Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[COLOR="darkorange"]Hasan Cemal

Yıl sonu notları(5)


İsrail’in son Gazze saldırısı bir katliamdır; hangi gerekçe öne sürülürse sürülsün, lanetlenmesi gereken bir kıyımdır.
Kıyımlarla barış yolu açılmaz.
Şiddet şiddeti getirir çünkü.
Şiddetin kısır döngüsünde cehennem kuyuları derinleşir, o kadar.
Radikalizm güçlenir.
Terör ve şiddet semirir.
Geçmişin dersleri böyle der.

Biliyoruz, HAMAS barış meleği bir örgüt değil. HAMAS’ın İsrail’deki sivil hedefleri vuran şiddet ve terör eylemleri de barışa hizmet etmeyen, elbette kınanması gereken saldırılardır.
Ancak şunu herkes iyi bilsin:

Barış, HAMAS’ı görmezlikten gelen politikalarla, Filistinlilerin yoksulluk ve acılarını derinleştirmekten başka işe yaramayan İsrail füze ve tanklarıyla bu trajedi yüklü toprakların kapısını hiç bir zaman çalmaz, çalamaz.

Barış gerçekten isteniyorsa, öncelik, hiçbir ölçü tanımayan İsrail saldırganlığına dur demektir.
2006 yılının Mart ayıydı.
Filistin’de, Batı Şeria’nın Ramallah kentinde HAMAS’ı konuşmuştum Birzeit Üniversitesi’nde.
* * *
Medya bölümünün başkanı genç bir kadın, İnam El-Obeidi.
Hoşsohbet, güler yüzlü.
Bir ara Hamas’ın daha da radikalleşmesinden söz edince, yüzü birden değişiyor, “Hep aynı terane!” dedikten sonra ekliyor:
“Delirtmeyin insanı!”
Tepkisini şöyle sürdürüyor:
“Hamas, terörizm, radikalizm! Hep aynı terane, hiç değişmiyor. Aynı zamanda çok sıkıcı. Bırakın bu sözleri. İşgal işgaldir! İşgalin olduğu yerde de direniş vardır, şöyle ya da böyle direniş... Burada insanlar uzun yıllardır acı çekiyor, acı... Ve direniyor. Terör ne demek, delirtmeyin insanı...”
Konuşturmuyor beni.
Şu sözleri içimi acıtıyor:


“Bak sevgili arkadaşım! Sen işgal nedir bilir misin, hiç yaşadın mı işgal altında? Sanmıyorum. İşgal altında yaşamak nedir, hissedebilir misin? Bilemiyorum. Ben nefret ediyorum, kendi vatanımda askeri kontrol noktalarından geçe geçe yaşamayı... İşgal insanın boğazını sıkıyor. Boğulur gibi oluyoruz. Barışı düşünmek mi? Düşünemiyoruz ki. Bak arkadaş, biz de Mozart dinlemeyi severiz. Aşkı severiz. Barışı severiz. Ama barışı düşünemiyoruz ki acı çekmekten... Güzel tatilleri, boş zamanlarımızı planlamak istiyoruz biz de, ama yapamıyoruz ki... İşgal altındaki bu hayat bize güzel şeyleri düşündürtmüyor.”
Yine 2006 yılı Mart ayıydı.

Ramallah’ta HAMAS’ın Batı Şeria sözcüsüyle de konuşmuştum.
Ferhad Esad, simsiyah sakallı.
1980’de Müslüman Kardeşler örgütüne üye olmuş. Filistin’deki örgüt, 1987’de Hamas adını almış...
Dikkatimi çekiyor.

Ferhad Esad önce Müslüman Kardeşler’i anlatarak benimle sohbetini başlatıyor. Arap dünyasının en büyük, en güçlü örgütü olarak niteliyor Müslüman Kardeşler’i. “Ürdün’de, Mısır’da, Suudi Arabistan’da, Kuveyt’te, Irak’ta, tabii Türkiye’de de varız” diyor, devam ediyor:
“Bugün Mısır, Ürdün ve Suriye’de serbest seçimler olsa, Müslüman Kardeşler kazanır. Bir yerdeki başarı, başka yerlerde de Müslüman Kardeşler’in popülaritesini artırır. Filistin’deki Müslüman Kardeşler Hamaslı olarak, Filistinli olarak çalışır, Ürdün’deki Ürdünlü olarak. Ama aralarında dayanışma vardır, işbirliği vardır.”
Hamas’ın sürgünde, Suriye’de yaşayan lideri Halid Meşal’in Ankara ziyaretini önemsediklerini belirtiyor


Sık sık Hazreti Muhammed’den aktarmalar yapıyor. ‘Filistin anavatanı’ndan söz ediyor. Bunun içine bütün İsrail’i de, büyük ölçüde Ürdün’ü de koyuyor.
“Biz İsrail deyince, işgal anlarız. İsrail’den söz etmek bizim için işgalden söz etmektir. Biz işgale direniyoruz” sözlerini özellikle vurguluyor, devletinin varlığını tümüyle reddeden bir söylemi var. “1948’den bu yana işgal altındayız” sözü bunun bir ürünü...
İsrail’le müzakere masasına oturabilmenin koşullarını ise şöyle sıralıyor:
“İsrail 1967 sınırlarına çekilir; Doğu Kudüs’ü de bırakır; Yahudi yerleşim birimlerini boşaltır; hapistekileri salar; Filistinli mültecilerin haklarını kabul eder. Bunları yapar, biz de o zaman ‘hudna’yı, büyük ateşkesi uzatır, masaya otururuz.”
Kısacası:


İsrail’in evet diyemeyeceği önkoşullar... (Milliyet’in 2006 Mart ayı içinde çıkan “İsrail’de Sancılı Seçim” başlıklı sekiz yazımdan biri)
* * *
Evet, bu topraklar acı yüklü.
Filistinlilerin de meşru acıları var.
Yahudilerin de meşru acıları var.
Anlaşılan o ki, taraflar yeterince acı çektiklerinin farkına varıncaya kadar, birbirlerinin acılarını da anlayıncaya kadar barış gelmeyecek bu trajedi yüklü bu topraklara...
[COLOR="darkorange"]Fikret Bila

Tepkisi neden sert oldu?



İsrail’in Gazze’ye yaptığı ve bir katliama dönüşen saldırılara en sert tepkiyi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan verdi. Erdoğan, İsrail’in saldırılarını “insanlık suçu” olarak niteledi ve, “Bu, Türkiye’ye karşı da saygısızlıktır” dedi. Başbakan’ın, “İsrail Başbakanı Olmert’i arayacaktım ama vazgeçtim” demesi de dikkat çekiciydi.
Erdoğan’ın bu sözlerine, “Filistin Devlet Başkanı Abbas bu kadar tepki göstermedi” denilerek, “Abbas bile Hamas’a daha çok yüklenirken Başbakan’a da ne oluyor?” imasıyla dikkat çekildi.

İki neden
Ankara’da “Başbakan neden Abbas’tan bile sert” sorusuna verilen iki yanıt var:
1- Aldatılmışlık duygusu: Başbakan Erdoğan’ın Arap ülkelerinden de Filistin Devlet Başkanı Abbas’tan da daha sert tepki vermesinin nedenlerinden biri “aldatılmışlık” duygusudur.
Geçen hafta Ankara’yı ziyaret eden İsrail Başbakanı Olmert, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e ve Başbakan Erdoğan’a, “Gazze’de insanlık dramı yaşanmayacak” diye söz verdi. Ankara bu garantiyle İsrail ile Suriye arasında bir çeşit arabululucuk işlevi görüyordu.
Ancak görüldü ki, Olmert, Gül’e de Erdoğan’a da, “dram yaşanmayacak” derken, Gazze saldırısını çoktan planlamış. Bu nedenle, Gül ve Erdoğan, bir anlamda aldatılmışlık duygusu taşıyorlar. Başbakan’ın İsrail’in saldırıları için, “Bu, Türkiye’ye de saygısızlıktır” demesi bu duygudan kaynaklanıyor.
2- Türkiye’nin arabuluculuğu: Başbakan Erdoğan’ı sert tepki vermeye iten bir diğer neden ise Ankara’nın, İsrail ile Suriye arasındaki dolaylı görüşmelerde üstlendiği arabuluculuk rolünün hiçe sayılması. Bu, iki açıdan Başbakan Erdoğan’ın tepkisine neden oldu.
Birincisi, Ankara’nın bu görüşmeler için İsrail’e olan güveni sarsıldı. İkincisi, Türkiye, İsrail’e güvendiği için Suriye ve diğer Arap ülkeleri nezdinde güç duruma düştü. Suriye ve Filistin Devlet Başkanı Abbas görüşmelerin askıya alındığını açıkladılar.

Türkiye ve Mısır
İsrail’in saldırılarına bölgenin üç güçlü ülkesi Türkiye, Mısır ve İran tepki verdiler. Ankara’daki aldatılmışlık duygusu Kahire’de de var. Olmert’in Ankara’yı ziyaret ettiği ve barış havası verdiği günlerde İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni de Kahire’deydi.
Bu ziyaretler, İsrail’in saldırılarından sonra şöyle bir tablo yarattı:
İsrail, saldırıdan önce Ankara ve Kahire’yi ziyaret etti!
Ziyaretlerin zamanlaması, “Acaba İsrail saldırı öncesi Türkiye ve Mısır’ı bilgilendirdi mi, Ankara ve Kahire’nin haberi var mıydı?” sorularını gündeme getirdi.
İsrail’in saldırı öncesi bilgi vermek bir yana, Ankara ve Kahire’de aksine güvence verdikleri anlaşıldı ama böyle bir görüntünün doğması bile Başbakan Erdoğan’ın verdiği tepkinin dozunu artırdı.

İnsani boyut
İsrail’in bir katliama dönüşen bu saldırılarını haklı göstermesi mümkün değil. Hamas’ın ateşkesi uzatmayıp füze saldırısında bulunması dahi İsrail’in böyle orantısız bir güç kullanmaya yönelmesine yeterli gerekçe oluşturmaz.
İsrail’in Hamas’ın bir kişinin can kaybına neden olan füze saldırısına karşılık en az yarısı sivillerden, kadın ve çocuklardan oluşan 300’den fazla kişinin ölümüyle sonuçlanan bu saldırıları, vicdanlarda haklı bir yer bulamaz.
“Hamas füze attı, yanlışı onlar yaptı” diyerek ilkokul çocuklarını bile öldürecek şekilde asker-sivil dinlemeden bomba yağdırmak izah edilecek bir “karşılık” değildir.
Hamas’a verilecek karşılık, çocukların öldürülmesi olmamalıydı.
Fikret Bila

Gökçek-Karayalçın yarışı ve Büyükerşen





Ankaralılar yeni yılın ilk sabahında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Melih Gökçek’i yeniden Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösterip göstermeyeceğini öğrenmek için televizyon başına geçmişlerdi ki, Birlik Mahallesi’nden gelen kötü bir haber herkesi yasa boğdu.
Bilkent Üniversitesi’nin 7 öğrencisi doğalgaz sızıntısı nedeniyle yaşamlarını yitirmişlerdi. Ankara yeni yıla talihsiz 7 gencin ölüm haberiyle başladı.
Yaşamlarını yitiren gençlere Allah’tan rahmet, ailelerine, yakınlarına, arkadaşlarına başsağlığı diliyorum.

Gökçek’in adaylığı
Başbakan Erdoğan, uzun süre merak uyandırdıktan sonra Melih Gökçek’le yola devam edeceklerini açıkladı. Üç dönemdir Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olan Gökçek, dördüncü dönem için de aday...
Erdoğan’ın, Gökçek’in ismini gecikmeli olarak açıklaması çeşitli spekülasyonlara yol açtı. Erdoğan’ın, Gökçek konusunda tereddüt ettiği, başka isimler üzerinde durduğu kanısı yaygınlaştı. Ancak sonuçta yine Gökçek’i aday gösterdi.
Adaylığının gecikmeli ilan edilmesi Gökçek’i yıpratmış olsa da Erdoğan’ın, seçilme şansı daha fazla olacak bir alternatif isim bulamadığı yorumlarına yol açtı. Erdoğan’ın, seçimi kaybetmektense, Gökçek’le devam kararı aldığı ortak kanı.
Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olduğunu açıklayan Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok da şansı en yüksek isimlerden biri olmasına karşın, Erdoğan Gökçek’i tercih etti.
Gökçek’in yeniden seçilme şansının yüksek olduğu bir gerçek. Erdoğan’ın partisi açısından faydacı bir yaklaşımla karar verdiği söylenebilir.

Karayalçın memnun
CHP’nin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı adayı Murat Karayalçın, rakibinin Gökçek olmasından memnun. Karayalçın, Gökçek’i sandıkta yenmek istiyor.
CHP’nin Gökçek’in karşısına çıkarabileceği en iyi isimlerin başında Karayalçın geliyordu. CHP lideri Baykal da, Ankara adaylığı için Karayalçın’ı seçerek, dar anlamda particiliği aşan bir karar verdi.
Gökçek-Karayalçın yarışının yerel seçimlerin en iddialı yarışı olacağı şimdiden görülüyor.

Büyükerşen’in durumu
Baykal’ın hedefi 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde AKP’nin oyunu aşağıya çekmek. İktidara ilk kez oy kaybettirmek. Baykal’ın, belediye başkan adaylarını bu hedefi gözeterek belirlediği söylenebilir. Sadece CHP’lilerden değil diğer partilerin tabanından da oy alabilecek adaylara öncelik verdiği görülüyor.
Bu bağlamda Eskişehir de büyük önem taşıyor. Baykal, Eskişehir’in başarılı Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’i CHP’den aday olmaya davet etti. Büyükerşen de sadece partisi DSP veya sol kesimlerden değil, diğer partilerin tabanlarından da oy alabilecek bir isim.
Belki de tüm kesimlerden oy alma şansı en yüksek isim. Eskişehir’deki konumu, rektörlük ve belediye başkanlığı dönemindeki başarıları Büyükerşen’i biraz partilerüstü bir konuma taşımış durumda.
DSP, Ankara’da aday çıkarmayacak ve AKP’ye karşı Karayalçın’ı destekleyecek. Buna karşın CHP’den de Eskişehir de aday çıkarmamasını ve Büyükerşen’i desteklemesini bekliyor.
Baykal ise Büyükerşen’i partisine davet ederken CHP’nin aday çıkarmama gibi bir lüksünün olmadığını belirtmişti.
Ancak, CHP’nin aday çıkarması ve Eskişehir’de Büyükerşen’in oyların bölünmesi nedeniyle seçimi kaybetmesi halinde Baykal’a da sorumluluk yüklenecektir.
Beklenti, Baykal ve CHP’nin Eskişehir’de Büyükerşen’i desteklemesidir.
Mehmet Ali Birand

2008 Erdoğan'a hiç yaramadı




2008’e damgasını vuran kişi Tayyip Erdoğan ise, aynı yılı etkileyen olaylar da yine Tayyip Erdoğan’ın başrolünü oynadığı gelişmelerdi.
2008’de yılın adamı tartışmasız Recep Tayyip Erdoğan olmuştur.
Başbakan için herşey 27 Temmuz 2007 seçimleriyle değişmişti. Askerin sert tepkisine, meydanları dolduran yüzbinlerce laiklik yanlısının gösterilerine rağmen, oylarını yüzde 47ye çıkartmış ve kendisi dahil herkesi şaşırtmıştı.
2008’e girerken, hem askeri, hem muhalefeti yenmiş, hem de TBMM’de görülmemiş bir çoğunluğua sahip olmuştu. İstediği herşeyi yapabilecek bir konumdaydı. Ancak, aynı zamanda yapayalnız kalmıştı.
En yakın siyaset arkadaşı, hiddetlendiği zaman onu yatıştıran, yanı başındaki akil adam Abdullah Gül artık Çankaya’daydı. Artık. Birlikte yola çıktığı ne Arınç ne de Şener vardı.
Erdoğan, 2008’e Türkiye’nin en güçlü, AKP’nin de tek adamı olarak başladı. En büyük hatasını da, işte böyle bir ortamda yaptı. 14 ocak günü İspanya’da bir soruya yanıt verirken, Anayasa değişikliği projesini rafa kaldırıp, sadce Türban’ın üniversitelerde serbest bırakılması girişiminin ateşini yaktı. İlerde, attığı bu adımdan dolayı belki pişman olacaktı, ancak kendinden ve partisinden o kadar emindi ki, artık Avrupa Birliğine dahi fazla ihtiyacı olmadığını düşünüyordu.
Bu önemli taktik değişimini neden yaptı kimse anlayamadı. Laik kesimin nasırına bastığını, pandora kutusunun kapağını açtığını biliyordu. Ancak “yüzde 47 oy aldık. Ülkenin yarısı bizi istiyor. Eğer türban konusunda bizim kesimi şimdi tatmin edemezsek, bir daha hiç edemeyiz” demiş olacak ki, yolunu değiştirmedi.
Gerisi, çorap söküğü gibi geldi.
Laik kesim ayaklandı.
Anayasa mahkemesine önce türban, ardından da AKP’ye kapatma davaları açıldı.
Bu gelişmeler önce AKP’nin kimyasını bozdu. Ardından üke gerildi.
Başbakan’ın kavgacı yanı ön plana çıktı.
Herkesle ve herşeyle kavga eder oldu.
Artık, eskisi gibi etrafını dinleyen, farklı görüşlerden yararlanan Erdoğan yoktu... Artık “tek adam” olmuştu. Kimseyi dinlemeyen, sadece karar veren bir Erdoğan vardı. Bundan dolayı da, ne Anayasa değişikliği çalışmalarını, ne de türban mücadelesini iyi yönetebildi. Sürekli iniş çıkışlı politikalar izledi. Yanlış adımlar attı. Herkesten alkış aldığı Kürt politikasının sonunu dahi getiremedi.
Sadece siyasette değil, ekonomik krizin yönetiminde de başarısızdı. Kendinden başka kimseleri dinlemedi. Her eleştiriyi kötü niyetli gördü. Her uyarının altında düşmanca bir komplo aradı.
Sonuca bakarsak, belkediğini de elde edemedi. Ne türban’ı serbest bıraktırabildi, ne de AKP’nin duyarlı olduğu yolsuzlukların önüne geçebildi.
Erdoğan 2008’i, iktidar yorgunu ve giderek yıpranan bir partinin lideri olarak kapattı. Bu kadar acele etmese, türban konusunu daha gerilimsiz halledebilirdi, ancak bu gerçeği göremedi.

...Ancak, başarıları da oldu...
2008 Başbakan’a sadece kötü not getirmedi. Başarılarından da söz etmek gerekir.
Erdoğan’ın olumlu notları özellikle dış politika alanında göründü.
Herşeyin başında; Washington ile ilişkilerini düzeltmesi ve PKK terörüne karşı, Kuzey Irak üzerinden istihbarat akışını sağlaması gelir.
Beyaz Sarayı ikna edişi. Ardından da Genelkurmay ile anlaşarak Kuzey Irak kürtleriyle barışması son derece önemli adımlardı. Türkiye ile Barzani’nin yakınlaşması, Erdogan’ın genel yaklaşımı sayesinde gerçekleşti. PKK’yı, Kuzey Irak desteği olmadan bölgeden çıkaramayacağını çabuk gördü.
İRAN ile ilişkilerini “güven” üzerine oturtmasını bildi. Batı kampından tepki görmeden bu dengeyi kurdu. Hem Irak’lılara nükleer güç konumuna girmemeleri gerektiğini söyledi, hem de ABD’ye İran’ı döverek bir yere gidemeyeceğini anlattı.
SURİYE ile İSRAİL arasındaki barış görüşmelerine aracılık etti. Şam’ın bu görüşmeleri sürdürmesini sağlayarak, Fransız Devlet Başkanı Sarkozy’nin dahi alkışını aldı. Lübnan’ın iç krizinde de yine Erdoğan sahnedeydi ve uluslararası dikkatleri üstüne topladı.
RUSYA-GÜRCİSTAN savaşında da Erdoğan ön planda rol aldı. Moskova’nın ve Tiflis’in dinlediği liderler arasındaydı.
ERMENİSTAN konusunda attığı adım ise, herhalde 2008(in değil, son yılların en önemli jestiydi. Bu adımı herne kadar Cumhurbaşkanı Gül attıysa da, fatura yine de iktidarın başındaki lidere kesildi. Nitekim bu sayede, Türkiye BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliğine daha kolayca seçilebildi.
AB konusunda ise, Erdoğan sınıfta kaldı. Reformları unuttu ve tüm sözlü güvencelerine rağmen, AB projesini hareketlendirmedi.

İçerideki başarıları...
Erdoğan’ın 2008’de kendi açısından bir çok başarısı mutlaka vardır, ancak kamuoyunun dikkatini çeken en önemli iki adımından biri Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt ile Dolmabahçe görüşmesi ise, ikinci adımı da, kendi medyasını oluşturmasıdır.
Bu iki gelişme sayesinde, özellikle 2008’in ikinci yarısında nispeten rahat iktidar olmuştur.
Özetlersek, Erdoğan lider olarak daha çok dışarda alkış toplamış, Türkiye’yi bölge ile daha fazla ilgilenen, Batıya verdiği kadar bölgedeki gelişmelere de zaman ve enerji harcayan bir ülke konumuna sokmuştur.
İçerdeki kargaşa ve gerilim, dıyarda alkışa dönüşmüştür.
Serpil Yılmaz

Deniz Feneri’nde de çıktı



Türkiye’nin düşünce iklimi değişiyor demiştim, 20.11.2008 tarihinde. Ülker’in ASAM ile sorunlarını ve yeni kurduğu ASAV’ı anlatmıştım. TESEV Yönetim Kurulu Başkanı Can Paker ile birlikte Açık Toplum Enstitüsü Türkiye Temsilcisi (kapatıldı) Hakan Altınay’ın önderliğinde, Türkiye’de Açık Toplum Vakfı kurulduğu haberini vermiştim.
Vakıf geleneğinden gelen cemaatlere vurgu yapmıştım. Milliyet’in önceki günkü “Bu bağışlar çok tartışılır” haberi, “sermaye” vurgusunu daha kalın çizgilerle yapma gereğini çıkardı.


TODAV kimdir, nedir?
Kamuoyu, Milliyet’in haberi üzerine son 11 ayda Türkiye’de faaliyet gösteren 39 vakıfa toplam 40 milyon dolar dış bağış yapıldığını öğrendi. Önemli olan da buydu.
Ancak her nasılsa gözler George Soros’tan 175 bin dolar bağış alan Açık Toplum Enstitüsü’ne kilitledi. Oysa gözlerden kaçmaması gerekenin, Türkiye ve Ortadoğu Araştırmaları Vakfı (TODAV) olduğunu düşünüyorum. TODAV’a, Arap kökenli kişi ve kurumlardan 2 milyon 662 bin dolar aktarılmış. Bu çok büyük bir para.

Soru 1: TODAV kimdir, ne iş yapar? Bir web sayfası yok, faaliyetleri yok. Yönetimini, mütevelli heyetini, kurucularını, bütçesini göremiyoruz.
TODAV Başkanı Abdullah Sever, Deniz Feneri e.V. Avrupa Halkla İlişkiler Müdürü. Almanya’da tutuklanan Deniz Feneri e.V. yöneticisi Mehmet Gülhan’ın Kanal 7’deki özel kalem müdürü. Almanya’da hazırlanan iddianameye “Deniz Feneri e.V.’den 64 bin euro nakit aldı” diye girmişti.


Türkmenlere Suudi yardımı
TODAV kurucuları arasındaki Irak Türkmenlerinden Yaşar Şerif Kerkük’te faaliyet gösteren Adalet ve Kurtuluş Partisi’nin kurucularından.
Suudiler Irak’taki Türkmenlere “İslami” kimlikleri nedeniyle yardım ediyorlar. TODAV’ın en büyük sponsoru Ahmet Salim bin Mahfuz, Saudi Economic Development Corp.’un (SEDCO) sahibi.


Türkiye’de Atılım Kâğıt Ürünleri şirketinin yüzde 49 hissesini almıştı.
TODAV’a Mahfuz tam üç ayrı faturayla 589 bin 980’er dolar, Muhammed Salih Abdullah 409 bin 980 dolar, Bahrain Islamic Bank da 7 bin 345 dolar bağışlamış.
TODAV bağışları legal olarak ilan ettiğine göre (Aferin!) kamuoyunun önüne çıkıp, bu kadar bağışı hangi proje için aldığını da açıklamalı.



En güçlü yerli: Ensar!
Ensar Vakfı, “Böyle bir yardım almadık” açıklaması yaparak, DPT-AB Eğitim ve Gençlik Programlar Merkezi tarafından iki proje için 28 bin euro bağış aldıklarını doğruluyor.
Vakıflar Müdürlüğü’nün Neil Adato’tan Ensar’a yapıldığını iddia ettiği 290 bin doların kime gittiği ise halen belirlenemedi!


Ensar Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Şişman. İz ve İnsan Yayınları’nın kurucusu Şişman, Yeni Şafak’ın da patronları arasında yer almıştı.
Yeni Şafak, Dr. Yakup Yönten (3 bin 863 kişiden para toplayarak Büyük Anadolu Holding’i kurmuştu. Sağlık tesislerinin açılışını 1994 yılında dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Erdoğan açmıştı) ve kapatılan Fazilet Partisi’nin para işlerini yönettiği iddia edilen Tufan Mengi’nin (DGM’nin sürdürdüğü İGDAŞ, KİPTAŞ soruşturmalarında gözaltına alınmış, işkence görmüştü) önderliğinde Hekimler Birliği Vakfı tarafından kurulmuştu.
Aynı yıl gazete ekonomik zorluklar nedeniyle yayın hayatına ara vermek zorunda kaldı.
Yeni Şafak bu kez bir başka vakfa “Ensar Vakfı”na geçti. Ensar Vakfı Başkanı Şişman’ın satın aldığı gazeteye, Persan Tekstil’in sahibi Mahmut Kış’ı ortak olarak aldı. Bir süre Kış’ın patronluğunda yayın hayatını sürdüren Yeni Şafak, Albayrak Grubu’na geçerek “vakıf” kimliğinden çıktı!


Ensar Vakfı hakkında internetten bütün bilgileri alabilirsiniz.
Okullar, yurtlar, yayınevleri, tasarım kuruluşları, vs.
Ömer Dinçer, Kadir Topbaş, Aziz Torun, Alaattin Şahin, Mustafa Açıkalın, Feyzullah Kıyılık gibi milletvekili, belediye başkanı, finansçı, ilahiyatçı, işadamı birçok isim Ensar’ın kurucuları arasında yer alıyor.


Ensar, aynı zamanda 87 vakıfın üye olduğu Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın da (TGTV) üyesi.
TGTV’nin adayı Şişman, dün de yazdığım gibi, 5 kişinin seçimle yönetime geldiği “Vakıflar Meclisi”ne en çok oyu alarak seçilen üye oldu.
Nail Güreli

Türkiye fotoğrafı





Flaşlar çaktı, kameralar çalıştı ve 21. yüzyıl Türkiye’sinin kimler tarafından nasıl yönetildiği çırılçıplak ortaya çıktı. O geceki TV filmi, 7 üniversiteli gencin bile bile ölüme gönderilişinin değil, o genel müdürün de değil, Türkiye’nin geçtiği sürecin belgeselidir.

O ibret verici haber filminden sonra ne oldu?
- Alo! Söyleyin ona, istifa etsin hemen!
- Ama...
- Aması maması yok. Ne cahil adammış bu! Takiyeden haberi yok. Öyle açık açık konuşulur mu?
- Ama onun kabahati...
- Takiye bilmiyor, takiye! Bizi görmüyor mu, nasıl konuşuyoruz? Hemen istifa...
- Ama şeye... Başkana ayıp olmaz mı?

- Başlatma şimdi. Onun laf söyleyecek hali mi kaldı? İstifa, istifa! Başka türlü toparlanmaz bu iş.
- Peki öyle olsun.


Nitekim öyle oldu ve iş toparlandı. Kimi yazarlar istifanın erdeminden söz açarak, genel müdüre övgüler bile düzdü.
Böylece 21. yüzyıl Türkiye’sinin fotoğrafı tamamlandı.
Ve tiran konuştu:

- Durmak yok, yola devam!

Bir CHP anketi
Firmayı sormayın; örnekleme yöntemiyle CHP’liler arasında yapılan anketin sonuçlarını veriyoruz.

1- İstanbul Belediye Başkanlığı’na Kemal Kılıçdaroğlu aday gösterilirse, harcanır ve CHP de hava alır. Daha önemlisi, CHP gelecek genel seçimler sürecinde ciddi bir muhalefet kozundan yoksun kalır.


2- Aday, CHP İl Başkanı Gürsel Tekin olmalıdır. Çarşaf açılımının mimarı olarak faturayı ödemesi ya da tahsil etmesi gereken kişi odur. İli tanıyan iyi bir örgütçü denildiğine göre, bunun gereği yapılmalıdır.


Bir kitap
Önder Balıkçı, yaşadığı yörenin tarihini bugüne aktarmak ve bugünü yarına taşımak gibi önemli bir işlevi yerine getiren gazetecilerden biri. “1920’den 2007’ye Bandırma’nın Spor Yolculuğu” kitabından sonra, bu kez de “Bandırma Ekonomisine Can Verenler” kitabını yayımladı. Yılları kapsayan titiz bir çalışmanın ürünü olan kitap, gerek Bandırma özelinde gerek Türkiye genelinde iş dünyasının önemli kuruluşlarının kütüğü niteliğinde. Balıkçı ayrıca, Bandırma ile bütünleşen küçük esnafı, kentin kültürel ve sosyal yaşamını da kent tarihine kazandırıyor. Tarihi ve güncel fotoğraflarla zenginleşen kitap, Bandırma’nın il olmayı çoktan hak ettiğini düşündürüyor.



Bir şiir
Dizelerimiz Nuriye Dündar’ın “Eylül Dokunuşları’ kitabından (Gündüz Kitabevi Yayınları, Ankara 2008):
“Bazen alabora olur umut yüklü/ tüm gemilerimiz/ Bazen okyanuslara yelken açar sevgimiz// Kimi zaman sığ sular kadar dinginiz/ Kimi zaman kabaran dalgalar gibi öfkemiz./ Her şey bizim için;/ çünkü insanız biz.”
Hasan Pulur

Namus zaptiyeleri, Taksim magandaları...




BAZI yazılar vardır, hop diye yazılmaz, çünkü yazar dahi, konuyu kafasında çözememiştir.
Mesela her yılbaşı Taksim’deki rezalet...

Çünkü yazarın düşündükleri çok kişiye ters gelecek, haklı olarak “Hangi devirde, hangi ülkede, hangi devlette?” yaşıyoruz diyeceklerdir.
Haklılar!

Lakin her zaman haklı olmak yetmiyor, bir de gerçeği görmek gerek, yaşanan gerçek de her zaman çağdaş görüntü vermiyor.
* * *

BİZ Taksim rezaleti için yazı tasarlarken, birden Ankara’daki doğalgaz faciası patladı. O çocuklar nasıl yetiştirildi, nasıl o yaşa geldiler ve nasıl öldüler?
Bunun acısını yüreğinde duymayan var mı?
* * *


YA adamın söyledikleri?
Adam, doğalgaz müdürüymüş, sanki soran varmış gibi, “Bazı gençlerin üst tarafı çıplaktı” diyor.
***

SONRA tevil etse de, ne demek istediği belli, herhalde dilinin altında olan “yılbaşı rezaleti” suçlaması.
Demek istiyor ki “Yılbaşını böyle kutluyorlar!”
“Üstleri açık!” derken kim? Kız mı erkek mi?
Sonra erkek diye düzeltse de...
* * *


SANA ne?

Adam “namus zaptiyesi”; ölenler karı koca da olabilirdi, aynı yatağı paylaşabilirlerdi, sana ne bundan?..

Sorun gaz kaçağından insanların ölmesi mi, yoksa nasıl, ne biçimde, ne şekilde öldükleri mi?

Üstelik eve ilk giren çilingir ve polis böyle demiyor.
Adamın acelesi var, cumaya yetişecek...

* * *


HAFIZAMIZ bizi geçmiş yıllara götürdü; Tayyip Erdoğan, İstanbul’a yeni Belediye Başkanı
seçilmiş, Levazım sitesinde bir yangın, iki veya üç genç kız yanarak öldüler, itfaiye
merdiveni onları kurtarmaya yetmedi, kulaktan kulağa bir laf dolaştırıyorlardı:

“Dairenin kapısında şarap şişeleri varmış!”

Bunu hatırladık, bir de fıkrayı...

* * *



DURSUN, Temel’in benzetmesine bir başka benzetmeyle cevap vermiş:

“Seni rüyamda gördüm, sen öldün, mezarında ot bitti, Karakız geldi, yedi, ahıra gitti,
baktım hiç değişmemişsin!”

* * *



GELELİM Taksim rezaletlerine... Her yılbaşı, bir gürüh, kızlara, kadınlara yapmadıkları
edepsizliği bırakmıyor.

Bir, üç, beş, devlet önleyemiyor, kadınları kızları “maganda” denilen serserilerin elinden
kurtaramıyor.

* * *



ÇÖZÜM?

Yazacağız, kızacaksınız, haklı olarak kadın haklarından, insan haklarından, hukuktan,
devletten söz edeceksiniz.

Çok haklısınız!

Bunun çözümü kadınların Taksim’e çıkmamaları, o kalabalığa
girmemeleridir.



Bunu söylemek, bunu yazmak utanç vericidir.

Lakin gerçeği de görmek zorundayız.

Madem devlet önleyemiyor, madem aklı başında olanlar “maganda” denilen bu serserilere
engel olamıyor, kadınlar da gece Taksim’e çıkmasınlar.

Olur mu böyle şey!

Elbette olmaz, ayıptır, lekedir...

Doğrudur, ama kadınları korumanın başka yolu var mı?

Elbette isteyen istediği gün ve saatte Taksim’e çıkar.

Kendi bilecekleri şey!

Bizimki de “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim!” diyen Osmanlı nazırına
benzedi ama...