Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
]Gül’ün Alevi açılımının devamı gelecek

Murat Sabuncu

Yıllar evvel…
Bir seçim gezisi sırasında Hatay’da idim…
Milliyet günleri…
Bölgedeki bir dost beni alıp Samandağ yakınlarındaki bir “ibadethane”ye götürdü.
Alevi inancına mensup dostların kutsal bir mekanıydı.
Ayakkabıları çıkardık içeri girdik.
Bir “buhurdan” tütüyordu.
Ortada beyaz bir taşın üstü mermer bir duvarla çevrilmişti.

Kadın, erkek, çocuk o taşın etrafında öperek üç kez dolaşıp dileklerini söylüyor idi.
Burası Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın buluştuklarına inanılan yerdi.
Kutsal mekanın içinde sağda bir alanda Kur-an duruyordu.
Bir de bu alanın kutsallığını gösterdiğini düşündükleri, Kehf Suresi’ndeki alıntıyı çerçevelemişlerdi.
Sünni vatandaşların da gelip burada dua-ibadet ettiğini söyledi mihmandarımız…
Bir de her hafta Akdeniz’in sularının taşıp bu mekanı “yıkadığını” anlattı.
O güne kadar bir arkadaşımın babasının ölümü hariç Alevilerin kutsal mekanına hiç gitmemiştim.
Oysa…
Birbirimizin değerlerini anlamak için birbirimizin kutsalına daha sık gitmeliydik.
Hatay milat oldu benim için. Her açıdan…
Dün Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “cemevi” ziyaretini izlerken kendi deneyimim geldi aklıma…
İçi boşaltılmış bir laf ama Cumhurbaşkanı’nın yaptığı “devrimci bir hareket”.
Abdullah Gül’ün “Sünni” değerleri öne çıkartan bir siyasi gelenekten geldiğini biliyoruz…
İster kabul edelim ister etmeyelim o ve bir dönem mensubu bulunduğu partinin Sünni inanca atıfta bulunarak “icraat yaptıkları ya da söylemde bulundukları” günler uzağımızda değil..
O yüzden…
Gül’ün hem geçmişi hem de şu anda temsil ettiği makam açısından ziyareti son derece önemli..
Umarım bu gelişme tatlı bir fotoğraf olarak kalmaz.
Alevi kardeşlerimizin yıllardır talep ettikleri “inanç ile ilgili” hakları onlara en kısa zamanda teslim edilir..
Biliyorum AKP içinde bununla ilgili ciddi bir hazırlık var.
Yakında çok önemli bir “açılım” a şahitlik edeceğiz.
Bekleyin, göreceksiniz…
Arkadaşlar Bu kendini bilmezler hayıra işyapmazlar helede içinde bir Alevi Cümlesi varsa karalıyacak yer arıyorlar şimdide Abdullah GÜL,ü sürdüler piyasaya oda gülümser kafa sallar benbiliyorum işimider maksat adı Alevilerin Cem Evine gitmiş olacak hepsi buişte.
gül, asla bir cumhurbaşkanı değil.

akp'nin onu çankayaya çıkarmış olmasının diyetini ödüyor.

Önceden olduğu gibi bir akp bakanı olarak çalışmasına devam ediyor.

tayyibin cumhurbaşkanı olmasına zemin hazırlıyor.
ATAOL BEHRAMOĞLU

Neyin Tecrübesi?

TV kanallarını rasgele gezerken karşıma çıkan “Tecrübe Konuşuyor” başlıklı programı sonuna kadar dikkatle izledim.

“Tecrübe”lerini konuşturanlardan biri Cengiz Çandar, öteki Hasan Cemal’di.

Bir başka deyişle, programın sahibi onlardı.

Çandar daha bir ev sahibi görünümündeydi.

Yanılabilirim ama Hasan Cemal bulunduğu konumda daha az rahat gibiydi.

Konuştukları kişiler “Taraf”ın başyazarı Ahmet Altan ve bu gazetenin galiba her şeyi olan bir hanımefendiydi.

Programın asıl konuğu, ağzından bal akan, bir bilge adam tadında konuşan Ahmet Altan, özetle, askerliğin yüce bir meslek olduğunu, bu meslek mensuplarının kendi alanlarında buluşlar yaparak daha da yükselmek yerine neden siyasete bulaşıp başbakan filan olmak istediklerini anlamadığını, büyük bir düşünür tavrıyla, kederli kederli, tatlı tatlı anlatıyordu.

Onun bu parlak fikirleri hakkında düşüncemi sona bırakarak “tecrübe” sahiplerine gelelim...

***

Cengiz Çandar’la, üniversite çağlarımızda arada bir karşılaşsak da arkadaşlık denebilecek bir yakınlığımız olmadı.

Üzerinde sahibi olarak benim adımın bulunduğu “Dönüşüm” dergisini Kızılay bulvarında faşizm ve emperyalizm karşıtı sloganlar eşliğinde dağıtır ve (adı sonradan MHP olacak) CKMP’li faşist güruhlarla göğüs göğüse dövüşürken, Cengiz Çandar’ı hiç görmedim. (Oysa onunla tam tamına aynı yaşta olmaları gereken, çizgilerimizin sonradan ayrılacağı Mahir, Yusuf gibi arkadaşlar hep oradalardı.)

Çandar’la, o dönemde birçoğumuzun neredeyse tüm yaşamımızı adadığımız Türkiye İşçi Partisi Lokali’nde, partinin toplantılarında da hiç karşılaşmadım.

Anladığım kadarıyla o çok daha büyük devrimci projelerin içindeydi.

1970 başlarında kendisiyle Paris’te tesadüfen karşılaştık.

Kaşlarından birini devrimci bir keskinlikle havaya kaldırıp beni görmezden gelerek geçip gittiği bugünmüş gibi gözlerimin önündedir.

Ben bugün de aynı alçakgönüllü devrimci çizgimdeyim.

Cengiz Çandar, maşallah, aradan geçen yıllarda çok mesafe aldı.. Şimdi de büyük bir rahatlıkla kurulduğu TV kanallarında “tecrübe” satıyor. Tavrında yine aynı keskinlik var. Fakat bu neyin tecrübesi ve keskinliğidir, anlamış değilim.

***

Hasan Cemal hiçbir zaman solcu olmadı. Onunla ilgili olarak daha önce yazmıştım. Tekrara gerek görmüyorum.. Beklenmedik biçimde rahmetli Avcıoğlu’nun çömezi olarak başladığı siyaset ve gazetecilik kariyerini yine beklenmedik biçimde “Cumhuriyet” gibi bir gazetenin tepesine kondurularak taçlandırmıştı. Sonraki süreçleri biliyoruz. İyi eğitim görmüş ve bence erdemleri, yetenekleri olan bu arkadaş, iyi ve sözü dinlenir bir gazeteci olabilirdi. Bugün ise AKP gibi bir partinin ve onun başkanının sözcüsü durumunda, mesleki kariyeri hüsranla sonuçlanacak bir noktaya doğru hızla sürükleniyor. Ayrıca, hiçbir zaman başarılı bir yazar da olamadı.... Satırları arasındaki bağlantısızlıkları, kopuklukları, üslup ve düşünce zaaflarını, herhangi bir yazısını bu anlamda (ideolojisinden bağımsız olarak) her an irdeleyip göstermeye hazırım.

Hasan Cemal şimdi tecrübe satıyor.

Neyin tecrübesi?

Bilmiyorum...

***

Ahmet Altan “fenomen”ini nasıl açıklamalı?

Romantik kitaplar yazıyordu.

Birden “Taraf” ideologluğuna sıçradı.

Ordu işiyle gücüyle meşgul olmalıymış.

Adama, sen neden romanlarını yazmakla yetinmiyor da “Taraf” gibi bir gazetenin başyazarlığında, siyaset yazarlığının da ötesinde, ucu sonu belirsiz, karanlık entrikaların içinde ve başında yer alıyorsun diye sormazlar mı?

Beğenelim beğenmeyelim, bir yazara, edebiyatçıya bu yakışıyor mu?

Bilmediğimiz başka nedenler, belki kişisel sorunlar mı var?

Ordunun işiyle gücüyle meşgul olmasını “solcu” kimliğimle, sizlerden daha çok ben isterim.

Fakat yurtsever, aydınlanmacı kimliğim; aklım, sağduyum diyor ki, bugünkü siyasal iktidarın hedefi demokrasi filan değil, Türkiye Cumhuriyeti ordusunun aydınlanmacı, yurtsever değerlerini ve birikimlerini yok etmek, onu giderek İslamcı, mescitci, türbancı, namazcı, niyazcı bir üçüncü dünya İslam ordusuna dönüştürmektir.

Bu ise Türkiye’de her türlü demokrasinin, aydınlanma kıpırdanışının, bu arada büyük olasılıkla sizler gibilerin birçoğunun da sonu olacaktır..

Entrika ve tuzak kokan bütün bu pislikler karşısında öfkemiz, kaygımız, demokrasi karşıtlığı ya da cunta yandaşlığımızdan değil, bundandır.

***

“Tecrübe Konuşuyor” programı, karşıma rastlantıyla da çıksa bir daha izlemeyeceğim. Mahir Kaynak gibi bir zamanların ajan provokatörlerinin bile tecrübe sahibi kişiler olarak toplum önüne çıkabildiği bir ortamda; ruhları, görünümleri ve fikirleriyle kasvet duygusu uyandıran bu tecrübe pazarlamacılarından en ufak bir aydınlık ışıltısı beklemek boşunadır.
Hazırlasın bakalım gündoğmadan neler doğar PİRİM,e ayan olur inşallah Erenlere Evliyalara sığınıyorum Onlardan Başka Kimimiz var
[Resim: 091120090222238006097_2.jpg]

[COLOR=#b50102]'Portakal / Orada kal'

Hürriyet'teki köşesinde Başbakan Erdoğan'ın "Müslüman soykırım yapmaz" sözüne yazan Ahmet Hakan, "Müslüman katliam da yapar, soykırım da yapar, zulüm de yapar, işkence de yapar, küfür de eder, haksızlık da yapar, kalleşlik de yapar, çocuk tacizi de yapar..." dedi.

İŞTE AHMET HAKAN'IN O YAZISI

BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, “Müslüman soykırım yapmaz” demiş...

Eğer bu cümleyi “Müslüman soykırım yapamaz, yapmamalı... Çünkü bu İslam’la bağdaşmaz” anlamında söyledi ise...

Mesele yok...

Acayip haklıdır.

Zaten yaklaşım bu ise, “Yahudi soykırım yapmaz” da denmelidir, “Hıristiyan soykırım yapmaz” da...

Ama eğer Başbakan Erdoğan, “Müslüman soykırım yapmaz” diyerek, “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” benzeri bir söz söylüyorsa...

İşte o zaman...

“Portakal / Orada kal” denir.

Çünkü...

Müslüman katliam da yapar, soykırım da yapar, zulüm de yapar, işkence de yapar, küfür de eder, haksızlık da yapar, kalleşlik de yapar, çocuk tacizi de yapar...

* * *

Evet... Müslüman, soykırım da yapar, katliam da...

Hatta bazen sofistike yöntemlere falan itibar etmeden, müthiş bodoslama yapar bu işi...

Mesela...

Suriye’nin Hama kentinde küçük bir isyan çıkınca, isyanı bastırmak için çetrefilli yolları ya da incelikli yöntemleri denemek yerine, kentin etrafına dizilen tanklarla Hama kenti yerle bir edilmişti...

Bunu yapan adam da Müslüman idi...

Mesela...

Halepçe’deki yoksul Kürtleri yok etmek için öyle “gaz odası” falan türü masraflı işlere hiç bulaşılmamış, 7 yaşındaki kız çocuğundan 77 yaşındaki ak saçlıya kadar nefes alan her canlının üzerine kimyasal gaz püskürtülmüştü.

Bunu yapan adam da kendisine Müslüman diyordu...

Mesela...

Tarihi çevirdiğimizde de rastlarız katliamlara...

Hepsi İslam’ın “mutluluk çağı”nda yaşamış, yani Peygamber’i görmüş nice ulu zat, mızraklarının ucuna Kuran sayfaları takarak birbirine girmişti...

* * *

Bu açmazdan kurtuluşun tek yolu vardır:

“İslam” ile “Müslüman”ı ayırmak...

Bir adam “zalim” ise, isterse kendine Müslüman desin, ona “Sen zalimsin” diye haykırabilmek boynumuzun borcudur...

Bir adam “mazlum” ise, isterse kopkoyu bir inançsız olsun, onun yanında saf tutmak biricik vazifemizdir.

Hem böyle yaparak sadece İslam’ın değil, insanlığın gereğini de yerine getirmiş oluruz.
AYDINLANMA

EMRE KONGAR


10 Kasım’da Atatürk Düşmanları

Atatürk’ün ve Atatürkçülüğün üç büyük düşmanı vardır.

1) Onu putlaştıranlar ve kötüye kullananlar. (darbeciler)

2) Putlaştıranları eleştirirken, onu küçümseyerek kendi yanlış siyasetlerine alet edenler. (İkinci Cumhuriyetçi eski solcular)

3) Ve tabii dinci açıdan kötüleyenler. (Özellikle devletin din temellerine dayanmasını reddeden laikliği ve medeni hukuku hazmedemeyenler)

***

Dinciler hiçbir zaman Atatürk’ü sevmediler.

Ne Müslüman Anadolu halkını bağımsızlığa kavuşturmuş olması, ne İslam Dünyası’na öncülük edecek çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olması, ne İslam dininin gecikmiş değişim ve çağa ayak uydurma sorunlarını çözmüş olması…

Hiçbir katkısı onu dincilerin gözünde yüceltemedi.

Ama İslam Dünyası’nda, sadece devlet adamları arasında değil Müslüman halklar arasında da onun değerini gören, bilen ve onu örnek alan çok kişi oldu.

Tabii ülkemizde de Müslümanlığı özümlemiş olanlar, gerçek dindarlar Atatürk’ün büyüklüğünü ve sadece ülkemize değil, İslam Âlemi’ne yaptığı büyük hizmetleri de algılamışlardır.

***

Demokrasi karşıtı darbeciler, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 gibi temel hak ve özgürlükleri sınırladıkları dönemlerde bunu “Atatürkçülük” adına gerçekleştirdiklerini iddia ederek, Atatürkçülüğe en büyük haksızlığı ve kötülüğü yapmışlardır.

Zaman zaman kendi baskıcı, işkenceci, inkârcı politikalarını Atatürk adına uygulamaya koyduklarını öne sürenler, gerçek Atatürkçülere de büyük baskılar yapmışlar ve Atatürkçülüğü lekelemişlerdir.

Örneğin, Cumhuriyet gazetesinin sahibi Nadir Nadi, Atatürk adına yapılanları görünce “Ben Atatürkçü Değilim” diye kitap yazmıştı.

Cumhuriyet gazetesinin bugünkü imtiyaz sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk 12 Mart döneminde işkenceden geçirilmişti.

Atatürk hakkında iki kitabı olan bu satırların yazarı, 1980 darbesi döneminde, bir lisede öğrencilere yaptığı 10 Kasım konuşmasından dolayı Atatürk’e saygısızlık ettiği gerekçesiyle devrin sıkıyönetim komutanı tarafından soruşturulmaya maruz bırakılmıştı.

***

Düş kırıklığına uğramış ve şimdi dincilerle ittifak kurmuş olan eski solculara gelince:

Onlar solcu oldukları zaman da Atatürk’e karşıydılar ve yanlıştılar, çünkü demokrasiye inanmıyorlardı, şimdi de Atatürk’e karşılar ve yanlışlar, çünkü yine demokrasiye inanmıyorlar.

Bakmayın kendilerini “liberal” maskesi altında pazarladıklarına:

Gerçek liberaller siyaseti, adaleti, cinayeti, laikliği, soykırımı, günlük yaşamı, yeme içmeyi, dinci açıdan değerlendiren totaliter bir dinci ideolojiyle ittifak eder mi?

Böyle totaliter bir ideolojiye destek verir mi?

Böyle bir dinci yaklaşımı bile iktidara taşıyacak kadar demokratik bir düzeni üretmiş olan kurucu lidere haksızlık eder mi?

Demokrasinin temellerini oluşturan laikliğin, adaletin, hukuk devletinin tahribine destek verir mi?

***

Bence 10 Kasım yas günü değil, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu değerlendirme günü olarak kullanılmalıdır.

Acizane, böyle yapmaya çalıştım.