[COLOR="red"]Dilek Önder
Adama sorarlar...
Yine bir araştırma...
Ve tabii yine İngilizler...
Araştırmayı İngilizler yaptıysa konu da biliyorsunuz ya seks ya ilişki falan olur.
Bazen bu araştırmaları benim için yapıyorlarmış gibi geliyor. “Al sana bir tane daha, bakalım buna ne diyeceksin?” diye...
Derim tabii...
Denmeyecek gibi
değil ki!
Bakın şimdi de, “Mutlu evliliğin sırrı”nı bulmuşlar...
19 milyonuncu kere...
Aramayan kalmadı bunun sırrını. Herkes arıyor ama işin ilginç tarafı her arayan da buluyor.
E, adama “madem bu kadar kolay, bulmuşsunuz da ne diye bir daha bir daha arıyorsunuz” diye sormazlar mı?
Sorarlar.
Biz de soruyoruz da, ne fayda!
Olsun. Bize de eğlence çıkıyor...
Zaten var ya, evliler her üç ayda bir sırrı uygulasalar evlilikleri nasıl geçiyor anlamazlar bile...
Tabii bu işler kadın işi olduğu için evlerde şöyle sahneler yaşanabilir:
- Tahsiiin, okudun mu, yeni bir sır çıkmış?
- Tiiirrr....
- Ama bu sefer İngilizlerin...
- İngilizler şeytsin, yani uygulasın onu...
- Ya bak böyle yaklaşırsan olmaz.
- Ben bi yaklaşacağım ama....
Ama dikkatinizi çekerim, bütün mutluluk sırlarının tek ortak noktası var: Seks...
Sadece sayısı değişiyor. Kimi haftada 4 derken diğeri 2’yle yetiniyor.
Diyet çeşitleri gibi bir şey yani...
Bakalım bu sefer ne bulmuşlar?
Önce haftada 3 kez seks, günde
4 kez öpüşme veriyor.
Saati kurarsınız artık. 4 saatte bir öter. Artık alarm sesi ne olur, bilemem.
“Kiss me goodbye...”
Ya da seks yaparken o araya öpüşmelerin hepsini sıkıştırın bütün hafta rahat edin.
Ama sayın da eksik kalmasın!
Gelelim diğer önerilere...
“Çiftler ortak hobilere sahip olmalı ve birbirlerine uzun uzun sarılmayı sevmeli.”
Hadi uzun uzun sarılalım da, mecburen, bir de sarılmayı sevmek mi gerekiyor?
Hocam taklit yapsak sayılır mı?
Sarılmayı sevme taklidi...
Şimdi, hem hobi yapacaklar hem de sarılacaklar.
Hobi!
Zaten çok hobik insanlarız... Bir de severiz yani... Hepimizin en az iki hobisi vardır!
Mesela birlikte tahta boyarken...
Heh heh hee...
Tam boyuyorsun, adam fırçayı bırakıp sarılıyor...
Tam o boyayacak bu sefer sen sarılıyorsun...
Ne bu be! Sevgi çiçeği gibi...
Sevimsiz aile...
Neyse bunu geçelim. Sıradaki...
“Evlenmek için ideal kişiyle arkadaşlar aracılığıyla tanışmalı.”
Hııı... “Bardan gelen bara gider” diyor bu.
Bir de, “Arkadaşlarına iyi davran” diyor.
“Çift evlenmeden önce 3 yıl beklemeli ve evlendikten sonra da çocuk için 2 yıl beklemeli.”
Eh, etti mi 5 yıl. Ondan sonra da boşanma zamanı zaten!.. Ya da boşalma...
Yani ipini boşaltma anlamında!
“Kadın erkekten 2 yaş küçük olmalı.”
Tabii öyle olsun ki, birinin andropozuyla ötekinin menopozu denk gelsin! Eğlence çıksın!
“Çift her gün birbirine ” Seni seviyorum “ demeli...”
İfadeye bak: “Çift!”
“Hey çift, napıyonuz?”
Bugün, söylediniz mi bakim?
YÜCE RABBİM RIZKIMIZI VERİR...
Amerika’daki araştırma şirketleri 29 Mart yerel seçimleri öncesi kolları sıvadı...
Bu kuruluşlar 22 Temmuz 2007 seçimleriyle 29 Mart’ta yapılacak yerel seçimler arasındaki süreci değerlendirip yayımlıyorlar...
AKP yandaşı medya kolları sıvamış, Türkiye’de yapılan araştırma sonuçlarını çarşaf çarşaf verirken, TV’lerinde sabah akşam bu konuları konuşuyorlar.
Dinciler, tarikat şeyhlerinin müritleri, Soros’un Çocukları bu iş için görevli.
Burada amaç nedir?
Seçmeni yönlendirmek!
AKP 22 Temmuz 2007 genel seçimleri öncesi alanlarda ne diyordu:
“AKP giderse ekonomi çöker, her şey altüst olur, işsizlik ve yoksulluk artar...”
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan arkasına “27 Nisan e-muhtırasını” aldı...
Seçim alanları dolup taştı...
AKP Güneydoğu’da DTP kökenli bağımsız adayları bile çoğu yerde ezdi geçti... Diyarbakır’da ve öteki Güneydoğu kentlerinde oy oranını yükseltti.
Aradan 20 ay geçti...
Peki Türkiye’de ekonomi düzeldi mi, işşizlik durdu mu?
İş yok, aş yok, enflasyon da yok!
Var olan ne?
Gıda torbaları, kömür çuvalları...
29 Mart yerel seçimleri öncesi yollardayım..
Bursa Karacabey Ovası köylerinde üreticiler kan ağlıyor...
Yaş sebze ve meyve ambarı olan Karacabey’de üreticiler yerel seçimlerde kime oy verecek?
20 ay önce AKP’ye oy vermişlerdi Bursa’da... AKP Bursa’da hayal bile etmediği bir oy patlamasıyla karşılamıştı 22 Temmuz 2007 akşamı.
Bugün Bursa yöresinde sanayici, işadamı, üretici, esnaf kan ağlıyor...
Tekstil sanayii durmuş, otomotiv sanayii üretimi azaltmış, stokları eritmek istiyor.
29 Mart’ta hem belediye başkanı, belediye meclisi üyeleri seçimi yapılacak, hem de il genel meclisi seçimleri.
Bursa yöresinde iki parti var... CHP ve AKP...
Yerel seçimlerde AKP’nin bir şansı yok.
ANAP ve DYP’nin adayları var ama son gün AKP’yle bir pazarlık yapabilir belediye başkanı adayları.
***
Küresel ekonomik bunalım Bursa’da kendisini belli ediyor.
İşsizlik ve yoksulluğun giderek ivme kazandığını gözlemledim.
Yolsuzluklara gelince...
Yurttaşlar bunu çok açık bir biçimde görüyor...
Soruyorum:
“Yolsuzluk ve yoksulluk AKP’yi 29 Mart seçimlerinde nereye çeker?”
Yanıt çok açık:
“Eskiden ANAP ve DYP vardı. Şimdi CHP ve MHP var. Çalma ve çırpma var ama köy yollarımız asfaltlandı, çeşmelerimizde gürül gürül su akıyor...”
Kırsal kesim böyle konuşuyor...
Soruyorum:
“Küresel ekonomik bunalım 29 Mart seçimlerinden sonra daha da derinleşecek. O zaman ne yapacaksınız?..”
Yanıt:
“O günler bir gelsin bakalım... O zaman düşünürüz...”
Ne yanıt vereceksiniz buna?
İhracat düşüyor...
Karacabey Ovası’nda üretilen kiraz, vişne, elma, şeftali AB ülkelerine ihraç ediliyor.
AB ülkeleri “resesyon” sürecine girmedi mi?
Girdi...
O zaman ne olacak?
“Yüce Rabbim rızkımızı verir!”
Mudanya’ya doğru yol alıyorum... İlkyaz el sallıyor... Mavi bir deniz ve masmavi gökyüzü...
Bir kır kahvesinde çayımı yudumlarken düşünmeye başlıyorum:
“AKP hâlâ neden halkın umudu oluyor?”
Neoliberal politikalara karşı öteki partilerin ekonomik modelleri olmadığı için... Varsa bile anlatamadıkları için..
Hikmet Çetinkaya
Çanakkale zaferinin kutlandığı şu günlerde İstanbul'da da inanılmaz bir toplantı yapılıyor. Çelişki bununla bitmiyor. Bugün, 18 Mart günü şehitler günü de ilan edilmiş. Su toplantısında Talabani'nin "kendisine yakın gazetecilerle" yediği yemekte konuşulduğu söylenen ve dışarıya sızan bir habere göre, seçimden sonra Barzani'nin de görüşmeler yapmak, özellikle PKKve Apo için genel af yapılması konusunu görüşmek üzere Türkiye'ye geleceği söyleniyor. Bu can yakıcı gelişmelerden, olaylardan, kararlardan, girişimlerden bu ülke ne zaman kurtulacak? Seçimlerde (mi) inşallah? İnşaallah!
Türkiye'nin su problemi mi var ki sularımızla uğraşıyorlar? Avrupa Parlamentosu'nun çerçeve belgesinde vaktiyle yazılı olduğunu öğrendiğimiz ve sonra unutulan, sularımızı bir konsorsiyomun idare etmesi lazım geldiği önerisinin bir parçası olan, bu, sularımızı özelleştirme girişiminin, Türkiye'nin işgal planlarından biri, bir parçası veya bir başka yöntemi olduğu nasıl oluyor da halkımızın gözünden kaçıyor veya kaçırılıyor?
Ey halk, ey sanayici, ey çiftçiler, bu uygulama uyarınca mesela tarlalarınıza konulacak kontürlü sayaçlara para yetiştiremiyeceğinizi bilmiyor musunuz? Meksika, Bolivya, Hindistan ve Filipinler'deki yoksul halkın bu özelleştirme oyunundan sonra, nasıl susuz kalıp, su bedellerini ödeyemeyip perişan olduğuna dair bir şeyler okumadınız mı? Hep iktidar gazetelerini okursanız, elbette bunlardan haberiniz olmaz. Biraz ufkunuzu genişletin, okuma alanlarınızı çeşitlendirin ve Türkiye'de ve dünyada siyonizmin oynadığı oyunlardan haberdar olun.
***
Hatırlıyorum bir süre önce İstanbul Belediyesi'nce "tasarruf" üstüne yoğun konuşmalar yapılıyordu. Hatta "tasarrufu" resimlerle, grafiklerle çiziyorlardı. Halkımız hadis-i şeriflerden, israfın haram olduğunu bildiği için, su konusundaki bu tavsiyelerin de doğruluğuna inandı. Aslında suda tasarruf ve her şeyde tasarruf ahlâki bir değerdir, ayrıca İslâm dini buna özel bir itina gösterir ama şimdi durum o değil. Tasarrufu da bu özelleştirmenin bir parçası olarak kullanıyorlar. Burdaki amaç Türk sularının küresel "şirketlere" açılmasından başka bir şey değildir. Kendilerini "Dünya Su Ailesi" olarak tanıtan küresel güçler dünya devleri SUEZ, RTW, Viole gibi şirketler ve onların yerel ortaklarıdır ve şu forumun masraflarının 7 milyon Avrosunu bizim İSKİ ile DSİ, kalan 10 milyon Avrosunu da bu güçler karşılamaktadır.
Bizim Cumhurbaşkanımızın forumda söylediklerine bakın, Allah aşkına:
"Hepimiz çevreci olmak zorundayız. İnsanlığın tüm milletlerinin kaderlerinin kuvvetle bağlandığı yeni bir döneme giriyoruz. Kimsenin ben sadece kendi ülkemde, kendi bölgemde yaşıyorum deme hakkı yok."
Güneydoğumuzdaki hareketleri de bu kapsamda mı görmeliyiz?
Saadet Partisi İstanbul Belediye Başkan Adayı Bekaroğlu'nun su formuna gösterdiği ilgi çok memnuniyet vericiydi.
Afet Ilgaz
//18 mart tarihli yazısı
Kimlik zorunlu değil, no'su hiç değilmiş!!
Yine kimlik numarası tartışılmaya devam ediliyor! Fındık kabuğunu doldurmayan bir konuyu, günlerdir tartışıyoruz. Oysa çok basit bir konu..
Seçme hakkı, anayasal bir hak..
Bunun kısıtlanması, ancak çok açık bir kanuni sınırlama ile olabilir.
Tabii bu kural, hukuk devletleri için geçerli..
Bizim gibi üç-beş kişinin kafasına göre takıldığı ülkelerde, kanuni sınırlamaya falan gerek yok!
“Biz kanunu böyle yorumluyoruz” dediler mi, iş bitti!
Şu son tartışmada, yapılmak istenen nedir?
Seçme hakkı anayasal bir hak olduğuna göre, bunun kullanımının kolaylaştırılması mı gerekir, zorlaştırılması mı?
Tabii ki kolaylaştırılması gerekir.
Bu birinci ilke..
İkincisi; nüfus cüzdanı.. resmi belge.. kimlik numarası vesair.. Bunların hepsi, niçin isteniyor?
“Kişinin kimliğini tesbit etmek için!”
Yoksa, kimlik numarası, seçme hakkının doğumu için zorunlu bir şart değil ki!
“Kanunda böyle yazılı, biz bir şey yapamayız” diyor, başka bir şey demiyorlar..
Kimlik belgesinde, illa ki kimlik numarası da olacakmış!
Oysa, “kimlik belgesi”nin kendisi zorunlu değil ki, kimlik belgesinin üzerinde “kimlik nosu”nun olması da zorunlu olsun!
Bunların hepsi, isbat için gerekli araçlar!
Kimliği bilinen kişinin, kimlik belgesi göstermesine bile gerek yok! Dolayısı ile, Sandık Kurulu’ndaki yetkili kişi, oy kullanmak üzere gelen kişiyi tanıdıktan ve onun kimliği konusunda bir tereddüt duymadığı takdirde, hiçbir belge istemeden oyu kullandırtabilir.
Kuşku duyuyorsa, kimlik belgesinde kimlik numarası olsa bile, yine kuşkusunu gidermek için, gerekli araştırmayı yapacak!
Gerekirse, ikinci bir kimlik istenecek. Veya kendisini tanıyan ikinci bir şahsın şahadetine başvurulacak, vesaire..
Tabii bu, sorunları çözme amaçlı yorum..
Sorunları çözme amaçlı değil de, sorun çıkarma amaçlı yorum peşinde koşarsanız, kimsenin size diyecek bir şeyi olamaz!
Konunun net olarak anlaşılması için, kimlik belgesinin ibrazının amacının ne olduğunun, neye yaradığının anlaşılması için somut bir soru soralım: “Seçim günü, TayyipErdoğan oy kullanacağı sandığa geldi.. Seçmen kağıdını gösterdi.. Oyunu kullanacak. Ama yanında kimlik belgesi yok.. Sandık Başkanı ne yapacak?”
“Efendim biz kimlik belgesi olmadan oy kullandırtmayız!” mı diyecek?
Eğer böyle derse, kimlik belgesi, oy kullanma hakkının bir unsuru haline gelir!
Yok; “Kimlik belgesi, kişinin kimliğini isbat için bir vasıtadır. Kimliği bilinen bir kişinin kimlik belgesi ibraz etmesine gerek yoktur” derse (ki, böyle demelidir) herkesin tanıdığı Tayyip Erdoğan’dan kimlik belgesi istemeden oyunu kullandırtacaktır..
Olay bu kadar basit,.
Ama bizim okumuşlar, işi zorlaştıracaklar ya.. Elli tane hikaye okuyorlar!
Anayasa, 18 yaşını dolduran her Türk vatandaşının seçme hakkına sahip olduğunu belirtirken, bunun yanına, bir de kimlik belgesi taşıma şartı ekliyor mu?
Hayır!
Seçme hakkının unsurları, TC vatandaşı olmak ve 18 yaşını doldurmak..
Kişi kimliğini o sırada yanında bulundurmuyor olabilir. Tam sandığa gelirken yolda kaybetmiş olabilir.. Çaldırmış olabilir.. vs.. vs.. Tüm bu ihtimallerde, kişinin oy kullanma hakkının ortadan kalktığını ortaya koyan, anayasadan bir gerekçe kimse gösteremez!
Ama anayasayı işlerine gelince tabulaştırırlar. İşlerine gelince de, böyle paspas yaparlar!
Üstelik, kanunda da bunların dediği yorumu haklı kılabilecek bir anlam yok..
Ama oturup karar aldılar. Kanundaki ifadeyi bile değiştirdiler. Kanunda, “Nüfus Cüzdanı” ifadesinin başında “Kimlik numarası yazılı” şeklinde bir niteleme olmadığı halde, bu niteleme “resmi belge” ifadesinin başında olduğu halde, dün Resmi Gazete’de yayınlanan YSKkararında, “Nüfus cüzdanı” ifadesinin başına “kimlik nosu bulunan” nitelemesi eklendi..
TBMM, kanunu çıkarırken, “resmi belge”nin başına koyduğu bir ek şartı; YSK tutuyor, nüfus cüzdanının başına ekliyor!
Ondan sonra da, “Biz kanunu uyguluyoruz” diye ahkam kesiyorlar!
Siz kanunu falan uygulamıyorsunuz beyler. Siz kendi kafanızdaki “zorluk icat etme” alışkanlığınızı millete dayatıyorsunuz!
Ama bakalım nereye kadar!
(Vakit)
İlhan Selçuk: Biz devrimciyiz
İlhan Selçuk suçlamalara Cumhuriyet Gazetesi'ndeki köşesinden yanıt verdi.
İlhan Selçuk yazdı
Devrimcilik, Darbecilik Ve Cumhuriyet...
1968 yılının 12 Ekim günü bu köşede yazıya şöyle başlamışım:
“İnsan toplumları devamlı değişim içindedirler bu değişimi hiçbir güç durduramaz evrenin kanunları evrenin bir parçası olan insan toplumunda da geçerlidir.”
Yazı dört bölüme ayrılmış: 1) Değişim, 2) Devrim, 3) Karşıdevrim, 4) Emperyalizm...
O günden bu yana da değişimin süregeldiğini görüyoruz ne var ki Türkiye bugün bir karşıdevrimin çalkantısı içinde yaşıyor...
*
Türkiye Cumhuriyeti Atatürk devrimiyle kuruldu...
Şeriat hukukuna ve fetih ilkesine dayalı Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı çağdaş evrensel hukuka ve “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesine bağlı laik ulusal bir devlet oluştu...
Bu tarihsel olay değişimin devrimleşmesi sonucudur.
Asker-sivil önderlerin başını çekmesiyle gerçekleşti bu olgu...
*
Laik Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş, çağdaş yasalar kabul edilmiş, kadın-erkek eşitliği benimsenmiş, kadınlara oy hakkı da tanınmıştı...
Ancak değişim sürecekti...
Ama, nasıl?..
Doğaldır, her devrim kendi karşıdevrimini de tohumlar...
Bu ikisi arasındaki hesaplaşmadan doğacak ‘gelgit’lerle yaşar toplum...
Bir siyasal gelgitte ne olduğunu anlamak için de olan bitenlerin içeriğine bakmak gerekir...
*
27 Mayıs’ı sıradan bir askeri darbe olmaktan çıkarıp devrimleştiren nedir?..
1961 Anayasası’dır...
Saymakla bitmez Anayasa Mahkemesi’nden sendikacılığa, toplusözleşmeden yargıç bağımsızlığına ve de sosyal devlete dek, bugünkü hayatımızı da belirleyen nice tarihsel ve toplumsal demokratik devrim 27 Mayıs askeri müdahalesiyle gerçekleşti...
*
Geçmişte Cumhuriyet gazetesi hep devrimlerin yanında oldu...
Askeri darbelere karşı muhalefetini sürdürdü...
Devrimden yanayız...
Darbeye karşıyız...
Karşıdevrime karşı çıkmak ise Cumhuriyet gazetesinin varoluş gereğidir...
27 Mayıs’ı destekledik...
12 Mart ve 12 Eylül’e direndik...
Yönetim ister asker olsun, ister sivil, ölçütümüz Aydınlanma devriminin içeriğiyle özdeştir...
*
Bugün Türkiye düpedüz bir karşıdevrim yaşamaktadır...
• Bir vakitlerin merkez sağı (Doğru Yol Partisi ve ANAP) siyasetten tasfiye edilmiştir...
• Tesettür politikası devletin tepesine tırmanmıştır...
• Devlet kadroları dincilik üzerine hallaç pamuğu gibi atılmaktadır...
• Özgür medya, daha başka deyişle iktidara bağlı olmayan medya göz göre göre tasfiye edilmektedir...
• Öğretim Birliği yıkılmıştır...
• Fazla söze ne hacet, Türkiye Cumhuriyeti’nin bir karşıdevrim sürecini yaşadığı Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla kesinleşmiş iktidar partisinin irtica odağı olduğu hukuken karara bağlanmış, tescil edilmiştir.
*
Karşıdevrimin, daha başka deyişle İslamcı-dinci kimliği Anayasa Mahkemesi kararıyla kesin hükme bağlanmış iktidarın yandaşları, Cumhuriyet gazetesini ve Cumhuriyetçileri darbecilikle karalamak için olağanüstü, daha doğru deyişle, çılgınca bir kampanya açmışlardır...
Hemen söyleyelim ki çabaları nafiledir...
Askeri darbelere karşı onlar pısıp otururken biz Atatürk devrimciliğini sonuna dek savunduk...
Bugün herhangi bir askeri darbe olasılığı yoktur söylentilere ve tüm iddialara karşın dün de yoktu...
Bugün askeri darbe şöyle dursun, irticaya dönük karşıdevrimin sivil darbesini yaşamaktayız...
Ancak bugün bir askeri darbe olsa, azgınlığın son perdesini yaşayan bu zavallıların tümü -vaktiyle olduğu gibi- pısıp sinecekler, iş gene Cumhuriyet gazetesinin omuzlarına binecektir...
Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’ın emniyet veya savcılık tarafından medyaya sızdırılan günlükleri yaklaşık bir hafta önce yayımlanmıştı...
İdam sehpaları aynı gün kuruldu. Günlüklerin Balbay’a ait olduğu kesinmişçesine yargısız infazlar başladı, hâlâ da sürüyor. Ne soruşturmanın gizliği, ne yayın yasağı, ne adil yargılanma hakkı, ne masumiyet karinesi. Yandaş medya canavarlarının gözü hiçbir şey görmüyor. Çünkü iktidar arkalarında.
Derken hapisteki Mustafa Balbay’ın ilk ifadesi dün Cumhuriyet’te yayımlandı.
Balbay, avukatı aracılığıyla yaptığı açıklamada günlüklerin tam metninin bir gün önce eline geçtiğini söylüyor ve şunları belirtiyor:
- Medyada tartışılan şekilde bir günlüğüm yoktur.
- Birbirinden farklı notlar montaj yapılarak birileri tarafından işlenmiş, yorumlar eklenmiş, tahrif edilmiştir.
- Ben gazeteciyim, gazetecilik mesleği dışında hiçbir işe ve olaya bulaşmadım...
Cumhuriyet dün ayrıca Mustafa Balbay’ın diğer mahkûmlardan farklı olarak tek kişilik koğuşta tutulduğunu, yazı yazmasına izin verilmediğini bildiriyordu...
Balbay hakkında her türlü desteksiz atış serbest...
Ancak Balbay’ın bunlara yanıt oluşturacak yazı yazması ve kendini savunması yasak...
Adil yargılanma hakkının bu denli çiğnenmesi nedendir? Zaten yargılanacak olan bir gazeteciyi meslektaşları neden duruşmaları beklemeden ipe çeker? İktidar partisine seçim rantı sağlamak dışında medyayı bu hoyratlığa iten nedir? Bilen var mı?
İstanbul’un lale ekonomisi yüzde 50 büyümüş.
Ne kadar büyüse de “sülale ekonomisi”nin büyüme hızına yetişemez...
Haldun Ertem
* Abdullah Gül “Kürdistan” demiş..
Devlet Bahçeli acaba ne düşünüyor şu anda?
Demet
Yavrular sevinir!
Başbakan Erdoğan, Obama ile ortak yönlerinin olduğunu söylemiş.
Metin Yaykınlıoğlu diyor ki:
“Sanıyorum bu habere en çok Sayın Obama’nın çocukları sevinmişlerdir. Akşam, Washington’daki Başkanlık Konutu’nun salonunda iki kardeş; ‘Eğer babamızla Türkiye Başbakanı’nın ortak yönleri varsa; demek ki biz de ileride çok zengin olacağız, gemilerimiz olacak, kuyumcu mağazalarımız olacak, çok para kazanacağız çok zengin olacağız’ diyerek düğün bayram etmişlerdir...”
Çok benziyorlar!
Başbakan Tayyip Erdoğan, Amerikan CNN televizyonuna ABD Başkanı Barack Obama hakkında “İkimizin de mütevazı bir geçmişi var” diyerek arada benzerlik kurdu. Obama’nın öz geçmişi pek de mütevazı sayılmaz:
“Harvard ve Columbia üniversitelerini bitirdi. 12 yıl Chicago Üniversitesi’nde hukuk profesörü olarak eğitim verdi...”
Bizimki ise Ticari İlimler Akademisi mezunu...
Bir tarihte bizim mütevazı muhabirimiz Musa Ağacık yazar Orhan Pamuk’a:
- Beni size çok benzetiyorlar, demişti de Orhan Pamuk:
- Beni hiç kimse sana benzetmedi, yanıtını vermişti.
Benzer bir durum var ortada galiba...
Sükûtun sebebi ne?
13 Mart Cuma günü bu köşede bazı sorular yöneltmiştik Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e... Örneğin, 2 ve 3 Mart tarihleri arasında yaptığın umre ziyaretine tarifeli uçakla mı gittin yoksa özel uçakla mı? Özel uçakla gittiysen, uçak kime aitti? Ankara Belediyesi’nden büyük ihaleler alan işadamı Namık Tanık’ın uçağı mıydı? Bu seyahat sırasında Dubai’ye de uğradın mı? Umre ziyaretinin asıl amacı Duabi görüşmeni kamufle etmek miydi, vs. vs.
Hiçbir lafın altında kalmayan... Hemen herkese laf yetiştiren... İzmir’in içme suyu gibi üzerine vazife olmayan konularda bile görüş serdetmekten geri durmayan Melih Gökçek doğrudan kendisine yöneltilmiş bu sorulara aradan iki hafta geçmesine rağmen hâlâ bir yanıt vermiş değil. Öyle anlaşılıyor gibi vermeye de pek niyeti yok.
Acaba neden? Gelin de bu derin sükûtun sebebini merak etmeyin. Biz fena halde merak etmeye başladık da.
Köylünün oyu...
Seçime iki hafta kala ilan edildi:
“Kimliğinde vatandaşlık numarası yazılı olmayanlar oy kullanamayacak.”
Yaklaşık 3.5 milyon kişinin bu durumda olduğu söyleniyor.
İstanbul’da nüfus müdürlükleri ana baba günü. Ama daha vahim bir durum var. CHP’li bir dostumuz anlattı:
“Pazar günü Bolu civarında birkaç köy dolaştım. Köylünün çay parası ödeyecek hali yok. Adam çay içiyor, veresiye yazdırıyor. Bu adam nasıl ilçeye gidecek de nüfus müdürlüğüne kaydını yaptıracak? Mümkün değil.”
Seçim bu koşullarda yapılıyor... Dün de yazdık.. İlginçtir... AKP durumdan hiç de rahatsız görünmüyor.
Dalin yarışması...
Çocuk sağlık ürünlerinde Dalin markasını bilmeyen yoktur... Dalin’i üreten firma ayrıca 10 yıldır 23 Nisan’larda okullarda resim yarışması düzenlemekteydi. Yarışmaya hem devlet hem özel okullar katılmaktaydı.
Milli Eğitim Bakanlığı bu yıl yarışmaya izin vermedi.
Sebep mi?
“Çocuklar bu tarz yarışmalar yüzünden ders çalışmaya fırsat bulamıyorlar”mış...
23 Nisan günleri artık malum, Kutlu Doğum Haftası etkinlikleriyle geçiyor. Çocuklar ona vakit buluyorlar da resim yapmaya vakit bulamıyorlar demek... Nasıl da inandırıcı değil mi?
[color=darkred]Melih Aşık[/color]
Cumhuriyet Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’ın emniyet veya savcılık tarafından medyaya sızdırılan günlükleri yaklaşık bir hafta önce yayımlanmıştı...
İdam sehpaları aynı gün kuruldu. Günlüklerin Balbay’a ait olduğu kesinmişçesine yargısız infazlar başladı, hâlâ da sürüyor. Ne soruşturmanın gizliği, ne yayın yasağı, ne adil yargılanma hakkı, ne masumiyet karinesi. Yandaş medya canavarlarının gözü hiçbir şey görmüyor. Çünkü iktidar arkalarında.
Derken hapisteki Mustafa Balbay’ın ilk ifadesi dün Cumhuriyet’te yayımlandı.
Balbay, avukatı aracılığıyla yaptığı açıklamada günlüklerin tam metninin bir gün önce eline geçtiğini söylüyor ve şunları belirtiyor:
- Medyada tartışılan şekilde bir günlüğüm yoktur.
- Birbirinden farklı notlar montaj yapılarak birileri tarafından işlenmiş, yorumlar eklenmiş, tahrif edilmiştir.
- Ben gazeteciyim, gazetecilik mesleği dışında hiçbir işe ve olaya bulaşmadım...
Cumhuriyet dün ayrıca Mustafa Balbay’ın diğer mahkûmlardan farklı olarak tek kişilik koğuşta tutulduğunu, yazı yazmasına izin verilmediğini bildiriyordu...
Balbay hakkında her türlü desteksiz atış serbest...
Ancak Balbay’ın bunlara yanıt oluşturacak yazı yazması ve kendini savunması yasak...
Adil yargılanma hakkının bu denli çiğnenmesi nedendir? Zaten yargılanacak olan bir gazeteciyi meslektaşları neden duruşmaları beklemeden ipe çeker? İktidar partisine seçim rantı sağlamak dışında medyayı bu hoyratlığa iten nedir? Bilen var mı?
İstanbul’un lale ekonomisi yüzde 50 büyümüş.
Ne kadar büyüse de “sülale ekonomisi”nin büyüme hızına yetişemez...
Haldun Ertem
* Abdullah Gül “Kürdistan” demiş..
Devlet Bahçeli acaba ne düşünüyor şu anda?
Demet
Yavrular sevinir!
Başbakan Erdoğan, Obama ile ortak yönlerinin olduğunu söylemiş.
Metin Yaykınlıoğlu diyor ki:
“Sanıyorum bu habere en çok Sayın Obama’nın çocukları sevinmişlerdir. Akşam, Washington’daki Başkanlık Konutu’nun salonunda iki kardeş; ‘Eğer babamızla Türkiye Başbakanı’nın ortak yönleri varsa; demek ki biz de ileride çok zengin olacağız, gemilerimiz olacak, kuyumcu mağazalarımız olacak, çok para kazanacağız çok zengin olacağız’ diyerek düğün bayram etmişlerdir...”
Çok benziyorlar!
Başbakan Tayyip Erdoğan, Amerikan CNN televizyonuna ABD Başkanı Barack Obama hakkında “İkimizin de mütevazı bir geçmişi var” diyerek arada benzerlik kurdu. Obama’nın öz geçmişi pek de mütevazı sayılmaz:
“Harvard ve Columbia üniversitelerini bitirdi. 12 yıl Chicago Üniversitesi’nde hukuk profesörü olarak eğitim verdi...”
Bizimki ise Ticari İlimler Akademisi mezunu...
Bir tarihte bizim mütevazı muhabirimiz Musa Ağacık yazar Orhan Pamuk’a:
- Beni size çok benzetiyorlar, demişti de Orhan Pamuk:
- Beni hiç kimse sana benzetmedi, yanıtını vermişti.
Benzer bir durum var ortada galiba...
Sükûtun sebebi ne?
13 Mart Cuma günü bu köşede bazı sorular yöneltmiştik Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’e... Örneğin, 2 ve 3 Mart tarihleri arasında yaptığın umre ziyaretine tarifeli uçakla mı gittin yoksa özel uçakla mı? Özel uçakla gittiysen, uçak kime aitti? Ankara Belediyesi’nden büyük ihaleler alan işadamı Namık Tanık’ın uçağı mıydı? Bu seyahat sırasında Dubai’ye de uğradın mı? Umre ziyaretinin asıl amacı Duabi görüşmeni kamufle etmek miydi, vs. vs.
Hiçbir lafın altında kalmayan... Hemen herkese laf yetiştiren... İzmir’in içme suyu gibi üzerine vazife olmayan konularda bile görüş serdetmekten geri durmayan Melih Gökçek doğrudan kendisine yöneltilmiş bu sorulara aradan iki hafta geçmesine rağmen hâlâ bir yanıt vermiş değil. Öyle anlaşılıyor gibi vermeye de pek niyeti yok.
Acaba neden? Gelin de bu derin sükûtun sebebini merak etmeyin. Biz fena halde merak etmeye başladık da.
Köylünün oyu...
Seçime iki hafta kala ilan edildi:
“Kimliğinde vatandaşlık numarası yazılı olmayanlar oy kullanamayacak.”
Yaklaşık 3.5 milyon kişinin bu durumda olduğu söyleniyor.
İstanbul’da nüfus müdürlükleri ana baba günü. Ama daha vahim bir durum var. CHP’li bir dostumuz anlattı:
“Pazar günü Bolu civarında birkaç köy dolaştım. Köylünün çay parası ödeyecek hali yok. Adam çay içiyor, veresiye yazdırıyor. Bu adam nasıl ilçeye gidecek de nüfus müdürlüğüne kaydını yaptıracak? Mümkün değil.”
Seçim bu koşullarda yapılıyor... Dün de yazdık.. İlginçtir... AKP durumdan hiç de rahatsız görünmüyor.
Dalin yarışması...
Çocuk sağlık ürünlerinde Dalin markasını bilmeyen yoktur... Dalin’i üreten firma ayrıca 10 yıldır 23 Nisan’larda okullarda resim yarışması düzenlemekteydi. Yarışmaya hem devlet hem özel okullar katılmaktaydı.
Milli Eğitim Bakanlığı bu yıl yarışmaya izin vermedi.
Sebep mi?
“Çocuklar bu tarz yarışmalar yüzünden ders çalışmaya fırsat bulamıyorlar”mış...
23 Nisan günleri artık malum, Kutlu Doğum Haftası etkinlikleriyle geçiyor. Çocuklar ona vakit buluyorlar da resim yapmaya vakit bulamıyorlar demek... Nasıl da inandırıcı değil mi?
[color=darkred]Melih Aşık[/color]