Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
En iyisi; Can Dündar’ı asalım!

Türkiye iki aydır “Mustafa” filmini tartışıyor.

Belgesel bir çalışmayı, sinema salonlarında gişeli olarak oynanmasını sağlayıp salonların önünde uzun kuyruklar oluşturan Can Dündar, doğumundan 127 yıl geçmesine karşın Mustafa Kemal Atatürk’ü güncel ilgi odağı olmasını sağladı.

Böylesi bir başarı cezasız kamamalıydı!

Türkiye hasretle bu filmi bekliyordu. Şimdiye kadar hiç kimse Atatürk’ün hayatına ilişkin belgesel bir film çekme cesaretini gösterememişti.

Neden?

Çünkü bu cesareti gösterenlerin ağızlarına yüzlerine edilebilirlerdi.

Böylesi korkunun yabana atılmayacağını Can Dündar’a gösterildi.

Can’ın filmi “Mustafa” bir sinema belgeseli olmaktan çıktı, uluslararası güçlerin –yedi düvel demek daha yakışık alır- topluca taarruzu haline geldi.

Bir şeyler yapmak gerekiyordu.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yaptı: Can Dündar için soruşturma başlattı!

Mustafa filmi ile ilgili suç duyuruları, adresine ulaştı. Savcılık raftan boş bir telli dosya çekerek içini doldurmaya başladı.

Can’ın canını çıkartacak ilk hamle İstanbul Teknik Üniversitesi kısaca İTÜ’den -yaşını başına almış anlamında- iki “büyük” bilim adamından geldi. Prof.’lar, hiç kimsenin tespit edemediği gizli gerçekleri “haşırt” diye ortaya koydular:

“Filmde Atatürk’e pofur pofur sigara içirterek sinema tarihinin en büyük sigara reklamı yapılmaktadır. Gençlerin etkilenmemesi için film derhal yasaklanmalı, yönetmeni de cezalandırılmalıdır!”

Aslanlar!.. İşte “adam gibi” bilim adamı böyle olur.

Kim demiş ki, biz adam olmayız?

İki profa bakıp görün halimizi…

Savcılığın önünde bir başka suç duyurusu daha var ki, İstanbullu bilim adamlarının “Mustafa filmindeki gizli amaçları tespit etme” bakımından ne kadar amatör kaldıklarını da gösteriyor:

“Filmin müziğinin Ermeni Goran Bragoviç’e yaptırılması, karga kovalama sahnesinde bir Yunan çocuğun oynatılması, filmin dağıtımının da Warner Bros tarafından yapılması, açık olarak gösteriyor ki, film ülkemizi parçalamak isteyen uluslararası planın bir parçasıdır.”

Uluslararası plandan “bir parça” olan Mustafa filmi ile güzel ülkemizi paramparça etmek isteyenlere karşı… Öyle ya, Can Dündar bu filmi tek başına yapmadı. Oyuncu, kameraman, asistan, koordinatör, yapımcı, yönetmen yardımcısı, set ekibi kılığına bürünmüş bir gizli örgütün varlığı inkar edilmez. Mustafa filmini ortaya çıkartanların tamamı bir örgütün hiyerarşi içindeki elamanlardır. Lideri Can Dündar’ın İngilizce bildiğini de hesaba katarsak örgütün uluslararası yüzü kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Mustafa filminde 114 saniye sigara içiyor şeklinde gösterilen Atatürk’ün gerçekte sıkı bir sigara tiryakisi olması Can Dündar’ın suçunu hafifletmez. Atatürk ülkeyi kurtarmak için sigara içiyordu. Can Dündar ise ülkeyi bölüp, parçalamak ve ulu önderi gençlere kötü örnek oluşturmak amacıyla sigara içiyor gibi göstermektedir.

Yüce önderin sigara içmesi önemli değildir. Ayrıca da hiç kimseyi ilgilendirmez. Ama onun filmde sigara içiyormuş gibi takdim edilmesinin altında hangi planların olduğunu görmeyecek kadar saf olamayız.

Mustafa hakkında önemli bir dava konusu da “kadın düşkünü” meselesidir.

Mustafa Kemal yakışıklığıyla her zaman dikkat çeken bir Osmanlı subayı olarak Saray kadınları arasında “Altın Gül” lakabıyla anıldığını Kenize Murat, annesi Padişah V. Murat’ın torunu Selma Sultan’ın hayatını anlattığı “Saraydan Sürgüne” adlı 700 sayfalık kitabında yazar.

Kadınların kalbini hoplatan karizmatik bir komutanın, bu yönünden bahsetmemek başlı başına bir iftira olabilirdi. Zaten yazdığı “Bozkurt” adlı kitapla Atatürk’ün özel hayatı hakkında soru işaretleri oluşturup, bazı imalarda bulunan İngiliz yazar H.C. Amstrong varken bir de siz çıkmayın yapabilirdik.

Ne yani Atatürk kadına ilgi duymuyor muydu?

Diyebilirdik!

Ama bir kadınla evlenip, bir kadınla da mektuplaşmasını abartarak vermek… Nasıl bir abartmaysa? Onu henüz tam oturtamadık!

Ama olsun, Can Dündar’ın bu “Atatürk ve kadın” meselesinde bizim tam olarak anlayamadığımız bir fenalık yaptığı kesindir. Bu konuyla ilgili uzmanlar konuyu uygun bakış açılarını oluşturup elbette savcılığın önüne koyacaklardır.

Can Dündar ise film vizyonu girdiğinden beri durmaksızın Mustafa’yı savunmaktadır. Üstelik de bunu büyük bir bilinçle yapmaktadır:

-Bu benim Mustafa Kemal Atatürk’üm!..

Ülke olarak bir ağızdan haykırıyoruz:

-Hayır Can efendi, Atatürk senin değildir, hepimizindir!

Eklemeden olmaz:

-Hepimiz derken herkes üstüne alınmasın, aslında Atatürk bizimdir!

Uzun lafın kısası Can Dündar’a açılan davaları uygun bir ağır ceza maddesi altında toplayalım. Ona ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verelim. Hatta bir adım daha atalım:

-Can Dündar’ı asalım!



Nazım ALPMAN
Şıllık nedir?
TDK sözlüğüne göre anlamı:
“Aşırı ve bayağı şekilde süslenmiş boyanmış kadın.”
Yöresel anlamı:
Güneydoğu bölgesinde yapılan bir tatlı çeşidi,
Argo anlamı:
En son kullanan kişiye
yani Fırat"a sormak gerek.


Dengir Mir Mehmet Fırat, Kılıçdaroğlu ile düello yapmıştı.
Bir süre sonra istifa etti.
Kılıç yarasını biliyordu,yani.
Gazeteciler Gökçek-Kılıçdaroğlu düellosu öncesinde,
TBMM kulisinde, düello ile ilgili görüşünü soruyorlar.
Fırat, “Melih bey daha şıllıktır” diyor.
Sonra da sıfatın ağırlığını fark edip,
“sakın yazmayın” diye rica ediyor.

Siyasetçilerin zaman zaman
böyle hesapsız,uygunsuz, hırpalayıcı,
hem muhatabını hem partisini hem de kendisini zora sokan sözleri vardır.

Örnekse,
İbrahim Halil Çelik"in, siyaset hayatını bitiren "Kan akacak fıstık gibi olacak..." sözleri…
Sonradan kendisini Mesih ilan eden Hasan Mezarcı"nın yazmaya utandığım ve de suç olan Atatürk ile ilgili sözleri…
Bülent Arınç "Şeyini şey ettiğimin şeyi...”
Şevki Yılmaz hemen her sözü…

Bunlar bilinenler, duyulanlardan birkaç örnek.
Aslında biz haberciler çok daha sık duyuyoruz bu tür sözleri.
Ama "yazılmasın" dendiği için,
Etik kaygımızdan dolayı çoğunu yazmıyoruz.
İçimizde acı
Ve "yazılamayan haber sızısı" olarak kalıyor.

"Şıllık" sözünü söyleyen Fırat da "yazmayın" demiş.
Arkadaşımız İbrahim Gündüz yazdı.

3-5 gazetecinin bulunduğu bir ortamda
gazetecilerle konuştuğunu bile bile,
deneyimli bir siyasetçi;
yazılmasını istemediği bir konuda
konuşmamalı.

Gündüz"e sordum:
“Neden yazdın?”

“Etik endişelerimi yenmek için saatlerce düşündüm. Bu sözlerin yazılması gerekirdi. Tarihe not düşülmesi gerekirdi. Habercilik görevimi yerine getirme sorumluluğum etik kaygılarımı yendi. Bu söz yazılmaz mı? Yazmamak hata olurdu…” dedi.

Fırat"ın Gökçek"e yakıştırdığı sıfatın doğru olup olmadığı
Gündüz"ün gazeteci etiğine uygun davranıp davranmadığı
Sorularına herkes kişisel bir yanıt verebilir.
Ama
“Neden Fırat"a tepki göstermedin?” sorusuna
yalnızca Gökçek,
“Düelloyu izledikten sonra, "Haklı olduğum anlaşıldı" diye düşünüyor musunuz?” sorusuna ise
bir tek Fırat yanıt verebilir.



Zübeyir KINDIRA
]Laik- İslamcı sözlüğü!

[Resim: 261220081155145917467_2.jpg]
[FONT=Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif] Hürriyet yazarı Bekir Coşkun, laik ve İslamcı kesimin sembollerini karşılaştırmalı olarak yazdı. Coşkun, Türkiye'de laik ve İslamcı olarak adlandırılan kesimler arasındaki çekişmenin, bu kavramların karşılaşması olduğunu savundu.işte o yazı:

]ÇATIŞMA


Farkında olsanız da olmasanız da, için için sürüp giden bir
büyük çatışma var.

Vuruşma "selamünaleyküm" ile "merhaba" arasındadır.

"Cemaat" ile "cemiyet"in çatışmasıdır bu.

Bir yanda "vatandaş" öte yanda "ümmet" vardır.

"Hoşgörü" ile "cihat" karşı karşıyadır.

Bir yanda "sevgi", karşı tarafta "korku" yer alır.

Tüm bu olanlar iki tarafın çatışmasıdır.

"Türban" bir yanda, "toka" karşı yandadır...

"Şerbet" bir yandaysa, karşı tarafa yerleşen "rakı"dır...

Bir tarafta "sırma bıyık", öte tarafta "badem bıyık" vardır...

"Muska" ile "reçete"nin...

"Üfürük" ile "steteskop"un...

"Mest" ile "mokasen"in...

"Klozet" ile "ayaktaşı"nın...

"Cüppe" ile "ceket"in...

"Külah" ile "şapka"nın...

"Gülyağı" ile "losyon"un..

"Gazoz" ile "şerbet"in...

"Sürme" ile "rimel"in...

"Flört" ile "görücü"nün...

"Aşk" ile "muhabbet"in...

"Sevişmek" ile "halletme"nin...

"Gusül" ile "duş"un...

Bu; "prezarvatif" ile "en az üç çocuk"un karşılaşmasıdır...

Sizin için fark etmeyebilir...

"Doğu" ile "Batı"...

"Köylülük" ile "kentlilik"...

"Akıl" ile "ezber"...

"Bilim" ile "hurafe"...

"Mantık" ile "emir"...

"Okumak" ile "anlamak"...

"Görmek" ile "bakmak"...

"Fikir" ile "zikir" çatışmaktadır...

"Dün" ile "yarın"ın mücadelesidir bu...

"Geçmiş" ile "gelecek" arasındadır...

İyi bakın; bir kavganın tam ortasındayız, bu "aydınlık" ile "karanlığın" çatışmasıdır...


]Bekir Coşkun
Kadri Gürsel

Kısır döngüden beslenen savaş


“Gazze sorunu” demek gerekiyor; çünkü “Filistin sorunu” ifadesi, Filistin 2007 yazında Gazze Şeridi ve Batı Şeria olarak ikiye bölündükten bu yana anlam gücünü yitirdi. Filistin sorununu “Batı Filistin (Gazze) sorunu” ve “Doğu Filistin (Batı Şeria) sorunu” diye ikiye mi ayırmalıyız yoksa?
“Batı Filistin sorunu” tam bir kısır döngünün içine yuvarlanmışa benziyor. İsrail’in, kendisine karşı roket ve havan saldırılarına son vermeyen Hamas’a karşı dün düzenlediği şiddetli operasyonun bilançosu korkunç... 200’ü aşkın ölü kısır döngüyü daha da derinleştirmekten başka bir sonuca hizmet etmeyecek.
Çünkü Gazze sorununda İsrail’in güçlü ordusunu politik sonuçlar elde etmek amacıyla kullanabilmesinin yolu uzunca bir süredir tıkalı. İsrail ezici askeri üstünlüğünü Hamas’a ders vermek ve bedel ödetmek için kullanabiliyor ancak. Bunun da ne sonu var ne de bir işe yaradığı... Hamas aldığı dersler ve ödediği bedellerle ayakta duruyor. Zaten Arap dünyasında İsrail karşısında ayakta durmaktır bütün mesele.

İsrail mi birleştirecek?
Hava saldırıları İsrail’e daha çok havan ve roket yağmasını kışkırtırsa, kısır döngünün mantığı daha çok hava bombardımanı ve belki de Gazze Şeridi’nin karadan işgal edilmesiyle işleyecek. Bugün İsrail’de böyle bir işgalin tutarlı bir politik hedefinin olabileceğini söyleyen biri var mı, emin değilim.
Hedef Gazze’de Hamas egemenliğini sona erdirmek olabilir mi? Olsa da tutar mı? Peki ya sonrası? Örneğin, uluslararası toplumun otoritesi altında burası için bir geçici yönetim formülü bulunabilir ve uygulanabilir mi?
Filistinlilerin böldüğü Filistin’in İsrail tarafından birleştirilmesi fikri bana yine de komik geliyor.
Kara harekâtı yapılırsa, yine önce Hamas’a dersini vermek amacıyla yapılacak... Gazze yıkılır, masum siviller korkunç acılarla yüz yüze kalırken, İsrail de ağır kayıplar verecek.

İki ‘topal ördek’
İşin paradoksal yönü; bu harekâtın emrini veren Başbakan Ehud Olmert’in bir “topal ördek” olması. İsrail’de gelecek şubatta erken seçim var ve Olmert bu seçimde yok. İşte görüldüğü gibi savaşın mantığı sığ ve basit olunca, işler bir topal ördekle bile kurulu düzen içinde yürüyor. Bu harekâtın nereye varacağını kimse bilmediğinden ardında bir seçim hesabı var mı yok mu, yorum yapmak için henüz erken.
Bu arada Bush da bir “topal ördek” biliyorsunuz. Düşünüyorum da, bu hava harekâtı ve sonrasında olabileceklerden, İsrail’in menfaatleri için Bush yönetimi kadar kaygılanmadığı gözlemlenen Barack Obama’ya da bir “kıssadan hisse” düşüyor olabilir.

Obama’nın alacağı ders
Ama Obama yönetiminin alacağı asıl mesaj herhalde, selefinin sekiz yıldır kafasını çevirip bakmadığı Filistin sorunuyla ilgilenmek olacaktır.
Gazze’deki kısır döngü ise bugüne kadar şöyle derinleşti: El Fetih’in kokuşmuş yönetimi İslamcı Hamas’ın yükselişini besledi; Hamas 2005’te seçimi kazandı ama İsrail’in yaşama hakkını tanımadığı için tanınmadı ve izole edildi; Hamas’ın buna cevabı 2007’de Gazze’de kontrolü tamamen ele geçirip El Fetih’i sürmek oldu.
Şimdi Gazze’de halk bir felaketle yüz yüze... İsrail’in, Hamas’ı cezalandırmak için sürdürdüğü sınır ablukaları yüzünden bölgede yaşayan bir milyondan fazla insan açlık ve sefaletle boğuşuyor. Gazze Şeridi’nin tek gıda tedarikçisi BM ve onun da depoları şu an sınır geçişlerinin genellikle kapalı tutulması yüzünden boşalmış vaziyette.

Hamas köşeye sıkışmıştı
Halkın açlıktan nefesi kokuyor ama Hamas’ın silahlı kanadı “İzzeddin el Kassam Tugayları” İran’ın da desteğiyle her geçen gün güçleniyor; Lübnan’daki Hizbullah’a benzer, disiplinli, iyi silahlı ve eğitimli bir paramiliter güce dönüşüyor.
Ama Gazze’de silah depoları dolu. Hamas’ın elinde 120 mm’lik İran yapımı havanlar, 122 mm’lik Grad roketleri, tanksavar roketleri var.
Mısır’ın sponsorluğunda varılan altı aylık ateşkesin geçen 19 Aralık’ta sona ermesinin ardından Hamas’ın İsrail’le ateşkesi uzatmaya yanaşmayıp, karşılığında üzerlerine öfke kusacağını bile bile İsrail’e günlerce havan mermisi ve roket yağdırması, örgütün köşeye sıkışmışlığının bir sonucu... Ancak, Hamas’ın roketleri, İsrail’in politikasını değiştirmesine değil şiddet sarmalının derinleşmesine hizmet ediyor.
Kendisini kurban olarak görerek ve göstererek diğerine çektirdiği acıların kendi üzerindeki vicdani yükünü hafifletmek de buradaki kısır döngünün bir hususiyeti ne de olsa.
Sedat Ergin


Emriniz olur Sayın Başbakan


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bundan 10 gün kadar önce hoşuna gitmeyen bir habere tepkisini ifade ederken Türk demokrasi tarihinin gariplikler cildine geçecek bir yöntem önermişti. Bu yönteme göre, bir gazetedeki haber doğru çıkmazsa, o gazete patronu tarafından kapatılmayı hak eder. Patron kapatmalıdır o gazeteyi.
Gazete kapamayı oldukça kolaylaştıran ve hızlandıran bu önerinin açıklanmasının üzerinden neredeyse bir hafta geçmişti ki, Başbakan Erdoğan, yine basın özgürlüğünün karasularına girdi ve yeni bir yöntem daha önerdi.
Bu kez önerilen gazete kapama değil. O yöntem asılsız haberlerde uygulanmalı. Ama ya haber doğruysa? Başbakan, işte o zaman gazetecilerin ellerindeki haberi yazmadan önce muhakkak ilgili valilere ya da bakanlara bildirmelerini istiyor.

ÖNCE BAKANI HABERDAR ETSENE
Bakın, önceki gün Ankara’da yaptığı konuşmada devletin resmi ajansı AA’ya göre bu konuda ne demiş:
“Son günlerde bir moda baş gösterdi. Bazı televizyon kanalları bakıyorsunuz, Doğu’da, Güneydoğu’da bir okul buluyorlar. O okulda, okulun sobası yanmıyor. Hemen kamera çekimleri, özel çekimler... Ondan sonra, ‘şok şok’ haberler... Eğer sen de medya olarak dürüstsen, samimiysen, kalkıp da bunu böyle yapacağına, ilgili bakanıma bir telefon açamaz mısın, ‘Sayın Bakan böyle, böyle. Şurada böyle bir sıkıntı var, biz sizi haberdar etmek istedik’ de. Eğer o sıkıntı giderilemiyorsa, ondan sonra bunu haber yap, ben de senin haberinin arkasında olayım, gereği neyse bunu ben yapayım. Ama dert, üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek. Siz bu dürüst bağcıları dövemeyeceksiniz. Bu fırsatı size vermeyeceğiz.”

BEN DUYARSIZSAM, O ZAMAN YAZ
Aslında biraz hafızalarımızı tazelersek, Başbakan’ın bu yıl içindeki bir başka konuşmasında, benzer görüşleri ifade ettiğini hatırlayabiliriz. Başbakan, geçen nisan ayının sonunda bazı gazetelerin vatandaşların devlet hastanelerinde karşılaştıkları sorunları gündeme getirmeleri üzerine yine çok kızmış ve partisinin 29 Nisan 2008 tarihindeki grup toplantısında aynen şunları söylemişti:
“Ülke genelinde bir tane olay sanki bütün hastanelerdeki durum gibi anlatılıyor. Eksikler, hatalar olabilir ama ‘bunun geneli böyle’ deme hakkına sahip olamazsın. Bu duygu sömürüsüdür. Bakan da görmemiş olabilir. Medyanın bir görevi denetimdir. Bu görevi sebebiyle ilgili bakanlığı ararsın, hakikaten ilgilenilmiyorsa gel Başbakanı ara. Başbakan da duyarsızsa, o zaman yaz. Ama halkımızın moral değerlerini gölgelemeyin.”

İÇSELLEŞTİRDİĞİ DÜNYA GÖRÜŞÜ
Görüleceği gibi, Başbakan’ın her iki konuşmada da aynı mantık, aynı bakış açısı karşımıza çıkıyor. Bunlar, ağzından rasgele, tesadüfen çıkmış sözler değil. Aksine, tekrarlanan bir düşünce kalıbı söz konusu. Başbakan’ın dünya görüşünün bir parçası olarak içselleştirilmiş bir çizgiyle karşı karşıyayız.
O çizgiye baktığımızda ne görüyoruz? Başbakan, gazetecilerin kamu görevlerinin yürütülmesiyle ilgili bir aksaklık gördüklerinde, bunu hemen haber yapmak yerine ilgili devlet görevlisine (vali ya da bakan) bildirmelerini, bu bildirim karşısında da sonuç alınmazsa o takdirde haber yapmalarını istiyor.
Yani Başbakan, “Hemen öyle haberini yapma, bize bildir. Merak etme gereğini yaparız; yapmazsak o zaman haberini yaparsın” demek istiyor.
Galiba bizim işsiz kalmamızı istiyor.

BÖYLESİ OLUR AMA TOTALİTER REJİMLERDE
Bu sözleri, en mütevazı ifadesiyle kendisinin demokrasi anlayışında, basın özgürlüğüne bakışında büyük boşluklar bulunduğunu gösteriyor.
Başbakan’ın önerdiği yöntemin uygulamaya konması, haberlerin kamuoyuna ulaşma süreçlerinin doğrudan siyasal iktidarın denetimine girmesine yol açacaktır. Bu haliyle neyin haber olup neyin olamayacağını takdir yetkisi de basından siyasal iktidara geçecektir. Bunu, resmi bir sansür politikası olarak nitelemek haksızlık olmaz.
O zaman, ilçe düzeyinde kaymakamlar, il düzeyinde valiler, ulusal düzeyde bakanlar ve başbakan ya da görevlendireceği bir danışmanı doğrudan haber denetimini üstlenebilir.
Buna benzer bir anlayış, yani gazetecinin aldığı haberi yazmayıp önce hükümete aktardığı durumlar kuşkusuz var. Ancak bunlar totaliter rejimler, örneğin Baas tipi yönetimler, askeri rejimler... Askeri yönetim döneminde zaten neyin haber olup olmadığına sıkıyönetim komutanları karar verirdi.
Erdoğan’ın gönlünde yatan yönetim modelinin de çok farklı olmadığı anlaşılıyor.
Pardon, biz Tayyip Bey’le AB’ye girmiyor muyduk? AB değilse, nereye gidiyoruz şimdi?
Serpil Yılmaz

IEA Başekonomisti Dr. Birol:
Rusya bir iki yıla kadar savaş çıkarır



Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) 2030 yılına kadar enerji sektöründeki gelişmeleri öngören “World Energy Outlook 2008 Raporu”nu hazırladı. 12 Kasım’da piyasaya çıkan raporu 30 ülkeden sonra dün de Türkiye’ye gelerek Sabancı Center’da düzenlenen bir toplantıda Türkiye’ye anlatan IEA Başekonomisti Dr. Fatih Birol, bir izleyicinin “Enerji Bakanı danışmanı olsaydınız, ne yapardınız?” sorusunu yanıtlarken, enerjide Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılması gerektiğinin altını çiziyordu.
Birol’un asıl kaygısının, kapıda bekleyen “Rusya’nın enerji savaşları“ olduğunu öğrenmem için sunumun bitmesini beklemem gerekti.

Türkiye ne yapmalı?
Dr. Birol, Türkiye’ye ilişkin “fosil yakıt kaynakları fakir, jeopolitik olarak zor bir yerde ve gelişen bir ülke” saptamasını yaptıktan sonra önerilerini sıralıyor:
- Arz güvenliği ciddiye alınmalı.
- Taşıtlarda enerji verimliliği artırılmalı.
- Petrol varlığı açısından yanlış resimler ortaya konmamalı.
- Rusya’ya bağımlı olan doğalgaza alternatif olacak yakıt ve kaynak ülke çeşitliliğine gidilmeli. Burada söz konusu olan ülke Rusya olmasaydı da bu sözleri söylerdim ama değil, Rusya!
- Nükleer enerji açısından teknoloji ve ülke seçimlerinde kaygılar giderilmeli.
(Mersin Akkuyu Nükleer Santral ihalesine tek teklif Rus şirketi Atomstroyexport ve Inter Rao ile birlikte Turgay Ciner’in şirketi Park Enerji konsorsiyumundan geldi.)
- Kopenhag’da, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (2012’de sona erecek Kyoto Protokolü’nün devamı niteliğinde) güvenilir iklim rejimini sağlayacak yol haritasını belirleyecek. Türkiye ayak diretmemeli.
Petrolün varil fiyatının 2010’dan sonra yeniden 100 dolara çıkacağını söyleyen Birol, “Petrol pahalanacak” diyor.

Putin ile gaz sancısı
Rusya Başbakanı Vladimir Putin de geçtiğimiz hafta Doğalgaz İhraç Eden Ülkeler Forumu’nda “Ucuz doğalgaz dönemi bitti“ demişti.
TÜSİAD Enerji Komisyonu Başkanı Arnold Hornfeld, toplantı sonrasında yanına gittiğimiz Birol’a “Putin’in sözlerini nasıl yorumladınız?” diye soruyor.
Birol’un yanıtı net: “Enerji savaşlarına bir iki yılımız kaldı! Eğer bu raporun bir eksiği varsa o da Putin’in konuşmasından önce basılmış olması.”
Doğalgaz OPEC’i olarak isimlendirilen İran-Katar ve Rusya merkezli, GECF’in kuruluşunu hafife almamak gerektiğini söyleyen Birol, “Ülkeler birbirlerinin doğalgaz fiyatlarını bilecek ve bu nedenle de fiyatlar artacak” tahmininde bulunuyor.
Doğalgaz rezervlerinin üzerinde oturan “Gazman” Putin, Rusya’ya 2015 yılında enerji bağımlılığı yüzde 35’e ulaşacak olan AB’ye sürekli “tokat” atıyor ve son olarak da boru hatlarında Uzakdoğu projelerini aktive edeceğinin işaretlerini veriyordu.

Tartışmalı ihale: Akkuyu
Birol’a, Barack Obama’nın kabinesine Nobel ödüllü Steven Chu’yu Enerji Bakanı olarak belirlemesini referans alarak şu soruyu yönelttim:
“Aynı kubbe altında Rusya savaşçı bir enerji politikası belirlerken, ABD’nin enerjide kaynak sorununu jeostratejik alandan kendini üstün gördüğü Ar-Ge ve teknoloji alanına kaydırması nasıl mümkün oluyor?”
Birol, “ABD, Rusya’nın bu politikasını öngörerek böyle (yeşil enerji, yenilenebilir enerji gibi) davranıyor” yanıtını veriyor.
Toplantının açılış konuşmasını yapan Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Selahattin Çimen’e de ne soracağım belli: “Nükleer ihalesini Ruslara verirseniz, gelecek eleştirileri biliyorsunuz değil mi?”
Çimen, “Eleştiriler belli ama, yasa da belli!” diyerek, fiyat değerlendirmesini beklediklerini vurguluyor.
Yılın son yazısında, 2009’da tüm dünya liderlerinin barıştan yana olmalarını diliyorum.
Sami Kohen

Güvenlik böyle mi sağlanır?


“İsrail giriştiği bütün savaşlar için öz savunma hakkını gerekçe olarak kullanmıştır. Her gün fırlatılan füzelerin altında yaşanmaz. Ama Hamas, Gazze’de yaşayanları rehin tutan bir terör örgütü değil, dinci ve milliyetçi bir harekettir ve bölge halkının çoğunluğu da ona güvenmektedir... Gerçek şudur ki şimdiye kadar hiçbir askeri operasyon, Filistinlilerle diyaloğa yardımcı olmamıştır...”
Bu satırları dünkü “Haaretz” gazetesinde yazan, İsrail’in saygın yazarlarından Tom Segev, İsrail’in öteden beri hakir gördüğü Filistinlilere “bir ders vermek” için askeri operasyonlara giriştiğini ve bu yoldan halkın kendi liderlerine karşı başkaldıracağını umduğunu belirtiyor, ancak bunda yanıldığını ekliyor...
Bu analiz, İsrail’in Gazze’ye karşı giriştiği ve büyük bir insanlık dramına yol açtığı saldırının nasıl bir zihniyetle düzenlendiği hakkında bir fikir veriyor.
İsrailli yazarın da kabul ettiği gibi, İsrail Hamas’a bir ders vermek uğruna, yanlış ve tehlikeli bir yola girmiştir.
Kuşkusuz bunun en dramatik sonucu, girişilen hava saldırılarının bir katliama dönüşmesi ve halkın acılarını ve umutsuzluğunu daha da artırmasıdır.
Diğer bir sonuç da, saldırının bölge için daha da tehlikeli çatışma ve gerginlik ortamını yaratmasıdır.
Değişen ne?
İsrail hükümeti Gazze’ye kendi vatandaşlarının güvenliğini korumak ve Hamas’ın askeri yapısını yok etmek gerekçesiyle giriştiğini açıkladı. Ne var ki, Segev’in de belirttiği gibi, bu güvenlik doktrini, gerçekte işe yaramıyor. Henüz iki yıl önce Hizbullah’a karşı girişilen saldırı bunun açık bir örneği.
Şimdi Gazze’de benzer bir durum tekrarlanıyor. Hamas liderleri savaşı kızıştıracaklarını, hatta yeni bir intifada başlatacaklarını söylüyorlar. Bu arada İsrail’in güneyindeki kasabalara karşı füze atışları sürdürülüyor. Yani, askeri ve teknolojik üstünlüğe rağmen, bu tür yöntemlerle güvenliği sağlamanın mümkün olmadığı bir kez daha ortaya çıkıyor.
İsrail yetkililerinin diğer bir beklentisi de, Hamas’ın zayıflayacağı ve hatta devrileceğidir. Oysa şu sırada Gazze halkının öfkesi Hamas yönetimine değil, kendisine bomba yağdıran ve acılarını derinleştiren İsrail’e karşı yöneliyor. Hamas şimdi Gazze’de ve hatta Batı Şeria’da daha geniş bir destek kazanıyor. Bu ise Mahmud Abbas’ın elini zayıflatacak bir gelişmedir...
İsrail’in bu saldırısı genelde Arap dünyasında da radikal akımları güçlendiriyor. Yer yer düzenlenen gösteriler bunun bir göstergesi. Bu, özellikle Mısır ve Ürdün’deki yönetimleri de zor duruma düşürüyor.
Saldırıların devam etmesi ve gerginliğin tırmanması halinde, başka güçlerin de buna bulaşması olasılığı, büyük tehlike oluşturuyor. Bunlardan biri Hizbullah, diğeri de İran’dır.
Şu anda “Hizbullah cephesi” sakin. Ama olaylar büyürse bu cephede de bazı hareketler görülebilir. İran’ın da olaylara seyirci kalmaması olasılığı yüksek.

Dünya seyirci
İsrail’in saldırısına şimdiye kadar uluslararası tepkiler bazı kınama ve protestoların ötesine gitmedi. BM Güvenlik Konseyi hassas dengeleri gözetleyerek, saldırıların son bulması için bir çağrıda bulunmakla yetindi. AB’nin tepkisi de bu yönde. Arap Birliği henüz toplanamadı... Kısacası, uluslararası camianın bu gibi hallerde etkisiz kaldığı ortada...
Saldırıların durmaması ve hatta olası bir kara harekâtıyla büyümesi halinde, bu kriz herhalde Güvenlik Konseyi’ne tekrar gelecek. Türkiye 1 Ocak’tan itibaren, geçenlerde seçildiği koltuğuna oturacak. Ama ne yazık ki şu ana kadar, yeni bir büyükelçi atanamadı. Başbakan Erdoğan’ın bu krizi çözümlemek için bir Ortadoğu turuna çıkmaya hazırlandığı bir sırada, bu boşluğun bir an önce doldurulması gerekmektedir.