Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[Resim: 290920090952019890365_2.jpg]

[COLOR=#b50102]Ünlü eser porno filme çevrildi - Şebnem ÖZCAN

Aşk-ı Memnu, ahlak sınırlarını zorluyor!

Halit Ziya Uşaklıgil'in 'Aşk-ı Memnu'sunu rezil ettiler!

Reyting savaşında geride kalmak istemeyen yapımcı, çılgın bir senaristle el ele verince dizi döndü kepazeliğe...

Romanını alıp okumasaydım, Halit Ziya Uşaklıgil'in erotik kitaplar kaleme alan bir yazar olduğunu sanırdım.

Rahmetle anmak lazım yattığı yerde muhtemelen kemikleri sızlıyordur merhumun.

Baksanıza, uyarlama dizinin her yeri nasıl da buram buram cinsellik kokuyor.

Beşir, Nihal'e Nihal, Behlül'e Behlül ile Adnan, Bihter'e Matmazel ise Adnan'a aşık!

Kimin eli kimin cebinde belli değil.

Aşk-ı Memnu, Ceyar'ın Dallas'ını solladı.


Her hafta aynı şeyler Behlül, güzel Bihter'i nerede yakalarsa orada öpüyor, kokluyor.

Amcasının karısıyla her an her yerde aşna fişnede.


İşin acıklı tarafı da bütün bir haftayı Behlül'ün Bihter'le nerede ve nasıl sevişeceğini merak ederek geçiren, o sahneleri çağdaşlık ve gereklilik olarak gören çok sayıda izleyici var.

Belki siz de onlardan birisiniz.

Bu yazıyı bana kızarak okuyor olabilirsiniz.

Pek çokları gibi sizin de geceleri uykunuz kaçıyordur belki kim bilir!

"Yeni bölümde ne olacak, Bihter ve Behlül bu sefer de sevişecekler mi" diye merak ediyor olabilirsiniz.

Hiç umurumda değil ben doğru bildiğimi yazarım.

XXXXX

Salonda kumanda senin elinde ama ya sen yan odaya geçince o kumanda çocuklarının eline geçerse ne olacak?

Çocukların, Bihter ve Behlül'ün yasak aşk görüntülerine takılıp, "Bunlar ne yapıyorlar acaba"yı çözmeye çalışması normal mi?

O sahneler o yaştaki çocukların zihninde abuk sabuk sorular oluşturmaz mı?

Sonra ayıkla bakalım pirincin taşını.

Dizinin savunucularına göre Amerikan filmlerinde ve dizilerinde bu tarz sahneler sürekli yayınlanıyor ve herkes seyrediyormuş.

Gerçek hayatın taa kendisiymiş bunlar yasaklar insanı çığırdan çıkarırmış bırakın yayınlansınmış...

Hangi çağda yaşıyormuşuz, gericiymişiz...

Bunlar gibi bir sürü zırvata...

XXXXXX

Bana ne be kardeşim, bize ne!

Burası Müslüman bir ülke, bizim korumakla yükümlü olduğumuz bir kültürümüz, örf ve ananelerimiz var.

Bizler ecnebi değiliz.

Birtakım değerlerine sahip çıkanlar için, evli bir kadının kocasını aldatması ahlaksızlıktır, günahtır.

Bir delikanlı amcasının karısıyla yatıp kalkamaz.

Mahremiyet her şeyden önemlidir, ulu orta aşk yaşanmaz, yaşananlar dört duvar arasında kalır ve dışarı çıkmaz.

Bizi biz yapan, insan yapan, adam gibi adam, kadın gibi kadın yapan değerlerdir bunlar.

Uzun lafın kısası:

Benim gibi düşünenlerin evine, ahlaksızlığı meşrulaştıran Behlül de giremez Bihter de.

Bunca laftan sonra destursuz misafir olmaya çalışırlarsa daha beter çizerim ona göre!

BUGÜN
Yiğit Bulut'a Bianet yazarı Adil Hakyemez böyle seslendi: Yiğidim, Faşistim, Borsa Simsarım...

İşte o yazı
Beterin beteri var. Yiğit Bulut'un İstanbul polis şefi olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Daha sabah evinizden çıktığınızda, gözünüze pire tozu sıkılır, itfaiye hortumuyla ıslatılır, kırmızıya boyanır, beyninize odunu yiyip, bacağınızdan sürüklenip çöpe atılırdınız. Verilmiş sadakamız varmış gerçekten.

Habertürk TV ondan soruluyor Habertürk gazetesinde yazıyor, Habertürk TV'de "Basın Kulübü" programını yapıyor... Programının tanıtımında kendini "soru sormak bir sanattır" diyerek sunmuş! O bir sanatkâr. Anlamış olmalısınız eski borsa simsarı Yiğit Bulut'tan söz edeceğimi.

Aslında bana komik gelen bir kişi. Ara sıra TV'de zaplarken raslarım. İnek yalamışçasına jöleli saçlarının parıltısı dikkatimi dağıttığından ne dediğine bir türlü konsantre olamam ama, yazılarından anladığım kadarıyla, hem Atatürkçü hem Osmanlıcı, hem Ergenekoncu hem AKPci, hem finans-kapitalci hem IMF-karşıtı, hem borsacı hem halkçıdır. Tabii, bunun da kendisini anlamakta zorlanmamızda payı çok. Sanırım "hem nalına hem mıhına" lafını yanlış anlamış bir kişi. Bildiği yanıldığına yetmez.

Yiğitçe yalanlar...

"İyi de neden uğraşıyorsun, o halde" derseniz, sağlığınız ve beden bütünlüğünüz için diyeceğim. Bugün Habertürk'te yazdığı cehalet ve hamakat örneği yazısına bakarsanız, dün İstiklal Caddesi'nden geçmediğinize, geçtiyseniz tek parça olarak çıktığınıza şükretmelisiniz. Ona kalsa "dün İstiklal'de polis daha sert olmalı ve olayları olmadan durdurabilmeliymiş."

Bilançoyu biliyor olmalısınız. Bilmiyorsanız bianet'te yazıyor: Toplam 200 gözaltı, polisin sıktığı biber gazından ve boyalı sulardan zarar gören binlerce insan, onlarca yaralı ve kargaşalıkta kalp krizi geçirip hastaneye yetiştirilemediği için can veren bir yurttaş. Toplam 2 bin göstericinin 10'da biri göz altına alınmış, gösterici olmayan binlerce insan polisin orantısız güç kullanmasından zarar görmüş. Yiğidimiz "yetmez" diyor. "Daha önce yapacaktınız, daha çok yapacaktınız."

Sebep? Göstericiler "terörist"miş! Neden "terörist"mişler? "Camları kırdılar, vitrinleri parçaladılar, IMF protestosu görüntüsü altında IMF'nin en çok belini büktüğü vatandaşlara zarar verdiler," diyor Yiğidimiz. Dün bütün gün TV başındaydım biliyorsunuz ama onun da bir bildiği vardır diyerek kendi gazetesindeki habere baktım şöyle yazıyor: "Protesto gösterilerinde 11 banka, 6 kamu binası ve 8 resmi araç tahrip edildi" diyor, başka da birşey demiyor. Ama Yiğidim'e sorarsanız, "IMF'yi protesto etmeyi Taksim'deki dükkanın sahibini de 'kapitalist' olarak görüp ona düşman olmakla özdeşleştirenler 'gerçek bir sistem sorgulayıcısı, eylemci' olamazlar (...) olsa olsa 'terörist' olabilirler."

Ya, bu laflar çok saçma ama, gene de bu "afacanlar" teoriyi iyi çalışmamış, "küçükburjuva"yı, "burjuvanın küçüğü" sanmış olabilirler diye içime kurt düştü. Belki de "bakkal nedir ki, DiaSA'nın küçüğüdür" diyerek, bakkalları, büfeleri de yerle bir etmişlerdir diye korka korka sabahın köründe Sıraselviler ve İstiklal Caddelerini baştan sona dolaştım. Sonuç: Sıraselviler'deki bütün banka ATM'leri tahrip edilmiş ve Cihangir DiaSA'nın camları indirilmişti. İstiklal caddesinde de Adidas'ın vitrininin bir bölümü kırılmıştı. Ama zarar görmüş "küçük burjuva" görmedim. Demek Habertürk Yiğidim'i iyi dinlememiş. Buna bir mim koysa iyi olur bence.

Sivillerden dayak yiyen göstericiler ise, İstiklal Caddesi'nde değil Tophane'de bir yere zarar verirken değil, polis dayağından kaçarken "esnaf"tan değil, Yiğidim ve Kinova Erhan'ın gaza getirdiği, NTV'den Oğuz Haksever abimizin deyişiyle "dövmek için adam arayan" "faşizan vatandaşlarımız"ın saldırısına uğrayanlardı.

Beterin beteri var diye boşuna dememişler. Bu yiğidin bu akılla bir de İstanbul polis şefi olduğunu düşünsenize. "Erken tedbir" çerçevesinde daha sabah evinizden çıktığınızda, gözünüze pire tozu sıkar, oracıkta itfaiye hortumuyla ıslatır, kırmızıya boyar, beyninize odunu vurur, ondan sonra bacağınızdan sürükleyip çöpe atarlardı. Verilmiş sadakamız varmış gerçekten.

Banka kurmanın yanında, ATM kırmak nedir?

Doğrusu, "IMF düşmanı" Yiğidimin banka ATM'leri kırıldı diye neden bu kadar üzüldüğünü de anlamış değilim. Sürmekte olan İstanbul bienalinin asıl sponsoru Koç grubu, medya sponsorlarından biri Habertürk değil miydi? "Banka kurmanın yanında banka soymak da nedir?" sorusunu bir aydır İstanbul'un her sokağına asan ve herkese sorduran siz değil misiniz? Çocuklar soruyu ciddiye aldı diye Yiğidimin faşist reflekslerinin kabarması da tuhaf gerçekten.

Madem öyleydi, düşürmeyecektiniz çocukların aklına soruyu:"İnsan neyle yaşar?", "Banka kurmanın yanında banka soymak da nedir?" diye. Çocuklar sokakta bu sorunun cevabını arayadursun, ben de cevabını bildiğim bir soruyu ortaya atayım: "Faşizm neyle yaşar"?

"Yalanla, ikiyüzlülükle, şiddetle!" Şekilde görüldüğü gibi.


Haber: Adil Hakyemez/BİANET
Nefes

[Resim: 89.jpg]
Ümit Zileli



Salonda adeta ölüm sessizliği vardı…

Film çoktan sona ermiş, perdedeki isimler ve eşlik eden müzik çoktan silinip gitmiş, ışıklar olanca parlaklığıyla çoktan yanmıştı… Ancak salonda ufacık bir hareket bile yoktu… Sanki salondaki 300 kişi koltuklarına çakılıp kalmıştı…
Sanki salon nefes almıyordu

- Ben de!..

Aslında hepimiz o iki buçuk saat süresince neredeyse nefes almaksızın, koltuklarımıza adeta mıhlanarak ve de gözümüzü kırpmadan seyretmiştik gerçeği!.. Gerçek orada, elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakınımızdaydı… Yıllar yılı gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında yalnızca birkaç dakika için yüreğimizi yakan, “kanları asla yerde kalmayacak olan”, arkalarından “şehitler ölmez vatan bölünmez” diye bağırdığımız, ama bir daha asla adlarını bile hatırlamadığımız, bizim için, bu yurt için toprağa düşen, son nefeslerini bu vatan için veren ve birinci sayfalara “şehit ve sayı” olarak geçen, daha hayatı bile doğru dürüst tanımamış, çoğu bir sevgilinin saçının kokusunu bile içine çekmemiş, kimi doğan çocuğunun bırakın yüzünü, fotoğrafını dahi görmemiş o gencecik fidanlar, tüm gerçekliğiyle, şakalarıyla, sevgileriyle, türküleriyle, korkularıyla ve silahlarıyla o kocaman perdedeydiler işte…

Ben “Nefes”in her anını, gözlerim yanarak ve yüreğimde çelikten bir kıskaçla izledim. Ben o filmi izlerken, biraz o yüzbaşı, biraz o Trakyalı er, biraz söylenen o yanık türkü, biraz sevgilisini yitirmiş asteğmendim… Kurşunlara hedef olan her Anadolu çocuğunda biraz 20 yıl önce Tunceli’de toprağa düşen er Turan Gündüz, biraz Pülübargi’de gecenin yarısı içeri su girmesin diye yağmur altında damda “loğ yapan” Haydar Ağa, biraz Tunceli Jandarma Komando Tugayı’nın önünden kalkan onlarca bayrağa sarılı tabuttan biriydim…

“Nefes”in en çarpıcı anı, yüzbaşının binlerce metre yükseklikte, karların arasında kaybolmuş, Tanrı’nın bile unuttuğu bir sınır karakolunda söylediği şu sözlerdi:

- Biz burada kaybedersek, siz Ankara’da, İstanbul’da kaybedersiniz!..
Bir an, bu yazıyı yazarken, aynı saatlerde İmralı’daki hükümlünün emriyle dağdan inip Habur sınır kapısında davul zurna ve halaylarla teslim olan değil, “açılıma katkıda bulunan(!)” teröristleri düşündüm. Sonra da “Nefes”teki yüzbaşının sözlerini… Birden kendimi mırıldanırken yakaladım:

- Ankara’da, İstanbul’da kaybetmek, ülkeyi kaybetmek değil mi?..

“Nefes-Vatan sağ olsun” filminin senaryosu sevgili kardeşim Hakan Evrensel’in “Güneydoğu Hikâyeleri” kitabından oluştu. Yıllarca bu film için akıl almaz bir uğraş veren Hakan ve yönetmen Levent Semerci ile filme ruhlarını koyan oyuncuları gerçekten alınlarından öpmek lazım…

- Yalan ve kirliliğin böylesine prim yaptığı bir dönemde gerçeği gösterdikleri için…

Bir Yurtsevere Mektup (XXXI)

Sevgili kardeşim Balbay, Kürt açılımı “traji-komedisi tüm ciddiyetiyle sürüyor. Tıpkı Ermeni açılımında olduğu gibi!.. Biliyorsun son olarak, Mahmur kampından 26 mülteci ve Kandil’den 8 terörist, kendi açıklamalarıyla çözüm sürecine katkıda bulunmak üzere İmralı’daki terörist başından aldıkları emirle Habur sınır kapısında törenle karşılanarak Türkiye’ye giriş yaptılar!.. Gerçi bizim yanaşma medya ve büyük devlet adamlarımız bu teröristlerin “teslim olduğunu” söylüyor, ama ben hayatımda davul zurna ile halaylar çekilerek, miting ve basın toplantısıyla teslim olunduğunu görmemiştim. Öyle ki; teröristler Silopi’deki mahkemeye kadar yorulmasınlar diye mahkeme sınıra gelmişti!.. Aklıma sen, içerdeki ve hastanelerdeki yurtseverler, ölümün eşiğindeyken evi basılan sevgili Türkan Saylan, ölüme beş kala hapishaneden hastaneye atılan Kuddusi Okkır geliverdi nedense…

Bize bu günleri de gösteren büyüklerimizi nasıl yad edeceğimi bilemedim doğal olarak… Sonuçta dizginleri İmralı’daki müebbetlik mahkûmun eline verdik, bindik yol haritasına, gidiyoruz doludizgin “demokratik özerklik” günlerine…

Sevgili kardeşim, seni ve tüm yurtseverleri, dışarıdaki milyonlar adına bir yurtseverin olanca gücü, sıcaklığı, özlemi ve direnci ile kucaklıyorum…
Yılmaz Özdil



8 yıllık temel eğitim virüsü


Ankara’da okullar tatil edildi.

Diyarbakır’da okullar tatil edildi.

İstanbul’da okullar tatil edildi.


*
Kardeşim, bu ne şerefsiz virüstür ki, herkesi teğet geçiyor, öğretmenleri filan ıskalıyor, sadece çocuklara bulaşıyor! Hademeler mesela, turp gibi... Üstelik, bu haysiyetsiz virüs, sadece ilkokul çocuklarına musallat oluyor iyi mi... Liseye gidemiyor. Üniversiteye uğramıyor.
*
8 yıllık temel eğitim virüsü!
*
Ve, iddia o ki:
“Yabancılar getiriyor...”
E hani Antalya?
Bi tane vaka duyan
var mı?
*
Niye bir fabrikada görülmüyor bu virüs? 300 kişi aynı koğuşta yatmalarına rağmen, niye bir kışlada görülmüyor? Her gün o kadar kişiyle muhatap olan esnafa, niye bulaşmıyor? Taksiciye niye denk gelmiyor? Madem okulları kapatıp ilaçlıyoruz, belediye otobüsleri çok mu hijyen?
*
Manyağa çevirdiler milleti, hapşıranı dövüyorlar, burnu akan acil servise koşuyor, ateşi çıkan ambulans çağırıyor... Buna mukabil, hastanede tedavi altında olan bi tane domuz gribi hastası yok... “Evet, çocuğunuz domuz gribi olmuş, çok tehlikeli” deyip, evine gönderiyorlar... Anneler intaniye uzmanı mı?
*
İşin özü:
Düşün çocuklarımızın yakasından.
*
Tamam, söz...
“Bilmemkaç trilyon ödeyip, ihalesiz mihalesiz, bu aşıları niye aldınız?” diye sormayacağız bundan sonra... “Bir sürü iddia var, el âlem kullanmıyormuş, biz kobay mıyız?” diye sormayacağız... “Madem bu aşı sağlam, bizim çocuklarımızdan önce, bütün bakanlar kurulu çocuklarına torunlarına vurdursun aşıyı kamera karşısında, görelim” demeyeceğiz... “Kuş gribinden öldüğümüzde kıllarını kıpırdatmayanlar, keneden patır patır öldüğümüzde, paçaları çoraba sokun geçer diyenler, neden şimdi dehşet senaryoları yazıyor?” diye sormayacağız...
*
Yeter ki, en zayıf yerimizden, çocuklarımızla korkutmayın bizi... Korkuyor çocuklar.
PENCERE

İLHAN SELÇUK

Medyasız

Medyatikleşme..

Eskiden gazetelerde gırgır bir haber çıktı mı, kahvehane halkı damgayı yapıştırırdı:

- Tam Aziz Nesin’lik!..

Şu gazete başlığına bakın:

“Başbakan Erdoğan zina için AB’den ayrıcalık isteyecek...’’

Tam Aziz Nesin’lik, değil mi!..

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ülkede sorunlaşan zina konusunu “ılımlı İslam modeli’’ üzerine bir sonuca bağlamak yolunda Brüksel’e gidiyor...

Zina İslamda suçtur!..

AB müfettişi Verheugen belki bu konuda Tayyip Erdoğan’a anlayış gösterir, bir ayrıcalık tanır, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya kalkışmaz; bizimki de Hıristiyandan aldığı ruhsatı cebine koyup gelir.

Evet, tam Aziz Nesin’lik bir iş!..

*

Bektaşi manava uğramış:

- Eve misafir gelecek, iyi karpuzun var mı?..

Manav:

- Kurabiye gibi Baba!..

- Peki, bir tane seç bakalım!..

Erenler karpuzu alıp eve varmış; yemekten sonra konukların önünde bıçağı vurunca içi çürümüş karpuzdan etrafa pis bir koku yayılmış:

Bektaşi ertesi günü manava uğramış:

- Seni, demiş, tebrik ederim!..

- Hayrola Baba, neden tebrik ediyorsun?..

Baba Erenler:

- Ulan, demiş, hiç delmeden o karpuzun içine nasıl sıçtın?.. Seni kutluyorum!..

AKP’nin kokusu çıktı!..

Kokuyu hâlâ duymayanlar varsa, yakında şu garip memleketin örekesine kar yağdığı zaman durum vaziyetinin farkına varırlar.

*

Cumhuriyet’in dünkü manşeti:

“Küresel isyan’’

“Açlığa karşı savaşım tasarısına 110 ülke destek verdi. ‘Küreselleşmenin geleceği yok’ diyen Chirac, Lula ve Annan, ABD politikalarını topa tuttu.’’

Fransa Cumhurbaşkanı, “Sosyal dengeleri ve çevreyi yok eden, yoksulları ezen, insan haklarını reddeden bir küreselleşmenin geleceği yoktur’’ demiş...

Her sabah bakkal koca bir tomar gazeteyi eve bırakır; aradım, taradım, medyatik ceridelerden hiçbiri tınmamış, dünya çapındaki haberi yok saymışlar...

59’uncu Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun açılış toplantısı öncesinde ve sonrasında yaşanan olaylara bizim medya sağır duvar!..

‘Medyasız medyatikleşme’ buna denir..

Birleşmiş Milletler’in açılışında Fransa ve Brezilya’nın hazırladığı ‘açlık ve yoksulluğa karşı savaşım’ tasarısına 110 ülke destek verirken ABD karşı çıkmış...

Bektaşi’ye sormuşlar:

- Baba, Allah var mı?..

Bizimki:

- Hiç olmaz olur mu, demiş, hayatım boyunca iddialaşıyoruz, hep onun dediği oluyor...

Yoksa bu Amerika Allah mı?..


(23 Eylül 2004 tarihli yazısı)
AYDINLANMA

EMRE KONGAR

GDO

GDO, “Genetiği Değiştirilmiş Organizma” demek.

Yani doğada olmayan, insan eliyle üretilmiş canlı organizma.

Tarımdaki verimi arttıracağı, raf ömrünün uzun olacağı ve insanlığın açlık sorununa çözüm getireceği iddiası ile gerçekleştirilen bir üretim.

Ama uzmanlar, henüz insanlar üzerindeki zararlı etkilerinin tam saptanamadığı ve önemli riskler içerdiği konusunda hemfikir.

Üstelik dünyadaki açlık tehlikesinin giderilmesi konusunda da henüz bir yararı saptamamış.

Aralarında AB üyelerinin de bulunduğu 30 dolayında ülkede yasaklanmış.

Benim saptayabildiğim ülkeler arasında şunlar var:

Almanya, Avusturya, Bolivya, Cezayir, Fransa, Gana, Gürcistan, İsviçre, Kanada, Lüksemburg, Macaristan, Polonya, Suudi Arabistan, Tayland, Yeni Zelanda, Yunanistan, Zambiya.

***

AKP Hükümeti, geçen hafta Türkiye’de de GDO’lu ürünlerin ekim ve ithalinin önünü açtı.

Tarım Bakanlığı’nın “Gıda ve yem amaçlı genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinin ithalatı, işlenmesi, ihracatı, kontrol ve denetimine dair” yönetmeliği 26 Ekim’de Resmi Gazete’de yayımlandı ve yürürlüğe girdi.

Yönetmelik sadece bebek gıdalarında GDO kullanılmayacağını yazıyor.

Aslında çok daha önemli bir nokta var yönetmelikte:

Herhangi bir ürün üzerinde “GDO’suzdur” ifadesinin kullanımı yasaklanıyor.

Yani halk satın aldığı ürünün GDO’lu olduğunu bilemeyecek.

***

Aslında Türkiye’nin “Ulusal Biyogüvenlik Yasası” Meclis’te bekliyordu.

GDO’ların kullanılmasına izin veren yönetmelik, bu tasarı yasalaşmadan önce, sivil toplum kuruluşlarıyla müzakere filan edilmeden alelacele yayımlandı ve yürürlüğe sokuldu.

“Ulusal Biyogüvenlik Yasası”nın hazırlanmasını öngören “Cartagena Biyogüvenlik Protokolü” ise ülkelere GDO’ların yasaklanması ve ciddi anlamda kısıtlanması olanağını getirmekteydi.

Yayımlanan yönetmeliği inceleyen uzmanlar, metnin bir yabancının elinden çıktığını öne sürüyor.

***

Yılmaz Özdil, pazar günü Hürriyet’te bu konuda bir yazı yazdı ve GDO’ları “Frankenştayn Gıda” olarak niteledi:

Aslında “frankeştayn gıda” onların adı!

Çünkü, normal yollardan insan evladı doğurmak varken; birinin kulağını birinin kafasına, birinin burnunu öbürünün suratına takmak gibi bi şey...

Kabaca anlatırsak, dayanıklı olsun diye balık genini domatese, bakteriyi patatese monte ediyorlar...

Sonradan tonla para verip ilaçlama yapılacağına, haşere ilacını daha tohumundan mısır genine kakalıyorlar.

***

GDO’lar hayvan yemlerinde de kullanılıyor.

En çok kullanılan ürünler arasında soya, kanola, mısır ve pamuk var.

Bu GDO’lu yemlerle beslenen hayvanların ürünlerini kullananlarda da alerjik reaksiyonlardan, antibiyotik dirençlerine, böcek ilacı zehirlenmelerine kadar pek çok riskin bulunduğu bilim insanları tarafından ifade ediliyor.

Türkiye’de ithal mısırda GDO’ya rastlandığı da resmen belirlendi.

Ayrıca bunların tohumlarını her yıl dışardan satın almak zorundasınız.

Yine yabancı şirketler kâr etsin diye kimbilir bize neler yedirecekler...

03.11.2009- Cumhuriyet
Cumhuriyet
04. 11. 2009


‘İslamcı Parti’nin ‘Doğu’ Açılımı!..

29 Ekim günü Cumhuriyet gazetesinin “Neyi kutluyoruz?” başlıklı düşündürücü sorusu bulmaca ile buluşsa da, sorunun yanıtını bulmak için bulmaca çözmek gerekmiyor. Türkiye AKP ile gidebileceği yoldan gidiyor. AKP içinde yer alan kadroların önemli bir bölümü konjonktür dönüştüğünde bu partiyi terk edeceklerdir.

Prof. Dr. Tülay ÖZÜERMAN CHP PM Üyesi / Siyaset Bilimci

AKP seçimlerin birinci partisi olduğunda dünya medyası Türkiye’de seçimleri “İslamcı parti kazandı” diye duyurmuştu. AKP’nin buna itirazı olmadı. “İslamcı parti değiliz, böyle yazmayın” demediler.
Türkiye’de partinin adının tüm siyasal partiler için gelenekselleştirildiği üzere AKP olarak kısaltılmasına ise itiraz ettiler. Kendilerine “AK” denilmesini istiyorlardı.
Ülke içinde zorlama ile “AK Parti”, ülke dışında ise İslamcı olarak anılan parti Türkiye’nin biriken temel sorunlarını çözemediği gibi, şimdilerde açılım üzerine açılım yaparak yeni sorunlarla yüzleşmek zorunda bırakıyor.

Dünya medyası

Türkiye dış ülkelerde İslamcı olarak anılan bir siyasal parti ile yönetildiği günlere demokrasisini ileri bir düzeye taşıdığı için mi geldi?
Yoksa demokrasiyi kurumsallaştıramayışın sıkıntıları ve özellikle çok partili siyasal yaşamla giderek yerleşen oy karşılığı siyaset (clientelism) ile mi geldi? Laik olarak anılan Cumhuriyetin dış ülkelerde “İslam Cumhuriyeti” biçimine dönüştürülüşü, AKP’ye yakıştırılan ve parti ile özdeşleştirilen bu sıfatı nedeniyle değil midir?

Dünya medyası şimdilerde AKP’nin yüzünü Doğu’ya döndüğünü yazıyor.
Batı AKP için bir amaç değildi.
Tıpkı Batı’nın yüzyıllara yayılan mücadeleler sonunda ulaştığı demokrasisinin de amaç olmadığı gibi.
Dış ilişkiler AKP için “kazan, kazan” formülüne oturtulmuştu.
Birliğe dahil olan diğer ülkelerden farklı bir statüye oturttuğu Türkiye üzerinden elde ettiği çıkarları ile AB kendi payına kazançlıdır.

Türkiye cephesinde de AKP kazançlıdır.
Kendi ideolojisi doğrultusunda hayli yol almış, devlette kadrolaşmıştır. Demokrasi ve Cumhuriyetin güç kaybettiği ve ülkenin iç ve dış çıkarları adına kaygıların arttığı bir gerçektir.
Bugün Türkiye için yalnız ülke içinde değil, ülke dışında da kaygılar giderek artmaktadır. Cumhuriyetin kemiriliyor oluşu, demokrasinin kurum ve işleyişine de yansımaktadır.

Hâlâ fırsat var

Türkiye ile AB ilişkilerinin sağlıklı bir düzleme oturtulmadığı, diğer aday ülkelere uygulanan “karşılıklılık” esasının Türkiye için niçin işletilmediğinin sorgusunu yapmak için hâlâ fırsat var.
Türkiye’nin tek yönlü tavizleri ile sürdürülen ince dokulu bağın kopartılma noktasına doğru çekiştirilmesindeki baş aktörün AKP oluşunun, iktidara geldiği süreçte kopartılan AB’ye üyelik yaygaralarının yerini, “girmesek de olur” noktasına taşınmasının da sorgusunun yapılması gerektiği gibi.

29 Ekim günü Cumhuriyet gazetesinin “Neyi kutluyoruz?” başlıklı düşündürücü sorusu bulmaca ile buluşsa da, sorunun yanıtını bulmak için bulmaca çözmek gerekmiyor. Türkiye AKP ile gidebileceği yoldan gidiyor. AKP içinde yer alan kadroların önemli bir bölümü konjonktür dönüştüğünde bu partiyi terk edeceklerdir.

Ancak duvarları oluşturan bu önemli parça yönlendirici değil, yönlendirilendir. AKP’nin kolonları Cumhuriyet değerleri ile ters düşen kadrolarla oluşturulmuştur. Cumhuriyetin coşku yerine kaygıyla kutlanıyor oluşu AKP ve politikaları ile okunmalıdır. Demokrasi ve AB üyeliği vaadi ile gelmiş olan AKP’nin Türkiye’yi sürüklediği yer derin kaygıdır.
İslamcı partinin yüzünü Doğu’ya dönmüş olmasını hayretle karşılayan dış çevrelere de önerimiz gelinen sonucu kendi koydukları teşhis ile okumalarıdır: “İslamcı parti.”

Türkiye için talihsizlik

Bugünleri önceki yazılarla okumalı diyorum: “Tarihin yazılışına tanık olmak ayrı, yazılmış tarihi okumak ayrıdır. Gelecek kuşakların bu süreci değerlendirirken AKP iktidarını Türkiye’nin talihsiz süreci olarak değerlendireceklerini öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor. Zor iş sosyologlara düşecektir. Ülkenin karanlığa sürüklendiği endişesiyle, sürekli aydınlık için her gece bir dakika karanlık eylemi yaptığı günleri fazla uzak olmayan toplumun, her geçen gün yeni karartma başlıkları açan bir iktidara kendisini teslim edişini açıklamakta zorlanacaklardır.

İktidar meşru mu? Geliş şekline bakınca, hukuken evet, sosyolojik olarak hayır. Ya kalış şekli?.. Meşruluklar hukuk üzerinden değil, sonuçlar üzerinden yaratılıyor. Rıza iknaya değil, baskıya dayalı. Hak arayan, rejime ters görünümlere karşı çıkanlar azarlanarak paylanıyor. Hukuka tutunarak gelip, hukuka karşın kalmak, demokrasiye karşıt tutumları demokrasiye dayanarak sergileme gibi tutarsızlıklar zinciri içinde rejimin güvencesi olan hukuk, demokrasi gibi kavramların içleri boşaltılıyor. Söylenenlerle yaşananlar farklı. AKP’nin karşı olduğu bilinen değerlere karşı sahiplenici tutumu inandırıcı değil. İçeride sahiplenerek başkalaştırma, laik kurumlara kendi anlayışlarını şırıngalama stratejisini izleyen iktidarın, dış politikada izlediği teslimiyetçi tutumuna strateji denilemeyeceği için ancak trajedi denilebilir.

Medeniyetler ayrışması

Türkiye içeride AKP’nin açtığı tartışma başlıkları ve istikrar diye diye sürüklendiği ekonomik krizle boğuşurken dış politikada yaşanan krizler dikkatlerden kaçıyor. Laik Cumhuriyet bir uygarlaşma projesiydi; ılımlı İslam Cumhuriyeti yaftası vurulmuş Türkiye, AKP marifetiyle AB’nin başkalaştırma projesine teslim edilmiştir. Medeniyetler ittifakı adı altında, medeniyetler ayrışması yaşanmaktadır. Dış politikada yapılan yanlışlara dur demek için hâlâ bir şans vardır. Hatalarda ısrar edilirse, bir süre sonra bu şans da yitirilmiş olacaktır.” Bu alıntı, “AKP’nin Dış Politika Trajedisi” başlıklı yazımdan. Bugünün dış politikasına başka isim aramaya gerek var mı?

Cumhuriyet gazetemizin bulmacasına yanıtımız: AKP gidecek, Cumhuriyet gelecek. Bugünkü kaygılı kutlamalarımız Cumhuriyeti sahiplendiğimizin göstergesi. AKP gidince coşkulu kutlamalarla Cumhuriyeti dirilteceğiz.