Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
Ece Temelkuran


Senin annen oynardı yavrum!




Dalgınlığınıza gelmiştir atlamışsınızdır, aman diyeyim! İki gün önce Ankara’da gergin bir gün geçirildi. Siyasetin değil ama halkoyunlarının ve hastalıklı erkekliğin zirvesinde gerçekleşen olay, memleketimizdeki ‘erkekliğine kafayı takmış erkek’ olgusuna bir kez daha parmak bastı. Olaylar şöyle gelişti:
Yer Halkoyunları Ankara Valiliği Kupası Yarışması. Yarışmaya ilk kez ‘Ankara Kadın Oyunları’ diye bir ekip katılıyor. Emekli müzik öğretmeni (ellerinden öpüyoruz) Mustafa Uzunca Japonya’daki bir Türk derneğinden fon bulup iki yıl Ankara’nın çevresini altını üstüne getirip kadın oyunlarını derlemiş ve bir koreografi yapmış. Ama işler öyle kolay değil!
Bu menfur olayı haber alan Ankara Seğmenler Derneği Başkanı Şerafettin Demir, hadiseye el koymakta gecikmiyor. Yemiyor içmiyor, seğmenlere kostümlerini giydiriyor, ‘Haydi yiğitler’ diyerek kızların oyununu basıyor. Gerekçe? Türkiye’nin müthiş erkeklerinden Şerafettin Demir’e bağlanıyoruz:
“Ankara’da kadın oyunları yoktur. Seğmenlerle kadınları bir araya getirerek, Seğmenlerin şerefini ayaklar altına alıyorsun.”

Annenin namusu
Ve Şerafettin Demir, bu eşsiz açıklamasını daha da eşsiz bir cümleyle nihayetlendiriyor. Buyrun dinleyin:
“Kadını oynatarak, sen benim annemin namusunu ayaklar altına alıyorsun.” !?
Demir’in açıklamaları sonraki günlerde de devam ediyor. Kadınlara karşı nasıl mücadele vereceklerini, öldür Allah kadınların ‘folklorü dejenere etmesine’ izin vermeyeceklerini, ‘Seğmen kostümüyle çıkan erkeklerin arasına kadınların sokulduğunu görünce, dünyalarının yıkıldığını’ söylüyor.
Bu arada kor-a-kor bir mücadele de oluyor. Seğmenler kostümlerini giyip, Demir önderliğinde kadın oyunculara saldırmaya kalkıyor. Kostümlerini çekiştiriyorlar, bağırıp çağırıyorlar. Bu, nasıl bir kendinden geçmiş namus mücadelesi ise, artık neler yapıyorlarsa soyunma odasında kız ekibinden bayılanlar oluyor.

İbo dayağı
‘Bu nasıl bir kadın korkusudur?’ demeyeceğim. Çünkü biliyoruz ki dünya tarihinde hangi coğrafyada olursa olsun, erkekler arasındaki ilişkiler krize girince ilk dayağı yiyen kadın olur. Kadın korkusu, erkeklik korkusu yaşayan adamlarda mebzul miktarda bulunur.
Erkek olamamış oğlan çocuklarıdır kadınlardan korkan. Erkek, kadınların gelip onlara bir şey yapacak lanetli cadılar olmadığını bilebilenlere denir. Zaten yetişkinler de ‘Senin annen bir melekti yavrum’ düzeyinden ‘Senin annen de oynardı yavrum’a geçebilenlerdir.
İbrahim Tatlıses’in, Yıldız Tilbe’ye yaptığı rezilliği izledik. O da başlı başına müzelik değerde bir erkeklik krizi örneğiydi. Yıldız Tilbe’yi altına alabilmek için (niye güreşiliyor kaşık kadar kadınla onu bilemiyoruz) ancak onu dövenlerin elinden kurtardığını söylemesi gerekiyordu.
Nasıl zayıf düşmüş, nasıl kırılmış, kendinden emin olmayan bir erkeklik ise bu, el kadar kadını dövülmekten kurtardı diye kendini güçlü hissedebiliyor.
Kadınla yanyana durmaktan ödü koptuğu için, çünkü yukarıda da anlatıldığı gibi karizmasını bozacak kadınla yanyana duramıyor, ancak üstüne çıkarak durabiliyor. Bilmiyor çünkü. Başka türlüsünü bilemiyor. Ancak kendisi dövmek için, başka erkeklerin elinden kadın almayı bilebiliyor.

Yeni dernek başkanı
Bu ülkede, bu kadar kadın düşmanlığıyla hâlâ hayatta olabilen, iş güç yapan, birilerini sevebilen kadınlara tebrikler.
Bu ülkede bu kadar hastalıklı erkeklik varken sağlıklı kalabilen, iktidar ilişkilerinin suyunu çıkarmadan bir kadınla görece sağlıklı bir denge kurabilen erkeklere daha çok tebrikler.
Son süzüm şudur:
İbrahim Tatlıses, benim Seğmenler Derneği Başkanı adayımdır!
Hasan Pulur

Okurlarla paylaşmak...




BUGÜN köşemizi okurlarımızla paylaşacağız. Rahmetli Burhan Felek “Oğlum, okuyucu velinimetimizdir, sakın onların kalbini kırma!” derdi.
Elbette, hiç okurun kalbi kırılır mı? Bazen okurlar yazarın kalbini kırsalar bile, hoşgörüyle karşılarız.
* * *
OKURUMUZ Dr. Cengiz Türköz “Basınç odası” yazımızla ilgilenmiş, taa Almanya’dan Köln’den mektup göndermiş, tabii elektronik mektup “e-mail” dediklerinden, zarf, kağıt pul artık tarihi eser oldu.
Sayın doktor diyor ki:
“Basınç odasının komik bir hikayesi var. O basınç odası Fethiye’den kalkıp Gaziantep’e gelinceye kadar kimbilir ne masraf yapılmıştır.
O masrafla yeni bir basınç odası daha yapılabilirdi!“
Acaba?
* * *
BELLİ ki, doktor bu işi biliyor:
“Basınç odası dediğiniz nedir ki?
Bir kaç atmosfer basınca dayanıklı büyükçe bir kazan, bir kompresör, bir kaç gösterge, sübap, vana, oksijen, gaz bağlantısı kapısı, küçük lumbozları olan, bir de yatak. Bunu, konuyu bilen bir doktorun danışmanlığında, bırakın mühendisi, bir makine teknikeri bile çizip yapabilir. Bu kadar basit bir basınç odasını yapmak artık Türkiye için sorun değildir, her kasabada yapılabilir.”
Dr. Türköz böyle bir basınç odasının dalış yapılan her teknede bulunması gerektiğini, çünkü vurgun yiyenin kalıcı sakat kalmaması için hemen basınç odasına alınması gerektigini belirtiyor.
* * *
OKURLARIMIZDAN Ali Akay, geçenlerde Yağmur Atsız’ın babası Nihal Atsız’dan duyduğunu söylediği dörtlüğün Ömer Ferid Kam’a ait olduğunu kaynak göstererek düzeltiyor, hikaye şu...
Süleyman Nazif öldükten bir süre sonra gazetelerde bir haber çıkıyor, mezar taşını Belediye yaptıracak.
Buna çok üzülen Ömer Ferid Kam şu dörtlüğü yazıyor:
“Sağlığında nice ehl-i hünerin
Bir tutam tuz bile yokdur aşına
Öldürüp evvel onu açlıkdan
Sonra bir türbe yaparlar başına.’’
Kaynak: Mahir İz’in anıları/Yılların İzi, sayfa 15, İrfan Yayınları-1975
* * *
RIZA Ortun ise, Neyzen Tevfik’in iki hicvini istiyor, yıllar önce bu köşede okumuş...
Neyzen Tevfik, bir siyasetçiyi arıyor:
“Kime sordumsa seni doğru cevap vermediler;
Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus! dediler...
Künyeni almak için, partiye ettim telefon:
Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus dediler!.. “
* * *
BU dörtlük ise o tarihte memleket görüntüsü:
“Çürüdü memleketin iç yüzü çöktükçe temel,
Şimdilik harice karşı yerimiz olsa dahi,
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın
Tükürür zannederim yüzümüze tarihi...”
Neyzen Tevfik bunları 1940’larda yazmış...
Ya bugün yaşasaydı?
[COLOR="red"]Derya Sazak

Hasankeyf umudu





Binlerce yıllık tarih ve kültür hazinesi Hasankeyf’in, Ilısu Barajı’nın suları altında yokolmasına karşı bir umut doğdu.
Ömer Erbil’in Milliyet’teki haberi ‘memlekette iyi şeyler de oluyor’ dedirtecek türdendi.
Danıştay 6.Dairesi, ‘Hasankeyf’in taşınması ile Bergama’daki Allianoi’nin üzerinin mille kaplanarak su altında kalmasına’ neden olacak Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu’nun kararını iptal etti.
İşte sivil toplumun gücü.
Hasankeyf’i kurtarmak için yıllardır savaşım veriliyor.
Bu çabalar, Allianoi Girişim Grubu’nun davalarıyla birleşti. Ortaya bir hukuk zaferi çıktı. İzmir Bölge Koruma Kurulu’nun aldığı kararların hepsi iptal oldu.
Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Yüksek Kurulu, 2006 yılında 717 sayılı bir ilke kararı almıştı: ‘ Arkeolojik Sit alanları bulunan baraj inşaatlarında, taşınmaz kültür varlığının yerinde korunma, taşıma ve su altında koruma seçeneklerine göre yapılacak projeler hakkında, bölge koruma kurulları tarafından karar verilmesi’ öngörülüyordu.
Allianoi Kazı Başkanı Doç.Ahmet Yaraş, Danıştay 6.Daire’nin iptal kararı üzerine, ‘ Koruma Kurulu’nun ilke kararlarına dayanarak almış olduğu kararların geçerliliğini yitirdiğini’ söyledi.
Bergama’daki Allianoi’nin üzerinin çamurlu mille kaplanarak sulara gömülmesi artık bir çözüm olmaktan çıkıyor.
Türkiye, yıllardır ‘Bergama Sunağı’nı Berlin’deki müzeden geri almaya çalışır.
Elinde kalanların da baraj sularına gömülmesine, sözde kurtarma adına fetva verir.
Hasankeyf gibi bir kültür mirası, sular altında kaldıktan sonra köyü karşıya taşımak, bugünkü görünümü kurtarmaya yeter mi? Parça bölük taşınma sonucu, zaten hayli aşınmış olan tarihi yapılar nasıl ayakta kalacak? Birkaç yıla kalmaz onlar da harabeye dönerler. Yıkılırlar.
Ilısu Barajı’nda niye ısrar ediliyor?
Küresel ısınma nedeniyle mevcut barajlarda bile güçlükle su tutulurken, kuraklığın tehdidi altındaki Güneydoğu’da Hasankeyf’i yoketmek pahasına, baraj inşa etmenin bedeli hesaplanmakta mıdır? Ekonomik ömrü zaten sınırlı olan barajdan sağlanacak sulama, enerji gibi olanakları başka yollardan karşılamak da mümkündür. Kaldı ki, yöre halkı, ticari faydalar gözetmeksizin tarihi ve kültürel dokunun korunmasını, Hasankeyf’e dokunulmamasını istiyor.
Bu duyarlılık nedeniyledir ki, baraja uluslararası kredi bulmakta güçlük çekiliyor.
Danıştay 6.Dairesi’nin iptal kararı soluklanıp, yeniden düşünmek için büyük fırsat.
DSİ de, projeyi yeniden gözden geçirip, Hasankeyf’i yutmayacak şekilde başka barajlar inşa etmeli.
Bergama Allianoi’de ise henüz yüzde 20’si ortaya çıkartılan kazıların, yeniden başlaması isteniyor.
Harran’da seçim nedeniyle inşa edilen gecekondu haberlerini izlemiş olmalısınızdır.
Başka Hasankeyf, Harran yok. Tarihi yoketmeyin.
[COLOR="red"]Kadri Gürsel


Kürt-Arap gerilimini fırsata çevirmek


Oluşmakta olan yeni Irak denkleminde PKK’ya yer yok... Yeni denklemin kurucusu “ABD-Irak Güvenlik Anlaşması”dır. Amerikan birliklerinin Irak’tan 2011’in aralık ayı itibarı ile tamamen çekilmiş olmasını öngören anlaşmanın 4 Aralık 2008’de yürürlüğe girmesiyle, yeni Irak denkleminin mantığı resmen işlemeye başlamıştır.


Hatırlayalım... 1 Mart tezkeresinin reddi neticesinde oluşan koşullar, Türkiye’yi denklem dışında bırakmış, ABD işgali altındaki Irak’ın kuzeyinde üslenen PKK’ya da uzun süren bir “dokunulmazlık” sağlamıştı.

Şimdi, ABD-Irak anlaşması, Türkiye’yi yeniden denkleme dahil ediyor; PKK’yı ise açıkta ve desteksiz bırakıyor...

Çünkü yeni dönemin realitesi Kuzey Irak’taki Kürt yönetimini Türkiye ile iyi ilişkiler içinde olmaya zorluyor. İyi ilişkilerin ön koşulu bellidir: PKK’yı moral, lojistik ve operasyonel yönlerden zayıflatacak önlemlerin Kürt yönetimi tarafından alınması...
Irak Kürtlerinin bu destek karşılığında Türkiye’den alabilecekleri şey çoktur. Daha fazla ticaret, yatırım, yardım; siyasi destek, ilişki ve güvence...


Yeni dönemde ABD ordusunun Kürt-Arap geriliminde Araplar için caydırıcı, Kürtler için ise koruyucu olan fiili gücü giderek zayıflayacak...

Irak Kürtleri için şu an itibarı ile realite, ülkenin kuzeybatısındaki Sincar’dan güneydoğudaki Hanekin’e inen 450 km’lik diyagonal hat boyunca, güçlenmiş ve daha da güçlenecek olan bir “Arap ordusu” ile yüz yüze olmalarıdır. Üstelik ABD, Irak’ta güçlü bir devlet inşa etme misyonu gereği, o “Arap ordusu”nu eğitmeye ve donatmaya devam edecektir.


Arap tehdidinin ‘faydası’

Irak Kürtlerinin kendilerini belirli bir Arap tehdidi altında hissetmeleri, jeopolitiğin soğuk mantığı dahilinde Türkiye’nin güvenlik çıkarlarına uygun düşüyor... Çünkü Arap tehdidi, Türkiye’nin PKK’yla ilgili talepleri karşısında Irak Kürtlerinin direncini yumuşatıyor. Tabii burada kritik olan, bu “Arap tehdidi”nin kuvveden fiile geçmemesi...


Bölgede bir Arap-Kürt savaşı çıkarsa durum içinden çıkılmaz hale gelebilir.
O zaman Irak’ın bütünlüğü de tehlikeye girebilir, ABD’nin Irak’tan çekilme takvimi de aksayabilir... Çatışmanın birçok alandaki olumsuz etkisi Türkiye’den Afganistan’a kadar geniş bir bölgede hissedilecektir. PKK’nın etkisizleştirilmesiyle ilgili çalışmalar da belirsizliğe sürüklenebilir.



Yalnız Türkiye yapabilir

Son günlerde Amerikan ve İngiliz basınında Kürtler ve Araplar arasında gerilimin görülmemiş ölçüde tırmandığı ve yeni bir savaşın eşikte beklediği yolundaki haberlere sık rastlar olduk. Bölgeyi yakından tanıyan diplomatlar da bu haberlerdeki “yüksek alarm” seviyesini doğrulayan ifadeler kullanıyorlar.

Kürtler ve Araplar arasındaki sürtüşme çok boyutlu... Musul’da Sünni Araplarla Kürtler kanlı bıçaklı... Şii Arap ağırlıklı Maliki hükümeti, peşmergelerin Amerikan işgalini fırsat bilerek ele geçirdiği toprakları geri almaya kararlı. Kerkük meselesi çözümsüz. Petrol gelirlerinin paylaşımı sorunlu.


Geçen pazartesi The Independent’taki başyazıda şöyle deniliyordu:
“Irak’ın merkezinde durum yatışırken, tıpkı Irak ordu birlikleri gibi, istenmeyen ve ihtiyaç fazlası savaşçılar da dikkatlerini başka yöne (Kürt bölgesi) çevirmekte artık serbestler. ABD’nin birlik seviyesini azaltmaya başladığı bir anda Iraklı Araplar ve Kürtler doğrudan karşı karşıya gelecekler ve onları ayıracak veya arabuluculuk yapacak üçüncü bir taraf olmayacak.”


Peki, hem ABD’nin müttefiki, hem de gerilimin bütün taraflarıyla iyi ilişkileri olan bir bölge ülkesi yok mu?

Var tabii; sadece bir tane... O ülke Türkiye’den başkası değil.
Şimdi Türkiye’nin Kürt ve Araplar nezdinde, hızlı ve yoğun bir “çatışma önleyici diplomasi” başlatmasının tam sırasıdır.

Bir defa, Türkiye’nin hayati çıkarları bunu gerektiriyor...
İkincisi, Kürt-Arap gerilimi, Gazze krizinde yitirilen zemini geri kazanmak için neden bir fırsat olmasın? Bu son gerilimin doğası AKP’nin ideolojik reflekslerini harekete geçirme potansiyeli taşımadığı için, Türk diplomasisi, birikiminden bu kez rasyonel biçimde faydalanabilir diye düşünüyorum.
Necati Doğru

Gemicik! Pırlantacık! THY’cik!



Bu “takipçi yazıları” dikkat çeksin, düşündürsün, ses getirsin, karanlıklar aydınlansın, halk uyansın diye yazıyorum. Geçen hafta başladım. Devam edeceğim ve “THY’nin 3 koldan denetlenen kamu şirketi modelinden hamdolsun ve ballı olsun özelleşmiş padişahlık modeline” geçirilmiş olmasını biraz daha açacağım.

Türkiye’nin bayrağıdır.

76 yıllık halk şirketidir.

Dünya markasıdır.

THY’nin dünya markası olması bugünkü başbakanın THY’nin başına yerleştirdiği “3 kişilik AKP’li kadronun; Candan Karlıtekin, Hamdi Topçu, Temel Kotil”in eseri değil; ondan önceki tüm 72 yıllık yönetimlerin ve son 20 yılda da; “Erman Yerdelen-Tezcan Yaramancı ve Yusuf Bolayırlı-Cem Kozlu”nun geliştirdiği “müşteri eksenli-kâr eden- piyasa payını artıran” idarelerin ürünüdür.

Uçak sayısı 128’e...

Çalışanı 14 bine...

Cirosu 5 milyar dolara...

Yolcu sayısı 20 milyona dayanmış THY, şimdiki Başbakan Tayyip Erdoğan döneminde 2006 yılının Haziran ayında, halktan da gizlenerek ve basının da dikkatinden kaçırılarak hisse senetlerinin yüzde 50.88’i özel yerli ve yabancıların eline geçecek şekilde satıldı, devlet payı yüzde 49.12’ye indirildi.



***


Böylece THY’de; “Hamdolsun ve Ballı olsun padişahlık dönemi” başlatıldı. Devlet ve Meclis KİT Komisyonu denetimi kalktı.

THY idi...

THY’cik oldu...

Şöyle anlatayım: Başbakan’ın imkanları, birikimi yetmediği için “bursla okuyan” iki oğlunun mezun olur olmaz birinin “gemicik sahibi”, diğerinin “pırlantacık sahibi” iki özel şirketi var biliyorsunuz. Bunlar özel aile şirketleri olduğu için Başbakan, gemi şirketinin başına da pırlanta şirketinin başına da istediğini yönetim kurulu başkanı, istediğini genel müdür atayabilir. Oğullarına söyler, dediğini yaptırabilir.

Kimse ses çıkartamaz.

Çünkü oğulların şirketidir.

Babaların söz hakkı vardır.

THY de aynen böylesine; “Gemicik- Pırlantacık Şirketleri Modeli”ne sokuldu ve Baba Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “AKP aile şirketi” haline getirildi. THY’nin hisselerinin yüzde 50’si IMKB’de 2006 yılında sadece 460 milyon liraya (9 aylık kârın, 833 milyon lira, neredeyse yarısı fiyatına) satıldı.

Özelleşti THY dediler.

Özelleşti ama yönetimdeki üç isim Candan Karlıtekin, Hamdi Topçu, Temel Kotil kamuyu temsil eden Başbakan Tayyip Erdoğan’ın adamları olarak orda kaldılar.


***


Kadroyu istedikleri gibi değiştiriyorlar. Yurtdışı bürolarını iktidar yandaşlarıyla dolduruyorlar. Hostesleri bile bayan ağırlıklı olmaktan çıkartıp erkek ağırlıklı hale getiiyorlar. THY’nin içinden Teknik A.Ş adıyla ayrı şirket yavrulatarak işçilerin 40 yıllık temsilcisi sendikayı devredışı bırakmaya çalışıyorlar, toplu sözleşme görüşmelerini “grev oylaması” noktasına getiriyorlar, grev oylamasını da kaybediyorlar. Önümüzdeki 10 yıl için opsiyonlu olarak 25 tane çift koridorlu, 50 tane tek koridorlu olmak üzere 75 adet toplam değeri 9 milyar dolar haracamalı uçak alım anlaşması imzalıyorlar. Gazetelere apronda deve kurban ederek ve genel müdürü hac dönüşü terlikle gezerken haber oluyorlar fakat Amerikalı film artistine 2 milyon euro ödeyerek reklam yaptırıyorlar. 3 kişilik icra kurulu üyesinin maaşlarını 4 kat, 6 kişilik yönetim kurulu ile 3 kişilik denetim kurulu üyelerinin maaşlarını 3 kat artırıp, maaş artışından doğan vergileri de THY’ye yüklüyorlar. Hindistan’dan “ayda 250 saat uçuş garantisi vererek” saati 10 bin dolardan “zengin yolcuyu okyanus üstünden yatakta uyurken uçarabilicek” uçakları kiralıyorlar fakat bu uçakların ABD’ye uçamayacağını sonradan öğreniyorlar...

Bırakınız yapsınlar.

Bırakınız alsınlar.

Bırakınız satsınlar.

Bırakınız bölsünler.

Hepsi denetimsiz.

THY sözüm ona özel. Fakat onu “padişahlık haline getirmiş” 3 yöneticiyi atayan kamuyu temsilen Başbakan....
Ruşen Çakır

Güneydoğu ve Seçimleri-1




Her ne kadar medyada İstanbul ve Ankara’daki yarışlar öne çıksa da 29 Mart yerel seçimlerinin kalbinin Güneydoğu’da attığı kanısındayım. Çünkü bölgede kıyasıya rekabet içinde olan AKP ile DTP’nin gösterecekleri performanslar Türkiye’nin Kürt sorununun geleceğinde hayli etkili olacak.

Güneydoğu’daki seçimlerde en çok, hangi partinin ne kadar oy alacağından ziyade, Diyarbakır başta olmak üzere il belediyelerini kimlerin kazanacağı merak uyandırıyor. Daha derine gidersek şu iki soru karşımıza çıkıyor:

1) AKP, DTP’nin elinden Diyarbakır, Batman, Şırnak, Hakkari ve Tunceli belediye başkanlıklarından birini veya birden fazlasını alabilecek mi?

2) DTP, hem elindekileri koruyup hem de Van, Siirt, Şanlıurfa, Mardin, Muş gibi il belediyelerinden herhangi birini(veya birden fazlasını) AKP’den kazanabilecek mi?

Bölgedeki yarış her geçen gün kızışıyor ve her iki parti de bütün kozlarını peyderpey devreye sokuyorlar. Şu ana kadar Diyarbakır ve Batman’da seçim nabzı tutma imkanı yaşadım. Bu iki ildeki AKP mitinglerini izledim ve yine bu illerde DTP’lilerle ve vatandaşlarla sohbet etme imkanı buldum. Bugüne kadarki izlenimlerimden hareketle AKP’nin Diyarbakır kalesini düşürmesinin epey zor olduğunu, buna karşılık Batman’da daha başabaş bir yarış yaşandığını söyleyebilirim. Kuşkusuz geri kalan süre içinde çok şeyler değişebilir. Zaten seçim gününe kadar bölgeye başka vesilelerle de gitmeyi ve o Güneydoğu hakkında 29 Mart’a birkaç gün kala daha kapsamlı bir değerlendirme yapmayı düşünüyorum.

Bildiğimiz taktik

AKP’nin Diyarbakır mitingini izlerken önde gelen bir AKP’li bana “ne olursun iyi şeyler yaz. Burayı almamız tüm Türkiye için çok önemli” demişti. Sanıyorum miting sırasında NTV’ye yaptığım yorumlar ve ertesi gün Vatan’da çıkan yazım bu kişiyi tatmin etmedi. Zira söz konusu mitingin 2004 ve 2007 seçimlerinde aynı yerde yapılanlara kıyasla zayıf geçtiğini ileri sürdüm. Ardından bazı okurlar -ki içlerinde AKP’den hiç hoşlanmadıklarına yemin edenler de vardı- bana kızdı. Onlara göre Diyarbakır’ı mutlaka AKP almalı ve DTP devre dışı kalmalıydı. Benim gibi gazeteciler de bu “ulvi” amaca hizmet etmeliydi.

Gazetecilik hayatımda bu türden tazyikler hep oldu ama hiç itibar etmedim, bundan sonra da etmeyi düşünmüyorum. Bugüne dek çok seçim kampanyası ve mitingi izledim ve elimden geldiğince objektif kriterlerden hareketle analizler yapmaya çalıştım. Kaldı ki tasvir ettikleri amaçların hiç de “ulvi” olmadığını çok iyi bilirim. Hatırlanacak olursa geçmişte RP, FP ve yakın zamanda da AKP’ye karşı, “en güçlünün etrafında birleşme” çağrıları yapılmış ve seçmenin tercihi üzerine ipotek koymaya yönelik bu girişimler asla hayata geçirilememişti. Hatta bu tür kampanyalar hep korkulan partilerin daha da güçlenmesine yol açmıştı.

İlginç olan, dün kendisine karşı bu tür çağrılar yapılan AKP’nin bugün benzer bir yol tutturmasıdır. Diğer bir ilginç noktaysa iktidar partisinin “DTP’yi durdurabilecek yegane güç” olma kozunu daha seçimlerden çok önce, özellikle de kapatma davasının açılmasından sonra kullanmaya başlaması ve davanın sonucunun da gösterdiği gibi, bunda başarılı olmasıdır.

Bu sefer tutar mı?

Peki aynı taktik bu sefer de tutacak mı? Düne kadar merkez sağ ve sol partileri tercih etmiş seçmenlerin büyük bölümünün ve bölgede görev yapan devlet memurlarının -TSK mensupları dahil-ağırlıkla AKP’ye oy vereceklerini öngörebiliriz. Buna rağmen AKP’nin zaferi hiç de kesin gözükmüyor. Hatta Diyarbakır ve Batman’ı almak bir yana, elindeki bazı illeri kaptırmasının da ihtimal dahilinde olduğunu düşünüyorum.

Kaldı ki “ne yapıp edip AKP Diyarbakır’ı almalı” diyenlere de katılmıyorum. Neden bu görüşte olduğumu yarın tartışmak üzere.
[COLOR="red"]Ruhat Mengi

Şimdi bu seçime adil mi diyeceğiz?




Geçen seçimde de dikkati çekmeyecek gibi değildi ama bu seçimde artık tavan yaptığı için susulamaz boyutta...

22 Temmuz öncesi AKP’nin “görevli” yazarları ve bazı akademisyenler ekranlarda, gazetelerde “en az yüzde 45-46 oy alacak” diye gündüz gece beyin yıkama yaptılar, anketlerin çoğu buna benzer sonuçlar çıkardı ve hoop sonuç tıpatıp aynı çıktı. Üç aşağı beş yukarı hata payı filan yok, aynen rakamın kendisi.

Şimdi içerden dışardan anketlerle, akademisyen, yazar söylemleriyle aynı beyin yıkama sürdürülüyor. Hatta bu kez bazıları yüzde 46 ile de yetinmeyip 50’lere çıkardılar oy oranını... Ortaya çıkan sayısız yolsuzluğa, bakanların, belediye başkan adaylarının “AKP adayına oy vermeyen il veya ilçe iş yaptıramaz” şeklindeki açık ve faşizan baskılarına, işsizliğin, yoksulluğun had safhaya çıkmasına, ekonomik krize karşı önlem alınmamış olmasına rağmen aynı oran yine tıpatıp tutar mı dersiniz? Evet, tutarsa şaşmamak lazım.

YSK’nın “Anayasaya aykırı” diyerek suç duyurusunda bulunmasına, hukukçuların “TCK’ya göre suçtur” demesine rağmen bir yandan iktidar eliyle, devlet kaynaklarıyla, belediyelerin milletten topladığı vergilerle ve daha kim bilir nerelerden gelen paralarla beyaz eşyadan-ev kirasını ödemeye, tonlarca kömürden-gıda poşetlerine kadar her türlü usulsüz dağıtımın “sosyal yardım” maskesi altında yapılması sürdürülüyor.

Tunceli Valisinin Yüksek Seçim Kurulu uyarısından sonra bile (ve tabii Başbakan Erdoğan’ın “Bu karar beni ırgalamaz. Aferin benim valime” gibi sözlerle açık ve hukuka karşı desteğiyle) hapse girme pahasına beyaz eşya dağıtmayı sürdüreceğini söylediği ve hiçbir ceza görmediği ülkede adil hukuka uygun seçim beklemek mümkün müdür?

Valiliğe ait depoda AKP’nin seçim afişlerinin, bayrak ve broşürlerinin, Tayyip Erdoğan’ın miting pankartlarının bulunduğu ve savcılığın olaya el koyduğu ülkede adil seçimden söz edilebilir mi?

Gençlerden gelen çok sayıda mektup “Sandığa gitmeye gerek yok, ben gitmeyeceğim, sonuç nasılsa şimdiden belli” veya “Böyle giderse oy kullanmayacağız. Figüran olmak istemiyoruz” diyor. Onlara hâlâ “Ne olursa olsun sandığa gitmek zorundasınız. Bu seçim Türkiye’nin geleceği açısından çok çok önemli, unutmayın bazı partilerin kemikleşmiş seçmeni asker disipliniyle oy kullanıyor” desek de insanların dürüst ve adil bir seçim olacağına inancı sıfırlanmış vaziyette.

HER TÜRLÜ HİLEYE AÇIK

Geçen seçimden önce 5 milyon kayıp seçmen vardı, hiçbir medeni ülke bu şekilde seçime gitmezdi, bizde gidildi. Bu seçimde o kayıp seçmenler 6 milyon olarak yeniden ortaya çıktı, seçmen kütüklerinde “boş evlere yüzlerce ismin hileli şekilde yazdırıldığı, belli adreslerde bile ‘olmayan isimlerin’ kaydedilmiş bulunduğu” ve buna benzer sayısız olay hâlâ gündemde... Bütün bunlara rağmen parmak boyası da durup dururken kaldırıldı. Kaymakamlıklar 3-4 aydır muhtarlıklara “boş daireleri bize bildirin” diye kağıtlar gönderiyor. (Acaba boş daire neden lazım?)

22 Temmuz seçiminde “ilk bir saatte oylar kaydırılarak hile yapıldığı” iddiasının defalarca dile getirilmesine, ABD’de de aynı sistemle hile yapılmış olduğu bilinmesine rağmen yine “bilgisayarla toplama”da ısrar ediliyor.

İllerde halk iktidar adaylarının “Bize oy verenlerin kirasını ödeyecek, vermeyenlerin yeşil kartını alacağız” dediğini bile açıkladı.

Bu arada, bir bilgisayar mühendisi geçen seçimde de benzeri yaşanan bir olayı anlatıyor. İnternette iki anket hazırladığını, ilk ankette “Hangi partiye oy vereceksiniz” diye sorduğunu ve anketi koyar koymaz bir başka partiye verdiği oyun yanına hemen “1 AKP oyu” yazıldığını, ertesi gün ilk oyu AKP’ye verdiğini ve bu kez başka partiye oy yazılmadığını anlatıyor.

“Demek ki” diyor “İnternet ortamında AKP lehine anketleri tarayan ve otomatik olarak oylayan programlar olduğundan kuşku duyulabilir. Sitemizin hostingi ABD’de bulunmaktadır. Sitesi olanlar benzer bir anket yaparak deneyebilirler.”

Düşünün, bu iddia doğru ise seçim sonuçlarına neler yapılabilir?.. ABD’de hile olmuşsa, hele bizde neden olmasın?

Bu kadar çok yanlışın ve hile şüphesinin bir arada görüldüğü, üstelik inanılmaz bir baskı ve hukuksuzluk ortamında neden zorla seçime götürülüyoruz anlayan var mı? Önleyebilen var mı?