Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Zannedersin Himalaya’dır

[Resim: 4.jpg]

41 derece

3 dakika 44 saniye kuzey

28 derece

51 dakika 8 saniye doğu

*

Şu an... Bu satırları yazdığım

çalışma odamın koordinatları.

*

Çünkü...

Abonesi olduğum GSM şirketinin böyle bir hizmeti var.

"Neredeyim" yazıp, 7777’ye mesaj atıyorsun, bi kaç dakika sonra şak diye cevap geliyor.

*

Şehir içinde 300-500 metre, şehir dışında en fazla 1-1.5 kilometre sapma gösteriyor. O kadar hassas.

*

Ver bu koordinatları havacılık veya harita bilgisi olan birine, gözü kapalı eliyle koymuş gibi bulur beni.

*

Abuk sabuk reklamlar yapıp, 3 kuruşa indirdik, 1 kuruşa indirdik filan gibi, dini imanı para olmuş millete "ucuzluk" müjdeleri verileceğine, bu tür "hayat kurtaran bilgiler" verilseydi, Muhsin Yazıcıoğlu ve diğer 5 kişi çoktan bulunmuş olurdu.

*

Çalıştığı kurum, o telefon eden gazeteci arkadaşıma 7777’yi öğretseydi, önce konumunu öğrenir, sonra 112 Acil’i arardı.

*

Sağlık Bakanlığı, 112 Acil’de çaresizce çırpınan o kızcağıza 7777’yi öğretseydi, "Gazeteci arkadaşım, lütfen 7777’ye mesaj at, sonra hemen beni tekrar ara" derdi.

*

İçişleri Bakanlığı, 155 İmdat’taki polis memuruna 7777’yi öğretseydi, o polis memuru, en azından 112 Acil’deki kızcağıza öncelikle ne yapması gerektiğini söylerdi.

*

Veya...

Sağlık Bakanlığı, 112 Acil’de çaresizce çırpınan o kızcağıza teknolojik eğitim vermiş olsaydı, "Benimle konuşmaya devam et, yerini bulmaya çalışıyoruz" diyeceğine, "Telefonu kapat, benimle konuşmaya devam edersen şarjın 10 dakika sonra tükenir, konuşmazsan, stand-by konumunda 5-6 saat dayanır, sinyal yaymaya devam eder, seni bulmamız kolaylaşır" derdi.

*

Uzatmayayım...

Bizim Başbakan’ın, miting meydanlarında "Bırak davarı, koyun güdemez bunlar" dediği dakikalarda, Beyaz Saray’daki Obama, uzay mekiğindeki astronotlarla canlı yayında sohbet ediyordu.

*

Neymiş efendim, Sikorsky’ler kalkmış da, komandolar gelmiş, gece görüş sistemleri devredeymiş, Casa uçakları arıyormuş falan...

İş işten geçtikten sonra Awacs göndersen, hikáye!

*

Adresi bilmen lazım... Adresi.

*

Adresi bilmezsen, göt kadar arazi, sana Himalaya kadar büyük gelir!

*

Ve, bu kafayla gidersen Türkiye... O kriz masasında anca okey oynarsın.
Fatih Altaylı yazdı.

OCAK ayının 20'sinde yazdığım yazıda bazı araştırma sonuçlarını değerlendirmiş, Kemal Kılıçdaroğlu'nun aday gösterilmesi halinde İstanbul seçimlerini kazanacağını belirtmiş ve şöyle yazmışım: "Kemal Kılıçdaroğlu'nun aday gösterilmesi halinde CHP, 15 yıl aradan sonra İstanbul'u Tayyip Erdoğan'dan geri alıyor.
Kılıçdaroğlu geçen hafta katıldığı Teke Tek programında 'İstanbul için aday olmayı düşünmüyorum ve istemiyorum ama partim böyle bir görev uygun görürse benim için bir şereftir' demişti.
Fakat galiba durum tam tersi oluyor.
CHP'nin Kılıçdaroğlu ismi ile yaptığı bu patlama CHP açısından çok önemli bir gösterge.
CHP'nin neye ihtiyacı olduğunu anlatan çok net bir sonuç.
Tabii anlayabilirlerse." Ben bu yazıyı kaleme aldığım sırada İstanbul'da seçimi kimin kazandığı belli değildi ama Kılıçdaroğlu CHP'nin Türkiye çapında aldığı oyun hemen hemen iki mislinden fazlasını almış, İstanbul'da CHP'nin soluğunu AKP'nin ensesine üflemişti.
Sonuçların ortaya koyduğu tek gerçek var.
Bu seçimin tek bir galibi Kemal Kılıçdaroğlu.
İstanbul'da kimsenin hayal bile etmediği bir başarıya imza attı.
Gürsel Tekin'le birlikte partinin bu kentteki oy oranını inanılmaz bir biçimde yukarı taşıdılar.
Şimdi oturup basit bir hesap yapıyorum.
Eğer Deniz Baykal, genel başkanlık koltuğunu korumak uğruna Mustafa Sarıgül'ü partiden atmamış olsaydı, şimdi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunda Kemal Kılıçdaroğlu oturuyor olacaktı.
Bu sonuç beni bir süre önceki bir başka yazıma götürüyor.
CHP'nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu olmalıdır dediğim yazıma.
Bunu o gün'ben söylemiştim.
Dün sandık söyledi.
AKP bu seçimde büyük bir düşüş yaşamadı ama ciddi bir uyarı aldı.
Ama asıl uyarıyı alan Baykal'dır.
Halk CHP Genel Başkanlık koltuğunun sahibini net bir şekilde söylemiştir: Kemal Kılıçdaroğlu.

Mağdur ve mağrur

Bir televizyon programında Başbakan Tayyip Erdoğan'ın bütün kentlerde kendisi adaymış gibi çalıştığını ve çok fazla miting yaptığını söyleyince bir araştırma şirketinin başkanı aramıştı.
"Tayyip Bey ortaya çıktı, çünkü AKP'ye yapılan bir ankette hiç kimsenin tahmin etmeyeceği bir sonuç var. Tayyip Bey bunu görünce yola çıktı. Bu durumu ondan başka hiç kimsenin
değiştiremeyeceğini biliyor"
demek için.
Ben de sormuştum, "O araştırma sonucunda ne yazıyor" diye.
"Herkesin tahminlerinin altında bir oran yazıyor. Ama söyleyemem"
"Yüzde 40 mı?" diye ısrar etmiştim.
"Biraz altında" demiş fazlasını söylememişti.
Dün yapılan seçimde seçmen son sözü söyledi.
Başbakan'ın tek başına çabası AKP'ye yetmedi.
Hâlâ çok güçlü. Hâlâ rakiplerinin her birinden iki mislinden fazla oy alıyor, ama sonuç AKP'yi, özellikle de Tayyip Erdoğan gibi iddialı bir karakteri tatmin edecek noktada değil.
Aslına bakarsanız AKP bu seçimde de oyunu arttırabilir, yüzde 50'ye çıkarabilirdi.
Ama bunun tek bir şartı vardı. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 22 Temmuz 2007 gecesi AKP Genel Merkezi'nin balkonundan verdiği sözü tutabilmesi.
AKP mağdur olarak girdiği seçimlerde hep yükseldi.
Mağrur olarak girdiği ilk seçimde ise oy kaybetti.
Umarım bütün siyasetçiler bu sonucu iyi okur.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Siyasetin tek bir seçimden ibaret olmadığını unutmadığımız zaman.

[email protected]
"Sen artık o eski Ballı Tayyip değilsin"



[Resim: 431.jpg]


Tayyip Bey’e bir acı mektup

SEVGİLİ Tayyip Bey...

Bilmem bilir misin? "Bizim Yozgat"ta senin durumunu gayet iyi anlatan bir tabir vardır: "Zırı kırıldı" der Yozgatlılar...

Evet, evet... Zırın kırıldı.

"Efsanevi Tayyip şansı" masal oldu.

Sen artık o eski "Ballı Tayyip" değilsin...

"Su içse yarıyor" ya da "İlahi yardım alıyor" söylenceleri yere çakıldı.

İşte, her canlı gibi sen de -yavaştan da olsa- geriye doğru gitme trendini tattın...

Partinin genel merkezinin önünde alışkın bir gayretkeşlikle bir araya gelen davulcular ve zurnacılar susup kaldı.

Balkondan selamlama yapacak ne takatin vardı ne de toplanan ahali...

Ama yine de "tarihi balkon konuşması"nı çağrıştıran bir açıklama yaptın gecenin geç vakti...

Dedin ki: "Sonuçlar beni tatmin etmedi."

Ardından da kendini sorgulayacağını ima ettin.

Madem eski dostuz, o zaman sana bir kıyak yapayım Tayyip Bey...

Seçim öncesi "buradan nasıl göründüğü"ne dair bir "korsan bildiri" attırayım da, "muhasebe süreci"nde benim de tuzum bulunsun...

* * *

Seçimden önce orantısız abanıyordun Tayyip Bey...

Yandaş basınınla, aşırı şımarmış taraftarlarınla, burnundan kıl aldırmaz adaylarınla, şişkin egonla, patlayan özgüveninle, antipatik sloganlarınla, çatışmacı tavrınla, amansız kibrinle...

Abandıkça abanıyordun...

Kucaklamıyor, dışlıyordun... Umut vermiyor, korkutuyordun... Uzlaşmıyor, kavga ediyordun.

Üstümüze üstümüze geliyordun...

Valilerinle geliyordun, seçmece televizyon programlarınla geliyordun, kömür çuvallarınla geliyordun, gıda torbalarınla geliyordun, buzdolaplarınla, çamaşır makinelerinle geliyordun, seçime beş gün kala açıklanan "Ergenekon İddianamesi" ile geliyordun, "asit kuyusu" şovlarınla geliyordun, çıkardığın yapay gerilimlerinle geliyordun, vergi cezalarınla geliyordun...

Kutsal Kitap’ın dilinden söyleyecek olursak, "Yeryüzünde böbürlenerek çalımlı yürüyor" idin...

Acayip kibirlenmiştin.

Hadi itiraf et, aslında tek emelin vardı: Yine çıkıp "sandık sandıklar içinde çok şanımız var" şarkısını terennüm etmek...

"Yüzde 50’nin üzeri" idi beklediğin...

Hani bağırıyordun ya avazın çıktığı kadar: "Bunlar yüzde 47’yi de beğenmiyorlar... Ama cevabı millet verecek... Milletim ’Siz yüzde 47’yi beğenmiyor musunuz? Alın size yüzde 50’ diyecek."

Bak, işte millet konuştu...

Ama biraz değişik konuştu...

"Akıllı ol" dedi... "Yeter söz milletin" dedi... "Artistlik yapma" dedi... "Böbürlenme" dedi... "Senden büyük Allah var" dedi...

Dedi oğlu dedi...

* * *

Madem açık konuşuyoruz... O zaman öğütlerimiz de açık olsun...

Sevgili Tayyip Bey...

Eğer bundan sonra "Tayyip neylerse güzel eyler" anlayışından vazgeçersen... Tahammüllü olma temrinleri yaparsan... Putin’e öykünmek yerine Şeyh Edebali öğütlerine kulak vermeyi tercih edersen... Büyük düşünmek yerine kendini başkalarının yerine koyarak düşünmeye başlarsan... Ahalinin "zart - zurt"tan hazzetmediğini idrak edersen... "2009 model tek parti yönetimi"ni inşa etmeye kalkmazsan... Senin gibi yaşamayanların güvenini kazanamazsan...

Bitmezsin bitmemesine ama...

"Yüzde 47"yi falan rüyanda bile göremezsin... Benden söylemesi.

İmza: Acı konuşan bir eski dost...

Tek soru tek cevap

SORU: Beyaz şehir ahalisinin önemlice bir kısmı, "istikrar" adına AKP’ye oy vermişti. Fakat... Bu sefer... Vazgeçtiler... Neden?

CEVAP: Korktular... Korktular... Korktular... Baktılar ki: Bir parça fazla oy alınca Tayyip Bey sert yüzünü göstermekten çekinmiyor... İktidarı sonuna kadar kullanıyor... Hatta bu uğurda kural ihlalleri yapmaktan bile geri durmuyor... Tiranlaşıyor... "Eyvah" dediler... "Böyle giderse işin rengi değişir, yaşam tarzımız tehlike altına girer" dediler... "Durmak var yola devam edilemez" dediler... Bu yüzden oy vermediler.

Bundan sonra ne olur

KABİNEDE REVİZYON- Şunu yazın bir kenara: Maliye Bakanı Kemal Unakıtan gidicidir... Ahsen Yenge’nin "Rabbime sordum / Cleveland dedi" açıklaması, "Mahdum Abdullah Bey"in gemlenemeyen ticari hırsı falan Tayyip Bey’in tepesini attırmış durumda... Hazır elde "sağlık sorunları" gibi "mis" gibi gerekçe de bulunuyorken, Kemal Abi bir kenara konacak... "Türkiye’de mutlu bir Londralı" gibi dolaşan Mehmet Şimşek’in de üstünün çizildiğini söylemeliyim.

İHSAN ARSLAN GRUBU- Diyarbakır’ı kazanayım derken eldeki kalelerden olan Tayyip Bey, "Kürt sorunu"nun duble yollarla ve sosyal yardımlarla çözülemeyeceğini idrak edecektir... Bu durumda "İhsan Arslan Grubu"nun yeni dönemde daha da etkili olacağını tahmin etmek zor değil...

AB’YE TUTUNMA- Şehirlerin beyaz ahalisinin gösterdiği kırmızı karttan kurtulmanın tek yolunun Avrupa Birliği’nden geçtiğini fark eden Tayyip Bey, "Orta Doğu’nun yiğidi" olmak hevesinden vazgeçip, "Brüksel’in kahramanı" olmak hedefine kilitlenebilir.

Ahmet Hakan / Hürriyet
Takıyyeci İktidar Foslayacak...

AKP’ye ‘Ak Parti’ mi demek doğru?..

Akepe mi?..

Yolsuzluklarla donanmış bir partiye ‘ak’ sözcüğü yakışıyor mu?..

AKP üstelik bir kelimeyle özdeşleşti:

Takiye..

Ya da takıyye..

Eskiden siyasal hayatımızda böyle bir deyiş yoktu...

*

Takıyye ne demek?..

Rivayete göre bir Müslüman zorlanırsa yalan söyleyebilirmiş...

Peki, siyasal yaşamda bunun simgesi ne?..

AKP...

Ya SP?..

Erbakan’ın partisi?..

SP takıyye yapmadığı için takıyye yapan AKP’ye yerini kaptırmıştı...

Erbakan Hoca’nın yetiştirdiği gençler dediler ki:

- Amerika ile uzlaşmadan bu ülkede iktidar olunamaz; Hoca nafile yere çırpınıyor...

Ve eski sözlerinden döndüler..

Ya da takıyye yaptılar..

*

Şimdi birisi Başbakandır..

Öteki Cumhurbaşkanı..

Peki, takıyye yaptıkları nereden belli?..

Her ikisi de eski sözlerini kamuoyu önünde açık bir özeleştiriden geçirmedikçe kuşkular sırtlarında kambur oluşturacak...

*

Takıyye sözcüğü politika hayatımıza girdikten sonra kimsenin kimseye güveni kalmadı...

Kişiliğini gizlemek, kendini saklamak, köprüyü geçinceye dek ayıya dayı demek siyasette meşru ve doğal sayılıyorsa bu yöntemi tüm yaşamda kullananlar elbette çoğalacaktır...

Hele İslamda bu işe cevaz varsa Müslüman neden Erbakan gibi davranıp da şimşekleri üstüne çeksin?..

Elbette RTE gibi davranmayı yeğlemek hedefe varmak için daha elverişlidir...

*

AKP, takıyyeleşen dinci siyasetle laik Atatürk cumhuriyetini Amerikan BOP tasarısında Ilımlı İslam Devleti’ne dönüştürmek üzerine iktidara geçmişti...

Şaka değil...

Hem İslam dünyasının şeriatçı devletlerinden destek...

Hem ABD’den destek...

Hem de saf Müslümanlardan destek...

*

Peki, başarı kazanacak mı?..

29 Mart’ta ilk kez tökezledi...

Kimse hafifsemesin...

29 Mart bir dönüm noktasıdır...

Bu dönüm ya da kırılma noktasından sonra neler yaşanacağı bilinmiyor...

Ancak bir ilk gerçek bu seçimlerde uç verdi:

Takıyye siyasetiyle ve dış destekle oluşan siyasal iktidar bir noktada fosluyor...

Daha açıkçası:

Takıyye fosluyor...

Yalakaları fosluyor...

*

Türkiye’ye gerçekçi politikalar gerek...

Takıyye politikacıları önümüzdeki süreçte daha da çok foslayacaklardır...

İLHAN SELÇUK
oktay eşki


CHP başarılı mı?


CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, "Artık AKP’nin iktidarda olması vatandaşlarımızı o kadar rahatsız etmiyor çünkü ’Her şeyi yapabilirler ama gidebilirler’ dediğini" aktardığı bildiriliyor.

Baykal bunları seçim sonuçlarını değerlendirirken söylemiş.


Baykal gerçi "halka" mal ederek söylüyor bunları, ama anlaşılan zihninin derinliklerinde "AKP artık gitmez" korkusu varmış.

AKP’nin 2007 seçiminde yüzde 46.7 oy alması onu bayağı panikletmiş olmalı. Şimdi vatandaş üzerinden moral buluyor.

Bunda şaşılacak bir şey yok. Çünkü, "Beni tekrar Genel Başkan seçmeniz dışında sizden hiçbir şey beklemiyorum" düşüncesiyle yönetilen bir parti örgütünden zaten fazla bir şey bekleyemezsiniz.

Oysa hem seçimlerin sonuçları hem de İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin psikolojik galibi Kemal Kılıçdaroğlu’nun dün söyledikleri, "daha pek çok şeyi" parti örgütünden beklemek gerektiğini ortaya koyuyor.

Kılıçdaroğlu’nun değerlendirmelerine yer kalırsa değiniriz. Önce seçime giren partilerin genel durumuna değinelim:

Son seçimde vatandaşlar tam 2946 yerde yapılan Belediye Başkanlığı seçimi için oy kullandılar.

Adalet ve Kalkınma Partisi bu 2946 belediyenin tamamı için "aday" gösterdi. Bir başka deyişle bu 2946 yerde AKP seçime girdi.

Peki ülkemizin en eski, en köklü (86 yaşındaki) partisi CHP’nin durumu ne idi?

Söyleyelim... 101’i ilçe, 827’si belde olmak üzere tam 928 yerde CHP hiç aday gösteremedi. Dolayısıyla seçime giremedi. Yani belediyelerin yüzde 31’ini peşinen öteki partilere bıraktı.

İşin vahimi bu bağlamda CHP’den kötüsü yok. Çünkü örneğin MHP sadece 216 yerde başkan adayı gösteremedi. Saadet Partisi ise 342 yerde seçime girmedi.

Şimdi söyleyin lütfen... Şu resim 86 yıllık bir partiye yakışıyor mu?

Gelelim olayın bir başka boyutuna:

CHP’nin çoğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde olmak üzere 25 ilde yüzde 5’ten az oy aldığını dün yazmıştık.

Bugünden başlayıp son 5 seçimde yani 1999, 2002, 2004, 2007 ve 2009’da CHP’nin hangi illerdeki oyu yüzde 5’ten aşağı imiş diye taradık.

Öyle ya... Siz bir ilde hadi bir keresinde, ikincisinde az oy almanızı mahalli koşullara filan bağlayabilirsiniz ama hemen hiçbir seçimde oyunuz yüzde 5’i bile geçmiyorsa, "Burada bir eksiğimiz yahut yanlışımız var" diyerek onun üstüne gidersiniz değil mi?

CHP Genel Merkezi böyle düşünmemiş. Daha doğrusu o illeri Türkiye sınırları içinde gibi görmemiş. O yüzden Bayburt’ta son beş seçimde; Ağrı’da, Batman’da, Diyarbakır’da, Erzurum’da, Muş’ta son dört seçimde CHP’ye nerdeyse hiç oy çıkmamış.

Ama CHP bunun farkına bile varmamış. O nedenle rahatsızlık da duymamış.

Ötekileri yani son üç seçimde CHP’ye oy vermeyen Bingöl, Bitlis, Çankırı, Siirt’i de yukarıdakilere ekleyiniz.

Son iki seçimde CHP’ye oy vermeyen illeri saymıyoruz. Çünkü o kadar yerimiz yok.

Nasıl? CHP’yi hálá "başarılı" bulanlardan mısınız?
Güneri Civaoğlu



6 bakan vakası

İLLERİNDE seçim kaybeden 6 bakanın -sözlü olarak- istifalarını sundukları yolundaki haber Başbakan Erdoğan tarafından yalanlandı.
Ama ne yalanlama...
“Böyle habercilik olur mu? 6 bakan nasıl olur da gizli bir toplantıyı size deşifre eder? Bunu deşifre ettiği anda o bakan, bakan olmaktan çıkmıştır. Bana bunu söylesinler, ben 6 bakanın 6’sını da dışarı koyarım.”
Burada bir önemli ayrıntı var.
“Hükümet dışında bırakırım” değil. “Dışarı koyarım.”
Neredeyse “kapı önüne koymak” çağrışımı yapıyor.
Üslup bir yana... Olayın özü de önemli.

Marka değeri Erdoğan
6 bakan kendi illerinde seçim kaybetti de, Erdoğan kendisini parlamentoya sokan Siirt’i AKP’ye kazandırdı mı? Ayrıca...
29 Mart seçimlerinde AKP’nin markası Recep Tayyip Erdoğan’dı.
Bütün illerde vitrine Erdoğan konulmuştu.
Misal... Antalya’da seçimi CHP alınca...
“Nasıl olur da kaybederiz anlamıyorum. Antalya’ya 28 defa gittim” diyen kendisi değil miydi?
Erdoğan’a AKP’den hiç kimse “O halde sen de istifa et” diyemez, hatta aklından bile geçiremez ama kalbinden geçirir.
“Vicdan adaleti” diye bir gerçek var.


6 DEĞİL 25 İSTİFA
O nedenle 6 bakan istifalarını sözlü olarak Başbakan’a ilettiler mi, yoksa böyle bir şey hiç olmadı mı bilemem.
Ancak...
Böyle durumlarda hele bir başbakan, hükümette yenilik yapacağını da söylemişse, sadece 6 bakan değil, bütün bakanlar istifa mektuplarını verirler, 25 bakan “Takdir sizin” der.
Aynı şeyi AKP yönetimi de yapabilir.
Erdoğan da uygun gördüğü istifaları kabul eder, ayrılmalarında yarar görmediği arkadaşlarıyla göreve devam eder.
“Olacak şey mi?” diye düşünmesin.
Bu ülkede kaç hükümet bilirim ki, bakanlar daha göreve başlamadan tarihsiz istifa mektuplarını birer zarf içinde başbakana vermişlerdir. Böylesi şık değil.
İstifa, kişinin iradesidir. O irade boş kâğıda imza gibi kimsenin emrine verilmez.
Fakat...
Bir seçim sonrası önemli oy yitirilmişse, sorumluluk kolektiftir.
Tüm sorumluların tarihi ve gerekçesiyle istifalarını sunmaları, uygulama takdirini “1 numaraya” bırakmaları ise “ilkeli siyasettir.”

[Resim: 3.jpeg]
MAĞRURA MAĞDUR MASKESİ
29 Mart öncesi ve 29 Mart sonrası ne yazdığımız ortada...
Erdoğan’ı ve AKP’yi eleştirdik.
Hem de nasıl...
Ancak...
Şimdilerde 29 Mart öncesi AKP’ye toz kondurmayanlar bile sorgu kürsüsüne çıktılar. AKP’ye iddianame yazıyorlar.
İfrat ve tefrit uçları arasında sarkaç hareketi yanlış.
Gerçek şudur.
AKP, 29 Mart’ta 8 puan yitirdi.
Önemli bir aşınmadır.
Geleceğin halk eğilimi için projeksiyon verisidir.
Ama...
Tek başına aldığı oy, 29 Mart’ta genel seçimler yapılmış olsaydı, onu gene tek başına iktidar yapardı.
Daha düşük oylar alan partilerde küçük oy sıçramaları bile yüzde 100 büyüme gibi sonuçlar ortaya koyar ama bu “küçük sayılar” yasasının gereğidir.
Örneğin...
Yüzde 2 buçuk oy alan bir parti, bu kez oylarını yüzde 5’e yükseltmişse, yüzde 100 büyümüştür ama ülke genelinde yüzde 10 baraj çıtasının yarısına ancak yetişir boyu. AKP’ye koro halinde yüklenmek, bu partiye yeniden “mağdur” görüntüsü verir.

Orantısız eleştiri kullanımı
29Mart seçimleri sürecinde ne internet muhtırası, ne asker gölgesi, ne CHP’den başörtü dayatmaları, ne yargıdan kapatma rüzgârları vardı.
AKP ilk kez “mağdur” değil, “mağrur” havalarda seçime girdi.
Misal...
İstanbul’da Kılıçdaroğlu yaya gezerken, Mersin’de Kürşad Tüzmen lüks bir açık spor otomobilin arkasına oturttuğu adaylarla Bebek’te tur atar gibiydi.
Halka tehdit savuran, bu kez AKP’nin kodamanlarıydı.
“AKP’ye oy vermezseniz, size hizmet gelmez” söylemi, “siyasi muhtıra” değil de neydi?
Eleştiri yapabilmek bir güçtür.
“Orantısız güç” kullanmak nasıl sakıncalıysa ve “mağdur” yaratıyorsa, “orantısız eleştiriler” de böyle giderse, “mağrur” dan “mağdur” yaratabilir.
Ertuğrul Özkök



Cumhuriyet mitingleri dosyasını açıyorum


GEÇEN pazar, Acarkent’teki Türk Eğitim Derneği Koleji’nde oy kullanırken, Beykoz Konakları’ndan tanıdığım bir komşum ilginç bir şey söyledi.

"Biliyor musunuz, 22 Temmuz 2007 seçiminde bu sandıklardan yüzde 50 AKP çıktı."


Geçen pazar ne çıktı henüz öğrenemedim.Ama oy kullanan kalabalığa baktığım zaman, Türkiye’de esen havanın oraya da yansıdığını tahmin ediyorum.

Seçim sonuçlarını okumaya çalışırken aklıma geldi.

Galiba hepimiz, "Cumhuriyet mitingleri" dosyasını yeniden açmalıyız.

Bu mitinglerin Ergenekon dosyasına giren yanından söz etmiyorum.

Onlar platformun üzerindekilerdi.

Ben, aşağıdakilerden bahsediyorum, yani mitinglere katılan 4 milyona yakın insanı yeniden okumalıyız diye düşünüyorum.

Bunu sadece ben ve "bizim mahalle" değil, Erdoğan ve bazı liberal aydınların da yapması gerekir.

* * *

O mitinglerden önce, biz Hürriyet’te bu hareketi teşvik edecek bir yayın yapmadık.

Bunda en büyük sorumluluk benim.

Bunun iki nedeni vardı.

Bir:

Ben böyle toplu hareketlerden korkarım.

Böyle bir mitingi destekler, hatta teşvik edersiniz.

Sonra orada bir olay çıkar, sorumluluğunu taşıyamazsınız.

Veya, mitinge üç beş bin kişi katılır, yaptığınız yayına değmez.

İki:

Bu defaki hareketin boyutunu ve derinliğini önceden kavrayamadık.

O nedenle çok eleştirildik.

Hatta miting meydanlarında yuhalandık.

Şimdi o mitingleri daha iyi anlıyorum.

AKP o mitinglere, "Ergenekoncuların kışkırtması" olarak bakmıştı.

Hálá da öyle bakmaya devam ediyor.

Ama bakın, şimdi o ses 29 Mart’ta oya dönüştü.

Mitinglerin yapıldığı üç büyük şehirde oylar AKP aleyhine dramatik şekilde değişti.

AKP’nin ve Erdoğan’ın okuyamadığı şey şuydu:

İnsanlar o mitinglere, hayat tarzları, Cumhuriyet rejimi ve laiklikle ilgili endişelerinin dile getirilmesi için katılmıştı.

Yani Erdoğan, o mitinglerden yükselen sesi ciddiye almadı.

Hatta, her konuda yaptığı gibi, "Siz kaç kişisiniz" zihniyetinin esiri oldu.

Sonuç ortada.

* * *

Olayın bir de ikinci tarafı vardı.

Platformdakiler de o kalabalığı yanlış okudu.

Onlar bu mitinglerin sırtına, kendi dar dünyalarının sloganlarını yapıştırmaya kalkıştılar.

Bazıları işi, misyoner düşmanlığına kadar götürdü.

Çünkü platformdakiler, demokrasiye ve halka güvenmiyordu.

Onların derdi, dar bir ulusalcılık ve düşman yaratma zihniyeti üzerine kuruluydu.

Aşağıdan gelen sesin ise her şeyden önce "hayat tarzlarına yönelik tehdidi" haykırdığını fark edemediler.

Yani o kalabalığı, o haykırışları, ne Erdoğan ne de mitingleri düzenleyenler anlayabildi.

29 Mart, bu yanlışları düzeltti.

AKP, o mitinglerde dile getirilen endişelerin oya dönüştüğünü gördü.

O mitinglerde çoğulcu demokrasiden umudunu kesmiş kişiler ve kurumlar da, aslında çözümün yine o demokraside olduğunu anladı.

* * *

AKP’nin önümüzdeki günlerde 29 Mart sonuçlarının gerçekçi bir tahlilini yapacağını sanıyorum.

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "AKP’nin iniş süreci başlamıştır" diyor.

Ben bunu söylemenin çok erken olduğunu düşünüyorum.

Güneydoğu’dan oy alabilen AKP, tekrar kıyılardan oy alabilir.

Ama bunu yapmanın yolu, 22 Temmuz akşamı söylenen sözlere dönmek ve o sözlerle ilgili bir samimiyet sınavı vermektir.

"Canım, kimin hayatına karıştık" demek, inandırıcılığını kaybetti.