Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[/url][url=http://www.haber7.com/yazarlar.php?aID=407] Koruculuk sistemi neden kalkmaz?




Bilge köyü faciası sadece Türkiye'de değil, dünya kamuoyunda da dikkatlerin köy korucularına yönelmesine neden oldu.
Örneğin, İngiliz "The Independent" gazetesi, sosyologlar Mazhar Bağlı ve Rüstem Erkan ile analizci Gareth Jenkins'e dayandırdığı değerlendirmesinde, "Türkiye'de bölücü terörle mücadelenin silahların yanlış ellere teslim edilmesine yol açtığını" yazıyor ve ekliyor: "Bilge katliamı, ayrılıkçı bir mücadelenin geleneksel yapıların dengesini nasıl tehlikeli biçimde alt-üst ettiğinin işareti."
"Financial Times" ise bu trajedinin hükümetin PKK'lı teröristlerle mücadele için köylüleri silahlandırma politikasının tartışılmasına neden olacağı görüşünde.
Bu görüş "Neue Zürcher Zeitung", "Die Tageszeitung" ve "Süddeutsche Zeitung" gibi gazetelerin yorumlarında da ağır basıyor. Haksız sayılmazlar.

Başbuğ'un tespitleri


Biz de konunun sorgulanması gerektiğini düşünüyoruz. Ama gerçekçiyiz:
Bu koşullarda koruculuk lağvedilemez.
Birçok nedenden ötürü:
1- Köy koruculuğu bölge ekonomisini besleyen en önemli kaynaklar arasında yer alıyor.
Son verilere göre, geçici ve gönüllü köy korucularının sayısı neredeyse 70 bin kişiyi aşıyor. Bu, 70 bin aile demek. Eşleri ve çocukları da hesaba katarsak 500 bin kişi, belki de üstünde. Yani koruculuk en az yarım milyon insanın geçim kaynağı. İşsizliğin yüzde 50'nin epeyce üstünde olduğu bölgede, bu sistemin bir numaralı istihdam alanı olduğunu söylemek, herhalde abartılı bir tespit olmaz.
2 - Her ne kadar köy koruculuğu bünyesinde çok ciddi sorunlar ve sakıncalar barındırsa da (Çeteleşme, gasptan uyuşturucu kaçakçılığına, cinayetten kan davasına kadar yığınla olaya karışma gibi), bölücü terör devam ettikçe, sistemden vazgeçilmesi kolay değil. Çünkü bu çürümüş, suça karışmış unsurlara rağmen korucular, PKK ile mücadelede vazgeçilemeyecek rol oynuyor ve fedakârlıkta bulunuyorlar.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, 14 Nisan'da Harp Akademileri'nde yaptığı yıllık değerlendirme konuşmasında, korucuların önemini şöyle ifade etti: "Geçici ve gönüllü köy korucuları, bölücü terör örgütüyle mücadelede çok önemli görev ve sorumluluk üstleniyor. Bugüne kadar bin 335 şehit verdiler. Geçici ve gönüllü köy korucularının devletin yanında bu mücadelede yer alması, sorunun bir etnik çatışma olmadığının ve bölücü terör örgütünün bölge halkının desteğini sağlayamadığının çok önemli bir göstergesi."
Başbuğ'un çizdiği bu tablonun anlamı son derece açık: Terör sürdükçe, koruculuk da devam edecek.
Gerçi köy koruculuğu, rahmetli Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminde, 26 Mart 1985'te (PKK'nın ilk silahlı eylemleri olan 15 Ağustos 1984'teki Eruh ve Şemdinli baskınlarından 7 ay sonra) kuruldu ama tarihimizde çok daha eski uygulamaları da var. Örneğin, Sultan İkinci Abdülhamit'in "Hamidiye Alayları", köy koruculuğunun bir başka modeliydi.
Üstelik terörle boğuşan tüm ülkelerde benzer uygulamalar var. Peru'da, Kolombiya'da, Bolivya'da...

Irak ve Afganistan

Daha yakın coğrafyadan da örnekler verebiliriz. Irak'ta El Kaide'ye karşı mücadelede ancak ABD'nin 2007'de köy koruculuğu sistemini getirmesinden sonra sonuç alınmaya başlanabildi. Sünni aşiretlerden oluşturulan "Sahva" (Uyanış) ve "Irak'ın Çocukları" adlı maaşlı milis güçleri, düzenin göreceli olarak sağlanmasında vazgeçilmez unsur haline geldiler.
Irak modeli şimdi Afganistan'a da taşınıyor: Org. Başbuğ'un yukarda alıntı yaptığımız konuşmasında da belirttiği gibi, El Kaide ve Taliban'la mücadeleye halkın katkısını sağlamak için üç ay önce bazı bölgelerde milis gücü oluşturmaya başlandı. ABD, Taliban'ın iyice tırmanması beklenen saldırılarına karşı "Afgan sivil savunma gücü" adı verilen bu milislere bel bağlıyor.
Kısacası, koruculuktan en azından terör bitinceye kadar vazgeçmek mümkün değil.. Önemli olan, çürüyenleri, çeteleşenleri ve silahlarını amaç dışı kullananları hızla temizleyebilmek.
Bu da önce korucubaşılarını denetim altına almaktan geçiyor...


[B]Erdal Şafak - Sabah[/B]
Törerizm... - Yılmaz Özdil

[Resim: thumbnail.php?file=ata_tarim_350682106.j...cle_medium]


Hüseyin Kanco yiğit adamdı.

Ağaydı.

Hamidiye alayı reisi.

Araplar akın yapardı...

O korurdu Mardin'i.

*

Kontrol ettiği toprakları, İbrahim Paşa bağlamıştı ona... İbrahim Paşa aslında Berho Ağa... Sultan Abdülhamit'ten aldığı "paşa" ünvanıyla kurmuştu Hamidiye alaylarını... "Gazeteci" ayaklarıyla bölgeyi karış karış gezen ve etnik-dini haritayı çıkaran İngiliz ajanı Mark Syke, çadırında görüşmüştü İbrahim Paşa'yla... İngiltere Kraliçesi tarafından "sir" ünvanıverilen Mark Sykes, şöyle yazmıştı İbrahim Paşa için:

"Feodal baron!"

*

Neyse

İbrahim Paşa'nın en sevdiği adamlarından biriydi Hüseyin Kanco... Kürttü. Devlete sadıktı. Mustafa Kemal'i o kadar severdi ki, kızının adını "Türkiye" koydu... Gel zaman git zaman, kız büyüdü, ağa kızıdır, alamazsın, baba verir, kendi gibi yiğit birine vermek istedi Hüseyin Kanco... Bir oduncu vardı, gariban ama, bilekli, Hacı Sinan... Çağırdı Hüseyin Kanco, "Bak" dedi, "malımı mülkümü sana bırakacağım, tek şartım var, damadım olacaksın!"

*

Evlendi Hacı Sinan ile Türkiye.

Sene geldi 1934'e.

Soyadı Kanunu çıktı.

Hacı Sinan, kayınpederi gibi devletine bağlılığını kanıtlamak için, "Türk" soyadını aldı. Sinan Türk oldu, eşi de Türkiye Türk... Yıllar geçti, Sinan bir evlilik daha yaptı. İkinci eşinden Ahmet doğdu.

(DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk)

Türkiye çok üzüldü, üzerine kuma getirilmesini kabullenmedi. Kaçtı evden, Derik'e babasının dostu Necmioğlu Aşireti'ne sığındı... Türkiye'nin evlatları da analarının başka bir aşirete sğıınmasını kabullenemedi... "Töre" vardı... Hacı Sinan ile Türkiye'nin büyük oğlu, gitti Derik'e, öz anasını vurup öldürdü.

*

"Törerist" oldu yani.

*

Herşey bir düğünle başlamış...

Cenazeyle bitmişti.

*

Sene 2009...

Mardin, aşiret, düğün, cenaze.

*

Demem o ki, "oradaki Türkiye"yi kavrayabilmek için, "gelin Türkiye"nin neden öldürüldüğünü unutmayacaksın.

*

Atatürk'ün hayali "toprak reformu"nu gerçekleştirmezsen, "köy enstitüleri"ni kapatırsan... Bin yıl bile geçse, çıka çıka aynı kapıya çıkarsın:

Ya terörizm, ya törerizm
Irkçı-Faşist Kafa...-Hikmet Çetinkaya

[Resim: thumbnail.php?file=feodal_180253341.jpg&...cle_medium]

Üç gündür sorduğum soruyu yineliyorum:

“44 kişiyi genç yaşlı, çoluk çocuk demeden katleden canilere o silahları kim verdi?”

Devlet!..

Bu soykırımın adresini irdelemek gerekir.

İşin içine “yasak aşk” sosu katarak bu gerçeği görmezden gelirsek, yeni katliamlarla karşılaşırız!

Önce yakın tarihimizle hesaplaşmamız gerekir.

Geri kalmışlığın, ilkelliğin, bağnazlığın arkasında yatan nedenleri “feodal yapılanma” gibi kavramlarla bir çırpıda atlarsak, yeni katliamlarla karşı karşıya kalırız.

Bir dönem “bir avuç eşkıya” diye hafife aldığımız PKK’yi kan gölünden besleyen düşünce ortaya çıkarılmalı önce.

İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın şu sözleri de asker, sivil bürokrasi tarafından önemsenmeli:

“Olayın üzücü bir tarafı korucuların olayın içinde olması...”

Ölen erkekler de korucu, öldürenler de!

Bakıyorum, “terör uzmanı” olarak ekranlara çıkan konuşmacılar, siyasetçiler “koruculuk sistemini” şu ya da bu biçimde, örtülü-örtüsüz destekliyorlar:

“60 bin korucunun geçim kaynağını ellerinden alamayız. Koruculuk sistemine karşı olanlar PKK’nin ya destekçisi ya da sempatizanı!”

Bu kafalarla nereye gider Türkiye?

Terörün acımasızlığını, koruculuğun devleti arkasına alarak yaptığı eylemleri eleştirmek şu anlama geliyor kan gölünden beslenenler için:

“Potansiyel terörist!”

***

Mardin’in Mazıdağı ilçesinin Bilge köyünde 44 kişinin vahşice katledilmesini “ırkçılığa” dönüştüren Hürriyet yazarı Hadi Uluengin’e ne demeli?

Irkçı-faşist Hadi Kürtlere saldırıyor...

Kanlı saldırıyı “töresel geleneklere” bağlayarak Kürtlerin Ortadoğu ortaçağının dehşet verici “töre ve düşünceleri”nden kaynaklandığını yazıp ekliyor:

“...Yurttaşı oldukları ülke kadar burjuvalaşmak zorundadırlar. Zamanı çoktan geçmiştir.”

Sanki Türkiye burjuvalaştı...

Trafik kazalarında dünyanın birinci ülkesi olan Türkiye çağdaş, uygar bir toplum oldu, Kürtler ise buna uyum sağlayamadı.

Sıvas Madımak’ta 35 aydın, yazar, sanatçının diri diri yakıldığı Türkiye’de Güneydoğu’da, yaşanan katliam geri kalmışlıktan kaynaklanmıyor.

Kız çocuklarının okula gönderilmediği Güneydoğu’nun geri kalmışlığını “Kürt İslam Sentezi”yle çözmeye yetinenleri de örtülü olarak destekliyor Hadi.

Yazı baştan aşağı ırkçılık yani etnik milliyetçilik kokuyor.

***

Güneydoğu ve Doğu’yu geri kalmışlığın, cehaletin, sefaletin içine itenler kim?

Gerici-faşist siyasal iktidarlar!

Güneydoğu ve Doğu’ya yatırımlar 1923-40 yılları arasında olmuştur...

Erzurum Pulur, Diyarbakır Ergani / Dicle, Van Erciş / Ernis, Malatya Akçadağ, Kars Cilavuz, Sıvas Köy Enstitüleri 1940-1948 yılları arasında açılmıştır.

Neredeyse 70 yıl önce köy enstitülerinde kırsal kökenli kızlar ve erkekler bir arada öğrenim görmüş ve öğretmen olmuşlardır.

Hayvancılığa, tarıma önem verilmiş, Devlet Üretme Çiftlikleri kurulmuştur.

2009 Türkiyesi’nde kız çocuklarının erkeklerle birlikte okula gönderilmemesi, dini siyasette araç olarak kullananların bir başyapıtıdır...

Türkiye’de aklı başında herkes bu gerçekle yüzleşmelidir...

Üç gündür içimiz yanıyor...

Bir vali, bölgede cehaletin kol gezdiğini söyleyip, yörenin inançları gereği kız okulları açılmasını istiyor!

80 bin Kuran kursunun bulunduğu Türkiye’de bağnazlığı, cehaleti, sefaleti isteyen kimler?

Aşiret liderleri, şıhlar!

***

Irk ayrımcılığı yapan Hadi’yle Güneydoğu’nun geri kalmışlıktan kurtuluşunu Kürt-İslam sentezinde gören tarikat şeyhlerinin ne farkı var?

44 insanımız vahşice katledildi, devletin teröristle mücadele etmek için verdiği silahlarla!

O silahlar, mermiler benim, sizin, hepimizin verdiği vergilerle alınıyor!

İstanbul’dan Diyarbakır’a, İzmir’den Mardin’e, Antalya’dan Kars’a kadar tüm çocuklar, insanlar bizimdir!

Hiçbir ayrım yapmadan... Canımızdır, yüreğimizdir, ciğerimizdir... Türk’üyle, Kürt’üyle, Arap’ıyla, Lazıyla, Çerkeziyle, Süryanisiyle..
Peki biz bunu neden yaptık?

Çok ünlü hikâyedir. Ağa ile yanaşması köyden kente giderken, ağanın aklına bir cinlik gelir ve “Yerdeki at pisliğini yersen araba senin olur” der. Hatırladınız herhalde hikâyeyi.

Ermeni sınırı, Azerbaycan’la ilişkiler gibi son günlerin önemli olaylarına ve sonuçlarına bakınca nedense bu fıkra takıldı aklıma.

Türkiye, Ermenistan Dağlık Karabağ’ı işgal edince, bu ülkeyle olan sınır kapısını kapatmıştı. Ermeni konusuyla birlikte zaman zaman pişirilmek istenen bu “sınır kapama” olayı fazla dallanıp budaklanmadan unutulurdu hep.

Derken Obama, Türkiye’yi ziyaret etti. Bu ziyaretten hemen sonra artık “belalımız” haline gelen 24 Nisan tarihi gündeme gelecekti. Birden Ermenistan sınırı konusu ortaya atılıverdi.

Obama, Ankara’da yaptığı konuşmada Ermenistan sınırının açılması konusunda önemli adımlar atıldığını, bir takvim belirlendiğini ve bu takvimin yakında açıklanacağını söyleyiverdi. Obama, Türkiye’deyken yanından ayrılmayan ama bir şey de söylemeyen Başbakan Erdoğan, ABD Başkanı gider gitmez “Dağlık Karabağ’daki işgal kalkmadıkça Ermeni sınırını açamayız” dedi.

Başbakan öyle dedi ama 24 Nisan’dan bir gün önce gece yarısı takvimden bir parça kamuoyuna açıklandı. Türkiye, Ermenistan sınırını açabilirdi. AKP’nin yandaşları bu açıklamayı “24 Nisan’ı hayırlısı ile geçirmek için atılmış bir adım” olarak savundu. Nitekim beklendiği gibi Obama 1915 olayları için “soykırım” demedi. Buna karşılık Ermeni dilinde “soykırım” anlamına gelen “büyük felaket” tanımını kullandı.

AKP ve yandaşları “Ermeni açılımının” her ne kadar ABD’yi “kandırmak” için yapıldığını söylese de Azerbaycan buna fena halde tepki gösterdi. Verdiği doğalgazın fiyatını artıracağını söyledi, Azeri televizyonlarında gösterilen diziler, Türk sanatçılarının klipleri yayından kaldırıldı.

Ve Başbakan Erdoğan dün Bakü’de Azerbaycan Meclisi’nde bir konuşma yaptı. Türkiye ile Azerbaycan’ın yakın ilişkilerinin olduğunu, bir millet iki devlet tanımına sahip çıktığını söyledi ve “Dağlık Karabağ’da işgal bitmedikçe o kapı açılmaz” dedi.

Diplomatlar Dağlık Karabağ sorununun kolay çözülemeyeceğini belirterek “Bu konuşma Ermeni sınırının açılmayacağı anlamına gelir” diyorlar. Demek ki neymiş; Ermeni sınırı açılmayacak.

Peki biz neden açar gibi yaptık? Dünya ülkeleri önünde yine “kıvırtan ülke” konumuna düştük. Bunun tek açıklaması var: Erdoğan tamamen iç politikaya oynuyor. Ülke ve dünya sorunlarını bilmeyen, merak da etmeyen geniş yığınlara “Bakın yine dünyaya meydan okudum” propagandası yapıyor.

Kapıyı açalım ya da açmayalım ama itibarımızı da koruyalım.

*****

Anayasa değişikliği olmayacak


AKP yine çark etti, “yeni bir anayasadan” vazgeçip bazı maddeleri değiştirmek istiyorlar. Ama bu köşeden iddia ediyorum “AKP’nin istediği anayasa değişiklikleri yapılmayacak.”

Çünkü bunu başta AKP istemiyor zaten. Nedeni çok basit: AKP bütün gücünü ve gıdasını bu tür tartışmalardan alıyor. İstenilen değişiklikler türbanın yolunu açan, AKP’nin kapatılmasını engelleyen ve Anayasal kurumları AKP hegomonyasına almak isteyen unsurlar taşıyor.

Burada muhalafetle anlaşma olanağı yok. CHP laik demokratik düzenin yıkılmasına rıza gösteremez. AKP istediği maddeleri Meclis’ten geçirebilir. Ama bunlar Anayasa’nın ruhuna aykırı olacağı için CHP’nin başvurusu ile hepsi iptal olur.

AKP’nin de istediği bu zaten. Hamle yapsınlar, tartışılsın, Anayasa Mahkemesi başka çaresi olmadığı için iptal yoluna gitsin. AKP de bundan prim yapsın.

Bu oyunu bir kez daha izleyeceğiz ama o maddeler geçmeyecek.

*****

Kıyafet rezaleti

İki gündür Hadise’nin Eurovision Şarkı Yarışması’nda giydiği kıyafet tartışılıyor. Başka ülkelerde de bizdeki kadar ciddiye alınıyor mu bu yarışma bilemem ama, kıyafetin bir “facia” olduğunu söylemeliyim.

Uluslararası bir yarışma için estetikten bu kadar uzak, zevkten bu kadar mahrum, kadını bu kadar kötü gösteren bir kıyafeti acaba kim seçti?

Şaka bir yana Hadise kot pantolon üzerine tişört giyip sahneye çıksa çok daha güzel olurdu.

Hadise “erotik” görünmeyi seven bir sahne ve ses sanatçısı. Bu nedenle, çok güzel olmasa da vücudunu çok güzel kullanıp yürekleri hoplatmayı başarıyor.

Bu gece için son derece açık bir giysi tasarladığını ancak TRT yönetiminin buna karşı çıktığını gazeteler yazmıştı zamanında.

Bir fotoğrafını görmüştüm bu kıyafetin, onu da beğememiştim. Bir kıyafet açık olabilir, ama çirkin olmamalı. O kıyafet çirkindi.

Ama bu dansöz giysisinden bozma kıyafet ondan da beter.

Anlaşılan TRT Hadise’nin “seksi görünme” arzusunun önüne geçememiş, “bari Arapları andırsın” düşüncesiyle bu kıyafete onay vermiş.

Umarım Hadise bu yarışmada önemli bir derece alacak. Ama o çirkin kıyafeti çok konuşulacak.

*****

İstanbul Senfoni’den son konser


İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası, 2008-2009 döneminin son konserini yarın akşam Lütfi Kırdar Kültür ve Kongre Merkezi’nde verecek.

Kapanış konserinin şefi Alfred Eschwé, solisti ise dünyaca ünlü kemancımız Suna Kan.

Her zamanki gibi saat 19.30’da başlayacak konserin ilk bölümünde Manuel De Falla’nın 3 köşeli şapka orkestra süiti seslendirilecek. İkinci bölümde ise Wolfgang Amadeus Mozart’ın sol maj. keman konçertosu ve Ludwig Van Beethoven’in 6. senfonisi çalınacak. Böylece orkestra, klasik müzik severlere bu sezon için veda edecek.

*****

Sıranı bekle

Temel, bir haftalığına gittiği memleketten, haber vermeden erken dönünce karısını evde başka bir erkekle yatakta bulur. Öfkeyle belinde taşıdığı tabancasına davranan Temel, yataktaki adamı alnının ortasından vurur. Tabancayı tam kendi kafasına doğrultmuşken, karısı haykırarak üzerine atlar: “Dur, Temel’im, kıyma kendine!” Temel, sinirden titreyerek bağırır: “Sus kaltak, bekle, sıra sana da gelecek!”

Can Ataklı
Cumhuriyet 15.05.2009
PENCERE

İLHAN SELÇUK

Darbe Tiyatrosu...

Birkaç günden beri bizim evlere şenlik medyamızda tartışılan bir haber var:

“- Ferhan Şensoy sahneden darbe çağrısı yaptı...”

Şu darbe öyküsü artık Ergenekonlaştı, komikleşti, gülünçleşti, Feto’laştı, AKP’leşti, RTE’leşti, karikatürleşti...

Ne var ki mizahlaşan darbe edebiyatını dinci faşizmin softalığına dönüştüren ham ervah eksik değil...

*

Bu ham ervahtan biri ünlü tiyatrocumuz Ferhan Şensoy’un sahneye koyduğu oyuna gitmiş ve olayı ciddi bir gazete haberine dönüştürmüş:

“- Ferhan Şensoy sahneden darbe çağrısı yaptı; seyirciler protesto ettiler...”

Tiyatro sahnesinden darbe çağrısı...

Medyada haber...

Ve yorum...

Sanırım artık kafayı tam yedik, iyice zıvanadan çıktık...

*

Ama, asıl sorun ne?..

Bu toplum, mizahı Nasrettin Hoca, Bektaşi Baba fıkralarıyla benimsemiştir...

Hiciv..

Gırgır..

Nükte gırladır...

Ve ne oldu bize ki geleneğimizde, göreneğimizde espri anlayışı bu kadar köklüyken dinci faşizmin hoşgörüsüz molla kafasına şartlanıyoruz...

Darbenin mizahına ciddiyetle bakan kafa toplumda egemenleşirse demokratik özgürlükler nasıl yaşanacak?..

*

Yalakalıktan ne mizah çıkar..

Ne komedi..

Ne karikatür..

Molla ve softa kafasında zekâya, hicve, taşlamaya, nükteye yer yoktur...

Karikatür ne zaman gündeme girdi?..

Aydınlanmayla, laiklikle, demokrasiyle zamandaştır karikatür...

Yalakadan karikatürist çıkar mı?..

*

Türkiye’de dincilik ya da İslamcılık, tiyatro sahnesinde bile darbecilik kuşkusundan dem vuruyor...

Ferhan Şensoy’un işi zorlaştı...

Tiyatromuzun bu kendine özgü değeri, sahnede yutkuncuk olursa kimse şaşmasın...

Zamane dinciliği kendine özgü bir toplum yaratmaya başladı bile...
Şırnak’ta 12 sivil katledildi...
"Kimseye pabuç bırakmayız!"
Şırnak’ta 13 asker şehit...
"Rüzgár eken fırtına biçer!"
Hakkári’de 12 asker şehit...
"Bedeli neyse öderiz, ödetiriz!"
"Hevesleri kursaklarında kalacak!"
Tezkere...
"İnce eleyip sık dokuyoruz!"
Barzani’ye...
"Boş laflara karnımız tok!"
Talabani’ye...
"Herkes ayağını denk alsın!"
"Sözün bittiği yerdeyiz!"
DTP’ye...
"Bindiğin dalı kesme!"
CHP’ye...
"Elini taşın altına koy!"
MHP’ye...
"Bin düşünür, pir adım atarız!"
İngiltere’ye giderken...
"İnceldiği yerden kopsun!"
Oxford’da...
"Sabır taşımız çatlamıştır!"
Romanya’dan dönerken...
"Günah bizden gitti!"
AKP toplantısında...
"Bıçak kemiğe dayandı!"
Rice gelmeden önce...
"Kendi göbeğimizi kendimiz keseriz!"
ABD’ye bi indi...
"Pozitif duygular içindeyim."

Yılmaz ÖZDİL
Ha Abdullah... Ha Fethullah..
(14 Ağustos 2007 tarihli Hürriyet Gazetesi)
*
VALLA bana sorarsanız, kulağı tersten göstermenin álemi yok... Dolaylı olarak Abdullah’ı Mabdullah’ı boşverin, gelin, direkt Fethullah’ı cumhurbaşkanı yapalım.
Neden derseniz...
Bi kere, adam bekár.
Eşi türbanlıymış türbansızmış derdi kalmaz... Hem böylece, "Şekerim, ben laikim ama, AKP’ye oy verdim" diyen Laila Atatürkçülerinin gönlü olur.
Ha Abdullah...
Ha Fetthullah...
Kafiye uyuyor.
*
Ama Abdullah normal lise mezunu... Arkadaşların "dindar" kriterine tam uymuyor.
Fethullah ise imam hatipli.
Cuk oturuyor.
Biri Gül’se..
Öbürü "en" Gül.
Daha ne?
*
Uzlaşma meselesine gelince...
Mehmetçik Vakfı’ndan kapı gibi teşekkür beratı var. Demek ki, asker cenahından sorunu yok...
Teşekkür etmişler.
E Afrika’da okullar açıp, zenci bebelere İstiklal Marşı falan söylettiği için, Nihal Atsız Türk Dünyası Hizmet Ödülü de almış...
Milliyetçilere de uyar.
DSP desen...
İtirazları olamaz.
Ecevit’le kankaydı.
Ne kaldı geriye?
Said Nursi.
Said-i Kürdi yani.
DTP’yi hiç bozmaz.
Oldu mu sana dört dörtlük uzlaşma?
Oldu.
*
Başka?
Başka avantajları da var...
Mesela, Amerika’da oturduğu için, "Çankaya’da kim oturacak" tartışması külliyen biter.
Kimse oturmamış olur!
Zırt pırt Washington’a git gel masrafı da ortadan kalkar, "Resmi Gazete" masrafı da...
Nasıl olsa, her dediğini yazan gazeteleri var.
Diyeceksiniz ki, "devleti yıkma suçlamasıyla yargılanan biri, nasıl olur da devletin başına geçer?"
Bal gibi geçer.
Başbakan o iddianın bir benzerinden içeri girmedi mi kardeşim? Son seçimde hapiste yatanı çıkarıp Meclis’e sokmadılar mı? Dokunulmazlık olmasa, milletvekillerin yarısı hákim önüne çıkmayacak mı?
Üzüldüğün şeye bak!
Takılma böyle ilkel fikirlere.
*
Özetle, demem o ki...
Türbanmış, uzlaşmaymış, hikáyedir.
Laga lugadır.
Milenyumun çağdaş umutlar vaat eden Atatürk Cumhuriyeti Devleti’ni üç kuruşluk menfaatler uğruna, korkarak, tırsarak, sinerek, karnından konuşarak "şekil" boyutuna indirirsen, gün gelir, olacağı budur.
İstersen, oku bir daha yazıyı...
Uyuyor mu şekli?
Uyuyor.
Hayırlı olsun o zaman.
YILMAZ ÖZDİL