Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Aşık Virani Kimdir?
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Aşık Virani, küçük yaşlardan itibaren tasavvuf eğitimi almaya başlamıştır. Birçok ünlü âlimden icazet alarak, dini eğitimler vermiştir. Necef’te din eğitimi vermiş, Kerbela’yı ziyaret etmiş ve burada bir süre kalmıştır. Bektaşiliğin ikinci büyük ismi olan Balım Sultan’dan el alarak, Bektaşiler arasında önemli bir yere sahip oldu. Şah Abbas’la görüşmelerde bulundu. Hayatını dini eğitim alarak ve bu eğitimleri yayarak geçirmiş olan şair, Bulgaristan’da da bir süre kaldı. Deliorman’da yer alan Demir Baba Tekkesi’nde de bir süre bulunmuş ve kendisinden de icazet almıştır. 17. Yüzyılın başlarında, Karlıova Hafızzade Türbesi’nde rahatsızlanarak, hayatını kaybetti. Mezarı da bu türbenin avlusunda bulunmaktadır.

Edebi Kişiliği

Virani, şiirlerini bir divanda bir araya getirmiştir. Genellikle, aruz ve hece ölçüsüyle şiirlerini yazan şair, hem halk edebiyatında, hem de klasik edebiyatta oldukça önemli bir yer edinmiştir. En tanınmış Bektaşi şairlerinden biridir. Eserlerinde genellikle dini ve tasavvufi konuları işlemiştir. Bektaşilik’e ve Hz. Ali’ye olan düşkünlüğü, şiirlerinde oldukça ön plana çıkmaktadır. Samimi ve eğitici bir dille şiirlerini kaleme alan Virani, aruz ölçüsüyle yazdığı şiirlerinde, ağır bir dil kullandığından dolayı, bu şiirleri halk arasında fazla bilinmemektedir. Bu şiirlerinde, eğitimi aldığı tasavvufi terimleri oldukça sıklıkla kullanmıştır.

Eserleri

Virani’nin günümüze kadar ulaşmış çok az edebi eseri bulunmaktadır. Risalesinde, Hurufilik’ten bahsetmiştir. Divanında ise yazmış olduğu şiirleri bir araya getirmiştir.

Bir palâsı fahr edip olmak diler isen bekâ

Ferd-i yektâ ol görem dersen cemâl-i Kibriyâ

Bu sözü böyle buyurmuş Enbiyâ vü Evliyâ

Terk ü tecrid olmayan alemde sultan olmadı

Ey Virâni geç geçenden Şâh’a gönder gel yüzü

Suret-i imred cemâl-i Hakk’tır ana aç gözü

Cümle irfan erleri geldi dediler bu sözü

Terk ü tecrid olmayan âlemde sultan olmadı

Yazar: Ensar Türkoğlu
[COLOR=#282828] Alevilik-Bektâşilik konusunda derinliğine araştırma yapmadan önce, bu kadar sayıda yazılı kaynağın varlığından haberdar değildim. Özellikle sahaya inerek, ’dede’ ve ’baba’larla görüştükten sonra, çok sayıda Osmanlıca yazılı kaynağın var olduğuna, insanlarımızın Osmanlıca bilmediklerinden dolayı bu eserleri okuyamadıklarına, ama orijinal olmalarından dolayı da bu kıymetli eserleri muhafaza ettiklerine şahit oldum. Eserlerin isimlerini biliyorlar, babalarının veya dedelerinin Alevi-Bektâşi geleneği ile ilgili bilgileri bu eserlerden okuyarak anlattıklarını, âdâb ve erkânı bu eserlere göre yerine getirdiklerini dile getiriyorlardı. El yazması eserlerden pasajlar okuduğumda da ’evet, babamız veya dedemiz bize bunları anlatırdı/okurdu’ diyorlardı.
[COLOR=#282828]
Bu bilgilerin yaşayan gelenek içerisindeki yerini öğrenmek amacıyla, yazma eserlerdeki bilgileri Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde ikâmet eden inanç önderleriyle, vakıf ve dernek temsilcileriyle ve Alevi vatandaşlarımızla paylaştım. Onlar da bazen heyecanlanarak, bazen de duygulanarak benzer düşüncelerini dile getirdiler. Alevi-Bektâşi kaynaklarındaki dini, tasavvufi ve ahlâki muhtevayı zaman zaman Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi öğretmenleri ve Diyanet personeliyle de paylaşma fırsatım oldu. Onlar da şu ana kadar bu eserlerin gün yüzüne çıkmamış olmasının kültürel zenginliğimiz açısından büyük bir kayıp olduğunu ifade ettiler.
[COLOR=#282828]
Hemen herkesin ortak düşüncesi; bir süre sonra zayi olması muhtemel hazine değerindeki bu yazma eserlerin bir an önce latin harflerine çevrilerek, sadeleştirilmesiydi. Virâni Baba’ya ait olan İlm-i Câvidân adındaki bu eser, içerisinde yer alan çok sayıdaki âyet, hadis, onlara ait yorumlar ve Ehl-i Beyt sevgisini dile getiren manzûm beyitler nedeniyle kendisinden sonraki devirleri etkilemiş bir klasiktir. Virâni Baba’ya ait deyiş, nefes ve düvâz-imâmlar, dilden dile gönülden gönüle nakledilerek bugüne kadar ulaşmıştır. Virâni Baba’nın Allah, Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisini ve derin İslâm Tasavvufu bilgisini tozlu sayfalarında barındıran bu yazma eserin yayınlanması, gençlerimize ve yetişkinlerimize kültürel zenginliğimiz hakkında birinci elden fikir verecektir. Bu vesileyle el yazması eseri, fotoğrafları çekilmek üzere bize emanet etme kâdirşinaslığını gösteren sayın Turan Saltık Dede’ye, diğer nüsha sahibi Eyüp Öztürk Dede’ye, proje başladıktan sonra doğrudan veya telefonla görüşerek bir an önce eserlerin yayınlanması için teşviklerini esirgemeyen bütün dostlara ve eserin yayınlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ederim. Allah hepimizi hayırlı işlerde muvaffak kılsın.
[COLOR=#282828]
Doç. Dr. Osman Eğri
Haziran, 2007, Çorum

[COLOR=#282828]
[COLOR=#282828] Giriş
I. Virâni Baba
II. İlm-i Câvidân
1. Eserin Nüshaları
2. Eserin Dil ve Üslûp Özellikleri
a) Nasihat Etme
b) Eleştirme
c) Sakındırma/Uyarma
3. Eserde Geçen Temel Konular
a) Fâtiha Sûresi’nin Tefsiri
b) Ehl-i Beyt
c) Dört Kapı Kırk Makam
d) Tasavvufi Kavramlar (Âdâb ve Erkân)
III. İlm-i Câvidân’da Kullanılan Din Öğretimi Metodları
1. İslâm’ın Temel Kaynaklarına Başvurma
2. Târihi Şahsiyetleri Örnek Gösterme
3. Soru-Cevap Metodu
4. Benzetme Metodu
IV. İlm-i Câvidân’daki Din Öğretimi Unsurları
1. İnanç Öğretimi
2. İbâdet Öğretimi
3. Ahlâk Öğretimi
Sonuç
Bibliyografya


Giriş
[COLOR=#282828]
Kültür ve geleneklerin, kendi varlıklarını devamlı kılabilmek için yazılı kaynaklara ihtiyaçları vardır. Kültürel miras, nesiller arası sürekliliğini yazılı kaynakların varlığına borçludur. Yetişmekte olan nesil tarafından ilgili kitaplara müracaat edilerek okunmayan, dolayısıyla üzerinde düşünülmeyen kültür ve gelenekler, sahip oldukları dini, ahlâki ve insâni değerleri bir sonraki neslin ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve problemlerine çözüm üretebilecek şekilde güncelleyememişlerdir. Klişe halinde kalan değerler, canlılıklarını ve etkinliklerini devam ettiremedikleri için, ya yeni nesil tarafından benimsenmemişler; ya da farklı kültür ve geleneklerin etkisinde kalarak kaybolup gitmişlerdir. Kültür, gelenek ve medeniyetler tarihinde, bu durumun pek çok örneğini bulmak mümkündür.

Kültür ve medeniyetimizin özgün bir şÃ»besi olan Alevilik-Bektâşilik de, aynı gerçekle yüz yüzedir. Alevilik-Bektâşilik, tarih boyunca varlığını sözlü kültürle birlikte, yazılı kaynaklara dayalı olarak devam ettirebilmiştir. Cenknâmeler, Erkânnâmeler, Velâyetnâmeler, Menâkıbnâmeler, Buyruklar, Faziletnâmeler, Makteller, Cönkler, İcâzetnâmeler ve diğer eserler asırlarca insanlarımızın özel kütüphanelerinde yerlerini almış, büyük bir zevk ve heyecan içersinde okunmuşlardır. Bu eserlerdeki bilgiler, insanlarımızın duygu ve düşünce dünyaları üzerinde etkili olmuş, onların din ve dünya tasavvurlarına önemli ölçüde şekil vermişlerdir. İnsanlarımızın birlik ve dirliğinin devamlılığında, kültür ve geleneğimizin canlılığında bu eserlerin inkâr edilemez bir fonksiyonu bulunmaktadır.
[COLOR=#282828]
Sözedilen eserleri bugün gençlerin, hatta yetişkinlerin dahi aynı coşku ve heyecanı hissederek okuduklarını söylemek mümkün değildir. Çünkü birinci derecedeki bu kaynaklar, ya günümüz Türkçesine tercüme edilerek yayınlanmamışlardır veyahut da yayınlanmışlarsa bile, yapılan tercümeler bilimsel nitelikte olmamıştır. Özellikle yayınlanan eserlerde tıpkı basımlara yer verilmemiş olması veya nüsha karşılaştırması (edisyon kritik) yapılmaması, önemli bir eksiklik olarak gözükmektedir. Bu durum yayınların güvenilirliğini azaltmıştır. Ayrıca eserlerde yer alan âyet ve hadislerin kaynaklarının belirtilmemesi, Arapça, Farsça kelimelerin Türkçelerinin yazılmaması, az sayıda basılan bu eserlerin de okunmalarını bir hayli güçleştirmektedir. Sonuç olarak Alevilik-Bektâşilik sanki yazılı kaynaklara sahip değilmiş gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu görüntü, gerçekten kaynakların olmamasından değil, şu ana kadar üzerlerinde ciddi araştırmalar yapılıp yayınlanmamış olmalarındandır.
[COLOR=#282828]
Böyle bir görüntünün ortaya çıkmasının ayrıca birkaç nedeni daha bulunmaktadır. Birincisi ve en önemlisi şudur: 1826 tarihinde Yeniçeri Ocağı kapatıldığında, Hacıbektâş Dergâhı’nda bulunan binlerce el yazması Alevi-Bektâşi kaynağı kaybolmuştur. Bu süreçte, bazı kaynaklar toprağa gömülerek veya duvar içlerine saklanarak gözden uzak tutulmuş, bazıları da Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ikâmet eden dede ve tâliblere verilerek kurtarılmaya çalışılmıştır. Aynı şekilde Anadolu’da bulunan kitapların bir kısmı da, yakalanma korkusu ile bizzat sahipleri tarafından ya toprağa gömülmüş veya yakılmıştır. İnsanlar, ellerinde bulunan kitapları da yakalanma korkusu ve endişesi içersinde saklamışlar, mümkün olduğu kadar dışarıdan gelen insanlara göstermemişlerdir. İkincisi ise; el yazması ve Osmanlıca olan bu eserler, sahipleri tarafından okunamadıkları için içlerindeki bilgiler, yıllarca onların içersinde saklı kalmıştır. Yeni yetişen nesiller, rûh ve gönül dünyalarını derinden etkileyebilecek, davranışlarına yön verebilecek bu bilgilerden habersiz kalmışlardır.

Elinizde bulunan İlm-i Câvidân da, hazine değerindeki bu el yazması eserlerden birisidir. Esere özelliğini veren Virâni Baba tarafından yazılmış olması ile birlikte, zengin muhtevâsıdır. Kur’an âyetlerine ve hadis-i şeriflere sık sık atıfların yapıldığı eserde, Ehl-i Beyt sevgisi de en başta gelen konular arasındadır. Eserin muhtevâsı hakkında geniş analiz ve değerlendirme ilgili başlıklar altında yapılacaktır.


I. Virâni Baba
[COLOR=#282828] Virâni Baba’nın nerede ve hangi tarihte doğduğu, nerede ve hangi tarihte vefat ettiği hakkında kaynaklarda bir bilgi bulunmamaktadır.
Abdülbâki Gölpınarlı, Pir Sultan Abdal adlı eserinde Virâni Baba’yı, Nesimi, Hatâyi, Fuzûli, Kul Himmet, Yemini ve Pir Sultan Abdal’la birlikte Alevi-Bektâşiler tarafından kabul edilen yedi şâir (âşık) arasında saymaktadır.

Gölpınarlı, Alevi-Bektâşi Nefesleri adlı eserinde, onun 1587-1628 yılları arasında yaşayan Şah Abbas’la görüştüğünü söylemektedir. Gölpınarlı, Bektâşi geleneğinde Virâni’nin ölmediği, sırrolduğu şeklinde bir inancın bulunduğunu da nakletmektedir. Necef Bektâşi Dergâhı’nda üstünde tâcı olan bir sütunun Virâni’nin sırrolduğu mekân kabul edilerek ziyaret edildiği de Gölpınarlı’nın bize ulaştırdığı bilgiler arasındadır.
Sadettin Nüzhet Ergun, ilk yayınladığı Bektâşi Şâirleri adlı eserinde Virâni Baba hakkında kısa bir bilgi vermekle yetinmiştir. Ergun, 1944 yılında yayınladığı Bektâşi Şâirleri ve Nefesleri adlı eserinde ise Virâni Baba’nın Hacı Bektâş Veli’nin evlâdı olan Balım Sultan’a intisab ettiğinden bahsetmektedir.

Âşık Virâni Divânı’ndaki şu manzûme ise, onun kaynaklarda Kızıl Veli olarak da geçen, Hacı Bektâş Veli evlâdından Seyyid Ali Sultan’a bağlılığını göstermektedir:

Biz Urum abdâlıyız serdârımız Kızıl Veli,
Çeşmimizde şu’le-i envârımız Kızıl Veli,
Bülbül-i şeydâ biziz gülzârımız Kızıl Veli.
İlm-i Câvidân’da kendisinden Sultân-ı Cihân Seyyid Gâzi diye

bahsettiği kişi de Seyyid Ali Sultan olsa gerektir. Seyyid Ali Sultan Velâyetnâmesi’nde anlatıldığına göre Hacı Bektâş Veli’den himmet almış kahramanlardan biri de Seyyid Ali Sultan’dır. Seyyid Ali Sultan, rüyasında Hz. Muhammed’den direktif alarak, Hacı Bektâş Veli’ye gelen kırk kahramandan birisidir. Hz. Pir de, onları Orhan Gâzi’ye yollamış ve Rumeli fethinde bu kahramanlar büyük yararlılıklar göstermişlerdir. Bu kırk kahramandan Seyyid Ali Sultan komutan, Emir Sultan bayrakdar, Seyyid Rüstem Gâzi kazasker, Abdussamed imamlık yapmışlar, Orhan Gâzi tarafından saygı ile karşılanmışlardır. Virâni Baba’nın Seyyid Ali Sultan (Kızıl Veli-Deli)’dan ’gâzi’ diye söz etmesinin sebebi de büyük ihtimalle aralarındaki bu irtibattır.

Virâni Baba’ya ait aşağıdaki dörtlük, onun tarikatta Bektâşi, meşrebde Ca’feri olduğunu göstermektedir:

Virâni, dinle imdi nutuk kim, ne direm ey din eri,
Sevmişem, cân u gönülden Mustafâ’yı, Haydar’ı.
Gezmezem, her kez cihânda serseri ve serseri,
Ca’feriyem, Ca’feriyem, Ca’feriyem, Ca’feri.

Virâni Baba, samimi, heyecanlı ve sâdık bir Ehl-i Beyt muhibbidir. Divânındaki şu ifadeler, onun Ehl-i Beyt’e karşı olan sevgisini ve bağlılığını dile getirmektedir:

Âteş-i aşka düşelden Mustafâ’nın aşkına,
Yanmışam pervâne-veş çün Murtazâ’nın aşkına.

Pârelerse bu vücûdum hırkasın teslim edem,
Şâh Hasan şâhım Hüseyn-i Kerbelâ’nın aşkına.

Dünye vü ukbâ benim aynime gelmez zerrece,
Vermişem billâh Ali Zeyne’l-abânın aşkına.

Kim ki düştü cim cemâlin aşkına cândan geçer,
Bâkır-ı sâdık imâm-ı reh-numânın aşkına.

Ana ata kavm u kardaş fikrini dilden getür,
Mûsi-i Kâzım Ali Mûsâ Rızâ’nın aşkına.

Varlığın terk eyle ey cân istegil ömre bekâ,
Şâh Taki vü bâ-Naki nûr-ı Hüdâ’nın aşkına.

İsterem nûr-ı cemâlin yâ Ali senden meded,
Askeri vü Mehdi-i sâhib-zamânın aşkına.

Virâni Baba, eserlerinde de görüleceği üzere din ve tasavvuf bilgisi oldukça yüksek bir ’gönül eri’dir. Bedri Noyan, Virâni Baba’nın Necef Bektâşi Dergâhı’nda postnişinlik yapmış olma ihtimalinden söz etmektedir.

M. Hâlid Bayrı, arûz vezni ile üçyüz kadar şiir söylemiş olan Virâni’nin tahsil görmüş birisi olduğundan bahsetmektedir. İlm-i Câvidân’da yüz civarında âyeti ve otuz civarında hadisi anlamları ile birlikte zikredebilen ve açıklayabilen Virâni’nin iyi bir Kur’an ve hadis bilgisine sahip olduğu anlaşılmaktır.

Virâni Baba’ya ait Divân ve İlm-i Câvidân adlı eserler incelendiğinde, İslâm inancının bütün karakteristiklerini yansıtan bir âşık-veli tiplemesi ile karşılaşılmaktadır.

İki âlemde sultandır Muhammed,
Habib-i nûr-ı Rahmân’dır Muhammed.
Muhammed’dir şefi-i mü’minânın,
Usûl-i din ü imândır Muhammed.

Muhammed ilmine tutgıl kulagın,
Beyânı cümle Kur’ân’dır Muhammed.
Şehâdet vermişem ben Mustafâ’ya,
Gulâmım cân u dilden Murtazâ’ya.
ifadeleri Virâni’nin inanç tercihi konusunda doğrudan bilgi vermektedir. O, Hz. Muhammed’i peygamber, Hz. Ali’yi de veli olarak görmektedir. Hz. Muhammed’in ümmeti, Hz. Ali’nin tâlibidir. Nübüvvet ve velâyet konusunda yaptığı ayrımı, başka beyitlerinde de görmek mümkündür. Meselâ;

Nebilerdir benim cismimde cânım,
Velilerdir veli dinim imânım,
Nebilerdir gönül tahtında sultân,
Velilerdir doğan nutka zebânım.
mısralarında nebilerin ve velilerin din içindeki yerlerini tesbit etmektedir. Hacı Bektâş Veli de, nübüvvet ve velâyet kavramlarını Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye adlı eserinde analiz etmiş, bu iki kavramın hakikat âleminde bir olduklarını ifade etmiştir. Bu birlik, Hz. Muhammed’in kendisinden sonra emanet olarak Kur’an ve Ehl-i Beyt’i bırakmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yoruma göre nübüvvet Kur’an’la, velâyet de Ehl-i Beyt’le devam etmektedir. Kurtuluşa ermek için Allah’ın kelâmına ve peygamberler sultanının evlâdına tutunmak gerekmektedir.

Virâni Baba, tarikat olarak Bektâşiliği benimsemiş, bu özelliğini de eserlerine açık bir dille yansıtmıştır. Onun Bektâşiliğini gösteren en önemli özelliği, dört kapı kırk makâma olan bağlılığıdır. Şu beyitler onun dört kapı kırk makam tasavvurunu gözler önüne sermektedir:

Tâlib isen gel ey gönül eyle nazar şeriata,
Sırr-ı ilâhı anlayıp bas kademin tarikata,
Ma’den-i ilm fazl-ı hak ister isen ey gönül,
Aşk ile âyine sen ol ir ma’ni-i ma’rifete.

Virâni Baba, şeriat kapısında yapılması gereken ibâdetlere de, tarikat, ma’rifet ve hakikat kapılarında uygulanması gereken âdâb ve erkâna da manzûmelerinde sürekli vurgu yapmıştır. O, dört kapıya gözünü açmayanları, yani onları tatbik etmeyenleri kör olarak nitelendirmektedir. Bu kişiler, kendi menzil ve mertebelerini seçemeyecekleri için, Hak didârı nı (Allah’ı) da göremeyeceklerdir.

İlm-i Câvidân adlı eserinde Bektâşi tarikatının âdâb ve erkânını etkili bir dil ve üslûpla anlatan Virâni Baba, şeriat kapısında şart olan ibâdetlere de dikkat çekmeyi ihmal etmemiştir.

Hem şehâdet hem ibâdet savm u hem hacc u zekât,
Secde-i külli vü cüz’i şol yed-i beyzâ gibi,
Bununla birlikte o, tarikat kapısında tâliblere tavsiye edilen Allah’ı bilme, tanıma, sevme ve zikretme erkânını da beyitlerine taşımıştır:

Söyleyelim zikr-i Şâh’ı,
Lâ-ilâhe illa’llâh,
Kudret-i Hak Pâdişâh’ı,
Lâ-ilâhe illa’llâh.

Bektâşi tarikatının piri Hacı Bektâş Veli de, dervişin Lâ-ilâhe illa’llâh kelimesine kendinden geçercesine gark olması gerektiğini ifade etmektedir. Hacı Bektâş Veli’nin ’derviş sabah akşam tüm organlarını Allah’ın adını zikretmekle öyle meşgul etmelidir ki her tüyü dil kesilmeli’ görüşü, Virâni Baba’nın sözlerine şu şekilde yansımıştır:

Derviş-i Virân benem,
Emrine fermân benem,
Zikr eden her an benem,
Lâ-ilâhe illallâh.

II. İlm-i Câvidân
1. Eserin Nüshaları
[COLOR=#282828]
İlm-i Câvidân’ın Anadolu’da çok sayıda nüshası bulunduğu tahmin edilmektedir. Çorum ve Amasya’da yaptığımız araştırmalar sonucu, iki nüsha bulunabilmiştir.

Bunlardan birisi, Amasya-Merzifon’da ikamet eden Turan Saltık Dede’nin özel kütüphanesinde bulunan nüshadır. Eserin sonunda şöyle bir istishâb kaydı bulunmaktadır:

Sâhib-i hâze’l-kitâb muhibb-i tarikat-ı Aliyye-i Celveti ve bende-i şâh-ı velâyet-i Alevi şehid-zâde el-Meftûni es-Seyyid Hasan Hüsni ibn-i Ali ced’? şeyh Muhammed el-hâdi el-Halveti ve’n-Nakşi
Eserin son sayfasındaki mühürde Hicri 1290 (1873 Milâdi) tarihi yazılıdır. Bu tarih, büyük ihtimalle eserin yazıldığı tarihtir. Eser, 37 varaktır.
[COLOR=#282828]
Diğer nüsha ise, Çorum-Dodurga Mehmed Dede Tekkeköy’de ikamet eden Eyüp Öztürk Dede’nin özel kütüphanesinde bulunmaktadır. Baş ve son tarafında eksiklikler olan nüshanın hangi tarihte yazıldığı belli değildir. 26 varaktır. Merzifon nüshası ile karşılaştırıldığında baş taraftan yaklaşık olarak 3 varağın, son taraftan ise yaklaşık on satırın eksik olduğu tahmin edilmektedir. Muhtevâ olarak Merzifon nüshası ile aynıdır. Sadece bazı kelimelerde değişiklikler bulunmaktadır.

Meselâ; Merzifon nüshasında ’Tanrı’yı ve Rasûlü’nü kim, sözlerine i’timâd etmezler ve sıfâtına ikrâr itmezler’ ifadesi, Tekkeköy nüshasında ’Tanrı’yı ve Rasûlü’ne ya’ni sözlerine i’timâd eylemezler ve anların zâtına ve sıfâtına ikrâr eylemezler’ şeklinde geçmektedir.
[COLOR=#282828]
Merzifon nüshasında ’İmdi, bu Kâ’be’yi her kim tavâf eyleye’ ifadesi, Tekkeköy nüshasında ’İmdi, bu Kâ’betu’llâh’ı her kim ki tavâf eyleye’ şeklindedir.
Merzifon nüshasında ’Her kim ikrâr eylemez, ehl-i Cennet değildir. Sûretâ Âdem, ma’nâda hayvândır.’ ifadesi, Tekkeköy nüshasında ’Her kim ikrâr eylemez ve tariki özünde olmaz, ehl-i Cennet değildir. Ma’nâda hayvândır ve ehl-i nârdır’ şeklinde geçmektedir.
Bu çalışmada Merzifon nüshası M, Dodurga/Mehmet Dede Tekkeköy nüshası T kısaltmalarıyla gösterilmiştir.
Başka şehirlerde yapılacak araştırmalarda yeni nüshalarla karşılaşılması muhtemeldir.
İlm-i Câvidân’ın okunması sırasında, eksiksiz olması nedeniyle Merzifon nüshası esas alınmıştır.


2. Eserin Dil ve Üslûp Özellikleri
[COLOR=#282828] Din öğretiminde, öğretim dilinin sırf açıklayıcı ve bilgilendirici mi, yoksa inandırıcı ve sevdirici mi olması gerektiği tartışmalı bir konudur. Beyza Bilgin, din öğretiminin inandırıcı ve sevdirici olmaksızın başarılı olamayacağı kanaatindedir. Çünkü din öğretiminde tasavvur, sezgi, inanma ve ibâdet önemli bir rol oynamaktadır. Tarikat öğretiminde, tâliblere tasavvuf geleneğine mahsus âdâb ve erkânı benimsetme sorumluluğu da işin içine girince, inandırıcılık ve sevdiricilik önem kazanmaktadır.
[COLOR=#282828] Virâni Baba’nın hem açıklayıcı ve bilgilendirici, hem de inandırıcı ve sevdirici bir üslûp takip ettiği gözlenmektedir. Meselâ; ’Eğer Tanrı’yı dilersen, özüne nazar eyle. Zirâ kim, özün[ü] bilen Hakk’ı bilür. Özün[ü] bilmeyen, Hakk’ı bilmez ve Hakk’ı bilmeyen didâra irmez. Didâra irmeyen, hayvândır. Pes, hayvân olanlardır [ki], makâm-ı fakrden bi-haberlerdir. Pes her kim, bu fakrın iktizâsı ne ise, bilmese, ol kimse mürşide irmemişdür. Mürşide irmeyen, Hakk’ı bilmemişdür ve Hakk’ı bilmeyen, Muhammed ve Ali’yi bilmemişdür ve Muhammed ve Ali’yi bilmeyen, mülhiddir.’ ifadelerinde olgu ve olaylar arasında dikkat çekici bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmaktadır. Virâni Baba, ’özüne nazar eylemekle’ ’Hakk’ı bilmek ve didâra ermek’, ’özünü bilmemekle’ de ’mülhid olmak’ (Hakk’ı inkar etmek) arasında tâlibleri bilinçlendirmeye ve uyarmaya yönelik diyalektik bir ilişki kurmaktadır. Bu açıklama üslûbunu farkedilemeyen, tahmin edilemeyen gerçeklerle tâlibleri yüzleştirmek amacıyla tercih etmiş olabilir.
[COLOR=#282828] Aynı üslûp şu satırlarda da mevcuttur: ’İmdi bir kişinin gümânı gitmese, imânı dürüst olmaz ve imânı dürüst olmadığı andan ma’lûm olur ki, ehl-i nefis olur. Kendü hâlin beğenür ve ehl-i tama’ olur. Dünyâyı karnına koysan, doymaz ve tekebbür olur. Değme sözü beğenmez ve işitmez. Pes, her kimde bu üç türlü nesneyi görürsen bil ki, ol kişi mutlak şeytân gibi merdûd-ı ezeli ve mağbûn-ı ebedidir. Zirâ, Hakk’ı inkâr ider. Hakk’ı inkâr iden, ehl-i nefisdür. Gözü görmez, ehl-i tekebbür olur ve kulağı işitmez. Ehl-i tama’ olur ve sözünü yabana harc ider.’ Görüldüğü üzere sürekli bir açıklamadan, başka bir açıklamaya geçilmekte; konu ve kavramlar arasında münâsebetler kurulmaktadır. Psikolojik tahliller yapılarak, duyguların gelişim seyirleri ve birbirleri ile olan ilişkileri gözler önüne serilmektedir. Tama’ ve kibir duygularının ortaya çıkış sebepleri analiz edilmektedir. Böylece tâlibler, zincirleme bir şekilde çok ihtimalli olumsuz sonuçları beraberinde getirebilecek olan tama ve kibir duygularından uzak tutulmak istenmektedir.

Açıklayıcı ve bilgilendirici üslûba, ’edeb’ ve ’hayâ’ kavramları açıklanırken de müracaat edilmektedir: ’Bir kişide ilim olmasa, edeb olmaz. Edeb olmasa, amel olmaz. Amel olmasa, hayâ olmaz. Hayâ olmasa, Âdem olmaz. Âdem olmayan kişi, hayvândır, nâtıktır. Zirâ kim ilim, amel üzeredir ve edeb hayâ üzeredir. Hayâ insân üzeredir. İnsan imân üzeredir.’ Virâni Baba, tâlibleri olumlu/olumsuz herhangi bir duygu ve davranışın kaynağına, yahut sonucuna kadar götürerek, onlara bilinç kazandırmak istemektedir. Onların ’iyi’yi ’kötü’den, ’doğru’yu ’yanlış’tan kolaylıkla ayırt edebilmelerini amaçlamaktadır. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle ’iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmek’ erken yaşlarda öğrenilmesi ve geliştirilmesi gereken bir kabiliyettir.
[COLOR=#282828] Eserde, zaman zaman inandırıcı ve sevdirici bir üslûpla da karşılaşılmaktadır. Özellikle Allah’tan, Peygamber’den, Ehl-i Beyt’ten bahsedildiğinde yoğun bir coşku ve heyecan göze çarpmaktadır. Virâni Baba, okuyucuların akılları ile birlikte duygularına da hitap etmektedir. Okuyucuları dini ve tasavvufi konularda bilgilendirmekle birlikte, onlardaki sevgi ve bağlılık duygularını da harekete geçirmek istemektedir.
Virâni Baba kullandığı hitap şekilleri ile de tâlibleri eğitmek istemektedir: ’Zirâ ehl-i fakr olan âşıklar, tâlib-i dünyâ olmaz’ ifadesiyle neye tâlib olunmaması gerektiğini belirtirken, ’Gel imdi, ey tâlib-i didâr olan!’ ’İmdi ey tâlib-i fakr u fenâ!’ ’İmdi, ey tâlib-i İlâhi!’ ’İmdi, ey tâlib-i Hak!’ ’İmdi ey birader-i âşıkân ve ey tâlib-i Merdân!’ ifadeleriyle de nelere tâlib olunması gerektiğinin mesajını vermektedir. ’Yâ cemâat-i fukarâ-i tarikat veyâ ulemâ-i şeriat!’ ifadesinde hangi kapıda hangi sıfata sahip olunacağını belirtmektedir. ’İmdi, ey pâkize-i zât!’ ’İmdi, ey sâhib-i erkân-ı din ve ey server-i güzin!’ ifadelerinde ise tâliblere bazı ma’nevi dereceleri hedef olarak göstermektedir.
Virâni Baba, eserinde tâlibleri iyi ve güzel olan davranışlara yakınlaştırıcı, kötü ve çirkin olan davranışlardan da uzaklaştırıcı bir üslûb sergilemektedir. Yakınlaştırıcı üslûbu Nasihat Etme, uzaklaştırıcı üslûbu da Eleştirme ve Sakındırma/Uyarma başlıkları altında incelemek mümkündür.

a) Nasihat Etme
[COLOR=#282828] Virâni Baba, her konudan sonra tâliblere nasihat etmekte, telkin ve tavsiyelerde bulunmakta, onlara yol göstermektedir. Eser bu yönüyle, bir Nasihatnâme hüviyeti de kazanmaktadır.

’İmdi, beri gel kardaş! Fakrını yâd kılasın! Seni şâd kılasın! Ey tâlib-i fakr u fenâ! Eğer sen seni, bünyâd ideyim dirsen, iriş bir mürşide kim, onda bu üç türlü haslet olmaya. Tâ kim maksûdunu bulasın ve cismini bünyâd kılasın ve sen seni dilşâd kılasın! Özünü âbâd kıl sen!’ ifadelerinde, tâliblerin fakr u fenâ sahibi oldukları zaman ulaşacakları ma’nevi dereceler, yaşayacakları rûhâni zevkler haber verilerek, ’hayra ve güzele özendirme’ yapılmaktadır.

Virâni Baba her konuda olduğu gibi nasihat ederken de fikir ve görüşlerini âyet, hadis veya Hz. Ali’nin bir sözüne dayandırmaktadır. Meselâ; ’Gel beri! Kaçma, Hak’tan! Zirâ Hak’tan kaçan, kâfir olur.’ hüküm cümlesini ’Zirâ kim ki, Muhammed Ali’ye ikrâr eylemedi, onun hakkında buyurulmuştur ki, Yapamazsanız –ki yapamayacaksınız- o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakının.’ âyetiyle desteklemektedir.

Virâni Baba, nasihatlarını yaparken ’farz’, ’vâcib’ gibi dini terimlerden de yararlanmıştır. Çünkü İslâm’a gönülden bağlı bir tâlib için bu terimlerin yaptırım gücü yüksektir: ’İmdi ey tâlib! İnsân olana farz ve vâcibdir ki, kendi merâtibi ne ise bile ve göre ve pirlerin yoluna vara. Bed fi’illerden sakına. Zirâ bed fi’il, insânda olmaz. Küfür ehlinde olur.’ İnsan olma şerefini kendi üzerinde hisseden tâlib, Virâni Baba’nın farz ve vâcib olarak gösterdiği davranışları benimsemekten kaçınmayacak, insanlığa yaraşır bir yaşantıyı benimseyecektir.
[COLOR=#282828]
İnsanın içi ile dışının bir ve aynı olması, yani ’olduğu gibi görünüp-göründüğü gibi olması’ tasavvufta üzerinde durulan önemli konulardan birisidir. Tasavvuf, Allah tarafından yaratıldığı için mutlak iyi (ahsen-i takvim sûretine mazhar) olan insanın bakışlarını, kendi özüne çevirmek istemektedir. Aynı istek ve gayret, Virâni Baba’nın nasihatlarında da görülmektedir: ’İmdi cehd eyle, sıfâtını zâtına mir’ât düşür. Yoksa, utanursun. Gâfil olma! Aslını yahşından tanı. Tâ hikmet ve hidâyet nedir bilesin ve didâra vâsıl olasın. İmdi didâra vâsıl olmak dilersen, fakr u fenâ ol ve halâyıktan beri ol!’

Virâni Baba, tâlibin nasihata kulak vermeyip âdâb ve erkâna uymadığında nelerle karşılaşabileceğini de haber vermektedir: ’İmdi, ey sâhib-i erkân-ı din ve ey server-i güzin! Bu hikmetin aslına ireyim dirsen, özünü, bir sâdık kula iriştir. Yoksa, zulmette kalursın. Sakın, sıfâtın sermâyesin[i] elden giderirsen, hor ve hakir olursun. Tılsımın bozulur ve akıl başından gider. Göz yumulur, söz tutulur, el ve ayak pâyidâr olmaz. Vücûdun köhnesi hâke düşer. Pes ol zamân hâlin nice olur?’ Virâni Baba, yukarıdaki satırlarda tâliblerin ma’nevi çöküş korkularına hitap etmektedir. Yani onları muhtemel kötü âkıbetlerle hayâlen de olsa yüzleştirmek istemektedir.
[COLOR=#282828]
Olacakları haber verirken, tâlibe yol göstermeyi de ihmal etmemektedir. Eserin eğitici özelliği de burada ortaya çıkmaktadır: ’İmdi ey tâlib! Durma ve oturma! Gayri hayâle gönül verme! Hemen iriş, bir rehnümânın hâk-i pâyine yüz sür! Nefsin hevâsından ve tama’ ve hırs ve adâvetten ve kibir ve kin ve hasedden ve almaktan ve satmaktan ve fenâ mülkünün bi’l-külliye lezzetinden baid ol! Eğer istersen maksûd hâsıl eyleyesin! Hayâl ve avâmdan kesil! Gönül âyinesini sil! Yalan söyleme! Saf olsun dil. Andan olma ehl-i buhul!’
[COLOR=#282828]
Virâni Baba’nın tâliblere yönelik nasihatlarında, onlara ’kendilerini tanıtma, farkettirme’ arzusu dikkat çekmektedir. İç dünyalarındaki manevi dinamikleri ve ruhsal yetenekleri ile birlikte nefsâni zâfiyetlerini, şeytâni duygularını da keşfetmelerine imkan verecek ifadeler kullanmaktadır. İnsanın kendisini tanıması, söylemesi kolay, yapılması güç bir şeydir. İnsanlar kendilerini olumlu hasletleri ile birlikte olumsuz ve hatalı yönleri ile de tanıdıklarında tüm gerçekliği farketmiş olurlar. Ancak, insanın kendini beğenmesi, kibir ve gurur duygularına kapılması, olumsuz yanlarını görmesine engel olmaktadır. Virâni Baba’nın yaptığı nasihatlar, insanın kendisine karşı bakışını kör eden, hatalarını görmesine engel olan kibir ve gurur duygusunu yerle bir ederek, ona net bir bakış açısı sunmaktadır.

b) Eleştirme
[COLOR=#282828] Virâni Baba zaman zaman da uygunsuz, çirkin gördüğü tavır, davranış ve duyguları kendine özgü bir üslûpla eleştirmektedir. Meselâ; ’İmdi, ey tâlib-i fakr u fenâ! Her kim ki, bu fakrı kabûl eyleyüp, libâsını egnine alup geydiyse ona vâcibdür ki; bu fakrın iktizâsı ne ise, işlemek gerek. Eğer işlemezse, esfeldür. Esfel olıcak bu sıfâttan, dûr olmak lazım gelür. İmdi, hayf değil mi, Âdem sıfâtında iken, esfel sıfâta dûr eyleye. İmdi, nûr-ı hidâyetten, nûr-ı zulümâta düşmek, Âdem olana revâ değildir. Meğer, Âdem olmayasın. Ezeli, ebedi, esfel sıfât ola.’ ifadelerinde bu üslûbu görmek mümkündür. Genel olarak tasavvufta ve özel olarak da Bektâşilik’te insân-ı kâmil olmak çok önemlidir. Asgari nitelikler itibariyle insan olmak, insâni özellikleri üzerinde taşımak önemlidir. Virâni Baba pek çok konuya insan olabilme açısından yaklaşmaktadır. O, herkesin insan (Âdem-zât) olamama, insan olmayı başaramama korkusundan hareket etmekte, mesajını bu korkuyu dikkate alarak vermektedir.
[COLOR=#282828]
Meselâ aşağıdaki eleştirel ifadeler, tâlibi insanla hayvan arasındaki farkı ayırt etmeye ve insan olmayı tercih etmeye çağırmaktadır: ’Ya’ni bir kişi, nefsini bildi; Hakk’ı bildi. Eğer ihmâl idüp bilmediyse, Âdem-zât değildir. Zâhir içündür. Söyler, işitür, dinler, alur, virür, güler, oynar. Pes, hayvânda dahi bunların cümlesi mevcûddur. Hele ol, hayvândır. Âdem, nutuk[nâtık]tur. Fakat pes, bazı hayvân dahi terbiye ile nutuk ider. Papağan ve tûti gibi. Gel! İmdi, Âdem isen, Hakk’dan haber al! ’And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık’ âyet-i kerimesi hayvân hakkında gelmemiştir, Âdem hakkında gelmiştir. İmdi Âdem isen, Âdem’i fehm eyle!’ Yukarıdaki satırlarda eğitimin imkan ve sınırları açısından çok önemli bir konuya değinilmektedir. Virâni Baba, papağan ve tûti kuşlarının bile eğitimle konuşabilir hale getirildiğinden söz ederek, tâliblere şu mesajı vermektedir: İnsan olmak, konuşabilme kabiliyetine sahip olmaktan daha öte bir şeydir. İnsan, Hakk’a imân ve ibâdet ettiğinde, Yaratıcı’sına ve insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirdiğinde, gerçekten insan olmuş olur.

Virâni Baba dışını temizleyip, içini temizlemeyenleri şöyle eleştirmektedir: ’Vay sana kim, taşran yursun, için dopdolu şirktir. Şirk ise, murdârdır. Eğer arınmak dilersen, âl ü evlâdın cânıyla bende-i hâk-i pâyi ol! Tâki, zât-ı pâk olasın! Eğer olmazsan, Hak’tan ve kendinden gâfil olursun ve ehl-i gümân olursun. Ehl-i gümân ise, bâtıldır.’

Eserde olumsuz görülen duygu ve davranışlar sık sık la’netlenmektedir. La’netlenmiş olmak, şeytana mahsus bir durumdur. Virâni Baba âdâb ve erkâna uyma konusunda kusûru olan tâlibleri şeytanın âkıbetine uğrama ihtimalini hatırlatarak ikaz etmektedir. Meselâ; evliyâ dergâhına vardığı halde, bunun esprisini kavrayamayan yani insan-ı kâmil olmak için çalışmayan insanlara la’net etmektedir.

Virâni Baba, zaman zaman mahalli ayıplama deyimlerini de kullanmıştır. Böylece yaptığı eleştirileri daha da etkili hale getirmek istemiştir: ’Pes vay sana kim, âyet ve hadis ve kelâm-ı Ali’ye kulak tutmayup, imân getürmeyesin. Yâ Rahmeti ve şefaati ve himmeti kimden umarsın, ey müşrik? İmdi, fehm eyle! Hakk’ın hidâyeti ve Muhammed aleyhi’s-selâmın şefaati ve İmâm Ali’nin velâyetidir ki, Kur’ân-ı Azim fetholmuştur.’

c) Sakındırma/Uyarma
[COLOR=#282828] Eserde tâlibler, olumsuz davranışların mukadder âkıbetleri hakkında bilgilendirilmektedir. Böylece gelecekle ilgili bir bilinçlendirme yapılmış olmaktadır. Bahsi geçen âkıbetler, genel olarak ma’nevi hüsrân ve cezâ-i ilâhi türüdür. Hakk’a ulaşmak için tarikat yoluna girmiş olan bir tâlibin en çok korktuğu kötü âkıbet; ma’nevi gerileme veya ilâhi cezâya muhatap olmaktır.

Meselâ şu ifadelerde böyle bir sakındırma yapılmaktadır: ’Yâ cemâat-i fukarâ-i tarikat veyâ ulemâ-i şeriat! Zâlimlere meyl eylemen! Ya’ni dünyâ ardınca yürüyüp, dünyâya muhabbet edenlere. Tâ kim, Cehennem ateşi, sizi yakmaya.’

Virâni Baba, Bektâşi erkânında pirin tövbe eden (ikrâr veren) tâlibe söylediği sakındırıcı/uyarıcı ifadeleri de eserine taşımıştır: ’Zirâ pirler sözüdür: Gelme! Gelme! Dönme! Dönme! Gelenin malı, dönenin başı, demişler. Sıfâtın[ı], tebdil ederler. Zirâ, yalancının yüzü dönmüştür. Niçün ki, ikrârı yoktur. İkrârı olmayıncak, imânı dahi yoktur. Îmân ise sıfât-ı Âdem’dir ve sıfât-ı pirlerdir. Pirler kavlinde olmayan, sıfâtından dönmüş olur. Sıfât-ı Âdem olmaz. Âdem olmayan iblistir.’ Yukarıdaki ifadeler, kesin ve nettir. Bektâşi Tarikatı’nın âdâb ve erkânına uymak hayli zordur. Bu yüzden ’Tarik-i Nâzenin’ olarak isimlendirilmiştir. Kişi, ya gelmeyecektir, ya da geldiyse dönmeyecektir. Virâni Baba tâlibin dönmesi durumunda karşılaşacağı tehlikeyi haber vermektedir.

Bütün bu özellikleri ile İlm-i Câvidân, pedagojik ve didaktik yönü ağır basan bir eser görümündedir.
Âyet metinlerini Arapça olarak eserine alan Virâni Baba, âyetlerin Türkçe anlamlarını vermeyi de ihmal etmemiştir. Eserde zaman zaman Farsça metinler de dikkati çekmektedir.

3. Eserde Geçen Temel Konular
a) Fâtiha Sûresi’nin Tefsiri

[COLOR=#282828]
Eserde Fâtiha Sûresi’nin tefsiri önemli bir yer tutmaktadır. Virâni Baba, seb’ü’l-mesâni, ümmü’l-kitâb olarak sürekli söz konusu ettiği Fâtiha’nın tasavvufi/işâri/bâtıni yorumlarını yaparak, tâlibleri eğitmeyi amaçlamaktadır. O, tâlibleri Fâtiha’yı zâhiren okumanın ötesine geçirerek, Allah’ın varlığı, birliği, Hz. Muhammed’in Peygamberliği, Hz. Ali’nin veliliği, Ehl-i Beyt, insanın yaratılış sebebi gibi konularda düşündürme amacındadır. Aşağıdaki satırlarda bu amaç kendisini göstermektedir:

’İmdi, ey tâlib-i İlâhi! el-Hamdü li’llâh dimekten murâd, budur, eğer bildin ise. Eğer bilmedinse, yüzbin kerre el-Hamdü li’llâh disen, fâide yoktur. Bilmiş olasın! Ey tâlib-i fakr u fenâ! Bir dahi bu ki; Rabbü’l-âlemin dimekten murâd; âlemin ıssı ve âlemleri besleyiciden murâd, âlem-i asıldır. Atadır. Atadan murâd Fâtiha’dır. Fâtiha’dan murâd ümmü’l-kitâbdır. Mecmû-ı kelâmu’llahtan murâd yüz on dört sûredir. Yüz on dört sûreden murâd, altı bin altı yüz altmış altı âyettir ve ondan murâd, on sekiz bin âlemdir. Dahi âlemden murâd, Âdem’dir. Âdem’den [murâd] Muhammed Ali’dir ve onların âl ü evlâdlarıdır.’ Ona göre Fâtiha’yı dil ile okumak yeterli değildir. Âyetlerin anlamlarını düşünmek, çağrıştırdığı manaları gönülden geçirmek ve içten gelen bir duygu ile Allah sevgisini kalbde hissetmek önemlidir.

İlm-i Câvidân’da Fâtiha Sûresi’nin tefsiri ile ilgili en orijinal bilgi, Fâtiha’nın her bir kelimesine karşılık, başında hurûf-ı mukattaâ bulunan bir Kur’an âyetinin seçilerek eşleştirilmiş olmasıdır. Virâni Baba, başvurduğu bu yöntemle tâliblerin zihnine bütüncül bir Kur’an tasavvuru yerleştirme arzusundadır. Çünkü seçtiği bütün âyetler, Kur’ân-ı Kerim’in niteliklerinden bahsetmektedir. Aşağıda bu eşleştirmeler, tablo haline getirilmiştir:

Virâni Baba Fâtiha Sûresi’ni insanla da özdeşleştirmektedir. Ona göre bütün varlıkların hakikatı, mâhiyeti, oruç ve namâzı, hac ve zekâtı, secdesi ve kıblesi, her ne varsa Fâtiha Sûresi’nde mevcuttur ve Âdem’in yüzünde yazılıdır. Âdem’in yüzü asl-ı kâinâttır.
Virâni Baba’nın bu sözleri, Hz. Ali’ye atfedilen ’Ey insan! Sen cirmine bakıp da kendini ufak bir şey mi zannedersin, halbuki bütün cihân sende dürülmüştür.’ vecizesini hatırlatmaktadır. Cemâlinde Fâtiha Sûresi yazılı olan Âdem, ’insan-ı kâmil’ olsa gerektir. İlm-i Câvidân’da en çok üzerinde durulan konu, hakikat-ı insâniyyedir. Bunun sebebi genel olarak tasavvufta varolan ’kendini bilen Rabb’ini bilir’ anlayışından hareketle, ahsen-i takvim sûretinde yaratılmış olan insana/tâliblere Rabb’in cemâlini öğretmektir.

b) Ehl-i Beyt
[COLOR=#282828]
Virâni Baba, Ehl-i Beyt âşığı bir şâir ve mürşiddir. Onun en önemli amacı, eserinde de sıkça belirttiği üzere Ehl-i Beyt sevgisi ile yola çıkıp Muhammed Mustafâ’nın sevgisine mazhar olmak, onun yolundan giderek de Allah’ın rızâsına kavuşmaktır. Didâra kavuşmak için Hz. Muhammed’in evlâdına samimi bir bağlılık gerekmektedir. Âşık Virâni, Ehl-i Beyt’in gürûh-ı nâci ve gürûh-ı fukarâ olduğunu, onlar hakkında şüphe duyanların ve onların yolundan gitmeyenlerin, ehl-i imânım demesinin, kelime-i şehâdeti telaffuz etmesinin, namâz, oruç, hac ve zekât ibâdetlerini yerine getirmesinin fâidesiz olduğunu belirtmektedir. Ehl-i Beyt’i sevip, onların yolundan gitmeyenler teberrâya lâyıktır.
Virâni Baba’ya göre emin bir âşık olabilmek için Ehl-i Beyt’i sevmek (tevellâ) şarttır:

Virâni kıl tevellâ Hânedâna,
Cemi’ âşıklar içinde emin ol.
Ey Virâni! Kıl tevellâ dâimâ,
Hânedâna çun sana destûrdur.

Allah yeri ve göğü ve on sekiz bin âlemi, evlâd-ı Muhammed Ali’nin muhabbetine yaratmıştır.
Virâni Baba aşağıdaki ifadelerinde Ehl-i Beyt’i bilmeyenleri, sevmeyenleri açık bir dille kınamaktadır: ’Vay sana kim, âl ve evlâdı bilmeyesin ve cân [u] gönülden âşık olmayasın ve fakrını kabûl kılmayasın. İmdi, bu cihânda yediğin ve içtiğin[e] fi’l-cümle hâlin[e], harâm ve zehir katıldı.’
Virâni, sadece Ehl-i Beyt’in muhibbi değildir; bildiklerini de tâlibi olduğu Hz. Ali’den öğrenmiş, problemlerini Hz. Ali’nin sayesinde çözebilmiştir. Bu durumu şöyle dile getirmektedir:

Virâni Abdal, Ali’nin sâyesinde,
Muayyen eyledi, her müşkilâtı.

Hz. Ali tarikat kapısını öğreten kişidir. Virâni Baba, on kapıdan oluşan tarikat kapısını öğrenmek için Hz. Ali’ye tâlib olunması gerektiğini ifade etmektedir: ’İmdi, bu bâb on bâbdır. Bâb-ı tarikattır. Ya’ni bir kişi bâb-ı tarikatta noksan olsa, ya’ni fakrı olmasa, fi’l-mertebe hâli nâkısdır ki câhildir. Zirâ Muhammed’i bilmeyen Ali’yi bilmedi. Ali’yi bilmeyen Hakk’ı bilmedi. Zirâ bâb-ı tarikattır.’

Virâni Baba’ya göre Hz. Ali, Hz. Muhammed’le aynı nûrdan yaratılmıştır. Bu görüşünü Hz. Peygamber’in; ’Ey Ali! Etin etimdir, kanın kanımdır, rûhun rûhumdur, cismin cismimdir’ ve ’Benimle Ali bir nûrdandır’ hadislerine dayandırmaktadır.

Virâni Baba’nın ifadesiyle Hz. Ali; Veliyy-i Yezdâni, Sâhib-i te’vil-i Kur’âni, Şâh-ı Merdân, Şâh-ı Kerem ve İmâm-ı Muhterem’dir.
Virâni Baba on iki imâmların isimlerini, eserin içinde birkaç defa saymaktadır. On iki imâmlara duyulan sevgi, Bektâşi tarikatının olmazsa olmaz erkânından birisidir. Virâni Baba bu konudaki duygu ve düşüncesini, manzûm bir şekilde ifade etmiştir:
Mustafâ’nın gözü nûru, Hasan, hem şâh Hüseyin,
Kurratü’l-ayn dedi, ona Habib-i Kird-gâr.

Âbidin, hem ve Bâkır u hem Ca’fer, İmâm Kâzım’ın,
Dün ü gün medhin iderem, yok dilimde gayrı kâr.

Şâh-ı heştümdür Rızâ, Taki vü hem Naki, hem Askeri,
Bunları sevmeyene, la’net sad hezâr.

Mehdi yi Sâhib Zamân’ın kuluyem, kurbânıyam,
İsmile Virâniyem, hubb-ı Ali’yem âşikâr.
’Her kim, on iki imâmı ve çârdeh-i ma’sûm-ı pâkı bilmez ve tariki üzere gitmezse ve bunlardan gayri nesne görse ve bunların fakrını kabul eylemezse, dünyâda ve âhirette Hakk’ın la’neti anın üzerinedir. Külliyyen yediği ve içtiği ve giydiği harâmdır.’ Virâni Baba, on iki imâma, on dört ma’sûm-ı pâkı, Haticetü’l-Kübrâ ve Fâtımatü’z-Zehrâ’yı da ilave ederek, yirmi sekize tamamlamaktadır.
Virâni Baba’ya göre tâlib özünü Ehl-i Beyt neslinden olan mürşidlere vermeli, onların ma’nevi eğitim sürecinden geçmelidir. Bu düşüncesini de şöyle ifade etmektedir:

Kim ki virmez, âl-i evlâda özün,
Balı yoktur, bir kuru zenbûrdur.

c) Dört Kapı Kırk Makam
[COLOR=#282828]
Dört kapı kırk makam anlayışı, Bektâşiliğin temel erkânıdır. İslâm Dini’nin temel dinamiklerini yansıtmaktadır. İslâm’ın, kolay öğrenilmesi ve hâfızalarda kalıcı olması için sistemleştirilmiştir. Dört kapı kırk makamın Hacı Bektaş Veli’nin Makâlât’ında bulunması da önemlidir. Hacı Bektaş Veli, dört kapı kırk makamla, tarikatın olmazsa olmaz temel değerlerini belirlemiştir.
[COLOR=#282828]
Virâni Baba pirlerin, tâlibi dört kapı kırk makâm formülasyonu ile yetiştirdiklerini ifade etmektedir: ’Nitekim, bâb-ı şeriatla, bâb-ı tarikatla, bâb-ı hakikatla, bâb-ı ma’rifetle, batn-ı Âdem’den geldiğin gibi, yeniden seni zuhûra getürürler. Nitekim bir kişi, anadan iki kerre doğmasa, ol kişi Âdem olmaz. Zirâ, biri anadan gelmektir ve biri pirlerden gelmektir. İmdi anadan gelmek, âlem-i beşeriyyettir ve takliddir. Pirlerden gelmek âlem-i tahkiktir.’
[COLOR=#282828]
Benzer ifadeler, Hacı Bektâş Veli’nin Vasiyyetnâmesi’nde de bulunmaktadır. Hacı Bektâş Veli, kişiyi taklidi imândan kurtaran pirlere gösterilmesi gereken saygıyı şu sözlerle açıklamaktadır: ’İlim büyüklerine anneden ve babadan daha çok değer vermek gerekir. Çünkü anne baba, çocuklarını dünya belasından, dünya ateşinden ve dünya sıkıntısından korurlar, âlimler (pirler) ise müslümanları âhiret belasından, Cehennem ateşi ve sıkıntısından korurlar’ Hacı Bektâş Veli, Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye’de ise ’pirin yardımıyla yeniden doğmanın’ anlamını şöyle açıklamaktadır: ’İnsanın iki kere doğumunun şart olduğu hususu şudur: Birisi anneden doğmaktır. Diğeri gövdeden görkemden doğmaktır. Bu bir yumurtaya benzer, insanın cevheri bu yumurtada imkân âlemi olan bu dünyânın aşk sıcaklığı ile oluşur ve uçuşa geçer. Eğer imânı görkemden doğmazsa, düşük hükmünde olur ve hiçbir şey yapamaz. Ebedi olarak mahcup olur.’

Virâni Baba, ’Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır’’ âyetiyle, bu görüşünü destekledikten sonra, şu hükmü vermektedir: ’Ya’ni bir kişi anadan gelse, zulümât nûrudur. Pirlere irmesi, hidâyet nûrudur. Ol zamân, ol kişiye hidâyet olup, zâtını ve sıfâtını bilse gerektir.’
[COLOR=#282828]
Dört kapıyı tanımlarken Hz. Ali’nin şu sözünü nakleder: ’Şeriat bir sudur. Evvel şeriat suyundan yunmayan, müslüman olmaz. Tarikat bir ateştir. Ol ateşte yanmayan pişmez ve puhte olmaz. Ammâ ma’rifet, bir yeldir. Esmeyince sular akmaz ve od yanmaz ve çiylik pişmez ve eşyânın nefsi bağlanur.’ Virâni Baba, şeriatı zâhir olduğu için gündüze, tarikatı da bâtın olduğu için geceye benzetmiştir. Şeriat enbiyâya, tarikat ise evliyâya mahsûstur.
[COLOR=#282828]
Virâni Baba, yukarıda önemli bir konuya değinmektedir. Şeriat kapısının peygamberlik kurumuna, tarikat kapısının da velilik kurumuna mahsus olduğunu söylemektedir. Benzer bir açıklama, bir Bektâşi Erkânnâmesi olan Cabbar Kulu kitabında da yapılmaktadır. Eserde anlatıldığına göre; Selmân-ı Fârisi dört kapıyı öğrenmek amacıyla Hz. Peygamber’in yanına gelir ve aralarında şu konuşmalar geçer: ’Selmân-ı Fârisi eydür: Yâ Rasûla’llâh! Şükür, bu kelâmlarını işitdük. Bana biraz da, ilm-i hakikatdan ta’lim eyle! Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Selmân! İlm-i hakikatdan istersen, Ali’ye var. [Selmân-ı Fârisi:] Sen niçün öğretmezsin? Allâh Teâlâ sana cümlesin[i] bildürdi. Hiç gizlü şey komadı. Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Selmân! Allâh Teâlâ bana gizlü şey komadı. Ammâ hakikatı, ma’rifeti, tarikatı, şeriatı, cümlesin[i] bana bildürdi. Ammâ sonra, şeriat miftâhın[ı] bana virdi. Tarikat miftâhın[ı] Ali’ye virdi. Tarikat ilmin[i] öğrenen Ali’den öğrenür. Şeriat ilmini öğrenen bizden öğrenür. Selmân-ı Fârisi eydür: Yâ Rasûla’llâh! Bunun böyle olmasına sebeb nedür? Oldur ki hakikatı biz öğretsek, sünnet olur. Hakikat ilmi ise, bir sarb ilimdür. Değme kişi çekemez, terk ider. Sünnetin terki câiz değildür. Anın içün öğretmeye bize icâzet yokdur. Selmân eydür: Sünnetin terki câiz değil midür? Değildür, özür olmadıkça.’ Yukarıdaki ifadeler de, şeriat kapısının Hz. Peygamber’e, tarikat kapısının Hz. Ali’ye ait olduğunu anlatmaktadır. Cabbar Kulu kitabında da nebi ile velinin görev ve sorumluluk alanları ayırt edilmektedir.
[COLOR=#282828]
Virâni Baba dört kapıyı, kolay anlaşılmaları amacıyla bazı benzetmeler yaparak açıklamaktadır. Yaptığı bir benzetme, Âdem (insan)’in organları ve fonsiyonları ile ilgilidir. Gözü şeriata, kulağı tarikata, ağzı ma’rifete, burnu da hakikata benzetmiştir: ’İmdi şeriat Âdem’dir, ayağıyla yürür, zâhir yel gibi eser. Tarikat Âdem’dir, eliyle tutar, gözüyle görür, od gibi yanar. Ma’rifet Âdem’dir ki, dil ile söyler, kulak ile işitir ve su gibi akar. Hakikat Âdem’dir ki, yel gibi eser, od gibi yanar, su gibi akar, toprak gibi sâkin olur’Şeriat âlem üzeredir ve külliyyen nutuktur. Nutuk, ağızdan gelür ve ağız on bâbtır ve ikinci, tarikattır, edeb üzeredir. Edeb göz üzeredir. Göz dahi on bâbtır. Üçüncü ma’rifettir. Ma’rifet amel üzeredir ve amel kulak üzeredir. Kulak dahi on bâbtır. Dördüncü, hakikattır. Hakikat hayâ üzeredir, hayâ burun üzeredir. Burun dahi on bâbtır. İmdi azizim! Bir kişide ilim olmasa, edeb olmaz. Edeb olmasa, amel olmaz. Amel olmasa, hayâ olmaz. Hayâ olmasa, Âdem olmaz. Âdem olmayan kişi, hayvân-ı nâtıktır. Zirâ kim ilim, amel üzeredir ve edeb hayâ üzeredir. Hayâ insân üzeredir. İnsan imân üzeredir.’ Yukarıdaki ifadelerde insanın, duyuları itibarıyla dört kapıya uygun bir hayat sürdüğü müddetçe edeb, hayâ ve ilim gibi güzel hasletlere kavuşabileceği işlenmektedir. Aksi takdirde insanın hayvanlaşabileceği haber verilerek, dört kapıyı gözetmek özendirilmektedir.
[COLOR=#282828]
Virâni Baba eserinde rûh çeşitlerinden bahsederken, rûhları aşağıdan yukarıya doğru hiyerarşik olarak sıralamış ve her birine karşılık gelen kapıyı belirtmiştir. Ayrıca rûhların yaratılışın dört ögesi kabul edilen ateş, hava, toprak ve sudan hangisine meyilli olduğunu da ifade etmektedir. Böylece insanın yaratılıştan gelen ma’nevi yükseliş kabiliyeti net bir şekilde gösterilmek istenmektedir. Ayrıca Virâni Baba, sürekli insanın bitki gibi, hayvan gibi, cisim (taş) gibi olmak istemeyeceği ön kabulünden hareket etmektedir. Bu yöntemin oldukça etkili olduğu muhakkaktır. Çünkü normal bir akıl ve zekâya sahip hiçbir kimse, insanın alt varlık alanlarından birisine dahil olmak istemez. Kerschensteiner, Karakter Kavramı ve Terbiyesi adlı eserinde, eğitimcilerin öğrenciler için değerli bir takım rûhi ihtiyaçlar ve hedefler göstermeleri halinde, sıkıcı gibi görünen düzenleme ve talimatlara tahammül etmenin kolaylaştığından bahsetmektedir. Virâni Baba, değer taşıyan rûh seviyelerini hedef göstererek, tâliblerin tahammül etmesi zor olan âdab ve erkâna katlanmalarını kolaylaştırmak istemektedir. Özellikle nefisle/benlikle mücâhedenin yoğun bir şekilde yaşandığı tarikat kapısı için böylesi bir cesaretlendirmeye ihtiyaç bulunmaktadır. Kerschensteiner, her insanın (nefse) hoş gelen zevk değerlerinden, yani hayvâni ve bilinçsiz değerlerden mutlak, yani manevi değerlere temayül gösterdiğini ifade etmektedir. Eğitimcinin, yani mürşidin görevi rûha kendi tekâmülü doğrultusunda kılavuzluk etmektir.

Rüştü Şardağ’a göre tarikat; şeriatın içinde kalmak koşuluyla sınır tanımaz Allah aşkı ve coşkusudur. Pirler, mürşidler bu sevgi denizinin içinde kanat çırpmış, Allah’a bağlı, kendi iradelerinden ışıklanan tâlibleri peşlerinden sürüklemişlerdir. Virâni Baba, aşağıdaki tabloda gösterilen eşleştirmelerle bu kılavuzluk görevini yapmaya çalışmıştır:

Virâni Baba’ya göre; bir kişinin gürûh-ı nâciye (kurtuluşa ermiş zümre)den olabilmesi için öncelikle üç rûh aşamasından geçerek insan seviyesine ulaşması gerekmektedir. Rûh-ı izâfi seviyesine ulaşabilmek için şeriat, tarikat, ma’rifet ve hakikat kapılarının şartlarını yerine getirmek gerekmektedir. Tâlib, bu ma’nevi yükselişi gerçekleştirip mâ-sivâ, hevâ-yı heves, nefis ve tamaın hepsini kendisinden uzaklaştırdığında gerçek anlamda ’insan’ olacaktır.

Virâni Baba’nın yaptığı bu dört kapı tasnifine benzer bir tasnif, Hacı Bektâş Veli’nin Makâlât’ında da bulunmaktadır. Hacı Bektâş Veli’nin tasnifinde dört kapının sırası aynı olmakla birlikte ’su’ ile ’yel’ yer değiştirmiştir. Bu ve diğer benzerlikler, Virâni Baba’nın Hacı Bektâş Veli’den büyük ölçüde etkilendiğini göstermektedir. Dört kapıyı açıklarken ’Makâlât-ı Hacı Bektâş Veli’de buyurur’ diyerek Hünkâr’dan alıntı yapması, ondan ne kadar etkilendiğini gözler önüne sermektedir.

d) Tasavvufi Kavramlar (Âdâb ve Erkân)
[COLOR=#282828]
Eserde genel olarak bir Bektâşi tâlibinin hangi niteliklere sahip olması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Bu nitelikleri itikâdi, ameli, ahlâki ve tasavvufi olmak üzere dört gruba ayırmak mümkündür. İlm-i Câvidân, bütün özellikleri dikkate alındığında bir âdâb ve erkân kitabıdır. Tâlibin, mürşidin, mü’minin ve insanın sahip olması gereken vasıflar sözkonusu edilmektedir.

Virâni Baba, mürşid postuna oturan kişinin dört kapının icaplarını mutlaka yerine getirmesi gerektiği görüşündedir. ’Ehl-i mürşidim diyen ve tâlibi kabul eyleyen, bu nev’ üzere ola ki; tâlibi irşâd eyleyüp bu minvâl üzere yürürse, nûrun-alâ-nûr ve eğer böyle yürümüzse, onun tâlib terbiye eylemek kârı değildir. Zirâ kim pirler buyurmuşlar: Erkân-ı meşâyih, erkânsız ne meşâyih.’ Daha önce Virâni Baba’nın Ca’feri meşrebinden olduğu belirtilmişti. Şu ifadeler de, onun tarikat erkânını İmâm Ca’fer-i Sâdık’a dayandırdığını göstermektedir: ’Tarik-i İmâm Ca’fer-i Sâdık erkânına kâil olmasa ve onun fakrını görüp ol fakra özün virmese’’
[COLOR=#282828][S