![[Resim: 38.jpg]](http://www.habercem.com/newpics/yazar/38.jpg)
Feodalizmin yıkılması köylü- toprak ilişkilerinin çözülüp, kentli- sanayi yapısının oluşması, dinlerin bu perspektiflere göre şekil almasına yol açtı .
[FONT=Book Antiqua] Bir şekilde köleci- feodal toprak düzeninde ortaya çıkmış olan tek tanrılı ve peygamber dinleri. Kapitalist yapı ile beraber bir değişim ve dönüşüm sürecine girmek zorunda kaldılar.Din her dönem içerisinde ideolojik bir duruş sergilemektedir. Özellikle İslam dini diğer dinlere göre daha ideolojik bir yapı ile karşımıza çıkar. İslam dini yalnız diğer dünyanın yaşamını sunmaz. Bu dünyada nasıl yaşanması gerektiğini de belirler. İslam’ın oluşturduğu bir hukuk sistemi, ekonomik bir bakış açısı vardır. Bu dünyayı da düzenler.
Her dinin bir ideolojik bir duruşu vardır. Ve sistemler ile beraber şekillendirilir. Bunu salt din ya da kitabi yorumlar ile değil din içerisinde oluşmuş inançsal yorumlar ile, daha net ifade ile önce mezhepsel bir paradigma ile ardından daha küçük parçalara bölünmüş cemaatler aracılığı ile yapar.
Türkiye tarihinde İslam’ın ideolojik perspektifi ve kentli- kapitalist yapıya entegrasyonu en net tanımla Feytullah Gülen cemaati ile görebiliyoruz. İslam’ın 1400 yıl önceki bakış açısından hareketle köylü- feodal bir perspektif dışında, kentli- kapitalist bir anlayışla tarih ve siyaset sahnesinde yerini almış durumda…
Siyaset ve din içli dışlıdır. İslam dinini günümüzde yorumlayanlar. İktidarı elinde bulunduranların yanındadır. Bu ilişki kimi yerde organik kimi yerde dolaylıdır. Bazen karşıtmış gibi gözükür ancak bu sanal bir durumdur. Bir cemaatin içinde her sınıftan, her eğitim ve kültür düzeyinde insanlar bulunur ancak buradaki temel dayanışma sistemle entegrasyondur. AKP’nin işçi sınıfına bakış açısı ve sınıfsal mücadelenin karşısında olması bunu gösterir.
Ülkemizdeki durum, yaşanan Ergenekon süreci, öncesindeki yaşanan darbeler hep bu kavgayı içinde barındırır. Değişim sürecin yarattığı pay kapma muhafazakâr Sünniler ile İslam’ın modern Sünnileri arasındaki iktidar ve pay kapma kavgasıdır. Ancak bu inancı paylaşanlar her dönemde iktidar ile temas halindedir. İktidar belli zamanlarda varlığını güçlendirmek adını din sömürüsü tavizini vermiştir. Bu karşılıklı bir denge içerisinde akışını sürdürür.
Yani Din’i bir güç olarak iktidarın elinde tutanlar hep ideolojik bir duruş sergiler. Bu bağlamda Sünni anlayışın dışında, İslam’ın batini yorumunu Anadolu’da yüzlerce yıldır yaşamaya çalışan Alevi ve Bektaşiler bu durumda iktidar ile ilişkileri ne durumda? Bu sorunun aslında net bir cevabı vardır.
İlişki tek taraflı, iktidarın işine geldiği sürece… Nedeni tarihsel süreçte gizli… Anadolulu ve Rumeli’ni sevgi ile İslamlaştıran aleviler Osmanlının ilk yıllarında gayet samimi sıcak. Sebep ise o dönemin tarihsel zorunluluğu. Osmanlı ne zaman imparatorluk sürecine girdi. Ne zaman Sünni anlayışı devlet yapısına yerleştirdi. Ayrışma o süreçte başladı. Bir şekilde Osmanlı Araplaşmaya başladığı süreçte bu durum değişti. Burada temel anlayış Aleviliğin hiçbir dönem ideolojik bir örgütlenme içine girmediğidir. Şah İsmail Hatayı bu bağlamda örnek gösterilebilir ancak alevi tarihinde bu bir ütopya oluştur. Aleviliğin inanç modeli gereği bu yapıya terstir. Hiçbir zaman iktidar özlemi ve erki elinde bulundurma çabası olmamıştır/ olamamıştır.
Aleviliğin kurumsal kültürü ve organizasyonu olamamıştır. Şimdiki alevi örgütlenmelerine baktığımızda bu durumu çok somut tespit edebiliriz. Aleviler sürekli parçalanmış, asimile edilmiş yayılması ve gelişmesi engellenmiştir. Bunu Sünni anlayış yüzlerce yıldır elinde bulundurduğu iktidar ve devlet eliyle yapmıştır. Özellikle Cumhuriyet döneminde sinsice ve takkiye ile yapılmaya devam etmektedir. İktidarda sol’un olduğu dönemler özellikle aleviler için tam bir eziyet olmuştur. Maraş olayları Ecevit hükümeti döneminde, Sivas 93 olayları SHP’nin iktidar ortağı olduğu bir dönemde yaşanmıştır. CHP ise iktidarda olduğu ve olamadığı her dönemde Alevilere mesafeli olmuş ve hiçbir problemine çözüm olamamışlardır. Bu asimilasyon sürecine katkı sunmuştur. Özellikler unutulmaması gereken 1938 dersim olaylarında bilinçli bir alevi asimilasyonu ve göçü gerçekleştirilmiştir devlet eliyle. İktidarın başı o dönem tek parti lideri İsmet İnönü…
Cumhuriyet dönemini aslında aleviler açısından çok şey değiştirmediğini yukarıdaki örneklerden anlayabiliriz. Cumhuriyet kadroları Sünni perspektifi, yukarıda bahsettiğim anlamıyla törpüleyerek kentli- sanayi toplumuna entegre etme çabasıyla Osmanlıdan farklı Arap anlayışı dışında ‘’ ulusal karaktere büründürerek sürdürdü. Özellikle Sünni şeriatçılar devlet kadrolarına sızarak iktidar ve devlet eliyle Sünni perspektifi devlet kademelerinde meşrulaştırarak, ismen laik ancak fiiliyatta anti laik bir yapılanma oluşturmaya çalıştılar ve yaşanan süreç bunun kanıtı.
‘’ Ulusal Devlet’’ yenidünya düzenin en temel enstrümanıydı. Artık ümmet kavramı yeni yapıya uyumu zorlaştıracaktı. İnanç bu yapıya zorlayarak ta olsa ayak uydurmak zorundaydı. Türkiye Cumhuriyetinde halifenin yeri, bu anlayışa göre değişmek zorundaydı. Sünni anlayışlı Diyanet bu görevi günümüze kadar üstlenerek gelecekti. Bir şekilde diyanet Sünni inanç dışındaki inançları yola getirmenin, onları asimile etmenin önemli bir kurumu olacaktı. Bunu yaparken daha modern ve ulusal karakter barındıran söylemleri dini söylemlerle barıştırarak ulus dinciliği yapacaktı. Bu işlevi yıllardır yerine getiriyor. Sanırım getirmeye devam edecektir.
Bir şekilde bu değişim sürecinin çağa ayak uydurma sürecinin bir aracı olacaktı. Bugün bir şekilde bumerang olarak Cumhuriyetin yarattı Diyanet İşleri Başkanlığı, Cumhuriyetin yarattı zihniyete karşı geri dönecekti.
Aslında hiçbir din ve inanç ideolojiden kopuk değildir. Ve iktidarı elinde bulunduranların elinde kullandıkları bir araç olarak hep var olur.
Peki Aleviler – Bektaşiler iktidarın neresinde. Bir kere Türkiye cumhuriyetinin kuruluşundan günümüze aleviler iktidarın ve devlet yapısının hiçbir yerinde yer alamadılar. ‘’Atı alan Üsküdar’ı’’geçmişti. Bundan sonra ne olabilir sorusu uzun ve zaman isteyen bir süreç.
İslam’ın içerisinde bir inanç olarak kabul ettiğimiz Alevilik kendi var oluş ve kimlik problemini çözemeden bu sürece dâhil olabilir mi?
Parçalara bölünmüş ve kurumsallığını yakalayamamış bir Alevilik kendi haklarını kavuşma ihtimali var mı? Sorusuna şu cevap verilir. ‘’ Bu kadar çok Alevilik tanımlaması/ konumlanması ve benim olsun küçük olsun kaygısı olduğu müddetçe mümkün değil’’
Aleviliğin/ Alevilerin hak arama kavgası ideolojiden bağımsız olma ile mümkün mü?
Bu tanımlama çerçevecisinde ideoloji Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dini, moral, estetik düşünceler bütünü olduğuna göre Alevilik bu tanımlamalardan kaçını kendi bünyesinde barındırabiliyor. Ancak Sünni anlayış bütünüyle bu tanımlamaları barındırmakta ve iktidarı elinde bulundurmaktadır.
Burada Alevilik bu tanımlamaları ne kadar yerine getirebiliyor. Bu bağlamda yüzlerce yıllık bir muhalif kültürün iktidarlaşması, iktidar ile bütünleşmesi ne kadar mümkün? Bir bağlamda Aleviliğin ne olduğu sorusuna, Alevilik, Sünnilik ve Arap egemen gelenekleri değildir ile cevaplayabiliriz. Alevilik Anadolu coğrafyasında Sünnilikten farklı’’ akılcı, aklı ile inancı, aklı ile İslam’ı yorumlayan, egemen olmayan, misyonerlik yapmayan, herkesi değiştirmeye çalışmadan, olduğu gibi kabul eden hümanist bir inanç sistemidir.
Ancak bu hümanizma, çağımızda Aleviliğin sonunu hazırlamaktadır. Alevilik bir yok oluş ve asimilasyon sürecine hızlı bir şekilde girmiştir. Bu asimilasyon ve yok oluş şeriat, zoruyla değil Alevilerin desteklediği ve yaşam biçimi olarak benimsediği demokrasiyle, cumhuriyet ile olmaktadır. Cumhuriyeti ve demokrasiyi benimseyen ve onu yaşam biçimi olarak yüzlerce yıldır yaşayan aleviler, iktidar yoluyla Cumhuriyeti ve demokratik gücü elinde bulunduran Sünnilerin kurumları yoluyla kendi kimlik ve inançlarından olmaktadırlar.
Alevi örgütleri kısır, anlamsız, tutarsız tartışmalara gireceklerine, yavaş yavaş Sünnileştirilen, bir taraftan kimlik bunalımına sokulmaya çalışılan, bir taraftan asimile olan ve kent kültürü içinde yolunu kaybeden Aleviliğin 21 yüzyıl ve sonrası ne olacağı sorularının Cevabını bulmaları lazımdır. Buda ideolojilerden arınmış, kendi inanç değerlerine sıkı sıkı sarılarak, çağın gerektirdiği inanç kurumlarını yeniden şekillendirerek, kendi içinde bir birliktelik sağlayarak, iktidarı elinde bulunduranların karşısında örgütlü bir güç olarak var olunduğunda ancak varlığını sürdürebilir. Diğer arayışlar Aleviliğin sonunu hazırlar. Ve Aleviliği mumla aramaya başlarız. Alevilik bu açıdan çok önemli bir sürece girmiştir dikkat edilmesi gereklidir. Aleviliğin varlığını sürdürmesinin yolu Aleviliğin Sünnilik olmadığını çoğunluğun öğrendiği ve algıladığı zaman olur. Yoksa Aleviliğin sonu yaklaşıyor demektir.
[email protected]