Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Dear Obama...

Sayın Başkan,

Dikkatinizi çekmiştir, çok yalaka var. Elçiniz söylemiştir mutlaka, yardakçımız ve işbirlikçimiz de pek meşhurdur... Ama sizi temin ederim ki, bünyemizdeki tenya bolluğuna rağmen, bu ülkenin onurlu, haysiyetli insanları daha fazladır.

*

Lafı eğip bükmeyeyim; Menderes’ten bu yana kucağınızda oturmaktan rahatsızız... Kafasındaki sanki yılbaşı kukuletasıymış gibi sırıtanlar sizi yanıltmasın; kafamızdaki çuvaldan daha da rahatsızız... Chicago’da ne derler bilmem, Anadolu’da keser döner sap döner derler; kalleşleşmeyeceğiz ama, illa ki ödeşeceğiz, darılmayın... Hayır, kafanıza ayakkabı fırlatacak kadar aciz değiliz... Ancak, taaa Atlantik ötesinden göremeyebilirsiniz; hem Avrupa’ya hem Asya’ya bastığımız için, bir ayağımızda Prada, bir ayağımızda yumurta topuk vardır... İki ayağında birden Prada olanlara itibar etmeyiniz.

*

Esenboğa’ya indiniz ya, o Esenboğa’yı, sizin Siu reisi Oturan Boğa’nın emmioğlu zannedebilirsiniz; alakası yoktur... Ancak, Anıtkabir’de ziyaret ettiğiniz kişinin, bizimle alakası büyüktür... Biz O’nu Allah’a, geriye kalan her şeyi O’na borçluyuz.

Bizimle iş tutmak istiyorsanız...

Önce O’nunla uzlaşın.

*

Bakın yukarda ayakkabı filan dedim, aklıma takunya geldi... Selefiniz buştluk yaptı, O’nu takunyalılara değişti... Tabii ki siz bilirsiniz, ancak takdir edersiniz ki, kendi milletini satanların, sizin milletinize de hayrı olmaz. Dostuz, dost acı söyler.

Naçizane uyarımdır.

*

Çankaya’ya geldiniz, anladığımız lisandan "meraba asker" dediniz... Ben de size anladığınız lisandan konuşayım... Bir Türk karı koca, New York’a taşınmış, ev bakıyormuş... Kadın demiş ki, ay Muvaffak, bu mutfak çok ufak... Emlakçı da demiş ki, bu Türkçe ne seksi lisanmış be kardeşim! Öyledir çünkü... Kıvraktır dilimiz... Ne demek istediğimizi kolay anlatırız.

*

Ve, demem o ki:

İttifak mittifak bi yere kadar!

*

Ferhat ile Şirin’le birlikte Kasr-ı Şirin’i okumanızı tavsiye ederim. Sizin oralarda van, tu, tiri, for... Bizim buralarda yek, dü, se, cihar... Tavlamızda yüz yüze zar atmak, káğıtların arkasından blöf yaptığınız pokere benzemez. İran’a koçbaşı arıyorsanız, başka kapıya... Bizdeki askerlik, sizdeki gibi parayla değil, sırayla... Sizin o "meraba" dediğiniz koçlarımızı, ağaç kovuğunda bulmadık biz... Afganistan’a girerken bize mi sordunuz? Nasıl girdiyseniz, öyle çıkın... Kuzey Irak’ta perdenin arkasına geçip, çubuklara taktığınız Hacivat ile Karagöz’ü oynatırken düşünecektiniz... Ali Baba İmralı’da, 40 Haramileri oralarda... Ha bu arada, yanlış hesap Bağdat’tan döndü, "açıl susam açıl" buyrun Kuzey Irak’a derseniz, o başka, Afganistan’ı bi daha düşünürüz!

*

11 Eylül’ü unutmadık, sizi anlıyoruz.

Ama 12 Eylül’ü de unutmadık.

Siz de bizi anlayın ve lütfen burnunuzu sokmayın... Sizin demokrasi marifetiyle oturduğunuz Beyaz Saray inşa edildiğinde, biz henüz, padişah kapıdan çıksın da ayağını öpelim diye yerlere kapanıyorduk... Ve lütfen unutmayın ki, bugün gezeceğiniz İstanbul’u biz aldığımızda, sizin başkanı olduğunuz Amerika kıtası keşfedilmemişti!

1071’e hiç girmeyeyim...

*

Velhasıl, buralar bizim... "Annan güzel mi?" demiştik, inanmamıştı... BM’nin başındaki Koreliye de söyleyin, kendini boşuna helak etmesin, bizim Kıbrıs’tan çıkmaya niyetimiz yok.

*

Sözde soykırım meselesinde ise, diaspora oylarından beslenen California Valisi artist Arnold’un rollerine kanmayın... Ben size hediye edeyim, Nubar Terziyan DVD’si seyredin!

*

Özetle...

Sizi seviyoruz.

Ay lav Obama yani.

Siyah beyaz Türk filmlerinde "kuşük hanım" filan diye konuşan Arap Bacı’nın oğlu Beşir’e benzettiği için sempati duyuyor halkımız... Bakın anket yaptınız; Bush’tan yüzde 98 oranında nefret ederken, sizi yüzde 52 oranında destekliyoruz. Ahali bu desteği, kamyon kamyon avanta kömür dağıtan Kadir Topbaş’a bile vermedi! Kıymetini bilin... İstanbul’dan uğurlanırken deve meve kesilirse, paniğe kapılmayın, bizde ádettir. Arkanızdan ibrikle su serpenleri de vurdurmayın, el sallayın.

*

Bi dahaki sefere "bana ne Türkiye’den" deyip gelmeyen, yengeyi de bekleriz... Malia ile Sasha’nın gözlerinden, Kogelo köyündeki annanenizin ellerinden öperiz.

Sincerely...
Deniz Feneri az! Okyanus Feneri lazım bunlara…
Yüzyılın tokadı…
Deniz Feneri.
Bakıyorum yazılıp çizilenlere…
Hep aynı benzetmeler yapılıyor:
“Dindar insanlarımızı kandırarak…”
“Temiz duyguları kandırarak…”
“Hassas yürekleri kandırarak…”
“Vicdanlı insanlarımızı kandırarak…”
“Saf Anadolu insanını kandırarak…”
*
Yok öyle!
*
Kendinizi kandırmayın…
Saf maf değil, o para kaptıranlar.
*
Bu dünyada her türlü katakulliye rıza gösterip, öbür dünyayı makbuz karşılığı satın almaya kalkan… Kaç euroysa ödeyip, cennette tapu kapmaya çalışan Şark kurnazı onlar.
*
Üzülmeyin sakın.
*
Gariban şehit çocuklarının yırtık pırtık çoraplarla gezdiği bir ülkede, Mehmetçik Vakfı dururken, Tanzanya’daki yoksullara iftar vermeye çalışıyorsa “vicdan sahibi” Anadolu insanı…
Bırakın dolandırsınlar kardeşim!
*
Sevaptır.

Yılmaz Özdil
Cumhuriyet
26.05.2009


IŞIL ÖZGENTÜRK

Mayınlı Topraklar Sadece Toprak Değildir


Gazetemizde dün bir fotoğraf vardı, Kilis ve köylerinde mayın patlaması nedeniyle sakat kalan yurttaşlar bir araya gelmişler, haykırıyorlardı: “Mayından temizlenen topraklar bize verilsin! Bu en çok bizim hakkımız!”

Fotoğraf beni yıllar yıllar öncesine götürdü; tıfıl bir gazeteciyim, epeyce eziyetli bir yolculuktan sonra Güneydoğu’ya ulaşmışım, şansım yaver gitmiş, ekmek parası için mayınlı topraklardan Suriye’ye geçerek kaçakçılık yapan, bu uğurda sakat kalan yurttaşlarla konuşmuş, fotoğraflar çekmişim. Ama o da ne.. İstanbul’daki büromuzda beni kötü bir sürpriz bekliyor, fotoğrafların hiçbiri çıkmamış, makinedeki fotoğraf filmi dönmemiş bile. İşte o günden sonra fotoğraf çekmeyi hiç sevmedim ama.. o sakat insanlar uzun bir süre rüyama girdi.

Mayınlı topraklarda yaşayan insanlara o zaman tanışmıştım; daha sonra usta yazar Bekir Yıldız’ın, onların çetin yaşam mücadelesini en gerçekçi sözcükler ve gözlemlerle anlattığı hikâyelerini okudum. Bir ölüm kalım savaşıydı bu. Şimdi onlar babalarını, ağabeylerini yitirdikleri, kimilerinin sakat kaldığı bu topraklardaki haklarını istiyorlar.

Onların fotoğraflarına bakarken, çok kısa bir süre önce gittiğim Antakya’nın Vakıflar köyü belleğime bütün canlılığıyla geliveriyor. Vakıflar köyü tümüyle Ermeni yurttaşlarımızın yaşadığı küçücük bir köy. 35 haneden oluşuyor, ziyaretçiler dışında nüfusu 150 kişi. Ama bu 150 kişi çok becerikli.. önce kendi aralarında bir kooperatif kurmuşlar ve başlamışlar ekolojik tarım yapmaya; şimdilerde yurtdışına defne ve kekik gönderiyorlar, ekolojik meyvelerden yaptıkları likörler pek bir güzel ve yerli-yabancı turistler her uğradıklarında tatmadan geçemiyorlar.. tabii bir iki şişe de evlerine götürüyorlar.

Peki bu ekolojik tarım yapma şansı neden mayınlı topraklarda sevdiklerini yitiren, sakat kalan insanlardan esirgeniyor? İşte bir soru.

İkinci soruysa, Başbakan niye bu mayın temizleme işini illa İsrail’e vermek istiyor? Kendine kayıtsız şartsız bağlı milletvekilleri, bürok-ratları, bakanları bile itiraz ettiği halde, neden bu kadar istiyor?

Bu bir inat mı? Yoksa kapalı kapıların ardında, bilmediğimiz bir pazarlık mı yapıldı?

Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın, mayınlı arazinin tarıma açılması durumunda elde edilecek yıllık net gelirin 20 milyon dolar olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Mayını temizleyecek yabancı şirketlere bu toprakların 44 yıllık tahsisi durumunda şirketin elde edeceği tarımsal gelir 880 milyon dolardır. Böylesine stratejik bir bölgede, hiçbir yabancı şirketin yarım yüzyılda 880 milyon dolar kazanmak, başka bir deyişle yalnızca tarım yapmak peşinde koşmayacağı açıktır.”
[COLOR="Indigo"]
44 yıl neredeyse yarım yüzyıl, kim öle kim kala ve Kıbrıs’ın üçte ikisi kadar toprak yabancıların elinde. Yeraltında nükleer bomba bile yaparsın. Kimsenin ruhu duymaz.

Bazıları şöyle diyebilir, “Canım ne olacak, bırakalım yabancılar mayınımızı toplasın, ayrıca bu iş için bizimkileri kullanacaklar, o bölgedeki işsizliğe bir çare bile olabilir.”

Hiçbir şey bu kadar masum değil. Araziyi İsrailliler temizlemek istiyorlarsa, Başbakanımız bu kadar diretiyorsa, mutlak ve mutlak Amerika bu işin içindedir. Sadece dünyada zedelenen itibarı nedeniyle kendi adını kullanmıyor, işi bitirmeyi taşerona bırakıyor.

Sözü Bekir Yıldız’ın o yöre insanının çetin yaşam koşullarını anlatan Kaçakçı Şahan adlı hikâyesiyle bitirelim.

Ekmek parası için kaçakçılık yapan Şahan, kaçak dönüşü bir mayına basarak yaşamını yitirir. Ertesi gün jandarmalar yanlarında Kaçakçı Şahan’ın ölüsü, Kaçakçı Şahan’ın köyüne gidip “Bu kimin ölüsü” diye sorarlar, köy meydanına sıralanan erkeklerin hiçbirinden tek bir ses çıkmaz. Jandarmalar beklerler, kimse ölüye sahip çıkmamaktadır, hava kararır ve jandarmalar ölüyü köy meydanında bırakarak köyü terk ederler.. İşte o zaman Kaçakçı Şahan’ın babası, oğlunun başucuna gelir, oğlunun parçalanmış cesedine şefkatle sarılır ve ölünün ağzını açarak, oraya saklanmış altını alıp gider.

Böylesine daha nice acıların yaşanmış olduğu bu toprakları yabancılara peşkeş çekmek biraz zor olacak. Olmalı da!
Cumhuriyet
27.05.2009

ÇED KÖŞESİ

OKTAY EKİNCİ

]27 Mayıs Devrimi’nin ‘Araba’ları ve ‘Rektör’leri...[/color]

Bugün “27 Mayıs Devrimi”nin yıldönümü...

Dünyanın en özgürlükçü anayasasını yarattığı için 1980’e kadar “Hürriyet ve Anayasa Bayramı”mızdı. Aynı anayasayı “yok eden” 12 Eylül faşizminden bu yana ise “anılması” bile istenmiyor...

Giderek “yaşamsal”laşan tüm “demokratik” ve “hukuk devleti” kazanımlarımızın “anımsanma”sından bile ürküyorlar...

En çarpıcı örnek “Devrim Arabaları” ... “Cumhuriyetin sinema klasikleri” arasına girmeye adayken, medyada yok!.. Monaco’daki “en iyi film” ödülünü, hatta yönetmen Tolga Örnek’in törendeki konuşmasını dünya alkışlarken biz neden ekranlardan dinleyemedik?

Çünkü devrimin “arabası”ndan bile hâlâ çekiniliyor...

Cemal Gürsel’in 1960’ta Eskişehir vagon fabrikamızda yaptırdığı ilk Türk otomobilini “geliştirmeyen” sömürgecilerin, aynı “ruh”un anayasasını da tarihe gömdüğünü “yeni kuşak”lar bilsin istemiyorlar...

]Cumhuriyetin bilgeleri[/color]

Oysa 27 Mayıs Anayasamız ve sağladığı özgürlükler faşizmin tırpanını yemeseydi; eski İÜ Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal, eski 19 Mayıs Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ferit Bernay, eski UÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, eski İÜ Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ve gazetemiz yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı gibi “cumhuriyet bilgeleri”mizin ülkeye ve bilime onca büyük katkılarına rağmen “terörist” sayılabilecekleri, hayal bile edilemezdi... Hele İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Türkan Saylan gibi her biri “insan sevgisi”nin simgesi yurtsever aydınlarımızın...

Bu nedenle becerebilseler 27 Mayıs’ı takvimden bile silerler...

]Eğer yaşasalardı?

“Anayasa Devrimi”mizin 49. yılında “kanıtlanmamış şüphe”ler altındaki hocalarımızı selamlayarak, üç değerli hukukçumuzu “onlar adına” da anmak istiyorum. 1972’de yaşamını noktalayan Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar, 1992’de aramızdan ayrılan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve 2006’da yitirdiğimiz Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı...

Eğer yaşasalardı, bugünü, belki “Silivri”de kutlayabilirlerdi! Çünkü üçü de 27 Mayıs’ı, “demokrasiyi diktaya dönüştüren”lere karşı “özgürlükleri kurtarma” hareketi olarak desteklediler...

Sıddık Sami Onar 1946’da İstanbul Üniversitesi’nin seçimle gelen ilk rektörüydü. 60 öncesinde hükümetin “muhaliflerini ezmek” için kurduğu “Tahkikat Komisyonları”nı eleştirerek, gençliğin “hürriyet” eylemlerine destek vermişti.

61 Anayasası’na imzasını atarken, “üniversite özerkliği”nin önderi olarak da tarihe geçti...

Aynı anayasanın emektarlarından ve “27 Mayıs Devrimi Kurucu Meclisi üyesi” Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da TBMM 23 Nisan 1920’de açıldığında Meclis’in “ilk memuru”ydu.

Hukuk doktorasını “cumhuriyet devriminin bursu”yla İsviçre’de tamamladı. Sayısız ulusal ve uluslararası başarıya imza attı. Yıllarca birlikte çalıştığı Atatürk’ün “Nutuk”unu “Söylev” adıyla öz Türkçeye çevirerek yeni kuşaklara armağan etti.

Cumhuriyet gazetesindeki yazılarıyla da tüm ulusun hukuk öğretmeni olan Velidedeoğlu, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de kurucu ve onursal başkanıydı.
[COLOR="red"]
Aydın “direnen”dir...

Aldıkaçtı ise “milli gururumuz” dediği 61 Anayasası hazırlanırken “doçent”ti... 27 Mayıs için demişti ki; “Aydınların totaliter eğilimli bir idareye karşı direnme hakkını kullanması doğaldır. Hürriyet mücadelesi daima aydınlar tarafından yapılmıştır. Çünkü aydın düşünür ve düşündükçe hürriyeti ister... Cumhuriyeti gençliğe emanet eden Atatürk’ün dehası bir kere daha anlaşılmıştır.” (Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi - s.121)

Prof. Dr. Süheyl Batum, bir yazısında “27 Mayıs’ın simgesi” dediği hocasının dersini de “efsanevi kürsü” olarak tanımlamıştı...

27 Mayıs’ın yıldönümünde “demokrasi ve hukuk sevdalısı” hocalarımızı anarken, aynı sevdadan ötürü tutuklanan hocalarımızı da hasretle kucaklıyorum...
[FONT="Courier New"]Bugün “27 Mayıs Devrimi”nin yıldönümü...

Dünyanın en özgürlükçü anayasasını yarattığı için 1980’e kadar “Hürriyet ve Anayasa Bayramı”mızdı. Aynı anayasayı “yok eden” 12 Eylül faşizminden bu yana ise “anılması” bile istenmiyor...

Giderek “yaşamsal”laşan tüm “demokratik” ve “hukuk devleti” kazanımlarımızın “anımsanma”sından bile ürküyorlar...

En çarpıcı örnek “Devrim Arabaları” ... “Cumhuriyetin sinema klasikleri” arasına girmeye adayken, medyada yok!.. Monaco’daki “en iyi film” ödülünü, hatta yönetmen Tolga Örnek’in törendeki konuşmasını dünya alkışlarken biz neden ekranlardan dinleyemedik?

Çünkü devrimin “arabası”ndan bile hâlâ çekiniliyor...

Cemal Gürsel’in 1960’ta Eskişehir vagon fabrikamızda yaptırdığı ilk Türk otomobilini “geliştirmeyen” sömürgecilerin, aynı “ruh”un anayasasını da tarihe gömdüğünü “yeni kuşak”lar bilsin istemiyorlar...



Cumhuriyetin bilgeleri

Oysa 27 Mayıs Anayasamız ve sağladığı özgürlükler faşizmin tırpanını yemeseydi; eski İÜ Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu, Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal, eski 19 Mayıs Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ferit Bernay, eski UÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, eski İÜ Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ve gazetemiz yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı gibi “cumhuriyet bilgeleri”mizin ülkeye ve bilime onca büyük katkılarına rağmen “terörist” sayılabilecekleri, hayal bile edilemezdi... Hele İlhan Selçuk, Mustafa Balbay, Türkan Saylan gibi her biri “insan sevgisi”nin simgesi yurtsever aydınlarımızın...

Bu nedenle becerebilseler 27 Mayıs’ı takvimden bile silerler...



Eğer yaşasalardı?

“Anayasa Devrimi”mizin 49. yılında “kanıtlanmamış şüphe”ler altındaki hocalarımızı selamlayarak, üç değerli hukukçumuzu “onlar adına” da anmak istiyorum. 1972’de yaşamını noktalayan Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar, 1992’de aramızdan ayrılan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve 2006’da yitirdiğimiz Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı...

Eğer yaşasalardı, bugünü, belki “Silivri”de kutlayabilirlerdi! Çünkü üçü de 27 Mayıs’ı, “demokrasiyi diktaya dönüştüren”lere karşı “özgürlükleri kurtarma” hareketi olarak desteklediler...

Sıddık Sami Onar 1946’da İstanbul Üniversitesi’nin seçimle gelen ilk rektörüydü. 60 öncesinde hükümetin “muhaliflerini ezmek” için kurduğu “Tahkikat Komisyonları”nı eleştirerek, gençliğin “hürriyet” eylemlerine destek vermişti.

61 Anayasası’na imzasını atarken, “üniversite özerkliği”nin önderi olarak da tarihe geçti...

Aynı anayasanın emektarlarından ve “27 Mayıs Devrimi Kurucu Meclisi üyesi” Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu da TBMM 23 Nisan 1920’de açıldığında Meclis’in “ilk memuru”ydu.

Hukuk doktorasını “cumhuriyet devriminin bursu”yla İsviçre’de tamamladı. Sayısız ulusal ve uluslararası başarıya imza attı. Yıllarca birlikte çalıştığı Atatürk’ün “Nutuk”unu “Söylev” adıyla öz Türkçeye çevirerek yeni kuşaklara armağan etti.

Cumhuriyet gazetesindeki yazılarıyla da tüm ulusun hukuk öğretmeni olan Velidedeoğlu, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin de kurucu ve onursal başkanıydı.



Aydın “direnen”dir...

Aldıkaçtı ise “milli gururumuz” dediği 61 Anayasası hazırlanırken “doçent”ti... 27 Mayıs için demişti ki; “Aydınların totaliter eğilimli bir idareye karşı direnme hakkını kullanması doğaldır. Hürriyet mücadelesi daima aydınlar tarafından yapılmıştır. Çünkü aydın düşünür ve düşündükçe hürriyeti ister... Cumhuriyeti gençliğe emanet eden Atatürk’ün dehası bir kere daha anlaşılmıştır.” (Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi - s.121)

Prof. Dr. Süheyl Batum, bir yazısında “27 Mayıs’ın simgesi” dediği hocasının dersini de “efsanevi kürsü” olarak tanımlamıştı...

27 Mayıs’ın yıldönümünde “demokrasi ve hukuk sevdalısı” hocalarımızı anarken, aynı sevdadan ötürü tutuklanan hocalarımızı da hasretle kucaklıyorum...



[[email protected]][email protected][/url]
İlhan Selçuk -Cumhuriyet-

Geçmiş zaman...

1956 yılının Ocak ayında ‘Dolmuş’ adında bir mizah dergisi çıkarmıştık...

Dolmuş’taki kimi yazılar imzasızdı...

Neden?..

Çünkü o yazıları, hapisteki Aziz Nesin yazıyordu...

Aziz Nesin sakıncalıydı, adının çıktığı dergiyi yerle yeksan ederlerdi...

Demokrat Parti iktidardaydı...

*

6-7 Eylül 1955’te İstanbul bir felaket yaşamıştı; ne kadar Rum, Ermeni, gayrimüslim varsa evleri basılmış, dükkânları, mağazaları yağmalanmış, yaşamları allak bullak edilmişti...

Kim yapmıştı bunu?..

Zamane iktidarının yönlendirdiği ve yönettiği sürüsüne bereket azgın...

Oysa Ankara’da bir Meclis vardı...

Bir de hükümet...

Başbakan Adnan Menderes’ti..

Ne hükümet çekildi..

Ne Başbakan istifa etti...

Başta Aziz Nesin olmak üzere ülkenin aydın solcuları tutuklanıp içeri atıldı...

Aziz Nesin içerden bizim Dolmuş’ta mizah yapıyordu...

İmzasını koymak olanaksızdı...

*

Menderes 1950’de iktidara geçmişti...

27 Mayıs 1960’ta bir askeri müdahaleyle devrildi...

Tam 10 yıl süreyle iktidarda kalan, yalnız adı “Demokrat Parti” ne yapmış, ne yapmamıştı?..

*

27 Mayıs’la gündeme giren 1961 Anayasası’nda bu soruya yanıt vardır...

1961 Anayasası’yla Türkiye’nin “laik, sosyal bir hukuk devleti” olduğu tescil edilmişti..

Sonra?..

Anayasa Mahkemesi..

Basın özgürlüğü..

Yargıç güvencesi..

Sendikalar..

Toplusözleşme..

Grev hakkı..

Vesaire...

*

Peki, adı ‘demokrat’ olan Menderes iktidarı tam 10 yıl bu demokratik hakları neden gündeme getirmemiştir?..

İstanbul’da 6-7 Eylül faciasını tertipledikten sonra neden suçsuz olduklarını çok iyi bildiği solcu ve sosyalist aydınları suçlayıp içeri atmıştır?..

Ve sonunda neden iktidar partisinden kimi milletvekiline yargı yetkisi tanıyıp bir “Tahkikat Komisyonu” kurarak muhalefetin canına okumak istemiştir?..

27 Mayıs’ta askeri müdahale toplumda yaratılan gerilim ve kıyamet üzerine gerçekleşmedi mi?..

*

Bugün 27 Mayıs...

27 Mayıs’tan alacağımız büyük dersler var...

Ne yazık ki bu dersleri almaya ‘istidadımız’ yok...

Bugün toplum 27 Mayıs öncesindeki gibi bir kıyameti yaşıyor... Askeri müdahalenin olanaksızlığı, sivil kesimde otoriter ve totaliter siyasetin cüretini arttırıyor...

Ama, biz 1923’te kurulan ‘laik cumhuriyet’in sivil güçlerle yaşama yetisini kanıtlayacağına inanıyoruz...

Bush Amerikası’nın AKP ile birlikte tezgâhladığı ‘Ilımlı İslam Devleti’ projesinin demokratik mücadeleyle yıkılacağını adımız gibi biliyoruz...
Bu yazı üzerine başka ne söylenir ki.O zamanın yöneticilerinin ruh ve zihniyeti

günümüze taşınmış tarih tekerrür ediyor.