Pir Zöhre Ana Forum

Tam Versiyon: Köşeli Yazılar...
Şu anda arşiv modunu görüntülemektesiniz. Tam versiyonu görüntülemek için buraya tıklayınız.
[COLOR="red"]CMYLMZ

KEMAL YILMAZ



Geçen hafta ‘Üç Kuruşluk Opera’ deyip, herkesten önce size Bienal’in temasını söyledim. Ha ne oldu, boyum mu uzadı? Hayır. Ama ne yapalım benim de işim bu. Hem basın toplantısının heyecanını da kaçırmış sayılmam, maşallah küratör hanımların şovu yıllarca unutulmayacaktır, kaçıranlar yansın. Ses Tiyatrosu’ndaki basın toplantısından sonra kalabalığa karışıp İstiklal Caddesi’nde azıcık yürüdükten sonra kendimi Urban adlı kafede buldum. Hani sanki İKSV yetkilileri ‘Arkadaşlar, çıkışta Urban’da toplanıyoruz’ diye anons yapmışlar gibi herkes oraya aktı zaten. Zaten uzunca bir süredir bir nevi güncel sanat lokali şeklinde faaliyet gösteriyor bu mekân. Yemekler orada yeniyor, içkiler orada içiliyor, dans ve müzik için de karşı kapıya, Dogzstar’a gidiliyor. (Buranın işletmecileri biraz daha titiz! Kendinizi müdavim sanırken içeri alınmayabilir, içki siparişi verirken azarlanabilirsiniz, ben uyarayım.) Urban’ın sahibi Ergun da bir güncel sanat lokali işletmecisi olarak sanatın ve sanatçının dostu olmakta kararlı. İşe, sanatçılardan değil ama eleştirmenlerden başlamış durumda. Kafenin üstündeki yerin Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği AICA’nın yeni bürosu olacağı söyleniyor. Bana biraz derneğin yeni başkanı Ayşegül Sönmez’in müdavimliği hatırına yapılmış bir jest gibi geldi. Ama iyi olur, hem belki AICA’nın kronik devam sorunu Urban’ın şarapları ve biralarıyla biraz çözülür belki...



Cumartesi günü şiddetli rüzgâr ve yağmur, ağzımın tadını kaçırdı.
Evden çıkmadım. Bu sayede bir sürü şey seyrettim ama en ilginci Habertürk’teki ‘Kısa Devre’ydi. Bu isim bana futbol yorum programlarını çağrıştırıyor
ama neyse ki alakası yok. Geçen hafta Mazhar Alanson’la hakikaten kısa
devre yapan programı mutlaka duymuşsunuzdur. Programı sunan
Cem Mumcu, Pelin Batu ve Harun Tekin üçlüsü aslında kendi aralarına müthiş bir uyum içindeler, bu uyumun bileşenlerinden ileride uzun uzun söz
etmek isterim. Ama bu hafta kalan yerimi Cem Yılmaz’ın (bir akrabalığım yok kendisiyle!)

2.5 saatlik performansına ayırmak istiyorum. Evet, 2.5 saatten fazla bir süre Cem Yılmaz kendini, filmini, komediyi, sinemayı, ailesini yani her şeyi anlattı. Her zamanki gibi mütevazi, sevimli ama aynı zamanda bilgili ve özgüvenliydi. ‘Kısa Devre’ üçlüsü (ve sanırım bir ara gördüğüm ikinci konuk Ozan Güven) ve ben ve diğer televizyon başındakiler hiç ağzımızı açmadan dinledik, adam kendini dinletmeyi biliyor valla. Bugün magazin sayfalarında konuşulanların geniş bir özetini bulursunuz. Bizim Radikalciler çok entelektüel olup hiç televizyon seyretmedikleri için, okurlarımız bunlardan mahrum kalmasın diyerekten kalan yerimi küçük alıntılara ayırıyorum. Konteksten kopuk olacak ama kimse kusura bakmasın, 2.5 saatlik konuşmanın da konteksiyle uğraşılmaz.



“Bedri Baykam’a sesleniyorum, Porto-Fener maçında n’olur çekirdek yemeyin. Yanınızda oturacağım.”
“O karikatür karakterlerinin animasyonlarını seyretmek isterim. Ben bulurum onlara para. Mesela Erdil Yaşaroğlu yapsın, ben de seslendireyim.”
“Bir Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Woody Allen, Yavuz Turgul filminde oynamayı çok isterim”

“Bana da yurtdışından teklif geldi. Norman Jewison’ın ‘High On Earth’ filminde doğulu bir grubun lideri gibi bir şey. Düşündüm ama kabul etmedim, sonra çekilmedi o film.”
“İhsan Oktay Anar’ın ‘Puslu Kıtalar Atlası’nı çekmek isteyen çok sinemacı var. Zor bir iş o. İki sene çalışırsın, beş ayda çekersin, 30 milyon dolar gerekir. Sonra kime satacaksın?”
“Televizyona, film yapmayacağım. 45 dakikalık kısa hikayeler çekmek isterim. Ama çok seyredilmez. Böyle bir şey için gereken parayı da televizyonlar vermez. Varsa verecek olan yaparım.”

“Benim abim çok komiktir.”
“Ozan (Güven) çok komiktir.”
“Babam çok komiktir.”
Mehmet Tezkan
Yazara ulaşmak için : [email protected]

[color=Red]‘Bedava kömür’ün rantını kimler yiyor?

Kömür dağıtım işi zıvanadan çıktı.. Tarihe ‘sosyal yardım’ olarak değil, seçmene dağıtılan ‘rüşvet’ diye geçecek..

Aslına bakarsanız kömürü hesapta devlet dağıtıyor.. Ama Başbakan, kaymakamlara, valilere talimatı partisinin il başkanları toplantısında veriyor..

Hal böyle olunca da kömür AKP’nin kömürü oluyor..

AKP’nin kömürü de.. Parası bizim paramız..

Fakir fukara soğukta donsun mu, sabahlara kadar titresin mi diye düşünenler sesini çıkarmıyor..

Çıkaramıyor! Vicdan izin vermiyor..

İnsanların muhtaç oluşu herkesin elini kolunu bağlıyor.. Hepimizi suskunluğa itiyor.. AKP de fırsat bu fırsat deyip kömür dağıtma işini fütursuzca kullanıyor..

Kömür yüklü TIR kamyonları neredeyse resmigeçit yapacak.. Mahallelere sirenlerle, davul zurnayla girecekler..

Başbakan, insanları incitmeyin, dağıtımı gece yapın diyordu ne oldu?

Seçim var seçim.. Üstelik yerel seçim!..

Fiyaka zamanı!

Gemi azıya alan alana, mart ayına doğru doğalgaz kullanana da torba torba kömür verirlerse şaşmayın..

Çünkü kömür bedava!

Senin, benim haneme yazıyor..


*


Dağıtım işlemi oy avcılığıyla sınırlı kalsa neyse! Ortada büyük bir rant da var.. Geçen gün Starhaber’de Turgut Erat’ın enfes bir haberi yayınlandı.. Turgut, Kağıthane’ye, kömür dağıtılan yere gidiyor.. Canlı yayına çıkacak, kömür meselesini anlatacak.. Dağ gibi yığılan kömür çuvallarına göz atıyor.. Üzerinde para ile satılmaz yazıyor.. Altında küçük bir firma adı.. Çuvalı yapan firmanın ismi..

Ünal plastik..

Hemen araştırıyor, çuvalı yapan firma Gaziantep’te çıkıyor.. Sahibi, AKP kurucusu ve il yönetim kurulu üyesi Eyüp Özkesici..

Kömür nereden geliyor?

Soma’dan..

Çuval Gaziantep’ten..

Gaziantep’te hazırlanan çuvallar kamyonlara yüklenip Manisa’nın Soma ilçesine getiriliyor..

(Manisa ve çevresinde çuval dikecek kimse yok galiba) İçine kömür konuluyor, İstanbul’a gönderiliyor..

Sizce bu işin içinde rant yok mu?

Bu kömür dağıtım işi de birilerini zengin etmedi mi?


*


5 yılda 8 milyon aileye kömür dağıtıldığı iddia ediliyor.. 6 milyon ton.. Bedeli 1.1 milyar YTL..

Sadece kömürün.. Peki nakliyesi kimden? Çuvalı? Parasını kim ödüyor?

Mesela Antepli AKP yöneticisi çuval tedarikçisinin cebine bugüne kadar kaç para girdi? Kaç torba dikti, kaç para aldı?

Yoksa hayır işi diye diktiği çuvalları bağışladı mı?

Nakliye işini kimler üstleniyor? Koca koca TIR’lar kime ait? Onlar da hayrına mı mazot yakıyor?


*


Anladık, kömürün parasını biz veriyoruz, rantını AKP yiyor! Sineye çektik diyelim.. Çuvalın, nakliyenin rantını kim yiyor?

Kömür dağıtan sosyal devlet anlayışından kimler nemalandı?

Bari bunu söyleyin..

Hayrına!
Sor bakalım!


Dün öğle saatlerinde NTV’yi izliyoruz. İstanbul Emniyet Müdürü Celalalettin Cerrah, polis kıyafetiyle müzikhol basan zorbalarla ilgili olarak vatandaşlara tavsiyede bulunuyor:

“Bu tür polis yeleği giymiş, tepe lambalarıyla gelen insanlara kimliklerini sorun.”

Celalettin Cerrah’ın ardından ekrana İstanbul Barosu’ndan Avukat Uğur Poyraz geliyor. Polise kimlik sormanın faturasını anlatıyor.

“Meslektaşımız Muammer Öz, Moda Parkı’nda otururken polisler geliyor, kimliğini göstermelerini istiyor. Arkadaşımız da, önce siz gösterin, diyor. Sonuç; yediği dayak nedeniyle meslektaşımızın kolu, kaburgaları kırıldı. Ayrıca polise mukavemetten hakkında dava açıldı. Hapis cezası istemiyle yargılanıyor. Arkadaşımız karşı dava açıyor... Aradan aylar geçmesine rağmen kendisini döven polisleri hâlâ adliyeye getirtebilmiş değil.”

* * *
Meclis İnsan Hakları Komisyonu üyesi Ahmet Ersin, Celalettin Cerrah’a minik! bir öneride bulunuyor.
“Birgün tebdil -i kıyafet yapsın, sade vatandaş gibi sokağa çıksın... Kendisine kimlik soran polise yüreği yetiyorsa o da kimlik sorsun... Sadece bunu yapsın, benden söz, kendisine ‘Üstün Cesaret Madalyası’ verilmesi için kanun teklifi vereceğim.“

Başbakanlık yerli ürün kullanılması için genelge yayımlamış.

Elimizde ne var ne yok yabancılara pazarlayanların böyle bir karar alması çelişki değil mi?

Haldun Ertem

Erdoğan “Kriz inişe geçti” diyor.

Evet! Freni patlamış kamyon gibi yokuş aşağı iniyor...

G. Elmas

Çalıkuşu - 2

Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanı Rusya’da neden ünlü? Mustafa Kun Rusya’dan yazıyor:
“Komünizm döneminde Rus TV’leri yabancı dizilere kapalıymış. Glasnost’ tan sonra Rus TV’lerinde gösterilen ilk yabancı televizyon dizisi olan Çalıkuşu, ilk olmanın da getirdiği merakla inanılmaz ilgi toplamış, bizde bir zamanlar Kaçak dizisi oynarken sokakların boşalması gibi bir etki yapmış... Üzerinden yıllar geçmiş olmasına karşın, tanıştığım Rusların hemen tamamı Türküm dediğimde hemen Çalıkuşu’ndan söz açıyor. Çocuklarına dizi nedeniyle Feride ismi koymuş aileler bile var... Reşat Nuri o yüzden de çok tanınıyor...”

SOHBET

Kameralar Fenerbahçe - Beşiktaş derbisi başlarken şeref tribününü gösteriyor.. Tribünde Fenerbahçe İkinci Başkanı Nihat Özdemir ile eski Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt yan yana oturumuş sohbet ederken görülüyor. Fenerbahçe- Galatasaray derbisinde de aynı manzara vardı.

Nihat Özdemir, 2004 yılında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı ihalesinde devleti 1 trilyon lira zarara uğrattığı iddiasıyla soruşturma açılan Limak İnşaat’ın patronlarından. 24 Eylül 2004 tarihli Hürriyet’te küçük bir haber göze çarpıyor:

“Fenerbahçe Kulübü İkinci Başkanı Nihat Özdemir, davetli olmasına rağmen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Büyükanıt’ın verdiği yemeğe katılmadı. ‘Muhafız Alayı Komutanlığı binasının yapımında devleti 1 trilyon liradan fazla zarara uğrattığı’ iddiasıyla hakkında dava açılan Özdemir’in, yanlış anlamalara yol açmamak ve dolayısıyla Orgeneral Büyükanıt’ı zor durumda bırakmamak için yemeğe gitmediği belirtildi.”

Nihat Özdemir’le ilgili yargılama sürüyor... Ancak samimi dostlar artık yan yana gelmekten çekinmiyor.

Seçim komplosu

Yerel seçimler için her türlü entrikaya kapı açılmış durumda... Bunu biz söylemiyoruz, CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin söylüyor. Nedenlerini de şöyle anlatıyor.

- Anayasamıza göre seçimler yargı, yani Yüksek Seçim Kurulu denetiminde yapılır. 29 Mart’ta yapılacak seçimde ise YSK büyük ölçüde devre dışı.

- Biraz daha somut konuşursanız...

- Seçmen tespitlerini kim yaptı? AKP’nin en ciddi şekilde kadrolaştığı Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK). Yapınca ne oldu? Bir de baktık ki bir anda fazladan 6 milyon seçmenimiz olmuş! TÜİK’in tespit ettiği seçmenlerin listelerini kim hazırladı? AKP’nin çok iyi kadrolaştığı bir başka kurum; nüfus müdürlükleri. Bu ikisinde de YSK yok. YSK’nın yaptığı tek şey, hazırlanıp önüne konan listeleri askıya çıkarmak oldu.

- Başka?

- Diyelim seçmen listesinde vatandaş olarak şahsınız ya da ailenizle ilgili bir yanlışlık gördünüz. İtirazınızı nereye yapacaksınız? Kaymakamlıklar aracılığıyla ilçe nüfus müdürlüklerine... YSK yine devre dışı. Peki, kendiniz veya aileniz değil, bir başkasıyla ilgili yanlışlık gördünüz... Örneğin 40 yıldır ikamet ettiğiniz apartmanda hayali seçmenlere yer verilmiş... İtiraz hakkınız var mı? Hayır, yok. Çünkü YSK genelgesine göre sadece kendiniz ve ailenizle ilgili itiraz hakkınız var. Başkalarıyla ilgili itirazları ancak partiler yapabilir. Ayrıca her seçimde 14 gün olan itiraz süresi her ne hikmetse bu seçimde 10 gün.

- Ciddi oyunlar gözleniyor...

- Kendi seçim bölgem Buca’da seçmen sayısı 13 ayda 240 binden 300 bine çıkmış. Yani yüzde 25 artmış. Demek 6 milyon fazla seçmenin dağılımından Buca’ya düşen pay bu olmuş! Bunların kim olduğunu tespit etmem de mümkün değil. Çünkü bizim Buca’da seçmen listeleri adrese göre değil, soyadına göre hazırlanmış. Benim evimde bir başkası oturuyor gösterilse dahi bunu fark etmem mümkün değil.

Melih Aşık
Ebu Leheb mi olduk


BU köşede yeri geldiğinde günümüz siyasetçilerinden Abdullah Gül ya da Tayyip Erdoğan’a yönelik tenkitler yapıyorum ya...

"Dini bütün" bir biraderimiz, bana İslam tarihinin "kötü adamlarından biri" üzerinden ders vermeye kalkışmış...



Şöyle diyor muhterem:

"Seni tanıyamıyorum Ahmet Hakan... Sen eskiden böyle değildin... Ebu Leheb gibi oldun vallahi..."

İşte mücadele etmemiz gereken kafalardan biri de bu kafadır...

* * *

Sanki karşımızda günahıyla, sevabıyla değerlendireceğimiz fani siyasetçiler yok da evliyaullah var...

Sanki karşımızda "Hz. Abdullah Gül" ya da "Hz. Tayyip Erdoğan" var...

Sanki bu iki hazret, "Dicle kenarında bir kurt bir kuzuyu kaptığında kendilerini sorumlu sayan" birer İslam halifesidir...

Ve sanki ben de "Nişantaşı müşriklerinden Ahmet Hakan" olarak, İslam’ın bu iki güzide şahsiyetine dil uzatmaya yeltenen bir hainim...

Oysa...

Ne Abdullah Gül, Hazreti Osman’dır...

Ne de Tayyip Erdoğan, Hazreti Hamza’dır...

"Asrısaadet"te de yaşamıyoruz maalesef...

Yolsuzluk söylentileriyle, iktidar kudretini sopa gibi kullanma azmiyle, ayak kaydırmalarla, cehaletle, köşeyi dönme gayretleriyle...

Her şey ama her şey memleketimiz açısından alışılmış ve olağan bir seyir içinde gidiyor...

O zaman beni ikaz eden muhterem kardeşime şöyle sesleneyim:

"Ortada sahabe-i kiram olmadığına göre Ebu Leheb’den de söz edilemez muhterem kardeşim."

]Bir karikatüristin yandaş olarak dramı

KARİKATÜR sanatı, maalesef doğası gereği yandaşlık kaldırmıyor...

Karikatüristsen...

Önüne geleni karalayacaksın... Önüne gelenle kafa yapacaksın... Güç ve yetki sahiplerini çıldırtacaksın... Kimseye "eyvallah"ın olmayacak...

Sanırım "majestelerinin karikatüristi" Salih kardeşimizin trajedisi de burada başlıyor...

Sürekli güç ve yetki sahiplerinin ellerine aldıklarında "Bizim Salih yine muhalefeti ne güzel benzetmiş yahu" dedirtecek türden karikatürler çiziyor...

Oysa Salih...

Ressam olsaydı... Attırırdı bir yağlıboya Tayyip Erdoğan ya da Abdullah Gül portresi... İşi bitirirdi...

Şair olsaydı... Attırırdı bir methiye gazeli... İşi yine bitirirdi...

Şarkıcı olsaydı... "Ben bir delikanlı tanıdım başbakanlıkta" diye besteler yapardı...

Ama gelin görün ki...

Arkadaşımız, sanatın yandaşlık için en uygun olmayan alanında top koşturuyor...

"Yalaka şair", "yandaş ressam" ya da "taraftar şarkıcı", bir dereceye kadar kaldırılabilir ama "yandaşlık" ve "karikatüristlik" asla yan yana gelemeyecek iki kelimedir...

]Vakit’e kılçıklı iki soru

BİR: 28 Şubat döneminde "yüksek rütbeli bir subay", üniformasıyla gazetenize girip çıkar mıydı? Bu yüksek rütbeli subay, 28 Şubat gibi bir dönemde hangi cesaretle gazetenize gelebiliyordu? Gazetenin sahibi, bu yüksek rütbeli subayla ne görüşüyordu? Yayın çizginizde bu subayın yaptığı yönlendirmeler ne kadar rol oynadı / oynuyor? Kısacası siz Ergenekon’un neresindensiniz ağalar?

İKİ: Dost / düşman herkes biliyor ki: Gazetenizin sahibi Mustafa Karahasanoğlu denilen kişidir... Ama siz gazetenizin sahibi olarak Nuri Aykon denilen bir zatı göstermektesiniz... Bu dümenin arkasında ne var? Mustafa Karahasanoğlu, neden adını gazetenin künyesine "sahip" diye yazdırmıyor? Gazeteyi Nuri Aykon’a sattıysa, ne zaman sattı? Kaça sattı? Belgeleri falan ortaya koyar mısınız bir zahmet?

]Mazlumun zalimliği

NE zaman "Alevilik" konusunda aykırı laflar eden biri çıksa...

"Merkezi Alevilik" hemen tavır koyuyor: "Seni düşkün ilan ederiz!"

Alevilik inancında "düşkün" ilan edildin mi yandın demektir...

Bir tür engizisyondur bu... Selam sabah kesiliverir... Dışlanırsın yani...

Benzer bir tutum Kürtler için de geçerli olmaya başladı.

DTP’nin bir milletvekili, "AKP’den aday olan Kürt değildir" buyurmuş...

"Kürt olmak için DTP’li olmak gerekir" demeye getiriyor bu milletvekili...

İslami konularda farklı yaklaşımlar sergileyenlerin "münafık"tan "kafir"e varan sıfatlarla anıldığını zaten biliyoruz...

Ne diyelim?

Demek ki zulme maruz kaldıklarını, susturulduklarını, ezildiklerini söyleyenler de acayip zalimleşebilirlermiş...

En acıtıcı zulüm de bu olsa gerek...
Kimi dini kimi de devleti koruduğu gerekçesine sığınır...


Hindistan'ın Mumbai kentini hedef alana son terörist saldırıdan Türk kamuoyunun aklında kalan sahne, Türk ailenin Fatiha suresini okuyarak canlarını kurtarmaları olmuştur.
Eşi Meltem Müezzinoğlu ile birlikte teröristlerin eline düşen Seyfi Müezzinoğlu, kurtarıldıktan sonra yaşadıklarını anlatırken "Gözümüzün önünde 10 kişi öldürüldü" demişti.
Silahlı bir grubun Oberoi otelin restoranına gelerek ateş etmeye başladığını belirten Müezzinoğlu kurtuluş anını şöyle anlatmıştı:
- Bazı kişiler kaçtı, bazıları masaların altına saklandı. Ateş açtılar. Gözümüzün önünde 10 kişi öldürüldü Herkesten pasaport istediler. Teröristlere Müslüman olduğumuzu söyledik. Sünnet işaretini sordular. İsteselerdi pantolonumu indirip gösterirdim tabi. Sonra Fatiha suresini okumamı istediler. Hemen duaya başlayıp okudum. Yarısına gelince 'tamam' dediler. Bizi bir başka odaya kilitlediler. Kurtulduk.
Müezzinoğlu ailesinin kurtulmalarına tabii ki sevindik.
Ama sadece başka dinlerden oldukları için katledilen diğer insanları düşününce, olayın dehşetini iyice anlıyorsunuz.
Bu teröristler İslam dini adına katliam yaparlarken, acaba hangi mantık ve ahlak anlayışı çerçevesinde İslam'a hizmet ettiklerini düşünüyorlardı.
Aslında "Din" , "Devlet" ve "Rejim " benzeri kurumların koruyucuları olduklarını varsayan kadrolar, korumak için neleri tahrip edebileceklerini hep düşünmelidirler.

İcra etmek ve korunmak
1997-2004 arasında CIA Direktörü olan George Tenet, bu göreve atanırken Merkezi İstihbarat Örgütü'nün varlık felsefesini şöyle yorumlamıştı:
- CIA'nın işlevi demokrasiyi icra etmek değil, demokrasiyi korumaktır.
Gerçi Tenet'in anılarını ( At The Center Of The Storm 2007, Harper Collins) okurken icra etmekle korumak arasındaki çizginin zaman zaman çok inceldiğini görürsünüz.
Ama anayasal demokrasinin kurumsallaştığı ve hukukun üstünlüğünün kutsandığı toplumlarda , "ülkeyi korumak" ile "demokrasiyi korumak" eşanlamlı hale gelmiştir.
Amerika da bu ülkelerden biridir.
Buna karşı bazı toplumlarda ise bazı kurumlar "demokrasiyi koruyoruz" gerekçesiyle demokrasiye müdahale edebilirler.
Bir kişinin veya bir oligarşinin doğrularının ülkenin doğruları olarak kabul edilmesi, farklı olanların ve farklı düşünenlerin susturulup bastırılması, bunun da "Ulusal çıkarlar ve rejimin temel ilkeleri" gibi gerekçelere bağlanması, varlık sebepleri anayasal demokrasiyi korumak olan kurumları, demokrasinin tehdidi haline getiriverir.

Ezberler hayat kurtarır?
Tıpkı Mumbai'yi vuran teröristler İslam adına katliam yaparak İslam'ı koruduklarını sanırken hem dine hem insanlığa ne kadar büyük yaralar açtıklarını bilmiyorlarsa, "rejimi koruyoruz" diyerek resmi ideolojinin ezberlerini tekrarlamayanları susturanlar da, rejimi öyle yaraladıklarını düşünmezler.
Dinin siyasal ideoloji haline dönüşmesi ile, siyasal ideolojinin dine dönüşmesi arasında fazla fark yoktur.
İki durumda da özgür düşünce, farklılıkların birlikteliği, temel hak ve özgürlükler, çoğulcu demokrasi devre dışı bırakılır.
Mumbai'deki otelde Fatiha okuyamadıkları için öldürülenleri unutmamız mümkün mü?
[Resim: 41.gif]Mehmet Barlas



Kimi dini kimi de devleti koruduğu gerekçesine sığınır...


Hindistan'ın Mumbai kentini hedef alana son terörist saldırıdan Türk kamuoyunun aklında kalan sahne, Türk ailenin Fatiha suresini okuyarak canlarını kurtarmaları olmuştur.
Eşi Meltem Müezzinoğlu ile birlikte teröristlerin eline düşen Seyfi Müezzinoğlu, kurtarıldıktan sonra yaşadıklarını anlatırken "Gözümüzün önünde 10 kişi öldürüldü" demişti.
Silahlı bir grubun Oberoi otelin restoranına gelerek ateş etmeye başladığını belirten Müezzinoğlu kurtuluş anını şöyle anlatmıştı:
- Bazı kişiler kaçtı, bazıları masaların altına saklandı. Ateş açtılar. Gözümüzün önünde 10 kişi öldürüldü Herkesten pasaport istediler. Teröristlere Müslüman olduğumuzu söyledik. Sünnet işaretini sordular. İsteselerdi pantolonumu indirip gösterirdim tabi. Sonra Fatiha suresini okumamı istediler. Hemen duaya başlayıp okudum. Yarısına gelince 'tamam' dediler. Bizi bir başka odaya kilitlediler. Kurtulduk.
Müezzinoğlu ailesinin kurtulmalarına tabii ki sevindik.
Ama sadece başka dinlerden oldukları için katledilen diğer insanları düşününce, olayın dehşetini iyice anlıyorsunuz.
Bu teröristler İslam dini adına katliam yaparlarken, acaba hangi mantık ve ahlak anlayışı çerçevesinde İslam'a hizmet ettiklerini düşünüyorlardı.
Aslında "Din" , "Devlet" ve "Rejim " benzeri kurumların koruyucuları olduklarını varsayan kadrolar, korumak için neleri tahrip edebileceklerini hep düşünmelidirler.

İcra etmek ve korunmak
1997-2004 arasında CIA Direktörü olan George Tenet, bu göreve atanırken Merkezi İstihbarat Örgütü'nün varlık felsefesini şöyle yorumlamıştı:
- CIA'nın işlevi demokrasiyi icra etmek değil, demokrasiyi korumaktır.
Gerçi Tenet'in anılarını ( At The Center Of The Storm 2007, Harper Collins) okurken icra etmekle korumak arasındaki çizginin zaman zaman çok inceldiğini görürsünüz.
Ama anayasal demokrasinin kurumsallaştığı ve hukukun üstünlüğünün kutsandığı toplumlarda , "ülkeyi korumak" ile "demokrasiyi korumak" eşanlamlı hale gelmiştir.
Amerika da bu ülkelerden biridir.
Buna karşı bazı toplumlarda ise bazı kurumlar "demokrasiyi koruyoruz" gerekçesiyle demokrasiye müdahale edebilirler.
Bir kişinin veya bir oligarşinin doğrularının ülkenin doğruları olarak kabul edilmesi, farklı olanların ve farklı düşünenlerin susturulup bastırılması, bunun da "Ulusal çıkarlar ve rejimin temel ilkeleri" gibi gerekçelere bağlanması, varlık sebepleri anayasal demokrasiyi korumak olan kurumları, demokrasinin tehdidi haline getiriverir.

Ezberler hayat kurtarır?
Tıpkı Mumbai'yi vuran teröristler İslam adına katliam yaparak İslam'ı koruduklarını sanırken hem dine hem insanlığa ne kadar büyük yaralar açtıklarını bilmiyorlarsa, "rejimi koruyoruz" diyerek resmi ideolojinin ezberlerini tekrarlamayanları susturanlar da, rejimi öyle yaraladıklarını düşünmezler.
Dinin siyasal ideoloji haline dönüşmesi ile, siyasal ideolojinin dine dönüşmesi arasında fazla fark yoktur.
İki durumda da özgür düşünce, farklılıkların birlikteliği, temel hak ve özgürlükler, çoğulcu demokrasi devre dışı bırakılır.
Mumbai'deki otelde Fatiha okuyamadıkları için öldürülenleri unutmamız mümkün mü?
Ertuğrul Özkök

Kaç kişiler ki yapıyorsunuz


HİÇ düşündünüz mü?Acaba Türkiye’de üniversitelerde okuyan kaç Ermeni asıllı, kaç Yahudi asıllı öğrencimiz vardır?

Elimde bir istatistik yok.



Ama çok iddialı şekilde şunu söyleyebilirim.

İkisini bir araya getirseniz, taş çatlasa 5-10 bin öğrenciyi geçmez.

Eminim bu bile mübalağalı bir rakamdır.

Nitekim Yahudi cemaatinin önde gelen isimlerinden birine sordum.

"Türkiye’de kalan cemaat mensubu 20-25 bini geçmez. Üniversitelerde olsa olsa 2 bin öğrenciden fazla yoktur" dedi.

Ermeni öğrenci derseniz, hadi olsun olsun bir iki bin fazladır.

Şuraya geleceğim.

YÖK’ün, sayısı bu kadar az öğrenci için, daha şimdiden tartışma açmaya aday böyle bir izin konusunu gündeme getirmesi çok mu gerekliydi?

Bir saniye düşünmeden kendi cevabımı vereceğim:

Evet gerekliydi.

Hem de çok gerekli...

* * *

Tabii önceki gün Sefa Kaplan bu haberi önümüze getirdiği zaman benim aklıma gelen ilk şey, Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün sözleri oldu.

"Türkiye Rum ve Ermenilerini göndermeseydi, ulusal devleti kurmak mümkün olamazdı."

Bazı arkadaşlarımız bu sözün teorik olarak doğru olduğunu yazdılar.

Üstelik bu görüş tam ters zaviyeden, yani hiç ummadığımız kişilerden geldi.

Mesela haklı olarak Hrant Dink olayını en ısrarla takip eden bazı kişilerden.

Açık isimle örnek vereyim, mesela Cengiz Çandar’dan.

Ben teorik olarak da bunun doğru olmadığını düşünenlerdenim.

Bugün Türkiye’de 1 milyon Ermeni, 1 milyon Rum ve Yahudi yaşıyor olsaydı, eminim ülkemiz çok daha demokrat bir hoşgörüye sahip olabilirdi.

Ne yazık ki kalamadılar.Önce mübadele, ardından 6-7 Eylül olayları, Kıbrıs Harekátı.

Edgar Morin’in, "Gerçek uygarlıklar, kozmopolit toplumlardan çıkar" sözüne de çok inanıyorum.

Türkiye’nin dini bakımdan bu kadar homojen olmasının, demokrasimize büyük zararlar verdiğini düşünüyorum.

AKP’nin bugün içine düştüğü hoşgörüsüz zihniyetin de bu homojen inanç ikliminin yarattığı "biat" anlayışından kaynaklandığına inanıyorum.

İşte o nedenle, ülkede kendini "azınlıkta" hisseden her insanın hayat tarzının kültürel farklılığını dikkate alacak zarif bir yaklaşımın herkesin menfaatine olacağına eminim.

* * *

Tabii hepimiz biliyoruz ki, böyle hassas konularda hepimizin ayağındaki en ağır pranga, bunun bazı dinciler tarafından istismar edilmesi riskidir.

Nitekim, Türkiye’deki imam hatip okulları yüzünden Heybeliada Ruhban Okulu sorununu çözemiyoruz.

Şimdi burada da biri çıkıp, "Biz de cuma günü tatil olsun istiyoruz" diyebilir.

O takdirde ne diyeceksiniz?

Dikkat ediniz, burada da Yahudiler ve Ermeniler için özel bir kanun çıkarılmıyor.

Olay, biraz tolerans ve iyi niyetle çözülüyor.

Bunun arkasını biraz araştırdım.

Geçmişte, oğlu Koç Üniversitesi’nde okuyan bir Yahudi yurttaşımız, cemaat liderliğine başvurup, "Oğlum Yom Kipur Bayramı’nda izin yapmak istiyor. Mümkün mü" diye sormuş.

Bunun üzerine cemaat Milli Eğitim Bakanlığı’na yazı yazmış.

O tarihte de izin verilmiş.

Bu defa farklı olan şey, YÖK’ün bunu yazılı hale getirmesi.

Bence şekli açıdan bu yola başvurulması son derece önemli.

Konuştuğum Yahudi cemaati üyesi, "AKP’liler azınlıkların dini konularında çok hassas davranıyorlar" dedi.

Bunu ben de gözlemliyorum.

Burada önemli olan, azınlıklara bu zarafeti gösterirken, bu kılıfın altına girmek isteyen istismarcılara yüz verilmemesidir.

Başbakan Erdoğan’ın bunu dikkate alacağını tahmin ediyorum.