerika&#8217;nın değil, ilim ve itfan ve medeniyet Avrupa ve Amerikasımn vicdanına tevdii ile iktifa..&#8221; <br />
<br />
 ](s. 264).   Yine o gün, komutanlara, vali ve mutasarrıflara, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine, belediye başkanlıklarına, Matbuat Cemi-yeti&#8217;ne Beyannamesinden: <br />
<br />
&#8220;&#8230;İstanbul&#8217;u cebren işgal etmek suretiyle Devlet-i Osmaniye&#8217;nin<br />
yediyüz senelik hayat ve hakimiyetine hitam verildi. Yani, bugün Türk milleti (&#8230<img src="https://www.zohreanaforum.com/images/smilies/wink.png" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" /> Makam-ı hilâfetin tesirat-ı ecnebiyeden tahlisine&#8230;&#8221; <br />
<br />
 ](s. 270).   Meclis-i Mebusan Reisi Celâlettin Arifin 28 Mart 1920 günü Düzce&#8217;den Mustafa Kemal&#8217;e verdiği yanıtta: <br />
<br />
&#8220;&#8230;Ankara&#8217;ya muvasalat-ı âcizanemi müteakip bilistişare aynca bir beyannamenin ilânı tabiidir.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 299).   T.B.M.M. İkinci Başkam ve Adalet Bakanı Celalettin Arif, Doğu illeri genci valisi olmak, Erzurum milletvekili, Hüseyin Avni (Ulaş)&#8217;yi de Erzurum valisi yapmak isteğindedir. Onun 22 Eylül 1920 günlü telyazısından: <br />
<br />
&#8220;Erzurum&#8217;un emniyetsiz ve ümitsiz bir vaziyete düşerek artık kendi elleriyle idare edilmeleri lüzumunu, yegâne çare-i necat ve halâs addeylemiş olduğu bir zamanda buraya geldik. Karabekir Paşayının da hareketi, menafi-i memlekete tevafuk etmedi.<br />
&#8230;Hüseyin Avni Beyin yirmi dört saala kadar tebliğ-i memuriyeti&#8230;&#8221; <br />
<br />
 ](s. 392).   T.B.M.M.&#8217;nin gizli oturumunda (4 Mart 1922); muhalefetin, olumsuz ve kötümser düşüncede olanların, Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını sağlayamayacağı yolundaki kanılarım belirtip manda isteyenler dolayısıyla yaptığı konuşmadan: <br />
<br />
&#8220;Türkiye&#8217;yi böyle sakim yollarda inkıraz ve izmihlal vadisine sevkedenlerin ellerinden kurtarmak lazımdır. Bunun için keşfolunmuş bir hakikat vardır ki, ona tebaiyet edeceğiz. O hakikat şudur: Türkiye&#8217;nin re&#8217;s-i tefekkürünü, büsbütün yeni bir imanla teçhiz etmek&#8230; Bütün millete ceyyit bir maneviyat vermek&#8230;&#8220; <br />
<br />
 ](s. 396).   1922 yılı yaz aylarında, Batı devletleriyle olumlu, gerçek ilişkiler görülmediğini belirttikten sonra, diplomasi alanında umuda kapılmanın yerinde olmadığı yolundaki kanılarının kesin olduğunu ekliyor. Sonra: <br />
<br />
&#8220;Kudret ve kabiliyetten mahrum olanlara iltifat olunmaz, insanlık, adalet, mürüvvet İcâbatinı, bütün bu evsafı haiz olduğunu gösterenler talep edebilir.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 401).   Mart 1922 ateşkes önerisinden söz ederken, Beykoz ya da Venedik&#8217;te bir konferans toplanmasının sözkonusu olduğunu andıktan sonra: <br />
<br />
&#8220;Fakat nihai zaferimizin tahakkuk anına kadar, bunların, hiçbiri tahakkuk etmedi.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 402).   Mayıs 1922&#8242;de, Başkomutanlık yasasının Mcclis&#8217;te, muhaliflerin çabaları ile, uzatılmaması kabul edilip ordu başsız kalınca, verdiği karar üzerine: <br />
<br />
&#8220;Memleketin ve maksad-ı umuminin menfaat-i âliyesi namına, ben de, Başkumandanlık vazifesini ifâya devam kararımı verdim ve bunu Heyet-i Vekiliye de bildirdim.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 403).   6 Mayıs 1922 günü T.B.M.M.&#8217;nin gizli oturumunda, Başkumandanlık sorunu üzerine konuşurken, Afyon milletvekili, Mehmet Şükrü (Koç)&#8217;nün, gizli oturumlarla gerçeğin ulustan gizlendiği, komedya oynandığı yolundaki sözlerine verdiği yanıttan: <br />
<br />
&#8220;komedya oynayan ve oynatan Şükrü Efendi&#8217;nin kendisidir. Fakat emin olsun ki biz o komedyaya kapılmayacağız. Şükrü Efendi oynamak ve oynatmak istediği komedya neticesinde, yakalandığı kanun pençesinden, ne kadar büyük bir tezellül ile kurtulduğunu, unutacak kadar çok zaman geçmemiştir.&#8221; <br />
<br />
Bu arada, Erzurum milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş)&#8217;nin, görevlerin kişilerle olmadığı, kişi yoktur, ulus vardır yolundaki sözlerine yanıtından: <br />
<br />
&#8220;Gerçi, asıl olan millettir, heyet-i içtimaiyedir. Onun da irade-i umumiyesi, Meclis&#8217;te mütecellidir; bu her yerde böyledir. Fakat, fertler de vardır. Meclis, memleket ve millet işlerini fertlerle, şahıslarla yapmaktadır. Her devletin umurunu tedvir eden şahıs ve şahıslar meydandadır.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 404).   O günkü konuşmalarda Salâhattin Bey (Köseoğlu) de, en önemli görevlerinin politika yapmak olduğunu söylemiş, Mustafa Kemal şu yanıtı vermiştir: <br />
<br />
&#8220;Hayır efendiler; bizim mühim ve asıl olan vazifemiz-, siyaset yapmak değildir. Bizim ve bütün memleket ve milletin bugün, yegâne vazifesi, topraklarımızda bulunan düşmanı süngülerimizle tard etmektir.&#8221; Yine Salâhattin (Köseoğlu) Bey&#8217;in, askerlik masraflarını incelemek için başkumandanlığın varlığının engel olduğunu ileri sürmesi üzerine:<br />
&#8220;&#8230;ben, ordumuzun mevcudiyet ve kuvvetini, paramızla mütenasip bulundurmak nazariyesini kabul edenlerden değilim; Â«paramız vardır, ordu yaparız; paramız bitti, ordu inhilal etsin&#8230;Â» Benim için böyle bir mesele yoktur.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 405).   Yine o günün koşullarında, muhaliflerin, ulusa angarya yaptırıyor diye yakınmaları üzerine: <br />
<br />
&#8220;Ordunun ihtiyacatı, millete angarya yaptırmayı istilzam ediyorsa, bunu yapıyoruz ve en doğru kanun, budur.<br />
Kara Vasıf Bey, Başkomutanın cephe gerisindeki işlerle uğraşmamasını öne sürer. Mustafa Kemal, bu görüşü yanıltıcı bulur. Bir kişinin hem cephe, hem de cephe gerisi işleriyle uğraşabileceğini belirtir, ekler:<br />
&#8220;Büyük işler deruhte etmemiş insanların, bu husustaki tereddütlerini, mazur görmelidir.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 406).   Kara Vasıf Bey, Sakarya savaşından beri kıpırdayamadığımızı söylemiş, bu sözleri kimileri alkışlamışlardı. Mustafa Kemal, diyor ki: <br />
<br />
&#8220;Bundan çok müteessir ve müieezzi oldum. Çok hicap duydum.&#8221; <br />
<br />
Yine bu sayfada, Mustafa Kemal, Meclis&#8217;e, ordunun şu dakikada başsız bulunduğunu söylüyor; kararını da bildiriyor: <br />
<br />
&#8220;Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Binaenaleyh, bırakmadım, bırakamam, ve bırakamayacağım.&#8221; <br />
<br />
Sonunda, Başkumandanlık Kanunu uzatılmıştır.<br />
<br />
 ](s. 407).   20 Temmuz 1922 günü, Başkumandanlık Kanunu üzerinde görüşme açılmış. Kanun bu kez, süresiz olarak uzatılmıştır. Mustafa Kemal, o günkü konuşmasında, işgal edilmiş bölge ve kentlerimiz ana yurda katıldığında, ulusla birlikte en büyük mutluluklara ulaşılacağını söylüyor ve ekliyor: <br />
<br />
&#8220;Benim başkaca, ikinci bir saadetim olacaktır ki, o da, davay-ı mukaddesimize başladığımız gün, bulunduğum mevkie rücu edebilmekliğim imkânıdır.<br />
Sine-i millette serbest bir fert olmak kadar, dünyada bahtiyarlık var mıdır?<br />
Vâkıf-ı hakayik olan, kalp ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamatın hiçbir kıymeti yoktur.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 414).   Büyük utku kazanılınca, Rauf Bey (Orbay)&#8217;den 4 Eylül&#8217;de alınan bir telgrafta, ateşkes konusunda İstanbul&#8217;dan haber geldiği bildirilir. 5 Eylül 1922&#8242;de verdiği yanıtta, Anadolu için görüşmenin yeri kalmadığı, ateşkesin ancak Trakya için söz konusu olacağı yolundaki sözlerine; Eylül&#8217;ün onuna kadar hükümete resmen başvurulursa, aşağıda belirteceği koşullar ileri sürülerek yanıt verilmelidir  yönergesini ekler.<br />
<br />
 ](s. 415).   O gün kendisine verilen bir telgrafta, İzmir&#8217;deki İtilaf Devletleri konsoloslarına, Mustafa Kemal ile görüşmelerde bulunma yetkisi verildiği bildirilerek, hangi gün ve nerede konuşabileceği soruluyor. Verdiği yanıtta: &#8220;9 Eylül 1922&#8242;de, (Nif)te!&#8221;  buluşacağını bildiriyor. Gerçekten, dediği günde kendisi Nif (Kemalpaşa)&#8217;te bulunmuştur, ancak görüşme isteyenler orada değillerdir:<br />
&#8220;Çünkü, ordularımız İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz&#8217;e vasıl olmuş bulunuyorlardı.&#8221; Büyük utkuya ulaşan savaşlar için özdeş sayfada söyledikleri: <br />
<br />
&#8220;Her safhasıyla düşünülmüş, ihzar, idare ve zaferle intaç edilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk zabitan ve kumanda heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığım tarihte bir daha tesbit eden muazzam bir eserdir.<br />
Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal fikrinin, lâyemut abidesidir. Bu eseri vücuda getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun başkumandanı olduğumdan, ilelebet mesut ve bahtiyarım.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 419).   Rauf Bey (Orbay), saltanatın kaldırılmasına karşı olduğunu belirttiği halde: <br />
<br />
&#8220;&#8230;Benim yeni kararıma muttali olduktan ve bahusus kararımın lehinde ve saltanatın lağvı hakkında beyanatta bulunmasına dair teklifim karşısında &#8230; &#8230; mutavaat göstermiştir.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 420).   Sadrazam Tevfik Paşa (Okday) 17 Kasım 1922 günlü, Mustafa Kemal&#8217;e gönderdiği telgrafta, kazanılan utkunun İstanbul - Ankara ikiliğini ortadan kaldırdığını bildirir. Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;daki temsilcileri Hâmit Bey (Hasancan)&#8217;e çektiği telgrafta, Tevfik Paşa&#8217;ya, devletin politikasını karıştırmamalarını bildirmesini ister. Oysa, Hâmit Bey&#8217;ce, bunun, kendisine özgü bir yönerge &#8220;telâkki edilmiş&#8221;  olduğu, altı çizilerek belirtilmektedir.<br />
<br />
 ](s. 423).   17 Kasım 1922 günü, eski padişah Vahdettin&#8217;in bir İngiliz gemisiyle kaçtığını bildiren belgeler üzerine: <br />
<br />
&#8220;Sakim bir tevarüs usulü neticesi olarak büyük bir makam, tantanalı bir unvan ikraz edebilmiş bir sefilin, izzet-i nefsi çok yüksek, asil bir milleti nasıl hacil bir vaziyete düşürebileceği, o zaman, daha tabii surette anlaşılır.<br />
Filhakika, her ne sebep ve suretle olursa olsun, Vahdettin gibi hürriyet ve hayatını milleti içinde, tehlikede görebilecek kadar âdi bir mahlÃ»kun bir dakika dahi olsa, bir milletin resikârında bulunduğunu düşünmek ne hazindir! Şayanı-ı teşekkürdür ki, bu alçak, mevrus saltanat makamından, millet tarafından ıskat olunduktan sonra, denaetini itmam etmiş bulunuyor. Türk milletinin, bu tekaddümü elbette, takdire layıktır.<br />
Aciz, âdi, his ve idrakten mahrum bir mahlÃ»k; kabul eden herhangi bir ecnebinin himaye-sine girebilir; fakat böyle bir mahlÃ»kun, bütün islamların halifesi sıfatını haiz bulun-duğunu ifade etmek elbette muvafık değildir. Böyle bir telâkkinin doğru olabilmesi evvel-i emirde bütün islâm kütlelerinin esir olmaları şartına vabestedir. Halbuki, cihanda, hakikat, böyle midir? Biz, Türkler, bütün tarih-i hayatımızda hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz! Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilane sürükleyebilmek için, her türlü mezelleti mubah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabileceğimizi gösterdik. Bu suretle devletlerin, milletlerin, yekdiğeriyle münasebatında şahısların, bahusus mensup olduğu devlet ve milletin zararına da olsa, şahsi vaziyet ve hayatlarından başka bir şey düşünemeyecek pespayelerin ehemmiyeti olamayacağı hakikat-i malÃ»mesini teyit ettik.<br />
Milletler münasebatında, mankenlerden istifade sistemine rağbet devrine hatime vermek, medeni âlemin samimi temenniisini teşkil etmelidir!&#8221; <br />
<br />
 ](s. 425).   Yeni seçilen halife Abdülrnecit&#8217;in kullanacağı sanlar ve nasıl giyineceği konusunda, İstanbul&#8217;daki temsilci Refet Paşa (Bele) ile yazışmalarında, bu san ve kılıkların adlan geçerken, sözcüklerin altı çizilmiştir:<br />
Hadimülharemeyn, sarık, Halife-i Resulullah. <br />
<br />
 ](s. 427).   Halife seçimi dolayısiyle 18 Kasım 1922 günü yapılan konuşmalarda, düşmanlar ve halifelerin birlik olarak her şeyi yapabileceklerini belirttikten sonra, vurgulamaktadır: <br />
<br />
&#8220;Fakat, yeni Türkiye&#8217;nin tarz-ı idaresini, siyasetini kuvvetini katiyen sarsamazlar.&#8221; Kaçak halifeyi (Vahdettin&#8217;i) tahtından indirmek, yenisini seçmek ve benzeri işlemlerde:<br />
&#8220;&#8230;söylediğim nokta-i nazarlar dahilinde hareket zaruridir.&#8221; Mustafa Kemal, bu tümceden önce, &#8220;Hakimiyet hiçbir mâna, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve delâlette iştirak kabul etmez. Ünvanı Halife olsun, ne olursa olsun, hiç kimse bu milletin mukadderatında müşareket sahibi olamaz. Millet, buna katiyen müsaade edemez. Bunu teklif edecek hiçbir millet vekili bulunamaz&#8221;  sözleriyle &#8220;nokta-i nazar&#8221;ı da saptamıştır.<br />
<br />
 ](s. 430).   Refet Paşa&#8217;nm Halife Abdülmecit&#8217;e &#8220;Konya&#8221;  adında bir at armağan ettiğini bildiren, kardeşi Rifat Bey&#8217;e yazılmış mektubundan : <br />
<br />
&#8220;Hayvanın taraf-ı Hilâfetpenahilerinden takdir edilmesini lÃ»tf-i İlâhi telâkki ediyorum.<br />
&#8230;sadık bir askerin gaza yadigârı olarak&#8230;<br />
.. .Halife hazretlerinin en kalbi ve en ubudiyetkâr hislerle ellerini öptüğümün arz ve iblağı&#8230;<br />
Konya&#8217;yı ve bu şifreyi Seryaver Sekip Bey&#8217;e &#8230; teslim ediniz.&#8221; <br />
Seryaver Sekip Hakkı Bey&#8217;in, Trakya Fevkalâde Mümessili Refet Paşa Hazretleri&#8217;ne yazdığı yazıdan:<br />
&#8220;&#8230;teyit buyurulan hissiyat-ı halisa-i musadıkperveriden&#8230;<br />
&#8230;Cenab-i Cebrail, Hazret-i Fahr-i Kâinata (S. A. M.) tebliğ-i ri-salet eylediği gibi zat-ı devletiniz de Halife hazretlerine tebliğ-i vekâlet buyurduğunuzdan dolayı vücud-ı âliniz kendilerine bütün hayat-ı güzeştelerinin en mesut ve müteyem-men bir hâdiesesini daima ihtara vesile&#8230;<br />
&#8230;Hilâfetpenah efendimizin hissiyat-ı hakikiye-i muhalâsat-kârane ve kadirşinasanehrine ne dereceye kadar tercüman olabileceğimi<br />
&#8230;selâm-ı mahsus-ı zülullahi ve ed&#8217;iye-i hayriye-i vekâletpenahiyi tebliğ ve tebşir ile kesb-i şeref&#8230;&#8221; <br />
<br />
 ](s. 431).   Milletvekillerinden Şükrü Hoca (Çelikalay) ve arkadaşlarının, Halife sanı ile bir &#8220;hükümdar&#8221; ortaya koyma çabalarını, bu yolda yayın12 yaptıklarım işaret ettikten sonra, diyor ki: <br />
<br />
&#8220;Fakat, bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi, akvamın cehlinden ve taassubundan istifade ederek hiçbir türlü siyasi ve şahsi maksat ve menfaat temini için dini âlet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, dahil ve hariçte mevcudiyeti, bizi, bu zeminde söz söylemekten, maateessüf henüz müstağni bulundurmuyor. Beşeriyette, din hakkındaki ihtisas ve vukuf her türlü hurafelerden tecerrüt ederek, hakiki ulum ve fünün nurlarıyla mussaffa ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır.&#8221; <br />
<br />
SAMİ N. ÖZERDİM <br />
  <br />
</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kaynak: Duygusuz.com </span><br />
[/INDENT]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[[INDENT]<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NUTUK konusunda yazılmış dağınık yazıların sayısı kabarıktır; 1977 yılı Ekim&#8217;inde, söylenişinin ellinci yılı dolayısıyla Ankara&#8217;da -İ. Ü. Atatürk ve Devrimleri Araştırma Enstitüsü- Türk Tarih Kurumu ortak çabası ile - bir sempozyum düzenlenmiş, Türk Dili dergisinin Kasım 1977 sayısı bir özel sayı olarak bu konuya adanmış, Cumhuriyet gazetesi Ekim 1977 günü özel bir ek vermiş, dergi ve gazetelerde yazılar yayımlanmıştır.<br />
<br />
Ancak, bütün, bu çalışmaların, devrim tarihimizin bu ana kitabını yeterince açtığını ileri süremeyiz. Kaldı ki, NUTUK&#8217;un daha, önemine yaraşır bir basım da yapılmış değildir.<br />
<br />
Rusça çevirisi (1929&#8211;1934, 4. cilt) açıklayıcı notları, sözlüklü dizinleri vb. ile zamanında bir örnek idi. Biz, elli yılı aşkın bir zaman sonra, bugün de, bu basıma benzer bir basım yapabilmiş değiliz.<br />
<br />
NUTUK&#8217;un önce dış öğeleri üzerinde kimi saptamalara gereksinme vardır. İçinde adı geçen kişiler, kuruluşlar, yer adları, kavramlar, giderek deyimler ve sözcükler; anılıp geçilen olayların ne olduğu, ilişkin belgeler; varsa yanlışlar; dizinler; sözlükler vb.<br />
<br />
Bu arada, NUTUK&#8217;un ilk basımında (1927) altı çizilmiş satırlar dikkatten kaçmıyor. Bunları derleyerek, Gazi Mustafa Kemal&#8217;in ne gibi olay ve kavramların üzerinde önemle durduğunu belirlemek de, işlenecek konulardan biridir, diye düşündük.<br />
<br />
NUTUK&#8217;un ilk basımı iri punto ile dizilmiş, resmi yazılarda, telgraflarda kent adlan daha ince puntolarla, yazıların altındaki imzalar ise siyah harflerle belirlenmiştir. Bunların dışında, sadece, kimi satır ve sözcüklerin altı çizilmiştir.<br />
<br />
1934 basımından başlayarak, italik ve siyah harfler, daha iri puntolar kullanıldığı dikkati çekiyor. Ancak, bunlar, ilk basımdaki altı çizilmiş satırlardan çok daha yaygındır. Atatürk&#8216;ün, NUTUK&#8217;u yazdıktan -genellikle yazdırdıktan- sonra düzeltmeler, eklemeler yaptığını, o zamanlar yakınında bulunanlar anlatmaktadırlar. İlk basımda görülen altı çizilmiş satırları doğrudan doğruya kendisinin çizdiği ya da çizdirdiğine inanmak gerekir; başkalarının buna kalkışacağı olasılığı düşünülemez. Sonraki (1934, 1938 ve 1950&#8242;den bu yana) basımlardaki değişik puntolu satırların, bölümlerin ise, bu basımları kendisinin gözden geçirmesiyle mi ortaya çıktığı; yoksa basımı hazırlayanların mı bunu gerekli gördükleri üzerinde bir bilgimiz yoktur. Buna göre, sadece, ilk basımdaki altı çizilmiş satırılar üzerinde -hiç değilse şimdilik- durmak zorundayız.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
<div style="text-align: center;" class="mycode_align"> &#8220;Altı Çizilmiş Satırlar&#8221;  </div>
<br />
 ](s. 9).   NUTUK&#8217;un girişi niteliğindeki ilk sayfalarda, ülkenin durumu anlatıldıktan sonra, verilecek kararın ne olabileceği belirtilir ve bu kararın dayandığı en güçlü düşünce ve mantık şu idi, denir: <br />
<br />
&#8220;Esas, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır.&#8221; <br />
<br />
 ](s, 28).  8/9 Temmuz 1919 gecesi, İstanbul hükümeti, onun resmi görevine son vermiş, Mustafa Kemal de o gece, Harbiye Nezareti ile Padişah&#8217;a, görevi ile birlikte askerlik mesleğinden de ayrıldığını bildirmiştir: <br />
<br />
&#8220;Keyfiyet, tarafımdan; ordulara ve millete iblağ edildi. Bu tarihten sonra, resmi sıfat ve salâhiyetten mücerret olarak, yalnız milletin şefkat ve civanmertliğine güvenerek ve onun bitmez feyiz ve kudret menbahından ilham ve kuvvet alarak, vicdani vazifemize devam ettik&#8230;&#8221; <br />
<br />
 ](s. 36).   23 Temmuz 1919&#8242;da Refet Bey&#8217;e (Paşa, Bele) yazdığı şifrede; daha önce Refet Bey&#8217;den aldığı yazıda, İngilizler nedeniyle izini kaybettirmesine ilişkin satırlarına karşılık: <br />
<br />
&#8220;İzinizi kaybetmekten ise, Salahattin Bey&#8217;in müşkül vaziyetine girmesini tercih ederim.<br />
Özdeş sayfada, şifre tel&#8217;in 8. maddesinde: Meclis-i Mebusan toplanmalıdır. Fakat İstanbul&#8217;da değil, Anadolu&#8217;da..&#8221; <br />
<br />
 ](s. 47).   Sivas valisi Reşit Paşa&#8217;ya 20 Ağustos 1919&#8242;da yazdığı yazıdan: <br />
<br />
&#8220;Burada sunu da arz edeyim ki, bendeniz ne Fransızların ve ne de herhangi bir devlet-i ecnebiyenin sahabetine tenezzül eden şahsiyetlerden değilim. Benim için en büyük nokta-i sıyanet ve menba-ı şefaat milletimin sinesidir.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 50).  Sivas Kongresi&#8217;nde, bir delege, başkanlığın nöbetle, delegelerin kentlerinin adlarına göre alfabe sırasına uyularak yapılmasını önerdiğinde: <br />
<br />
&#8220;Efendiler, ben, vatanın, sahib-i teklifle beraber, bütün milletini hepimizin nasıl bir girive-i felâket içinde bulunduğumuzu, göz önüm getirerek çare-i halâs olduğuna kani bulunduğum teşebbüsatı namütenahi müşkilât ve mevanie rağmen, maddi, manevi bütün mevcudiyetimle, hayyiz-i fiile çıkarmaya çalışırken, benim, en yakın arkadaşlarım daha dün İstanbul&#8217;dan gelmiş ve bittabi vaziyetin içyüzüne gayr-ı vâkıf, hürmet ettiğim ihtiyar bir zat lisanıyla, bana, şahsiyattan bahsediyorlar.&#8221;  (s. 51&#8242;de biter)<br />
<br />
 ](s. 59).   Halide Edip (-Adıvar)&#8217;in 10 Ağustos 1919&#8242;da İstanbul&#8217;da Mustafa Kemal&#8217;e gönderdiği mektupta, aşağıdaki satırlar -herhalde- Mustafa Kemal eliyle çizilmiştir: <br />
<br />
&#8220;Sergüzeşt ve cidal devri artık geçmiştir.<br />
Ati [İçin] inkişaf ve vahdet muharebesi açmağa mecburuz. Hududunda bu kadar çok evlâdı ölen zavallı memleketimizin fikir ve temeddün muharebesinde kaç tane şehidi var? Biz Türkiye&#8217;nin hayırlı evlâtlarından yarının banileri olmalarım istiyoruz- Rauf Bey kardeşimizle, sizin müştereken temelleri bile çöken zavallı memleketimiz için uzakları görerek düşünüp çalışmanıza intizar ediyoruz.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 66).   Sivas Kongresi&#8217;nde, delegelerden birinin, manda&#8217;dan söz ederken:&#8221;Manda altına girdik demeyelim de isterlerse (devlet-i ebed-müddet olduk) diyelim.&#8221;  sözleri üzerine, yine delegelerden Hüsrev Sami (Kızıldoğan) seslenir: <br />
<br />
&#8220;Fakat bizim bu mesaiden maksadımız, kendimizi müda-faa ile millet-i ebed-müddet olduğumuzu ispat etmektir.&#8221; <br />
<br />
&#8220;Bir millet mevcudiyetini ve istiklalini temin için kaabil-i tasavvur olan teşebbüsat ve fedakârlığı yaptıktan sonra muvaffak olur. Ya muvaffak olamazsa demek, o milletin ölmüş olduğuna hükmetmek demektir, Binaenlaeyh millet, berhayat oldukça ve teşebbüsat-ı fedakâranesine devam eyledikçe adem-i muvaffakiyet mevzuibahis olamaz.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 171).   Harbiye Nazırı Cemal Paşa (Mersinli)&#8217;ya 5 Kasım 1919&#8242;da verdiği yanıtta, Meclis-i Mebusan&#8217;m toplantı yeri üzerindeki direnmesi: <br />
<br />
&#8220;Mahall-i içtima hakkındaki nokta-i nazarda hükümetin sebatında isabet olduğunu, zaman ve vekayi ispat edecektir. Bu baptaki son mütalâahmızın, merakimden alınacak cevaplar üzerine, arz edileceğini bildirmiştik.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 242).   21 Şubat 1920 günlü şifre ile Rauf Bey&#8217;e yazısında, Köprülülü Hamdi Bey&#8217;in silahlı girişimiyle Fransızlardan alman Akbaş cephaneliği savaş gereçlerinden bir bölümünün İngilizlere geri verilmesi yolunda: <br />
<br />
&#8220;Boş bir fişek kovanının bile İngilizlere iade edilmemesi daha muvafık olur fikrindeyiz.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 253).   Rauf Bey (Orbay)&#8217;in, 8 Mart 1920 günü Mustafa Kemal&#8217;e telgrafında; Salih Paşa kabinesine güven oyu vermemek düşüncesi belirtildikten sonra:<br />
<br />
&#8220;Ona nazaran vaziyetin temin buyurulması maruzdur.&#8221; <br />
<br />
Bu satırın altım Rauf Bey&#8217;in çizmiş olması da olasıdır.<br />
<br />
 ](s. 263).   16 Mart 1920 günü, İstanbul&#8217;un resmen İngilizlerce işgali üzerine, itilaf Devletleri temsilcileriyle millet meclislerine, tarafsız devletler dışişleri bakanlıklarına verilen Protesto&#8217;dan: <br />
<br />
&#8220;&#8230;bu hareketin takdir-i mahiyetini resmi Avrupa ve Amerika&#8217;nın değil, ilim ve itfan ve medeniyet Avrupa ve Amerikasımn vicdanına tevdii ile iktifa..&#8221; <br />
<br />
 ](s. 264).   Yine o gün, komutanlara, vali ve mutasarrıflara, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine, belediye başkanlıklarına, Matbuat Cemi-yeti&#8217;ne Beyannamesinden: <br />
<br />
&#8220;&#8230;İstanbul&#8217;u cebren işgal etmek suretiyle Devlet-i Osmaniye&#8217;nin<br />
yediyüz senelik hayat ve hakimiyetine hitam verildi. Yani, bugün Türk milleti (&#8230<img src="https://www.zohreanaforum.com/images/smilies/wink.png" alt="Wink" title="Wink" class="smilie smilie_2" /> Makam-ı hilâfetin tesirat-ı ecnebiyeden tahlisine&#8230;&#8221; <br />
<br />
 ](s. 270).   Meclis-i Mebusan Reisi Celâlettin Arifin 28 Mart 1920 günü Düzce&#8217;den Mustafa Kemal&#8217;e verdiği yanıtta: <br />
<br />
&#8220;&#8230;Ankara&#8217;ya muvasalat-ı âcizanemi müteakip bilistişare aynca bir beyannamenin ilânı tabiidir.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 299).   T.B.M.M. İkinci Başkam ve Adalet Bakanı Celalettin Arif, Doğu illeri genci valisi olmak, Erzurum milletvekili, Hüseyin Avni (Ulaş)&#8217;yi de Erzurum valisi yapmak isteğindedir. Onun 22 Eylül 1920 günlü telyazısından: <br />
<br />
&#8220;Erzurum&#8217;un emniyetsiz ve ümitsiz bir vaziyete düşerek artık kendi elleriyle idare edilmeleri lüzumunu, yegâne çare-i necat ve halâs addeylemiş olduğu bir zamanda buraya geldik. Karabekir Paşayının da hareketi, menafi-i memlekete tevafuk etmedi.<br />
&#8230;Hüseyin Avni Beyin yirmi dört saala kadar tebliğ-i memuriyeti&#8230;&#8221; <br />
<br />
 ](s. 392).   T.B.M.M.&#8217;nin gizli oturumunda (4 Mart 1922); muhalefetin, olumsuz ve kötümser düşüncede olanların, Türk ulusunun kendi kendine bağımsızlığını sağlayamayacağı yolundaki kanılarım belirtip manda isteyenler dolayısıyla yaptığı konuşmadan: <br />
<br />
&#8220;Türkiye&#8217;yi böyle sakim yollarda inkıraz ve izmihlal vadisine sevkedenlerin ellerinden kurtarmak lazımdır. Bunun için keşfolunmuş bir hakikat vardır ki, ona tebaiyet edeceğiz. O hakikat şudur: Türkiye&#8217;nin re&#8217;s-i tefekkürünü, büsbütün yeni bir imanla teçhiz etmek&#8230; Bütün millete ceyyit bir maneviyat vermek&#8230;&#8220; <br />
<br />
 ](s. 396).   1922 yılı yaz aylarında, Batı devletleriyle olumlu, gerçek ilişkiler görülmediğini belirttikten sonra, diplomasi alanında umuda kapılmanın yerinde olmadığı yolundaki kanılarının kesin olduğunu ekliyor. Sonra: <br />
<br />
&#8220;Kudret ve kabiliyetten mahrum olanlara iltifat olunmaz, insanlık, adalet, mürüvvet İcâbatinı, bütün bu evsafı haiz olduğunu gösterenler talep edebilir.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 401).   Mart 1922 ateşkes önerisinden söz ederken, Beykoz ya da Venedik&#8217;te bir konferans toplanmasının sözkonusu olduğunu andıktan sonra: <br />
<br />
&#8220;Fakat nihai zaferimizin tahakkuk anına kadar, bunların, hiçbiri tahakkuk etmedi.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 402).   Mayıs 1922&#8242;de, Başkomutanlık yasasının Mcclis&#8217;te, muhaliflerin çabaları ile, uzatılmaması kabul edilip ordu başsız kalınca, verdiği karar üzerine: <br />
<br />
&#8220;Memleketin ve maksad-ı umuminin menfaat-i âliyesi namına, ben de, Başkumandanlık vazifesini ifâya devam kararımı verdim ve bunu Heyet-i Vekiliye de bildirdim.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 403).   6 Mayıs 1922 günü T.B.M.M.&#8217;nin gizli oturumunda, Başkumandanlık sorunu üzerine konuşurken, Afyon milletvekili, Mehmet Şükrü (Koç)&#8217;nün, gizli oturumlarla gerçeğin ulustan gizlendiği, komedya oynandığı yolundaki sözlerine verdiği yanıttan: <br />
<br />
&#8220;komedya oynayan ve oynatan Şükrü Efendi&#8217;nin kendisidir. Fakat emin olsun ki biz o komedyaya kapılmayacağız. Şükrü Efendi oynamak ve oynatmak istediği komedya neticesinde, yakalandığı kanun pençesinden, ne kadar büyük bir tezellül ile kurtulduğunu, unutacak kadar çok zaman geçmemiştir.&#8221; <br />
<br />
Bu arada, Erzurum milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş)&#8217;nin, görevlerin kişilerle olmadığı, kişi yoktur, ulus vardır yolundaki sözlerine yanıtından: <br />
<br />
&#8220;Gerçi, asıl olan millettir, heyet-i içtimaiyedir. Onun da irade-i umumiyesi, Meclis&#8217;te mütecellidir; bu her yerde böyledir. Fakat, fertler de vardır. Meclis, memleket ve millet işlerini fertlerle, şahıslarla yapmaktadır. Her devletin umurunu tedvir eden şahıs ve şahıslar meydandadır.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 404).   O günkü konuşmalarda Salâhattin Bey (Köseoğlu) de, en önemli görevlerinin politika yapmak olduğunu söylemiş, Mustafa Kemal şu yanıtı vermiştir: <br />
<br />
&#8220;Hayır efendiler; bizim mühim ve asıl olan vazifemiz-, siyaset yapmak değildir. Bizim ve bütün memleket ve milletin bugün, yegâne vazifesi, topraklarımızda bulunan düşmanı süngülerimizle tard etmektir.&#8221; Yine Salâhattin (Köseoğlu) Bey&#8217;in, askerlik masraflarını incelemek için başkumandanlığın varlığının engel olduğunu ileri sürmesi üzerine:<br />
&#8220;&#8230;ben, ordumuzun mevcudiyet ve kuvvetini, paramızla mütenasip bulundurmak nazariyesini kabul edenlerden değilim; Â«paramız vardır, ordu yaparız; paramız bitti, ordu inhilal etsin&#8230;Â» Benim için böyle bir mesele yoktur.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 405).   Yine o günün koşullarında, muhaliflerin, ulusa angarya yaptırıyor diye yakınmaları üzerine: <br />
<br />
&#8220;Ordunun ihtiyacatı, millete angarya yaptırmayı istilzam ediyorsa, bunu yapıyoruz ve en doğru kanun, budur.<br />
Kara Vasıf Bey, Başkomutanın cephe gerisindeki işlerle uğraşmamasını öne sürer. Mustafa Kemal, bu görüşü yanıltıcı bulur. Bir kişinin hem cephe, hem de cephe gerisi işleriyle uğraşabileceğini belirtir, ekler:<br />
&#8220;Büyük işler deruhte etmemiş insanların, bu husustaki tereddütlerini, mazur görmelidir.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 406).   Kara Vasıf Bey, Sakarya savaşından beri kıpırdayamadığımızı söylemiş, bu sözleri kimileri alkışlamışlardı. Mustafa Kemal, diyor ki: <br />
<br />
&#8220;Bundan çok müteessir ve müieezzi oldum. Çok hicap duydum.&#8221; <br />
<br />
Yine bu sayfada, Mustafa Kemal, Meclis&#8217;e, ordunun şu dakikada başsız bulunduğunu söylüyor; kararını da bildiriyor: <br />
<br />
&#8220;Düşman karşısında bulunan ordumuz başsız bırakılamazdı. Binaenaleyh, bırakmadım, bırakamam, ve bırakamayacağım.&#8221; <br />
<br />
Sonunda, Başkumandanlık Kanunu uzatılmıştır.<br />
<br />
 ](s. 407).   20 Temmuz 1922 günü, Başkumandanlık Kanunu üzerinde görüşme açılmış. Kanun bu kez, süresiz olarak uzatılmıştır. Mustafa Kemal, o günkü konuşmasında, işgal edilmiş bölge ve kentlerimiz ana yurda katıldığında, ulusla birlikte en büyük mutluluklara ulaşılacağını söylüyor ve ekliyor: <br />
<br />
&#8220;Benim başkaca, ikinci bir saadetim olacaktır ki, o da, davay-ı mukaddesimize başladığımız gün, bulunduğum mevkie rücu edebilmekliğim imkânıdır.<br />
Sine-i millette serbest bir fert olmak kadar, dünyada bahtiyarlık var mıdır?<br />
Vâkıf-ı hakayik olan, kalp ve vicdanında manevi ve mukaddes hazlardan başka zevk taşımayan insanlar için, ne kadar yüksek olursa olsun, maddi makamatın hiçbir kıymeti yoktur.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 414).   Büyük utku kazanılınca, Rauf Bey (Orbay)&#8217;den 4 Eylül&#8217;de alınan bir telgrafta, ateşkes konusunda İstanbul&#8217;dan haber geldiği bildirilir. 5 Eylül 1922&#8242;de verdiği yanıtta, Anadolu için görüşmenin yeri kalmadığı, ateşkesin ancak Trakya için söz konusu olacağı yolundaki sözlerine; Eylül&#8217;ün onuna kadar hükümete resmen başvurulursa, aşağıda belirteceği koşullar ileri sürülerek yanıt verilmelidir  yönergesini ekler.<br />
<br />
 ](s. 415).   O gün kendisine verilen bir telgrafta, İzmir&#8217;deki İtilaf Devletleri konsoloslarına, Mustafa Kemal ile görüşmelerde bulunma yetkisi verildiği bildirilerek, hangi gün ve nerede konuşabileceği soruluyor. Verdiği yanıtta: &#8220;9 Eylül 1922&#8242;de, (Nif)te!&#8221;  buluşacağını bildiriyor. Gerçekten, dediği günde kendisi Nif (Kemalpaşa)&#8217;te bulunmuştur, ancak görüşme isteyenler orada değillerdir:<br />
&#8220;Çünkü, ordularımız İzmir rıhtımında ilk verdiğim hedefe, Akdeniz&#8217;e vasıl olmuş bulunuyorlardı.&#8221; Büyük utkuya ulaşan savaşlar için özdeş sayfada söyledikleri: <br />
<br />
&#8220;Her safhasıyla düşünülmüş, ihzar, idare ve zaferle intaç edilmiş olan bu harekât, Türk ordusunun, Türk zabitan ve kumanda heyetinin, yüksek kudret ve kahramanlığım tarihte bir daha tesbit eden muazzam bir eserdir.<br />
Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal fikrinin, lâyemut abidesidir. Bu eseri vücuda getiren bir milletin evlâdı, bir ordunun başkumandanı olduğumdan, ilelebet mesut ve bahtiyarım.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 419).   Rauf Bey (Orbay), saltanatın kaldırılmasına karşı olduğunu belirttiği halde: <br />
<br />
&#8220;&#8230;Benim yeni kararıma muttali olduktan ve bahusus kararımın lehinde ve saltanatın lağvı hakkında beyanatta bulunmasına dair teklifim karşısında &#8230; &#8230; mutavaat göstermiştir.&#8221; <br />
<br />
 ](s. 420).   Sadrazam Tevfik Paşa (Okday) 17 Kasım 1922 günlü, Mustafa Kemal&#8217;e gönderdiği telgrafta, kazanılan utkunun İstanbul - Ankara ikiliğini ortadan kaldırdığını bildirir. Mustafa Kemal, İstanbul&#8217;daki temsilcileri Hâmit Bey (Hasancan)&#8217;e çektiği telgrafta, Tevfik Paşa&#8217;ya, devletin politikasını karıştırmamalarını bildirmesini ister. Oysa, Hâmit Bey&#8217;ce, bunun, kendisine özgü bir yönerge &#8220;telâkki edilmiş&#8221;  olduğu, altı çizilerek belirtilmektedir.<br />
<br />
 ](s. 423).   17 Kasım 1922 günü, eski padişah Vahdettin&#8217;in bir İngiliz gemisiyle kaçtığını bildiren belgeler üzerine: <br />
<br />
&#8220;Sakim bir tevarüs usulü neticesi olarak büyük bir makam, tantanalı bir unvan ikraz edebilmiş bir sefilin, izzet-i nefsi çok yüksek, asil bir milleti nasıl hacil bir vaziyete düşürebileceği, o zaman, daha tabii surette anlaşılır.<br />
Filhakika, her ne sebep ve suretle olursa olsun, Vahdettin gibi hürriyet ve hayatını milleti içinde, tehlikede görebilecek kadar âdi bir mahlÃ»kun bir dakika dahi olsa, bir milletin resikârında bulunduğunu düşünmek ne hazindir! Şayanı-ı teşekkürdür ki, bu alçak, mevrus saltanat makamından, millet tarafından ıskat olunduktan sonra, denaetini itmam etmiş bulunuyor. Türk milletinin, bu tekaddümü elbette, takdire layıktır.<br />
Aciz, âdi, his ve idrakten mahrum bir mahlÃ»k; kabul eden herhangi bir ecnebinin himaye-sine girebilir; fakat böyle bir mahlÃ»kun, bütün islamların halifesi sıfatını haiz bulun-duğunu ifade etmek elbette muvafık değildir. Böyle bir telâkkinin doğru olabilmesi evvel-i emirde bütün islâm kütlelerinin esir olmaları şartına vabestedir. Halbuki, cihanda, hakikat, böyle midir? Biz, Türkler, bütün tarih-i hayatımızda hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz! Kıymetsiz hayatlarını iki buçuk gün fazla, sefilane sürükleyebilmek için, her türlü mezelleti mubah gören halifeler oyununu da sahneden kaldırabileceğimizi gösterdik. Bu suretle devletlerin, milletlerin, yekdiğeriyle münasebatında şahısların, bahusus mensup olduğu devlet ve milletin zararına da olsa, şahsi vaziyet ve hayatlarından başka bir şey düşünemeyecek pespayelerin ehemmiyeti olamayacağı hakikat-i malÃ»mesini teyit ettik.<br />
Milletler münasebatında, mankenlerden istifade sistemine rağbet devrine hatime vermek, medeni âlemin samimi temenniisini teşkil etmelidir!&#8221; <br />
<br />
 ](s. 425).   Yeni seçilen halife Abdülrnecit&#8217;in kullanacağı sanlar ve nasıl giyineceği konusunda, İstanbul&#8217;daki temsilci Refet Paşa (Bele) ile yazışmalarında, bu san ve kılıkların adlan geçerken, sözcüklerin altı çizilmiştir:<br />
Hadimülharemeyn, sarık, Halife-i Resulullah. <br />
<br />
 ](s. 427).   Halife seçimi dolayısiyle 18 Kasım 1922 günü yapılan konuşmalarda, düşmanlar ve halifelerin birlik olarak her şeyi yapabileceklerini belirttikten sonra, vurgulamaktadır: <br />
<br />
&#8220;Fakat, yeni Türkiye&#8217;nin tarz-ı idaresini, siyasetini kuvvetini katiyen sarsamazlar.&#8221; Kaçak halifeyi (Vahdettin&#8217;i) tahtından indirmek, yenisini seçmek ve benzeri işlemlerde:<br />
&#8220;&#8230;söylediğim nokta-i nazarlar dahilinde hareket zaruridir.&#8221; Mustafa Kemal, bu tümceden önce, &#8220;Hakimiyet hiçbir mâna, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve delâlette iştirak kabul etmez. Ünvanı Halife olsun, ne olursa olsun, hiç kimse bu milletin mukadderatında müşareket sahibi olamaz. Millet, buna katiyen müsaade edemez. Bunu teklif edecek hiçbir millet vekili bulunamaz&#8221;  sözleriyle &#8220;nokta-i nazar&#8221;ı da saptamıştır.<br />
<br />
 ](s. 430).   Refet Paşa&#8217;nm Halife Abdülmecit&#8217;e &#8220;Konya&#8221;  adında bir at armağan ettiğini bildiren, kardeşi Rifat Bey&#8217;e yazılmış mektubundan : <br />
<br />
&#8220;Hayvanın taraf-ı Hilâfetpenahilerinden takdir edilmesini lÃ»tf-i İlâhi telâkki ediyorum.<br />
&#8230;sadık bir askerin gaza yadigârı olarak&#8230;<br />
.. .Halife hazretlerinin en kalbi ve en ubudiyetkâr hislerle ellerini öptüğümün arz ve iblağı&#8230;<br />
Konya&#8217;yı ve bu şifreyi Seryaver Sekip Bey&#8217;e &#8230; teslim ediniz.&#8221; <br />
Seryaver Sekip Hakkı Bey&#8217;in, Trakya Fevkalâde Mümessili Refet Paşa Hazretleri&#8217;ne yazdığı yazıdan:<br />
&#8220;&#8230;teyit buyurulan hissiyat-ı halisa-i musadıkperveriden&#8230;<br />
&#8230;Cenab-i Cebrail, Hazret-i Fahr-i Kâinata (S. A. M.) tebliğ-i ri-salet eylediği gibi zat-ı devletiniz de Halife hazretlerine tebliğ-i vekâlet buyurduğunuzdan dolayı vücud-ı âliniz kendilerine bütün hayat-ı güzeştelerinin en mesut ve müteyem-men bir hâdiesesini daima ihtara vesile&#8230;<br />
&#8230;Hilâfetpenah efendimizin hissiyat-ı hakikiye-i muhalâsat-kârane ve kadirşinasanehrine ne dereceye kadar tercüman olabileceğimi<br />
&#8230;selâm-ı mahsus-ı zülullahi ve ed&#8217;iye-i hayriye-i vekâletpenahiyi tebliğ ve tebşir ile kesb-i şeref&#8230;&#8221; <br />
<br />
 ](s. 431).   Milletvekillerinden Şükrü Hoca (Çelikalay) ve arkadaşlarının, Halife sanı ile bir &#8220;hükümdar&#8221; ortaya koyma çabalarını, bu yolda yayın12 yaptıklarım işaret ettikten sonra, diyor ki: <br />
<br />
&#8220;Fakat, bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi, akvamın cehlinden ve taassubundan istifade ederek hiçbir türlü siyasi ve şahsi maksat ve menfaat temini için dini âlet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, dahil ve hariçte mevcudiyeti, bizi, bu zeminde söz söylemekten, maateessüf henüz müstağni bulundurmuyor. Beşeriyette, din hakkındaki ihtisas ve vukuf her türlü hurafelerden tecerrüt ederek, hakiki ulum ve fünün nurlarıyla mussaffa ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır.&#8221; <br />
<br />
SAMİ N. ÖZERDİM <br />
  <br />
</span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kaynak: Duygusuz.com </span><br />
[/INDENT]]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[15 bin antep fıstığından Atatürk Portresi]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-15-bin-antep-fistigindan-ataturk-portresi.html</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2011 00:42:56 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-15-bin-antep-fistigindan-ataturk-portresi.html</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://img198.imageshack.us/img198/4656/5964952.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 5964952.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="http://img198.imageshack.us/img198/1329/5964953.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 5964953.jpg]" class="mycode_img" />]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://img198.imageshack.us/img198/4656/5964952.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 5964952.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<img src="http://img198.imageshack.us/img198/1329/5964953.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 5964953.jpg]" class="mycode_img" />]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün Çiçeği Nolina 1902'de Atatürk'e İtalya'dan Gönderilen Çiçek Hala Yaşıyor]]></title>
			<link>https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-cicegi-nolina-1902-de-ataturk-e-italya-dan-gonderilen-cicek-hala-yasiyor.html</link>
			<pubDate>Fri, 29 Jul 2011 00:40:50 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.zohreanaforum.com/member.php?action=profile&uid=12">GAMZE</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.zohreanaforum.com/konu-ataturk-un-cicegi-nolina-1902-de-ataturk-e-italya-dan-gonderilen-cicek-hala-yasiyor.html</guid>
			<description><![CDATA[<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2011/07/36.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 36.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Büyük Önder Atatürk'e İtalya'dan hediye olarak gönderilen ''nolina'' adlı tropikal çiçek 107 yaşına bastı. Aydoğan kardeşler çiçeğe gözü gibi bakıyor. <br />
<br />
Büyük Önder Atatürk'e İtalya'dan hediye olarak gönderilen ''nolina'' adlı tropikal çiçek 107 yaşına ulaştı. Atatürk'ün çiçeği emanet ettiği bahçıvanının çırağının çocuklarının bakımını yaptığı çiçeğin boyu 4.5 metreyi geçti. <br />
<br />
Kartepe ilçesinde sera işleten 47 yaşındaki Ömer ve 37 yaşındaki Orhan Aydoğan kardeşler, 2004 yılının haziran ayında ölen babaları Niyazi Aydoğan'dan miras kalan çiçeğe en iyi şekilde bakmaya çalıştıklarını söyledi. <br />
<br />
Orhan Aydoğan, Atatürk'ün bahçıvanı olarak bilinen Rum asıllı Pandeli Rektus'un, çiçeği çırağı olan babasına 1971 yılında teslim ettiğini, çiçeğin babalarından da kendilerine emanet kaldığını belirtti. Aydoğan, tropikal bölgelerde, ekvator çizgisine yakın yerlerde yetişen bitkinin en önemli özelliğinin ''Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk'e İtalya'dan hediye olarak gönderilmiş olması'' olduğunu ifade etti. <br />
<br />
Aydoğan, "Babamın ustası Atatürk'ün başbahçıvanıymış. Pandeli Rektus usta, Yalova Termal'de Atatürk'ün emriyle çiçekçiliğin temellerini atan kişidir. Bu bitkiden 3 adet gelmiş, birini İstanbul'a götürmüş yaşatamamışlar, diğerinin ne olduğu bilinmiyor, bu çiçeği ise yaşatsın, neslini devam ettirsin diye babama vermiş. Babamın yaşamını yitirmesinin üzerinden 5 yıl geçti. Bundan sonra da çiçeğin bakımını kardeşimle üstlenerek geleneği devam ettiriyoruz. Atamızın emanetini korumaya çalışıyoruz" dedi. <br />
<br />
Sera ortamında muhafaza ettiklerini çiçeğin 107 yaşında olduğunu anımsatan Aydoğan, ''Nem ve ışığa yüksek oranda ihtiyaç duyan bir bitki, sıcak ortamda yetiştirilmesi gerekiyor. Çiçeğimizin boyu 4.5 metreyi geçti, Türkiye'de bu boyda olanı yok sanıyorum. 25 yaşında, boyu 50 santimetreyi aşmayan türlerini İstanbul'da bazı yerlerde gördüm. Fakat bu boyda ve bu yaşta olanını henüz görmedim'' diye konuştu. <br />
<br />
Orhan Aydoğan, ağabeyinin ve kendisinin birer kız ve erkek çocukları olduğunu, çocukların Atatürk'ten kalan bu mirasa kendilerinden sonra aynı özenle sahip çıkmasını ve bakımını üstlenmesini arzuladıklarını söyledi.</span>   ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<img src="http://www.zohreanaforum.com/images/imported/2011/07/36.jpg" loading="lazy"  alt="[Resim: 36.jpg]" class="mycode_img" /><br />
<br />
<br />
 <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Büyük Önder Atatürk'e İtalya'dan hediye olarak gönderilen ''nolina'' adlı tropikal çiçek 107 yaşına bastı. Aydoğan kardeşler çiçeğe gözü gibi bakıyor. <br />
<br />
Büyük Önder Atatürk'e İtalya'dan hediye olarak gönderilen ''nolina'' adlı tropikal çiçek 107 yaşına ulaştı. Atatürk'ün çiçeği emanet ettiği bahçıvanının çırağının çocuklarının bakımını yaptığı çiçeğin boyu 4.5 metreyi geçti. <br />
<br />
Kartepe ilçesinde sera işleten 47 yaşındaki Ömer ve 37 yaşındaki Orhan Aydoğan kardeşler, 2004 yılının haziran ayında ölen babaları Niyazi Aydoğan'dan miras kalan çiçeğe en iyi şekilde bakmaya çalıştıklarını söyledi. <br />
<br />
Orhan Aydoğan, Atatürk'ün bahçıvanı olarak bilinen Rum asıllı Pandeli Rektus'un, çiçeği çırağı olan babasına 1971 yılında teslim ettiğini, çiçeğin babalarından da kendilerine emanet kaldığını belirtti. Aydoğan, tropikal bölgelerde, ekvator çizgisine yakın yerlerde yetişen bitkinin en önemli özelliğinin ''Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk'e İtalya'dan hediye olarak gönderilmiş olması'' olduğunu ifade etti. <br />
<br />
Aydoğan, "Babamın ustası Atatürk'ün başbahçıvanıymış. Pandeli Rektus usta, Yalova Termal'de Atatürk'ün emriyle çiçekçiliğin temellerini atan kişidir. Bu bitkiden 3 adet gelmiş, birini İstanbul'a götürmüş yaşatamamışlar, diğerinin ne olduğu bilinmiyor, bu çiçeği ise yaşatsın, neslini devam ettirsin diye babama vermiş. Babamın yaşamını yitirmesinin üzerinden 5 yıl geçti. Bundan sonra da çiçeğin bakımını kardeşimle üstlenerek geleneği devam ettiriyoruz. Atamızın emanetini korumaya çalışıyoruz" dedi. <br />
<br />
Sera ortamında muhafaza ettiklerini çiçeğin 107 yaşında olduğunu anımsatan Aydoğan, ''Nem ve ışığa yüksek oranda ihtiyaç duyan bir bitki, sıcak ortamda yetiştirilmesi gerekiyor. Çiçeğimizin boyu 4.5 metreyi geçti, Türkiye'de bu boyda olanı yok sanıyorum. 25 yaşında, boyu 50 santimetreyi aşmayan türlerini İstanbul'da bazı yerlerde gördüm. Fakat bu boyda ve bu yaşta olanını henüz görmedim'' diye konuştu. <br />
<br />
Orhan Aydoğan, ağabeyinin ve kendisinin birer kız ve erkek çocukları olduğunu, çocukların Atatürk'ten kalan bu mirasa kendilerinden sonra aynı özenle sahip çıkmasını ve bakımını üstlenmesini arzuladıklarını söyledi.</span>   ]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>