Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
İncir...


Allah’ın lütfudur.

Kuran’da adı geçer.

Biz yokken, o vardı.

İnsanlık tarihinden eskidir.

Kolay yetişir.

Sal, budama, 30 metre gider.

Türlü derde devadır.

Sapından süt süzülür.

Mitolojide "ana"dır.

Halbuki erkeği de vardır.

İyi de nasıl döllenir?

Doğa, aracı gönderir...

İncir arısı, ki aslında incir sineğidir, hem kendi neslini devam ettirir, hem incir neslini... Erkek incir arısıyla dişi incir arısı yatak odası olarak kullandıkları incirden incire giderken, incirin de döllenmesini sağlar. Niye inciri yatak odası olarak kullanır? Kuytu yerleri sever çünkü incir arısı... Kuytudan kuytuya giderken, bazen evlerin bacalarından içeri girer. Boşsa, o evde hayat devam etmiyorsa, metruksa, en kuytu yeridir bacanın dibindeki ocak... Ve rüzgár, toprağı bacadan savurup biriktirmiştir o ocağın dibinde... Arının tesadüfen getirdiği incir poleni, buluşur o toprakla... Boy verir.

*

Hani derler ya...

"Ocağına incir ağacı dikildi!"

Budur.

*

Ocağına incir ağacı dikilmiş

bir kadının torunuyum ben...

*

Yurdunu, köyünü, dünyaya geldiği evini ebediyen terk etmek zorunda kalan... "Defolup gideceksin" dedikleri Girit’ten pılısını pırtısını toplayıp, "Aha buraya yerleşeceksin" dedikleri Gaziantep’e göç etmek zorunda kalan Nazlı’nın torunu.

*

Yiğit adamdı dayısı, "Burda doğdum, burda öleceğim" dedi, Rum çeteciler vurdu. Narindi kız kardeşi, yolda koleradan öldü... Katır sırtındaydılar. Güya öz vatanlarında ama, bilmedikleri adreslerde, hangi meçhul toprağa verdiler o kızıl saçlı minik kızı, hatırlamıyordu... Babasının ağaçlara vura vura ağladığını hatırlıyordu... Annesinin bir daha gülmediğini.

*

Ben ise, yaşlılığını hatırlıyorum Nazlı’nın... Kendi Hanyalı, gönül verdiği Süleyman, Aksaraylı... "Götür beni Mevláná’ya" dedi, götürdü Süleyman... Mecaz değil, Hanya’yı da gördü, Konya’yı da yani Nazlı!

*

Hanya, Antep, Diyarbakır, Urfa, Mardin üzerinden incir poleni gibi savrulduğu İzmir’de, Kordon’da, salep içerken dalgın dalgın denize bakarken yakalardım onu, gözü ufukta, sanki Girit’in ışıklarını görecekmiş gibi... Biz de garibanız o zamanlar, içimizde ukdedir, götüremedik, 80’ini gördü, bi daha Girit’ini göremedi... Bi gün olsun, gün yüzü göremediği gibi... "Ah Hanya, ah Kandiye" diye mırıldana mırıldana, son kez göçtü, gitti.

*

"İki kere yabancı" derler ya...

İki kere yabancıydı Nazlı.

*

Orada oldurmadılar.

Burada da tam olamadı.

*

Yunanlılar kitap yapar bu tür öyküleri... Film yapar, dizi yapar. Eleni anlatır, Eftemiya anlatır.

Okumuşsunuzdur belki...

Hüzünlenmişsinizdir.

*

Biz yapmayız.

Hem geleneksel tembelliğimizden, hem de alt tarafı, alın yazısı olarak kabulleniriz olan biteni... Kan davasına dönüştürmeyiz. Onların bize dediği gibi, "Senin yüzünden oldu" demeyiz... Neticede, bizimle aynı kaderi paylaşan, hayat otobanının farklı istikametlerinde yol alan insan evlatlarıdır... Düşman gözüyle bakmayız.

*

Uzatmayayım... Dünyanın en çok sırtından hançerlenen, çocuklarını büyüttüğü komşuları tarafından en çok ihanete uğrayan milletin, sessiz sedasız bir ferdiydi Nazlı.

*

Ertuğrul Özkök’ün babaannesi çarşaflı, Bekir Coşkun’un anneannesi Ermeni’ymiş...

Onlar yırttı.

*

Benimki kusurlu...

Hem Türk, hem başı açıktı.

*

Ve, tarih otoritesi başbakanımızdan öğreniyoruz ki, meğer "faşist"miş bizim Nazlı...

Kovmuş elálemi.

*

Çileli hayatı boyunca "onun da sürüldüğünü" söyleyen bir başbakan görmemişti Nazlı... Allah’tan ömrü vefa etmedi de, aslında onun da sürüldüğünü söylemediği gibi, üstüne faşist ilan eden başbakanı da görmedi bizim Nazlı.

Yılmaz Özdil
Bir yargıç vardı...


ADAPAZARILI Namık’a adam yaralamaktan 10 ay hapis cezası verdiler. Ama iyi halini, mahkemedeki davranışlarını gören yargıç, bu cezayı “yedi sokak köpeğine 20 ay bakmaya” çevirdi.


Sakarya adliyesinden çıkan Namık söylene söylene işe koyuldu, kimsesiz yedi köpeğe bakmaya başladı.

Önceleri bunu laf olsun diye yaptı, kaytardı, köpekleri unuttu kimi zaman, kimi zaman kahvede lafa dalıp onlara su bile vermedi.

Bir zaman sonra köpeklerin yemek zamanı için saatine bakmaya başladı. Oyununu-arkadaşlarını bırakıp onların karnını doyurmaya gitti...

Birisi eksik olduğunda telaşlandı.

Birisi hastalandığında canı sıkıldı.

Çoğu zaman köpeklerden söz ederken gözlerinin içi parladı...

Ve kahveye onlarla gelmeye başladı, önde Namık, arkasında yedi köpek...

(.......)

Aslında sevgi onu ele geçirmişti...

Sevmekti bu...

Sevmek...

Artık dünyanın en güzel şeyinin mahkûmu olmuştu o:

Sevginin...

Şimdi artık köpeklerinden ayırmak, ona verilmiş ceza sayılır...

Ve kahvehanede arada bir saatine bakar Namık...

*

Karşısına getirilen suçluya “köpeklere bakma cezası” veren o Sakarya 3. Asliye Mahkemesi yargıcını tanımıyorum.

Tanısaydım; boynuna sarılıp yanaklarından öpmek isterdim...

O yüce bir yargıç olmalı.

Yüce ve önemli...

(.......)

Yargıçlar sadece insanların değil, kuşların, kedilerin, sincapların, balıkların, ağaçların, ormanın da yargıçlarıdır.

Çünkü hukuk; sadece insanlarla insanların değil, insanlarla varlıkların ilişkisini de düzenler.

Bir çınarın da hukuku vardır ve gerektiğinde hukuk onu korur... Bir ırmağın da, bir kumsalın da, bir tavşanın ya da bir kedinin de...

(.......)

Bizim yargıçlara ihtiyacımız var...

Yargıçlar sevdiğimiz canlıları korumalı...

Canımız yandığında...

Sığınacak başka yerimiz yok...

Bekir Coşkun
Cumhuriyet
02.06.2009

GÖRÜŞ

BEDRİ BAYKAM

“Medyokrasi”mizin Avrupa’da Batan Gemisi!

Hiç kimse yarın kalkıp bizi “Avrupa Birliği’ne hiçbir katkı yapmamış olmak”la suçlamasın! Bakın, Avrupa seçimlerine bir hafta kala, neredeyse tek başımıza, aralarında onca başka sorun yaşayan Fransa-Almanya yakınlaşmasından sorumluyuz. Sarkozy ve Angela Merkel hafta sonu yayımladıkları ortak bildiride, Avrupa’nın yumuşak karnı haline gelen Türkiye’nin adaylığına karşı “Avrupa’nın sınırlara ihtiyacı var, sonsuz bir genişleme mümkün değil” diyerek bir kere daha set çektiler. Fransızların “Le Journal du Dimanche”ı ve Almanya’nın “Die Welt am Sonntag” gazetelerinde iki gün önce yayımlanan ortak bildirinin bunun dışında tek ilginç vurgusu “kuralsız (yani vahşi!) liberalizmin dibe vurduğu” ve bunun yerine “sorumlu piyasa ekonomisi”nin gelmesi gerektiği itirafıydı. Yoksa bunlar dışında diğer paragraflar “güçlü ve koruyucu bir Avrupa, karşılıklı dünya dış ticareti veya devlet borçlarının gelecek nesillere bırakılmaması, ekolojinin korunması” gibi genel söylemlerden ibaretti.

2004’e dönelim tekrar; hani Avrupa vekillerinin ellerinde tuttukları “Ja” “Si” “Evet” yazılarının Türk basınına yaşattığı o büyük heyecana (!) dönelim… Ne oldu atıp tutan büyük yazarlarımıza, ya da anti-Kemalizme hapsolmaktan başka bir performansı olmayan “akademisyen”lerimize? Şimdi sıkıntıdan evlerine mi kapanacaklar sandınız? Yok canım, hiç üzülmeyin onlara. Yine kanallarda turlamaya devam ederler! O günlerde beş yıl öncesinden şu dönemde yaşadığımız her şeyi yazmış olan bizlere ise, yine bu trajikomik sahneleri izleyip “ya sabır” çekmek düşecek...

Bir “aydınlar” (!) ordusu düşünün ki; bırakın Ermeni, Kıbrıs ve Kürt sorunlarını, bırakın Güney Kıbrıs ve Yunanistan’dan başlamak üzere bize ters bakan her ülkenin veto hakkını, Türkiye’yi yöneten kadronun evimizde siyaseti ve onun ötesinde günlük yaşamı nerelere taşıdıklarını görmekten acizler!
Aynen geçmişte Türk Ceza Kanunu’nda şeriatçı yayın ve gösterilere yasak getiren 163. maddenin kaldırılmasının nelere malolacağını ya da sinsi planlarla Atatürkçülükten uzaklaştırılan Türkiye’nin ana tutkalının sulanarak çözüleceğini görememiş olmaları gibi… (Tabii haykırışlarınızı da duyar gibiyim, “onların çoğu tam tersine bunları gördüler ama misyonları buydu” diye!)

O günlerde de söylüyordum, bugün de tekrarlayalım: Ne AKP gerçekten AB’ye girmek istiyor ne de AB gözle görülür hızda yobazlaşan Türkiye’yi kendi içinde görmek istiyor! AKP yıllardır Avrupa’yı, kendini yurtiçinde dolu yağmurundan korumak için bir şemsiye, hatta bir savaş kalkanı olarak kullanıyor, AB de ayakta uyuttuğu Türkiye’yi “Gümrük Birliği” piyasa malzemesi olarak kullanıyor.
Alan memnun satan memnun, dostlar alışverişte görsün durumları! Şimdilerde biraz makyaj akmaya başladı kaçınılmaz şekilde, hepsi bu! CHP o günlerde doğruları hatırlatıp “Avrupa’ya böyle 20 yıl beklemeyle ve serbest dolaşım hakkı verilmeden girilmez, girilecekse oyalandırılmadan, birinci sınıf ülke olarak ana kapıdan girilir” şeklinde özetlenebilecek sözleri söylediği zaman, “medyokrasi”miz, yani medya demokrasisinin “mediocre”, vasat altı takımı, CHP’yi büyük bir hışımla AB ve çağdaşlık düşmanlığı ile suçluyordu. Onlara göre ülkenin gerçek anlamda tek reformcu, AB’ci, ilerici ve “modern mahrem” partisi AKP’ydi ve bizler, yani “kafası örümcek dolu statükocu ulusalcılar” bunu göremiyorduk… İlerleyen süreçte, geçmişte “medyokrasi” olarak tanımladığım takım, son bir-iki yılda iyice çirkinleşen siyaset sahnemizde artık “liberal faşist”liğe terfi etti! Onlar artık AB yolunda ilerleyen türban demokratı AKP’nin eli maşalı gardiyanı, gözü dönmüş avukatı ve gerekirse propagandadan sorumlu vurucu timi!

Bu hafta Obama Avrupa’ya gelerek Almanya’da, ardından Fransa’da temaslar yapacak. Büyük ihtimalle “Türkiye’yi dışarıda bırakmayın” mesajı verecek. Onlar da diğer konuların yanında münasip dille Champs Elysees’de 100 bin türbanlı ve çarşaflı görmeye ve Irak’la komşu olmaya hazır olmadıklarını söyleyecekler…

Aslında artık birilerinin Obama’ya Türkiye’yi demokrat dünyanın çizgilerinde tutmanın, öncelikle AKP iktidarının nihayete ermesi ile ulaşılır bir hedef olduğunu, Avrupa meselesinin ondan sonra gelebileceğini anlatması lazım!

[email protected]
Yeni Türk sözleri


Okurlardan İbrahim Ormancı bu pazar için yeni Türkiye’nin ürettiği yeni Türk esprilerinden göndermiş:

- İşsizlik çığ gibi büyümekte; yiğidim aslanım artık yan gelip yatıyor!..

- Hoş geldin bebek; işsiz kalma sırası sende!..

- Alışverişi gençler ve çocuklar tetikliyormuş; peki çekilen tetiklerin vurduğu kim?

- “Kriz varsa çare de var” kampanyası yerine; “kriz varsa kredi kartları da var” olmalıydı.

- Tiridine tirdine bandım; bedava mı sandın? Kredi kartıyla aldım!..

- Alem buysa; kraldan çok kralcı benim!..

- Allah bana yürü ya kulum dedi; sürekli yayan gidip geliyorum!..

- Ağır ol molla desinler; hasta ol, nanemolla desinler!..

- Yine falda sen çıktın; falcıya rüşvet mi verdin yoksa?

- Bülbülüme dut yedireceğim; bakalım gerçekten susuyor mu, susmuyor mu?

- Cep telefonuyla çok konuşup da; kontörün topuzunu kaçırma...

- Hep aklınızı seveceğinize; biraz da halkınızı sevsenize be!..

- Her Türk mağdur doğar!..

- Sürekli pot kırdığı için; artık ona “gafını balla kestim” diyorlar...

- Hiç unutmam bir gün okulu kırmıştım; babam da benim bacaklarımı...

- Susma, sustukça sana da sus-payı verecekler.

- Sana gitme demeyeceğim; hafif kalır, defol demem lazım!..




***



Absürd yolcu uçağı anonsları

Sevgili Yıldırım Tuna geçen hafta bir Güney Amerika seyahatine gitti. Saatler süren uçuşlar sırasında duyduğu anonslardan ilham alan Tuna “Hep aynı anonsları duymaktan çok sıkıldım, sonra düşündüm ve aklıma komik anonslar geldi. Tabii bunlar gerçek değil ama uçarken gerçekten duysak ne düşünürüz” diyor. İşte Yıldırım Tuna’dan absürd uçak anonsları:

- Uçağımızdan ayrılırken el bagajlarınızı yanınıza almayı unutmayın, şayet bir şey bırakacaksanız işimize yarayabilecek bir şeyler olması konusunda dikkatli olmanızı rica ederiz.

- Pistte zıplaya zıplaya inen uçaktaki anons: Sayın yolcularımız, Kaptan Kanguru seke seke ana terminal binasının çatısına konana kadar kemerlerinizi bağlı tutmanızı rica ederiz.

- Çok kötü iniş yapan bir uçaktaki anons: Bayanlar ve baylar Amarillo havaalanına hoş geldiniz... Uçağımızın motorları tamamıyla duruncaya ve kaptan pilotumuz taksiye binip terminalden uzaklaşıncaya kadar kemerlerinizi bağlı tutmanızı önemle rica ediyoruz...

- Oturduğunuz minderler zaruri bir suya inişte yüzmenize yardımcı olacaktır... Onlarla kumsala kadar yüzüp daha sonra bizim hatıramız olarak saklayabilirsiniz...

- Çok sert bir iniş ve zıplayıştan sonra: Sayın yolcularımız... Ne düşündüğünüzü biliyorum, ama bu benim hatam değil... Ekibimizin de bir ilgisi yok... Pist bu pist... Böyle asfalt dökülür mü kardeşim.

- Çok sert bir iniş, sağa sola savrulan uçakta anons: Bayanlar ve baylar, lütfen birazdan Kaptan Çakılan’ın acil frenlemesiyle uçağımız ana terminal binasına girdikten sonra lastiklerden çıkacak duman yok olup ikaz düdükleri susunca emniyet kemerlerinizi açın kapıları açmamıza gerek kalmadan enkazı sakince terk ederek terminalin ‘gelen yolcu’ bölümüne doğru yürüyün.

- Uçağımızda sigara içilmemektedir, ancak içmeden duramayan yolcularımız için uçak havalandıktan sonra pencerelerinizden gördüğünüz kanatların ucunda yer ayrılmıştır... Şayet sigaralarınızı yakabilirseniz orada içebilirsiniz...

Bizimle uçtuğunuz için teşekkür ederiz... Bir dahaki sefere içinde basınçlı havayla gökyüzünde nasıl durduğu akıllara seza ****l bir tüpün içinde seyahat etmek isterseniz bizi, yani Güneybatı havayollarını tercih edeceğinizden eminiz.



***



Bir de havayolu fıkrası...

Uçak havalanıp uçuş yüksekliğine ulaşınca kaptan anonsa başlamış: “Bayanlar ve baylar, kaptanınız konuşuyor, Güneybatı havayollarının 293 sefer sayılı uçağına hoş geldiniz... Yolculuğumuz 55 dakika sürecek. İneceğimiz havaalanında sıcaklık 30 derece civarında, rüzgâr uygun, şimdi sizler rahatça koltuğunuzda uzanıp yolculuğunuzun zevkini çıkarırken, aman Tanrımmm...” Hayli uzun bir sessizlik olmuş, tekrar kaptanın sesi duyulmuş: “Bayanlar ve baylar, eğer sizi korkuttuysam kusura bakmayın, hostes arkadaşımız bana sıcak kahve ikram ederken üzerime döktü... Çok özür dilerim. Pantolonumun önünü bir görseniz...”

Yolculardan biri “Yahu o da bir şey mi?” demiş, “Sen asıl gel de benim pantolonumun arkasını gör!”



***



Erkeklere çok pratik ve ucuz kurslar

Okurlarımdan Işık Dikicigil “2002’den beri çok gerildik biraz da gülelim” diyerek erkekler üzerine bir çeşitleme göndermiş. Hemen her kadının erkeklerde görüp de hiç hoşlanmadığı konular ve bunların giderilmesi için yapılması gerekenleri ben pek keyifle okudum. Şimdi sıra sizde:

1- Buz kalıbına nasıl su doldurulur? (Adım adım slaytla açıklama)

2- Tuvalet kağıdı rulosu, takıldığı yerde kendisini yeniler mi? (Yuvarlak masa tartışması)

3- Klozet kapağını kaldırıp duvara ve su borusuna sıçratmadan işemek mümkün mü? (Grup çalışması)

4- Kirli sepetiyle yerdeki halı/döşeme arasındaki temel farklar. (Resimler ve grafiklerle açıklama)

5- Tabak-çanak yemekten sonra kendi kendine lavaboya veya bulaşık makinesine uçarak gidebilir mi? (Videoyla açıklama)

6- Uzaktan kumandayı bir parçanız olmaktan kurtarmak. (Destek hattı ve yardımlaşma grupları)

7- Aranan şeyleri bulmayı öğrenmek, höykürerek evin altını üstüne getirmek yerine doğru yere bakarak başlamayı öğrenmek. (Açık forum)

8- Eşinize çiçek getirmek sağlığınıza zararlı değildir. (Grafikler ve ses kaydıyla açıklama)

9- Normal insanlar kaybolunca yolu sorar. (Gerçek yaşam itirafları)

10- Kadın park etmeye çalışırken sessizce oturmak genetik açıdan imkansız mı? (Araba kullanma simülasyonu)

11- Anne ve eş arasındaki temel farklar. (Sınıfta canlandırma)

12- Nasıl ideal bir alışveriş arkadaşı olunur? (Gevşeme egzersizleri, meditasyon ve nefes alma teknikleri)

13- Doğum günleri, yıl dönümleri, diğer önemli günler unutunca nasıl özür dilenir? (Beyin şoku ve gerekirse operasyon)


Can Ataklı
Mustafa Mutlu'dan Alabora'ya" Sen benim için öldün"

Vatan yazarı Mustafa Mutlu, tiyatrocu Mustafa Alabora için böyle dedi..."Sen benim için öldün"...



Başbakan Erdoğan da senin düşüncelerini savunman için hayatını verir mi Mustafa Abi?
Tiyatrocu Mustafa Alabora, çocukluğumun kahramanlarından biriydi...

12 Eylül darbesinden sonra, sırf “solcu” oldukları için arkadaşları Savaş Dinçel ve Müjdat Gezen’le birlikte Şehir Tiyatroları’ndan uzaklaştırılmalarını dün gibi hatırlarım.

Hayatı televizyon dizilerinden para kazanmaya başlayıncaya kadar, dönemin bütün tiyatrocuları gibi yoksunluk içinde geçti. Boğaz kıyısındaki balıkçı barınağında akıp gitti yılları!

Kısacası dik duruşuyla, “beni ben yapanlardan biri”ydi Mustafa Abi...

Bir kez bile yüz yüze gelmedik, sohbet etmedik ama “abi” diyebilecek kadar kendimi yakın hissettiğim, saygı duyduğum ender insanlardandı o...

Düne kadar!


***


İktidar destekçisi Star Gazetesi’ne dün her zamanki gibi göz gezdiriyordum.

Onuncu sayfaya geldiğimde, çakılıp kaldım!

Kocaman bir fotoğrafı duruyordu sayfanın tepesinde Mustafa Alabora’nın... Ve başlık aynen şöyleydi:

“Erdoğan için hayatımı veririm!”

Bir çırpıda okudum haberi:


***


“Ünlü oyuncu Mustafa Alabora, aydınların ikiyüzlü olmasından yakındı. Başbakan Erdoğan için ‘Adam doğru şeyler yapıyor kardeşim. Bunu görmezlikten gelemezsiniz’ dedi.

Ergenekon terör örgütü iddiasıyla başlatılan soruşturmaya da tam destek veren Alabora, şunları söyledi:

‘Artık darbe yapmak ya da istemek kimsenin yanına kâr kalmayacak. Umarım aklanırlar, o başka. Ama en azından ‘Bir daha darbe yapmaya kalkışırsam hapse atarlar’ diyecekler.’

AK Parti’nin kadınları çarşafa sokacağına ve benzeri şeyleri yaşatacağına kesinlikle inanmadığını söyleyen Alabora, ‘Altı buçuk sene oldu kardeşim. Ne oldu? Adamlar hayal edemediğimiz demokratikleşme yasalarını çıkardı’ diye konuştu.

Dostlarından Erdoğan’ın okuduğu şiirler yüzünden ayrı düştüğünü, Erdoğan’ı okuduğu şiire katılmasa da savunacağını ifade eden ünlü oyuncu, ‘Russel’in dediği gibi ‘senin fikrini savunmak için hayatımı veririm.’ Ben de o sırada Erdoğan için hayatımı verirdim’ dedi.”


***


Ah be Mustafa Abi... Meğer ne kadar safmışsın da haberimiz yokmuş!

Neresini düzelteyim şimdi ben bu “demeç”in?

İstersen şu “aydın ikiyüzlülüğü”nden başlayalım:

Madem Erdoğan’ın istediği şiiri okuyabilmesi için hayatını bile verirdin o zaman neden bunu açıklamak için 8 yıl bekledin? Bugün birden bire, “özgürlük kahramanlığı”na soyunmanın nedeni İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sanat Yönetmeni’nin geçen hafta görevden alınması olabilir mi? O koltuk, “8 yıldır ertelediğin itiraf”ı, bugün yapmana yol açmış olmasın sakın!

Ve bir sor bakalım:

Erdoğan ve arkadaşları, hayatlarını vermeyi bırak, senin fikirlerini savunabilmen için parmaklarını kımıldatırlar mı?

“Kımıldatırlar” diyorsan yine sor:

Senin onca haksızlığa uğradığın yıllarda neden tek kelime bile etmediler?


***


Darbe meselesine gelince:

Senin, Müjdat Abi’nin ve rahmetli Savaş Abi’nin darbecilerle nasıl mücadele ettiğinizi biliyorum elbette...

Bu yüzden bu konuda duyarlı olduğunu da...

İyi de bu kadar “eşitlikçi ve demokrat” olan sen, nasıl oluyor da bu soruşturmanın, bir tür “muhalefeti sindirme operasyonu”na dönüştüğünü, içeriye tıkılan çürük elmaların arasına bolca masum aydının serpiştirildiğini görmezden geliyorsun?

Nasıl oluyor da daha haklarında hüküm verilmemiş bu insanları “darbeci” ilan ediyorsun?

Rahmetli Türkan Saylan’ın evine yapılan baskın, insanların neyle suçlandıklarını bile bilmeden yıllarca tutuklu kalmaları, yüz binden fazla vatandaşın telefonlarının dinlenmesi bile, bu “sivil darbe”nin kokusunu almanı sağlamıyorsa sen ne biçim “darbe karşıtı”sın?


***


“Altı buçuk sene oldu kardeşim, adamlar hayal edemediğimiz demokratikleşme yasalarını çıkardı” sözün için ise yorumum çok kısa:

Yuh!

Meğer senin “hayal gücün” ne kadar darmış!

Binlerce muhalifin tazminat ve ceza davalarıyla susturulmaya çalışıldığı, Başbakan’ın, beğenmediği sözleri söyleyen herkese hakaret ettiği, azarladığı...

“Beğenmiyorsan çek git o zaman” dediği...

Yargı bağımsızlığının, bağımlılığa dönüştürüldüğü, tüm anayasal kurumların sindirildiği...

Halkın korkudan ağzını bile açamaz hale geldiği bir ortam senin için “demokratik”se bunca yıldır sana derin bir saygı duyduğum için, bana da yuh!


***


Seni gerçekten sevmiştim Mustafa Abi!

Hani Erdoğan için, “Hayatımı bile veririm” diyorsun ya...

Verdin zaten!

Çünkü sen benim için dün saat 13.30’da öldün!


*****



GÜNÜN SORUSU

Başbakan Yardımcısı Arınç, dün RTÜK Başkanı Akman’ı bir kez daha istifaya davet ederek, “Hükümetin onu görevden alma yetkisi yok” dedi...

İyi de gerektiğinde cumhurbaşkanlarını bile görevden alma yetkisine sahip Meclis’i neden devreye sokmuyorsunuz peki?
Benim halkım erken yatar, geç uyanır.

Olup bitenlere, ölümlere, acılara, hüzünlere pek aldırış etmez.

Sığ suları sever, yaşamın derin sularına inmez.

Unutkandır!

Katliamlara, faili meçhul cinayetlere önce tepki gösterir, sonra bir kenara çekilir.

Emperyalizmin acı, gözyaşı, kan olduğunun bilincinde değildir.

Demokrasiyi, özgürlükleri önemsemez...

Emeğin en yüce değer olduğunu düşünmez.

12 Mart ve 12 Eylül faşizmini çoktan unuttuğundan, sivil faşizme alkış tutar!

Tarikat şeyhlerine tapan din bezirgânlarını, demokrasinin ve özgürlüklerin simgesi sanır!

Atatürk’ün aydınlanma devrimini, kadınlara seçme ve seçilme haklarının 1934 yılında verildiğini unutur.

Kendilerini “aydın” olarak yutturanlara inanır, Avrupa’da “aydınlanma sürecinin” yüzyıllar boyunca sürdüğünü aklına getirmez.

Avrupa’nın laik toplum yapısının, demokrasinin ve özgürlüklerin gericiliğe karşı yüzyıllarca süren mücadeleler sonucu gerçekleştirildiğini anlatanlara “din düşmanı” yaftasını yapıştırır.

Avrupa’daki o kanın nasıl aktığını, insanların birbirlerini nasıl boğazladığını, kırdığını düşünmez.

Avrupa’nın laik demokratik toplum olmak için hangi evrelerden geçtiğini bilmez.

Avrupa’nın aydınlanma devrimi sürecini AKP’nin “ampulü” sanır; kitap, dergi okumaz, sinemaya, tiyatroya gitmez.

Örgütlü toplum olamaz.

Emekten yana tavır alamaz.

Korkaktır, yılgındır...

Politikacıdan hesap soramaz.

Kadercidir bu yüzden...

***

Aklına Türkiye’nin yüzkarası 6-7 Eylül olayları gelir ama 1950’den bugüne değin Türkiye’nin gerici-faşist iktidarlarca yönetildiğini göremez.

Dini, siyasette araç olarak kullanan sağcı partilerin, büyük sermaye desteğinde olduğunu, emperyalizmin ağababalarının sözünden çıkmadığını ne dün ne bugün görmüştür.

Düşünmek bile istemez!

Aydınlanmayı, devrimleri ellerinin tersiyle iten salt yobazlar değil, bir dönem sol maskeyle dolaşan dönekler de aynı sloganı atarlar günümüz Türkiyesi’nde:

“Laik Cumhuriyet diktasına karşı demokrasi ve özgürlük savaşı veriyoruz...”

Nabza göre şerbet verirler!

Turgut Özal’ın kuyrukçukluğunu yapanlar, Tayyip Bey’in uçağına binerler!

Halkımızın hoşuna gider...

Halkımız onlara inanır!

Bir paket bulgur, şeker, zeytin, mercimek...

En kötüsünden yakacak kömür!

Biraz da davul tozu ve minare gölgesi!

Oylar ceplerdedir...

“Laikler Müslümanları ezer... Laikler din düşmanıdır...Türkan Saylan’ın annesi dönmedir... Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği misyonerdir...” yalanlarına inanır benim yoksul halkım.

Çünkü uyurgezerdir...

Siyanürlü su içer, uyarılara aldırış etmez...

Zehirli mantar yer, çoluk çocuk ölür yine de vazgeçmez!

Açtır, işsizdir, parasızdır!

Allah verdi, Allah aldı...

Fark etmez!

Baştan söylemiştim:

“Benim halkım sığ sularda dolaşmayı sever, yaşamın derin sularına inmez...”

O yüzden Mustafa Kemal’in 1923 devrimine sımsıkı sarılmaz.

1923, uygarlık devrimidir...

Emperyalizme karşı direniş sürecidir, tam bağımsızlıktır.

Kafa yormaz, düşünmez, tartışmaz!

1923 devrimine felsefe tarihinin içinden bakılır.

Bakılmazsa bir anlam ifade etmez!

Aydınlanma devriminin kökü, işlevi nedir, bilinmez.

Uygarlık tarihini, ulusların var oluşunu, yaşamı öğrenmek için Türkiye’nin geçirdiği evrelere bakmak gerekir.

***

Avrupa, ortaçağın karanlığından kurtulmak için gericilikle savaştı, oluk gibi kan aktı.

Feodal yapı, din ekseninde gelişiyor; Güneydoğu’yu kuşatan bağnazlık ülke genelinde destek buluyor.

Tarikat şeyhleri devlet kadrolarını ele geçiriyor.

Benim halkıma gelince...

“Aydınım” diye geçinenler ise laikliği küçümserken cehaletin anıtı olmayı “liberallik” diye görüyor, din bezirgânlarıyla birlikte...

Öyle değil mi halkım?

Hikmet Çetinkaya
Ne dedi bize?

Sen İstanbul’sun büyük düşün!

Sen Ankara’sın büyük düşün!

Sen İzmir’sin büyük düşün!

Sen Şuhut’sun...

Sen Patnos’sun...

Sen Adana’sın...

Sen Antalya’sın...

Sen Kızılcahamam’sın büyük düşün!

Sen Borçka’sın...

Sen Mengen’sin...

Sen Balıkesir’sin...

Sen Pozantı’sın...

Sen Bitlis’sin...

Sen Lapseki’sin büyük düşün!

Sen Bursa’sın...

Sen Keçiborlu’sun...

Sen Çorum’sun...

Sen Elbistan’sın...

Sen Sarıkamış’sın...

Sen Denizli’sin...

Sen Tomarza’sın büyük düşün!

Sen Diyarbakır’sın...

Sen Kandıra’sın...

Sen Erbaa’sın...

Sen Erzurum’sun...

Sen Şebinkarahisar’sın büyük düşün!

Sen Of’sun...

Sen Giresun’sun...

Sen Nazilli’sin...

Sen Isparta’sın...

Sen Çamlıhemşin’sin...

Sen Siverek’sin...

Sen Konya’sın büyük düşün!

Sen Beytüşşebap’sın...

Sen Samsun’sun...

Sen Çemişgezek’sin...

Sen Tekirdağ’sın...

Sen Van’sın...

Sen Küçükçekmece’sin büyük düşün!

*

Şimdi ne diyor?

"Sen bana sen diyemezsin!"

*

Ben sana daha ne diim...




Yılmaz Özdil