Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[Resim: 4.jpeg]Ece Temelkuran Kıyıdan
[SIZE=+0] Bana iyi bak general!


12 Eylül darbesinin idam ettiği ve 25 yıl boyunca mezarı bulunamayan Veysel Güney üzerine Ethem Dinçer’in 6.9. 2009 tarihinde Radikal-2’de yayımlanmış ‘Beni hatırladın mı general ?’ yazısına devam olarak...
Bana bak general! Yüzüme iyi bak! Çünkü general, benim çocuğum da bana benzeyecek. Aklında tut yüzümü.
Aklında tut, çünkü general, er ya da geç senin torunun, benim çocuklarımdan özür dileyecek. Sen torununa hesabını vermediğin cinayetleri miras bırakıyorsun.
Torunun senin gibi olmayacak general. Ama benim çocuğum aynı bana benzeyecek.

Torunun general...
Senin torunun general, senin yaptıklarını benim yazdıklarımdan öğrenecek. Alman çocuklar Yahudilerden nasıl özür diliyorsa her gün, şimdi, senin torunun da, hiç işlemediği günahlar için, benim çocuklarımdan özür dileyecek.
Bana iyi bak general! Sen bu memleketin ümüğüne çöktüğünde ben sekiz yaşındaydım. Bir sabaha karşı annem ağladı. Babamın yüzü ihtiyarlamıştı o sabah. Ben böyle bildim senin ne mal olduğunu. Ben o sabahı unutmam general. Kitaplar okudum, hikâyeler dinledim. Sen, suçlarınla başka bir ülke, günahlarınla başka bir insan yaratmak istedin. Ama bak işte, ben olmadım. Ben general, sana karşı kazanılmış bir zaferim. İşte burada yazıyorum. Bana iyi bak general! Çünkü bu memlekette benden çok var.

Zalimleri hecele...
Bana bak general! Sen darağaçlarını kurduğunda ve Kürtleri Diyarbakır Cezaevi ’nde ‘Co’ adlı bir ite selam durdurduğunda ben, dokuz yaşındaydım. Sen yazdırmadın, konuşturmadın, senin gibilere memleketi suspus selam durdurdun, unutturdun. Ama şu işe bak ki general, ezberden sayabilirim hepinizin adını, soyadını. Bana iyi bak general! Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek. Tıpkı benim gibi olacak o da; okumayı zalimlerin adlarını heceleyerek sökecek.

Böyle bir ülke...
Söylesene general, ben niye Commer’in ismini biliyorum? Co’yu neden bilmeliyim ben? Kaç kadına copla tecavüz edildiğini, insanların foseptik çukurlarında bekletildiğini, Mamak ’ta başlarından aşağıya boşaltılan suyla ayakları buzlu zemine yapışmasın diye zıplayan çıplak adamları niye bilmeliyim? Bi’ deyiversene general, babasının çocuğuna tecavüze zorlandığını niye öğrenmeliydim? İdam sehpalarında adamların kendi taburelerine tekme attığı niye rüyama girmeliydi daha 16 yaşımdayken? Erdal Eren ’in yüzü niye aklına kazınsın bir çocuğun daha 10 yaşında? Bütün bunlar olmamış gibi yapan bir ülkede yalan söylememeyi öğrenerek nasıl büyür bir çocuk bilir misin general? Nasıl okur, nasıl gazeteci olur?

‘Hayır duam’
Ben sekiz yaşındaydım ve sen gelip bana böyle bir hayat verdin, böyle bir ülke, böyle insanlar. Zalimlerin isimlerini unutmamam gereken bir ömür verdin. General, sen beni, çocuklarıma bunları öğretmeye mecbur ettin.
Bana bak general! İyi bak general. Adımı ezberle. İyi bak general. Çünkü benim çocuğum da bana benzeyecek.

İlhan Selçuk: Alevi Nasıl Düşünür?..

Sağda, solda, basında, televizyonda, siyasette, şurada burada Alevilere ilişkin çok yayın yapılıyor...


Alevi - Bektaşi kesimini birbirine düşürmek için elinden geleni ardına koymayanlar var...

Tüm oyuncular sahnede...

Peki, bunların çürüğünü temizinden ayırmak için elde bir ölçüt, Frenkçesiyle ‘kriter’ yok mu?..

Var!..

*

Alevi - Bektaşi her şeyden önce kendi kendisine bir soruyu sorup yanıtlayacak:

- Bu durmadan konuşan ya da yazan kişi Atatürk’ten yana mı?..

Ya değilse?..

O zaman çekiver kuyruğunu!..

*

Alevi Osmanlı’dan çok çekti...

Neden?..

Osmanlı kötü müydü?..

Yok canım...

Osmanlı İmparatorluğu bir din devletiydi şeriatçıydı, Sünniydi, bu yüzden Alevi’ye düşman gibi bakardı...

Bu iş bu kadar ‘basit!..’

Ve de Türkçesiyle yalın.

*

Peki, sonra ne oldu?..

Başta İngiltere, Avrupalılar Türk’ü tepelemek için ülkemizi 1919’da işgal ettiler...

Mustafa Kemal Atatürk Milli Kurtuluş Savaşı’nın bayrağını açtıktan sonra Hacıbektaş’a geldi...

Alevi - Bektaşi önderleriyle anlaştı...

Söz kesiştiler..

Bir: Ulusal Kurtuluş Savaşı, elbirliğiyle yürütülecek...

İki: Zaferden sonra Cumhuriyet ilan edilecek...

*

Cumhuriyet’in ilanı, Sünni şeriatını devlet düzeni olmaktan çıkardı..

Sünni halifesini ve padişahını tasfiye etti..

Aleviliğin tepesindeki zulüm kalktı..

Laiklik Alevi - Bektaşileri özgürlüğe kavuşturdu..

Alevi misin?

Bektaşi misin?

Atatürk’le birsin!..

Mustafa Kemal’le birlikte hem Milli Kurtuluş savaşı vermiş, hem laik Cumhuriyeti kurmuşsun..

Evet Alevi kardeş, Atatürk’e ilişkin sözlerinde, konuşmalarında, yorumlarında kem küm eden birini gördün mü çekiver kuyruğunu...

*

Üstelik bugünkü durum vahim..

Laik Cumhuriyetin köküne kibrit suyu ekmek isteyenler iktidara geçtiler Amerika ile anlaştılar...

Ne yapacaklarmış?..

“Ilımlı İslam Devleti modeli” kuracaklarmış...

Peki, bu Ilımlı İslam Devleti nasıl bir ‘model’ olacak?. .

‘Hanefi - Sünni modeli’ mi olacak?..

‘Alevi - Bektaşi modeli’ mi olacak?..

*

Alevi - Bektaşi inancına bağlı yurttaşların şu günlerde gözlerini dört açması gerek!..

Birlik ve bütünlük içinde Anadolu’yu, Türkiye’yi, laik Cumhuriyeti korumak için elden ne gelirse yapmak, geçmişten geleceğe yürüyüşte Aleviliğin özgünlüğüne alınyazısı olmuş.
[url=http://www.wowhotelsistanbul.com/][/url]
[Resim: 160920091142529959059_2.jpg]


[COLOR=#b50102]Musa kendini neden astı?


Bu yazı günün en çok forward edilen yazısı olmaya aday..


Hürriyet yazarı Yılmaz Özdil, gündemin yoğunluğu arasında gözden kaçan bir insan hikayesini köşesine taşıdı. İstanbul'da sel felaketinin ardından sorumluluğu başkalarında arayan kent yöneticilerinin ibret almasını umduğumuz bu yazı, günün en çok paylaşılan yazısı olmaya da aday gibi görünüyor...

İşte Yılmaz Özdil'in o yazısı...


Musa


15 yaşında...


Çok başarılı öğrenciydi Musa.

Öğretmen olmak istiyordu.

Sabah okuluna gidiyor...

Sonra çobanlık yapıyordu.

Babası garibandı çünkü.



Tam bir sene önce, gene böyle bir sabah... Çıktı tek göz oda, ağıldan bozma evinden kör karanlıkta, yürüye yürüye, 2 kilometre, sırtında çantası, şehirlerarası asfalta geldi... İzmir Aliağa’ya bağlı Kapıkaya Köyü’nde yaşıyordu, köyde okul yok, okul Yenişakran’da... Türkiye’nin en batı ucunda, bütün yatırımlar oraya yapılıyor denilen coğrafyada, Türkiye’nin en doğusundaki yaşıtlarıyla aynı kaderi paylaşıyordu taşımalı eğitim... Servis bekliyordu.



Yakaladı yakaladı...

Kaçırdığında okuluna gitmesi imkânsız.

O nedenle, gün doğmadan kalkıyor, en az 2 saat yolu hesap ederek, saat 6 civarında asfaltta oluyordu.

Asfalt rampa.



Göründü yarım saat sonra servis minibüsü... Manisa’nın Karaahmetli Köyü’nden başlıyor, çocukları toplaya toplaya, en son Musa’yı alıyor, Yenişakran’a varıyordu. İçerde, biri şoför, biri engelli çocuğuna refakat eden anne, toplam 27 çocuk... Musa 30’uncu.



Durdu önünde her sabahki gibi, bindi Musa,

hareket ettiler. Ama bir acayiplik vardı... Şoför döndü Musa’ya öfkeyle, “Bak seni almak için durduk, fren patladı, niye rampada duruyorsun,

100 metre yürüyüp düzlükte dursana!” diye bağırdı... Yer kalmadığı için ayakta dikilen Musa, büktü boynunu, ne desin, zaten bütün çocuklar ona suçlu gibi bakarken ne diyebilirdi ki? Bir ara göz göze geldi en sevdiği sınıf arkadaşı Hidayet’le... Hidayet gülümsedi, çaktırmadan şöyle bir salladı elini havada “Boşver” manasında, “boşver, üzülme...”


Dandik asfaltta haldır haldır gitmeye başladılar, 1 kilometre, 2 kilometre, 3 kilometre... Yenişakran’a 4 kilometre kala, olanlar oldu, trafolar bölgesinde dik yokuşun sonundaki sert viraja daldı minibüs, “Fren boşaldı” diye bağırdı şoför, savruldular, korkuluk morkuluk yok tabii, uçtular Tütünlü Deresi’ne... Önce çığlıklar, 3 takla, 5 takla, darmadağın oldu, zaten darmadağın haldeki minibüs, sonra trajik sessizlik.


İsmail oracıkta öldü. 9 yaşındaydı. Recep öldü, Murat öldü. 15’indeydiler. Ve, gülümseyerek kan kardeşine moral vermeye gayret eden Hidayet... Ambulanslar geldiğinde nefes alıp veriyordu hâlâ... Hastane, doktor, ameliyat, olmadı... Hidayet de gitti.

Ya Musa?

Kafası yarılmıştı, sağ el bileği ezik...

Hatta, o feci kazanın haberini yapan gazeteler, Musa’nın bandajlı fotoğrafını koymuşlardı, “Açılan kapıdan fırladı, kurtuldu” diye.


Kurtulmuştu hakikaten Musa... Sağ çıkmıştı o tabut minibüsten... Ama kâbuslardan kurtulamadı... Hidayet her gece rüyasına giriyor, gene gülümseyerek “Boşver, üzülme” diyor ama, şoförün “Bak seni almak için durduk!” diye bağırması kulaklarından gitmiyordu, çın çın... Bıraktı okulu. Gitmedi bi daha.



Ve, bir sene sonra...



Bilirkişi, en fazla 12 yaşında olması gereken servis minibüsünün, daha eski, 15 yaşında olduğunu, frenlerin kazadan çok önce patlak olduğunu tespit etti balatalar erimişti. Aslında servis minibüsü bile değildi, öyle olsaydı, “S” plaka taşımalıydı, taşımıyordu. Buna rağmen, hiç kimse şikâyetçi olmadı... Savcı hariç... Kamu adına dava açtı, bilirkişi raporunu koydu hâkimin önüne, hâkim de, hiç tereddüt etmeden 10 sene hapis verdi şoföre... Giden gitmişti ama, hiç olmazsa suç cezasız kalmamıştı.



Ve, önceki gün...

Yıldönümüydü.

Kapıkaya Köyü’nün kabristanında anma töreni yapıldı. İsmail, Recep, Murat ve Hidayet’in ardından dualar edildi. Musa da oradaydı... Gene kenarda, gene boynu bükük. Ve gene, bir senedir her gördüğüne söylediği gibi, “Benim yüzümden, keşke düzlükte dursaydım, benim yüzümden” diye ağlıyordu. Ne büyükleri teselli edebiliyordu onu, ne mahkemenin verdiği adil karar rahatlatabilmişti vicdanını, ne de rüyasında “Boşver” diye gülümseyen Hidayet.



Bitti tören.

Gitti evine.

Astı kendini Musa.



Bir sene dayanabilmişti buna.



Evet, Japonya değil burası...

Kimseden harakiri yapmasını beklemiyoruz.

Alışığız, istiflerini bozmayacaklarını, istifa etmeyeceklerini de biliyoruz. Ama “Sprey yüzünden oldu, yok efendim buzullar eridi, dünyanın suçu” filan, ayıptır beyler.


Başta minik Dila... 30 küsur günahsız sel kurbanından utanmıyorsunuz, bari, Musa’nın yüreğinden utanın da, hiç olmazsa bir özür dileyin.




Anket



Sel felaketinden dolayı vatandaşları sorumlu tutan Kadir Topbaş istifa etmeli mi?

Evet
Hayır
Fikrim yok
12 Eylül darbesi 29 yıl geride kaldı ama hâlâ sürüyor... [Resim: 5.gif]Kanlı olaylar, sağ-sol çatışması... Cinayetler, işkenceler, fişlemeler...

Kenan Evren’in o ünlü sözü:

“Asmalayım da besleyelim mi?”

O acıları, hüzünleri içimizden atamadık...

Acılarla saçlarını ağartmış bir kuşak kaldı geride.

Emekçinin çanına ot tıkayan, sermayeyi palazlandıran bir dönemi yaşadık...

Yine Evren Paşa’nın bir başka sözünü hiç unutmadık:

“Garsonlar benden fazla maaş alıyor.”

Bayram öncesi 12 Eylül askeri faşizmi kınayan bildiriler yayımlandı, toplantılar yapıldı.

12 Eylül’e alkış tutan “terörden kurtulduk” diye yazılar döktüren, geçmişin “darbeseverleri”nin bugün sapına (!) kadar “demokrat-özgürlükçü (!)” olduğunu bu köşede anlattık.

Anlattık da ne oldu?

Onlar yine TV ekranlarında, gazetelerinin köşesinde yasal olmayan telefon dinlemelerini yapanları alkışlayıp, kendi gibi düşünmeyen yurtseverleri gammazlamayı sürdürüyorlar.

Bunlar 12 Eylül’e alkış tutan, postal yalayıcılarıydı...

Hepsinin seceresi belli!

Emeğe ve emekçiye düşman!

Melih Aşık köşesinde “12 Eylül sürüyor” derken, işçilerin, öğrencilerin üzerine askeri rejimleri aratmayan hoyratlıkla gidildiğini yazmıştı.

Yargının iktidarın baskısı altına alınmış bir ülkede hukuktan, eşitlikten söz edilir miydi?

Yurtseverlerin, bilim insanlarının, muhaliflerin, işçilerin, öğrencilerin susturulmak istendiği bir ülkede demokrasi olabilir miydi?

Cumhuriyet’in telefonları dinleniyor, haberleşme özgürlüğü çiğneniyor...

Salt Cumhuriyet’in mi?

Kimi gazetelerin, aydınların, yazarların, sendika liderlerinin, AKP iktidarını eleştiren herkesin!

***

Bir suskunluk, yılgınlık var toplumda...

Kimsenin sesi soluğu çıkmıyor, tepki vermiyor.

Toplumun büyük bir kesimi korkutuldu, yıldırıldı...

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!

Darbeyi salt askerler yapmaz, sandıktan çıkan sivil partiler iktidar olunca da yapar!

12 Eylül döneminde gazeteler kapatılırdı... Şimdi gerek yok... Gönderirsin maliye denetçilerini... Oradan girerler, buradan çıkarlar ve keserler vergi cezasını...

Gazete kapanır, gazeteciler işsiz kalır!

Eh, ekonomi de dibe vurmuş, işsizlik artmış!

Türkiye’ye kayıt dışı para girişi de tıkanmış...

Şimdi IMF’nin acı reçetesine geldi sıra.

Bu reçete hazırlanırken bir “gözaltı dalgası” yaparsın, 15-20 kişiyi gözaltına alırsın, ikinci bir “AKP’yi ve Gülen’i bitirme planı”nı el altında The Taraf’a verip yayınlatırsın, olur biter.

Sınır boylarında gece-gündüz çatışan 21 yaşındaki teğmenleri tutuklarsın!

İkinci bir Albay Dursun Çiçek bulursun!

Belgenin kimin ürettiğini, hangi amaçla soruşturma dosyasına konulduğunu bulmazsın!

Asker üzerinden siyaset yapmak, askere her yerde vurmak günümüzde “solculuk” olduğuna göre... Tarikat şeyhinin “F Tipi kadroları” da bu tür olaylar için yetiştirildiğine göre...

Çok basittir bu işler!

Gazeteler, televizyonlar senin koçum... Çıkarırsın müritlerini, din pazarlamacılarını... Soros’un beslemesi liboş tayfayı...

İşi kotarırsın!

Kimse dokunamaz sana...

Çünkü sen iktidar yalakasısın...

Gününü gün edersin... Medyada işin hazır, istediğini yazarsın, televizyonlarda yorum yaparsın.

Gezer tozar, babalar gibi yaşarsın!

***

Ayda bir ABD’ye gidersen... Ve öpersen şeyhin elini... Sadece hayır duasını almaz, köşeyi de dönersin.

Her gece dört-beş televizyon kanalını dolaşır, ne denli entelektüel olduğunu gösterirsin...

Bu ülkede gerçeğe aykırı belge düzenlemek, bunu yayımlamak, yasadışı telefon dinlemek suç değil artık!

Hukuk denilince, Almanya’nın Bavyera eyaletinde yapılan “guguklu saat” geliyor akla...

Sen emekçiye vur, yurtsevere, solculara vur!

29 yıl önce darbeseverdin şimdilerde demokrat ve özgürlükçü...

Vur koçum, vur yiğidim!

Gün senin, bayram senin!

Suratın ise manda gönünden!

Haydi vur!

Hikmet Çetinkaya
Ünlü Rus bilgini Pavlov’un deneyiminden bu köşede vaktiyle söz açmıştım. [Resim: 5.gif]Laboratuvarda bir küçük köpek üzerine deneyler yapar Pavlov, yemek vermeden önce hayvana çember biçiminde bir parlak ışık gösterir..

Elektrik şoku vermeden önce de elips biçiminde bir elektrik ışığı gösterir..

Bir, iki, üç, beş, on beş derken köpek koşullanır..

Akıllı hayvan..

Çemberi görünce seviniyor..

Mama geleceğini biliyor..

Kuyruğunu sallıyor..

Elipsi görünce başına geleceği kestirdiğinden başlıyor havlamaya..

Hırlamaya..

Ulumaya..

*

Pavlov deneyini sürdürüyor..

Bilindiği gibi elipsin iki merkezi vardır bilgin bu ikisi arasındaki uzaklığı yavaş yavaş kısaltarak elipsi çemberleştirmeye başlar..

Durum zorlaşıyor mu?..

Köpekçik yine de tüm duyarlığıyla dikkat kesilmiş, elektrik yandı mı bakıyor..

Çember mi?..

Elips mi?..

Elektrik şoku mu yiyecek?..

Mama mı?..

İş öyle bir noktaya varıyor ki hayvancağız iki ayrı ışıklı göstergeyi ayırmakta zorluğa düşüyor ne kadar dikkat kesilse nafile...

Huysuzlaşmaya başlıyor..

Yay gibi geriliyor.

*

Pavlov elipsin merkezlerini birbirine yakınlaştırdıkça, elektrik ışığından oluşan iki şekil -çember ve elips- birbirinden ayırt edilemez duruma dönüştükçe, hayvan ne yapacağını bilemez...

Sürekli tepki köpeği sarar..

Işık yandı mı, hangisi olursa olsun, başlar çırpınmaya..

Ulumaya..

Yerlerde yuvarlanmaya..

Cıyak cıyak havlamaya..

Bir çeşit ruh hastası olur..

Peki, köpekte ruh var mı?..

*

Son zamanda bu ülkenin insanları tam bir ikilem içine düştüler..

Elips mi?..

Çember mi?..

Karşıdan bir görevli geliyor..

Devletin memuru mu?..

Mafyanın adamı mı?..

Gazetenin manşeti haber mi?..

Dolduruş mu, iftira mı, şantaj mı, holdingin tezgâhı mı?..

Köşe yazısı yazı mı, tetikçilik mi?..

Devletin Bakanı, gerçekten Bakan mı?..

Şeyhin kulu mu?..

Tarikatın müridi mi?..

Başbakan elips mi?..

Çember mi?..

*

Geçen gün bu ülkenin yurttaşlarından birini gördüm suratı darmadağın, kaşlar çatık, ne yapacağını şaşırmış, durumu perişan...

Kimin kim, neyin ne olduğunu bilemiyor..

Sordum, anlattı...

- Bana bak, dedim, sen Pavlov’un köpeği değilsin, insansın, yurttaşsın...

- Eeee?..

- Bu gibi durumlarda ağlayıp dövüneceğine, hırlayıp homurdanacağına, çırpınıp yakınacağına, ne gerekiyorsa onu yap!.. Adam olmanın başka yolu yoktur.

İlhan Selçuk
Mehmet Altan



Sultan Selim KaÇ Bin Alevi’Yi Kesti?




Dün sabahın erken saatlerinde gazetelere göz gezdirirken, ilk sayfaların birinde, diplerde “Yavuz Sultan Selim Anadolu’da kırk bin Alevi’yi öldürtmesiyle biliniyor” cümlesine rastladım... Bizim eğitim sistemimizin insanın beynini keçeleştiren resmi tarih propagandasıyla büyüyüp “Vatan, millet, Sakarya” edebiyatından fazlaca nasiplenmişler için travmatik bir cümle olduğunu düşündüm...

Osmanlı’nın en parlak ve en vahşi padişahlarından biri olan Yavuz’un başarıları sayılır dökülür de, onla beraber Alevi mezhebinden resmi olarak Sünni mezhebine geçimizden tek kelime bile söz edilmez.
Geçmişimizle vakur bir şekilde hesaplaşmaktan ödümüz patladığı ve bunları çocuklarımıza sağduyulu bir yansızlık içinde anlatamadığımızdan, örtünün altındakileri sağda solda, tek satırlık cümleler olarak görünce şaşırırız.

Şiddetin kanıyla da kavrulan bu topraklarda olup biteni tüm çıplaklığıyla anlatmak yerine, resmi yalanlarla geçmişi aklama hastalığına tutulmasaydık, her biri “okkalı açılımlara” ihtiyaç duyan bunca kökleşmiş sorunla mı karşılaşırdık?

Resmi yalanlarda ısrar, geçmişimizle yüzleşmeyi engellediği için geleceğimizi de karartıyor.

***
Bunları düşünerek, ilk sayfadaki haberin peşine düştüm:
Meğer mesele, itiş kakış yüzünden sekiz yıldır bitirilemeyen Cemevi inşaatı ile ilgiliymiş.
İstanbul Sultanbeyli’de belediye zabıtaları, kaçak olduğu gerekçesiyle müdahalede bulunmak istedikleri Cemevi’nin yöneticilerinden, kendilerine direndikleri için şikâyetçi olmuşlar.

Bunun üzerine “kamu malına zarar vermek”, “devlet memurlarının görevini engellemek” ve “kamu işini engellemek” iddiasıyla Cemevi’nin beş yöneticisine dava açılmış.

Davanın görüşülmesine geçen gün Sultanbeyli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam edilmiş...
Mahkeme, hâkiminin Cemevi arazisinin önünü kapatmak isteyen belediye zabıtalarına direnen Alevilere bilirkişi raporunun hak verdiğini belirttiği son celsede, Cemevi yöneticisi Sadegül Çavuş, zabıtaların kendilerine Yavuz Sultan Selim’i örnek göstererek, ‘Yavuz Selim size az yapmış, bir Yavuz daha lazım’ diye hakaret ettiklerini iddia etmiş.

Yaklaşık 2 yıldır süren dava, Şubat 2010’a ertelenmiş.
***
Haberin internette detayları ararken karşıma ilk çıkan ise bazı köylere “Yedi Bucak Avşarları” denmesinin hikâyesi oldu, şu satırların altını çizdim:

“Yavuz Sultan Selim Ridaniye Seferinden (1517) döndükten sonra ne görsün Yedi Bucak Avşarları bulundukları yerlerde yok, hemen Yavuz Selim’e Avşarların Diyari Rum’a (Anadolu’ya) kaçtığını söyleseler de bizim Avşarlar böylelikle ölümden kurtulmuş olurlar.

Osmanlıların eline Halifelik geçtikten sonra Anadolu’da mezhep ayrımı kendisini gösterir. 1517 yılından sonra Osmanlıların Alevi olan Oğuzlara (Türkmenlere) yapmadıkları işkence kalmamıştır. Alevi toplumlarını yerlerinden kaçırıp kuş uçmaz, kervan geçmez yerlere, dağlara, orman aralarına gitmelerini ve yerleşmelerini sağlamışlardır. Kendi anlayışlarına göre ‘fetva’ çıkartıp insanlığa yakışmayan kıyımlar yaptırıyorlar. Bilhassa Yavuz Sultan Selim döneminde Avsar Alevileri çoğunlukla Toros Dağları’na yerleşiyor.
Avşar şairlerinden esas ismi Aşık Veli olan Dadaloğlu bir şiirinde;

‘Devlet vermiş hakkımızda fermanı, Ferman padişahınsa dağlar bizimdir’ der.”

***
Bu arada, Yavuz’un katliamı ile ilgili
olarak:

“Safevi Devleti’nin Anadolu’daki Alevileri ‘beşinci kol’, yani istihbarat unsuru olarak, daha da önemlisi, devleti yıkacak tertipler içine girecek potansiyel bir işbirlikçi güç olarak kullanmaya kalkmasıydı. Şah İsmail’in gerçek niyetinin Osmanlı’yı Şii bir devlete dönüştürerek bir darbede başına geçmek olduğuna ve bu uğurda çalıştığına dair güçlü kanıtlar bulunuyor” türü ifadelere de rastladım...

Günümüzde de çok aşina olduğumuz bu nevi suçlamaların bunca eski olduğunu görerek şaşkınlıktan dehşete düştüm.
Açılımı çok radikal bir hale getirip beş asırlık bir dönemi kapsamaz isek şansımız pek yok galiba...
[Resim: 290920090849190798487_2.jpg]
Öpüşmeyin kardeşim... Aile var!


“Dinci” parti tarafından yönetilen ülkede, “sosyete”nin tanınmış siması ve “dinci partinin belediye başkan adayı” olan işkadını, “hâkim albay”a rüşvet verip, hava kuvvetleri arazisini araklamaya çalışmak iddiasıyla gözaltına alındı...


Ki, bazı gazetelerde “savcı” olduğu yazılan bu “hâkim albay”, silahlı kuvvetlerde görevli “beş memur” ve silahlı kuvvetlerde görevli olmayan “üç orospu”yla birlikte, “sanatçı” ve “futbolcu”lara “rüşvet”le “sahte” çürük raporu vermekten içeri alınmıştı... Gözaltına alınan “dinci parti belediye başkan adayı”nın, “dinci parti ilçe başkan yardımcısı”yla “ak”çeli işler konuşan oğlu da, telekulağa enselendi.


“Dinci” parti tarafından yönetilen ülkenin, “laikçi” partiye mensup ve aynı zamanda “avukat” olan “milletvekili”nin kardeşi ise, “cami yaptıran hayırsever” olarak tanınan “uyuşturucu baronu”nun sağ kolu olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı... Ki, Emniyet Genel Müdürü’nün sağ kolu olan “Emniyet Genel Müdür Yardımcısı” da, bu baronla kanka olduğu iddiasıyla tutuklandı... Emniyet Genel Müdür Yardımcısı’nın oğluyla kendi kızına ortak şirket kurduran bu baronun, ispiyonlanıp içeri atılana kadar, öbür baronları ispiyonlamak için Emniyet’in “muhbiri” olarak kullanıldığı ortaya çıktı... Son bir haftada “Polis Okulu Müdür Vekili”nin öğrencilerle “eşcinsel” ilişkiye girmesi ve eşcinsel “emniyet amiri”nin porno siidisinin çıkmasıyla art arda sarsılan Emniyet’in uyuşturucu “bilirkişisi” de, aslında bu baronun imalatçısı olduğu iddiasıyla içerde.


Ana, oğul.

Abi, kardeş.

Baba, oğul.

Baba, kız.

Müdür, öğrenci.

Asker, polis, hâkim, siyasetçi.

Sanatçı, futbolcu, bilirkişi.

Cami.



Ve, o ülkenin Aileden Sorumlu Bakanı diyor ki: “Dizilerde öpüşme sahneleri var, aile yapımızla bağdaşmıyor, kamu vicdanında sıkıntı yaratıyor, şifre konmalı bunlara...”

*

Hep Behlül’ün yüzünden yani.

*

Ha bire öpüyor Bihter’i.

Bozdu milleti.